Yeni Anayasa Yolunda Güney Afrika, İspanya, Almanya ve Polonya’dan Anayasa Yapma Deneyimler

Yeni Anayasa Yolunda

Güney Afrika, İspanya, Almanya ve Polonya’dan  Anayasa Yapma Deneyimler

 

15 Ekim 2011, İstanbul

Düzenleyen Kurumlar: Friedrich Ebert Stiftung Derneği Türkiye Temsilciligi (FES) Küresel ve Yerel Düşünce Derneği ( KÜYEREL)Sosyal Demokrasi Vakfı ( SODEV)Türkiye Sosyal  Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES) (Friedrich Ebert Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği  katkılarıyla)

 

Birinci Oturum :

Almanya ve İspanya’da Anayasa Yapım Süreci Deneyimleri

Prof. Dr. Hans-Peter-Schneider.  Fedaralizm Araştırma Enstitüsü Başkanı.

Prof. Dr. Carles Viver, İspanya, Barselona Üniversitesi

Türkiye’den Yorumcu: Prof. Dr. Mithat Sancar, Ankara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi  öğretim üyesi.

Moderatör: Şirin Payzın

İkinci Oturum:

Güney Afrika ve Polonya’da Anayasa Yapım Süreci Deneyimleri

Albie Sachs, Güney Afrika, Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı

Prof. Miroslaw Wyrzykowski, Polonya, Anayasa Mahkemesi Eski üyesi.

Türkiye’denYorumcu:
 Prof. Dr. Turgut Tarhanlı
, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Özgürlükçü Anayasa Platformu

Moderatör: Balçiçek İlter

Kapanış konuşması: Bekir Ağırdır ( TÜSES yönetim kurulu üyesi)

Moderatör: Dilek Kurban ( TESEV dikertörü)

 

Açış konuşması

Michael Meier:  Hanımefendiler, beyefendiler; hepinize bu konferansın  organizatörleri adına yani Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV), Türkiye Sosyal  Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES), Küresel ve Yerel Düşünce Derneği  (Küyerel), İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Friedrich Ebert Vakfı adına teşekkür ederim.

Ben Michael Meier, Friedrich Ebert Vakfı Türkiye Temsilciliği direktörüyüm. İzniniz olursa, genel olarak Friedrich Ebert Vakfı ile ilgili bir iki söz söylemek isterim.Demokrasinin teşvik edilmesi vakfımızın temel misyonu ve en önemli görevidir.Yüzden fazla ülkede faaliyet gösteriyoruz ve Almanya’da on altı büromuz var.Fonlarımız Alman Parlamentosu’ndan temin ediliyor ve bu fonlarla seminerler,konferanslar düzenliyoruz, aynen bugün burada düzenlenen konferans gibi. Aynı zamanda araştırmalar, öğrenci değişim programları, siyasi eğitim ve benzeri programlar uyguluyoruz ve yetenekli öğrencilere burslar veriyoruz. Geleneksel çalışma ortaklarımız arasında parlamentolar, bakanlıklar, sosyal demokrat örgütler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, insan hakları örgütleri, kadın grupları,üniversiteler, medya ve benzeri kurumlar var.

Sayın katılımcılar, bugünkü konferansımız sivil toplum örgütleri tarafından organizeedilmiştir. Bu kurumların hepsi Türkiye’nin yeni anayasasına katkıda bulunmak isteyen kurumlar. Amacımız, yeni anayasanın içeriğine odaklanmaktan ziyade, yeni anayasaya bizi götürecek yolu, yani yeni anayasanın hazırlanması ve tartışılması sürecini konuşmak. Bu anayasa, Türkiye’de ilk kez özgürce, şeffaf ve demokratik bir şekilde, halk tarafından, kurumlar tarafından, kişi ve gruplar tarafından hazırlanan,ama özellikle de Anayasa Komisyonu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilen siyasi partiler tarafından kaleme alınacak bir anayasa. Aramızda dört farklı ülkenin anayasa uzmanı bulunuyor. İspanya’dan Prof. Dr. Carles Viver Pi-Suñer, Polonya’dan Prof. Miroslaw Wyrzykowski, Güney Afrika’dan Dr. Albie Sachs ve Almanya’dan Hans Peter Schneider bugün bizimle birlikte. Konuklarımız kendi ülke deneyimlerini anlattıktan sonra, Türkiye’den değerli uzmanlarımız Prof. Dr. Turgut Tarhanlı ve Prof. Dr. Mithat Sancar da bunları bizim için yorumlayacaklar.

Benim açımdan aslında dört ülke deneyiminin de çok ilginç unsurları var ve bunların bizim Türkiye’de yürüttüğümüz tartışmayı teşvik edici nitelikleri olabilir. Almanya anayasasının birinci maddesi şöyle der: İnsan onuru dokunulmazdır. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı dehşet verici deneyim, insan haklarının korkunç bir şekilde ihlâl edilmesi neticesinde, insan onurunun yeni Almanya anayasasında en değerli ilke olarak muhafaza edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu nedenle Almanya anayasasının ilk 19 maddesi bireylerin temel haklarına vakfedilmiştir. Aldığımız bir başka ders de şu: erkin bölgesel düzeyde yayılması. Yani siyasi erkin hiçbir zaman merkezi hükümetin veya birkaç kişinin elinde toplanmaması. Böylesi zor bir dönemde, Almanya’da anayasa kısa bir sürede, sivil toplumun katkısı alınmadan bir grup uzman tarafından hazırlandı. Prof. Hans Peter Schneider bize bu konuyu anlatacak. Polonya, aslında Avrupa’da 1791’de anayasasını kabul etmiş ilk ülke ve Polonya Anayasası, Türkiye’de 1924 yılında anayasa hazırlanırken örnek teşkil etmiş anayasalardan biri. Komünist rejimin çökmesinden sonra tabii ki yeni bir anayasanınhazırlanması Polonya’da zaman aldı. Halkın buna nasıl dahil edildiğini öğrenmek çok ilginç olacak. Güney Afrika Anayasası’nın hazırlanmasında ise ilgi çekici pek Almanya |  İspanya çok unsur var. Bunlardan özellikle iki tanesi Türkiye deneyimi açısından önemli: nüfusun tüm katmanlarının yoğun katkısının sağlanması ve Güney Afrika’daki ikimeclisli sistem sayesinde farklı din, dil, kültür ve azınlıkların haklarının korunması. İspanya’daki anayasa yapma süreci çok katılımcı olmamış, yani sivil toplumun fazla bir katılımı olmamış. Bask bölgesinde yaşayan azınlıklar anayasanın hazırlanmasında rol oynamamış, kurulan Anayasa Komisyonu’nda yer almamışlar. Bu da elbette Türkiye için ders alınması gereken bir durum. Peki, güçlü askeri yönetimlerin İspanya anayasasının hazırlanmasındaki rolü ne oldu ve askeriyenin büyük gücü yeni anayasada nasıl sınırlanabildi? Bunlar ilginç konular. Anayasa Türkiye’de mümkün mertebe en büyük uzlaşı çerçevesinde, tüm siyasi aktörlerin ve toplumun tüm katmanlarının dahil olduğu bir süreç sonucunda yapılmalı; demokratik, şeffaf ve kapsayıcı bir süreçle hazırlanmalı. Bu yapıldığı takdirde, Türkiye’de yeni bir birlikte yaşama kültürü de kurulacaktır. Tabii ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilen siyasi partilerin anayasa müzakeresine açık fikirlilikle, ön koşulsuz başlamaları cesaret vericidir. Bizler bu sürece katkıda bulunmayı umuyoruz. Biliyoruz ki, bizim katkılarımız yine de oldukça mütevazı düzeyde olacaktır. Elbette ki çok köklü sorunlar var, bu nedenle bu çalışmaların en önemli unsuru sabır olacaktır. Sabır, uzun vadeli bir bakış açısı ve atılan her küçük adımla ilgilenmek konusunda sorumluluk duymak gerekli. Mahatma Gandhi’nin bir sözü var, der ki: “yaptığınız işlerin çoğu önemsiz olmaya mahkumdur ama yine de bütün bunları yapmaya devam etmeniz çok önemlidir.” Evet hanımefendiler beyefendiler, izninizle bu konferansın organizatörlerine teşekkür etmek istiyorum. Beş kurum organizasyonda yer aldı ama özellikle de bize ev sahipliği yapan İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne teşekkür etmek istiyorum.

Uzmanlarımıza da teşekkür ediyorum. Hatta bazıları birkaç saat önce İstanbul’a ulaştılar ve deneyimlerini bizimle paylaşmaya hazırlar. Beni dikkatle dinlediğiniz için teşekkürler. Şimdi sözü birinci panelin moderatörü olan Şirin Payzın’a  vermek istiyorum.

Şirin Payzın: Sayın Meier çok teşekkür ederim. Hoşgeldiniz. Anayasa gibi, aslında hepimize şu anda biraz uzak gibi görünen, hayli karışık ve hayatımıza çok da dokunmayacağını düşündüğümüz bir konunun konuşulması çok önemli. Çünkü tam tersine anayasa konusu hayatımıza son derece dokunuyor ve bu meselenin artık sadece siyasi partiler arasındaki bir tartışma olmaktan çıkarılması ve sokağa indirilmesi gerekiyor. Bu süreçte diğer ülke tecrübelerinden yararlanmak çok önemli.

Her ne kadar her ülkenin koşulları, anayasa yapma süreçleri kendilerine aitse de, mutlaka başka deneyimlerden öğreneceğimiz çok şey var. Sayın Meier kısaca konuşmacılarımızın özgeçmişlerine değindi. Birazdan dinleyeceğimiz Schneider bize Almanya örneğini anlatacak. Kendisi sadece Almanya içinde önemli bir anayasa hukukçusu değil, aynı zamanda Almanya dışında farklı ülkelere de danışmanlık yapmış bir uzman. İspanya Anayasa Parlamentosu Anayasa Komisyonu’na danışmanlık yapmış, Gürcistan’da anayasal sürecin oluşturulmasında önemli katkıları olmuş, Filipin Hükümeti’ne danışmanlık yapmış. Dolayısıyla uluslararası Almanya,  İspanya alanda da görüşlerine başvurulan bir uzman, bu anlamda ondan dinleyeceklerimiz çok kıymetli. Sonrasında, Sayın Viver Pi-Suñer’in bize anlatacağı İspanya örneği bugünlerde Türkiye’de çok fazla konuşuluyor; bizim İspanya’dan öğreneceklerimiz neler olabilir? Özerklik meselesi tabii ki çok önemli ama bunun dışında anayasanın ortak bir metin olması konusunda İspanya’da çok önemli bir sınav verildi ve bütün siyasi partiler de bu meselede uzlaştılar, buradan bir siyasi kavga yerine bir siyasi uzlaşma çıkardılar. Bu anlamda da İspanya’nın deneyimlerinin bütün diğer unsurlar dışında çok önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de bugünlerde anayasa

meselesi üç maddeye tıkanmış durumda. İlk üç maddenin değişip değişmemesi üzerine konuşuyoruz. Bizim anayasa tartışmalarını bu konuya sıkıştırmamamız gerekiyor. Yeni bir metin hazırlanacak, bu metin kimin metni olacak, hepimizin metni olabilecek mi? Sonuçta 1982 anayasasını değiştirerek yeni bir metne mi kavuşacağız yoksa bütün doğru bildiklerimizi bir köşeye atarak yepyeni bir metin mi oluşturacağız? Bu metnin başında bireylerin hak ve özgürlüğü mü ele alınacak yoksa bir kez daha devleti tanımlayarak mı başlayacağız. Bu konuda da Almanya örneği

çok önemli. Bütün bunların tartışılması, konuşulması gerekiyor. Kırmızı çizgilerimizi bırakıp devam etmemiz gerekiyor, umarım bugün bunu sağlayabileceğiz. Mithat Sancar’ın katkılarıyla her iki konuğumuzun konuşmalarını birlikte değerlendirebilme fırsatımız olacak. Sözü fazla uzatmıyorum, konuşmacılarımızdan sonra sizlere de söz hakkı vereceğiz. Sivil toplumun katkıları çok önemli demiştik, sizden gelen soruları da konuşmacılarımıza aktarabileceğiz ve dolayısıyla daha interaktif bir toplantı yapma fırsatımız olacak. Sözü Sayın  Hans Peter Schneider’e bırakıyorum.

 

Hans Peter Schneider: Günaydın, hanımefendiler, beyefendiler. Herşeyden önce Friedrich Ebert Vakfı’na beni bu önemli konferansa davet ettiği için teşekkür etmek isterim. Bu konferans son derece önemli bir siyasi sürecin başında düzenleniyor.

Türkiye’de bir anayasa yapma süreci başlatılmış durumda. Belirtildiği gibi, bu anayasa Türkiye’nin demokratik koşullar altında hazırlanan ve tartışılan ilk anayasası olacak. Bu sadece Türkiye açısından değil, tüm Avrupa için de önemli bir süreç. Çünkü ben Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişinin lehinde olan bir insanım ve en kısa zamanda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olarak katılmasını diliyorum. Bu açıdan da, bağımsız bir yargı sistemini garantileyen yeni ve demokratik bir anayasanın olması, temel hak ve özgürlüklerin Anayasa Mahkemesi’nin güvencesi altına alınması – sonuncu fakat – son derece önemli. Bütün dünyada tüm bu gereksinimler, demokratik bir anayasanın ön koşulu olarak görülmekte. Ancak bugün anayasanın içeriğini ele almayacağız, biz Türkiye’de hali hazırda başlamış olan anayasa yapma sürecini ele alacağız. Anayasa Komisyonu kuruldu, çalışmalarına başladı. 19 Ekim tarihinde toplanacaktı ama galiba ilk toplantısı ertelendi. Gazetelerde okuduğum kadarıyla Kürt Partisi mensuplarının da bu komisyona katılmaları kabul edilmiş bulunuyor ki bu fevkalade olumlu bir işaret, bu sürecin başarılı olacağının en büyük işareti. Çünkü neticede tüm siyasi partilerin ve tüm siyasi fikirlerin bu anayasa içine dahil edilmesi gerekir. Şimdi öncelikle, anayasanın yapısı ve işlevleri ile ilgili bazı genel görüşlerimi paylaşacağım sizinle ve ondan sonra anayasa yapmanın Almanya’daki tarihçesinden biraz bahsedeceğim. Ve en sonda anayasa yapma sürecine dair düşüncelerimle konuşmamı tamamlayacağım, ki bu süreç normalde tüm dünya ülkelerinde aşamalı olarak gerçekleşmesi gereken bir süreçtir.

 Anayasalar bazı kanunlardan, kuruluş kanunlarından çok farklıdır. Ünlü MarburyMedison davasında Amerikan Yüksek Mahkemesi anayasanın ülkenin en yüksek, en yüce yasası olduğunu söylemiştir; bütün hükümet kurumlarını bağlayan, bütün insanları özgürlüklerine müdahale edilmesine ya da özgürlüklerinin ve kişisel dokunulmazlıklarının sınırlandırılmasına karşı koruyan bir metindir demiştir.

Temelde, anayasanın -bana göre- dört tane işlevi vardır:  koruma, örgütleme, meşrulaştırma ve entegrasyon. Anayasaların koruyucu işlevi insanları devlete karşı korur. Vatandaşları, devletin mahremiyetlerine, özel hayatlarına ve özel mülkiyetlerine müdahale etmesine karşı korur ve dolayısıyla bu koruma işlevi, anayasaya temel hak ve özgürlükler şeklinde dahil edilir. Bu bireyin bu gibi haklarının devlet karşısında etkin bir şekilde korunması için bir Anayasa mahkemesinin olması fevkalade önemlidir. Anayasa mahkemesinin aynı zamanda bazı devlet girişimlerini geçersiz ilan etme yetkisi de olmalıdır. Eğer devletin yaptığı bazı eylemler bireylerin temel hak ve özgürlüklerini ihlal edici nitelikteyse, bu durumdan etkilenenlerin anayasal şikayet mercii olarak Anayasa Mahkemesi olmalıdır.

Anayasaların organizasyon işlevi açık; devletin organize edilmesi; parlamento,hükümet, mahkemeler ve diğer devlet organlarının kurulması ve düzenlenmesi. Bu aşikar bir işlev. Anayasaların üçüncü işlevi ise devlet eylemlerinin meşrulaştırılmasıdır ve bunun da demokratik bir şekilde yapılması gerekir. Buna göre, devletler tarafından atılan tüm adımlar halk tarafından denetlenebilmeli ya da denetlenmelidir. Çünkü halk egemenliğinde vatandaşlar sadece parlamentoyu seçme hakkına değil, aynı zamanda özel konularda referandumla görüş bildirme hakkına da sahipler. Bu sizin anayasanınızda da var, cumhurbaşkanı bir yasayı onaylamayarak parlamentoya geri gönderirse ve parlamento bu yasanın aynı şeklinde çıkmasında ısrar ederse, cumhurbaşkanı bu konuyu referanduma götürme hakkına sahip. Bu sizin anayasanızda da bulunan oldukça faydalı bir mekanizma.

Bana göre, anayasaların  en önemli işlevinin entegrasyon işlevidir. Anayasabirleştirici olmalıdır, ulusu birleştirmelidir. Anayasa siyasi mücadele aracı değildir, farklı etnik gruplardan oluşan bir ülke için birleştirici olmalı ve bir millet kurmaya

yardımcı olmalıdır.  Ve anayasa bu işlevi ne kadar etkin bir şekilde uygulayabilir ise, bu hem anayasanın geleceği hem de o ülkedeki demokrasinin geleceği açısından çok büyük önem taşıyacaktır. Bu nedenle anayasa üzerindeki uzlaşının

olabildiğince geniş olması gerekir.  Tek bir partinin yapacağı birşey değildir anayasa;ulusun oluşturulması, ulusun z zekasını sağlanması için hazırlanmış bir araçtır.

Herkes anayasayı bir ayna olarak karşısında tuttuğunda, o anayasa metnindekendi resmini görebilmelidir. Mesela Almanya’da halka temel yasalardan memnun olup olmadıklarını sorabilirsiniz ve bence halkın yüzde doksanından fazlası evet memnunuz diye cevap verecektir. Anayasa yapım sürecinde Türkiye’de de aynı şekilde bir konsensüs oluşturulmalıdır. Bu sürecin kendisi belli bir entegrasyon anlarını, entegrasyon dinamizmini beraberinde getirir. Dolayısıyla bu anayasa yapma sürecini tüm siyasi fikirlerin ve siyasi kanatların ortaklaştırılması ve birleştirilmesi

şeklinde düzenlemek gerekir.

 Almanya, İspanya: Şimdi Almanya’da geçmişte bizim yaşadığımız anayasa yapma deneyimine geleyim.Bu oldukça önemli bir deneyim. 1871 yılında Bismarck anayasası, Kuzey Alman Federasyonu’nun 1867 tarihli anayasasının sadece bir kopyasıydı. Almanya’nın ilk demokratik anayasası Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra hazırlanan Weimar anayasasıydı ancak o da oldukça güçlü bir cumhurbaşkanlığı pozisyonu yarattı.

“Ersatzkaiser” denen bu sistemde, cumhurbaşkanı parlamenter sistem içinde halktarafından doğrudan seçiliyor ve parlamentonun onayını almadan kararnamelerle ülkeyi yönetme hakkını elinde tutuyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, müttefik işgalci devletler tarafından ortaya çıkarılan yeni eyaletlerde (“Länder”) anayasal sistem yeniden düzenlenmeye başlandı. 1948 yılında müttefikler “Länder”lerin başbakanlarına talimat vererek tüm ülkede geçerli olacak yeni bir anayasa hazırlamak için (Anayasal Meclis değil) Parlamenter Meclis kurmalarını istediler.  Bu Parlamenter Meclis eyalet meclislerinden gelen parti kotalarına göre belirlenmiş 65 delegeden oluşuyordu. Bu meclis dokuz aydan kısa bir zaman içinde yeni bir anayasa hazırladı, ancak hazırlanan anayasanın müttefik güçler tarafından onaylanması ve eyalet meclislerinde kabul edilmesi gerekiyordu. Anayasa taslağı Bavyera eyaleti haricinde tüm eyaletlerde kabul edildi ancak bu anayasanın diğer eyaletlerin üçte ikisi tarafından onaylandıktan sonra da Bavyera tarafından da kabul edileceği açıklandı. Bu önce reddetip, ondan sonra özel koşullar oluştuğu taktirde kabul etmek şeklinde gerçekleşen iki aşamalı bir kabuldü. 1949 yılı 23 Mayıs tarihinde Alman Anayasası, “Grundgesetz“ dediğimiz temel yasa parlamento meclisi tarafından imzalandı ve parlamenter meclis başkanı Konrad Adenauer tarafından resmi olarak duyuruldu, bir gün sonra da yürürlüğe girdi. Yani müttefiklerin yeni anayasayı referanduma sokma talebi gözardı edildi ve müttefik kuvvetler de bu konuda herhangi bir itirazda bulunmadılar.

Yeni bir anayasa yapmak için bir sonraki fırsat 1990’da Almanya’nın birleşmesiaşamasında ortaya çıktı. Çünkü mevcut kanunun 46. maddesine göre bu kanun, bütün Alman halkı, Doğu Almanya’da yaşayanlar da dahil olmak üzere, barış ve özgürlük içinde yeni bir anayasa yapmaya karar verebildikleri zaman kendisini geçersiz, hükümsüz ilan ediyordu. Ancak Batı Almanya’da o tarihte bir koalisyon içinde olan muhafazakarlar ve liberaller 146. maddeden kaçınmaya ve 23. maddeyi kullanmaya çalıştılar. 23. maddeye göre Almanya’nın birleşmesi, doğunun temel hukukun ya da anayasanın uygulama alanı denilen alana dahil edilmesini öngörüyordu. Birleşme anlaşmasının 5. maddesine göre, bu şekilde sadece ortak bir Anayasa Komisyonu kurulabilecekti ve eyaletlerden gelen 16 üye ve federal yönetimden 16 üye bir araya gelecek ve yeni katılan beş eyalet nedeniyle ortaya çıkan anayasa değişiklik ve düzeltmeleriyle ilgileneceklerdi. Bu ortak anayasa komisyonunun çalışmanın sonuçları çok başarısızdı. Daha ilginç olan nokta, Almanya’nın birleşmesinden sonra bu 5 yeni eyaletinde anayasa yapım süreçlerinin nasıl yaşandığıydı. Burada, yeni anayasa oluşturma görevini üstlenenler eyalet meclisleri (“Landtage”) oldu.

Eyalet meclisleri yeni anayasa oluşturma görevini üstlenebilmek için anayasal

komisyonlar kurdular, bunlar meclis üyelerinden oluşan komisyonlardı ve her bir

partinin o eyalet meclisindeki temsil oranına göre hazırlanmış bir komisyon yapısı

vardı. Uzmanlar da bu komisyonlara destek veriyorlardı. Ben bu eyaletlerin üçünde,

Saksonya, Sachsen Anhalt  ve Thuringen’de Anayasa Komisyonlarında uzman

sıfatıyla görev yaptım. Taslaklar üçte iki çoğunlukla her bir eyalet meclisinde kabul edildi.

Sadece Brandenburg bölgesinde ayrıca bir referanduma ihtiyaç duyuldu ve

bu referandumda da yüksek oranda çoğunluğun desteği sağlandı.

Bu giriş niteliğindeki bilgilerden sonra size anayasa yapım sürecinde hangi

mekanizmaların olması ve hangi adımların atılması gerektiği konusundaki

düşüncelerimi biraz anlatmak istiyorum.  Tüm dünyada gözlemlediğimiz, anayasa

yapma süreçlerinin normalde dört aşamadan oluştuğu. İlk önce bir hazırlık dönemi

geçirilir, arkasından sürecin resmen kurumsallaşması söz konusu olur, ardından

halkın katılımı sağlanır ve son olarak da yeni anayasa kabul edilir. 

Hazırlık aşaması genellikle siyasi partilerin önderliğinde ilerler, partiler farklı öneriler

ya da taslaklar sunarlar ve bu görüşler ışığında halkın desteğini almaya çalışırlar, sivil

toplum örgütleriyle temas halinde olurlar ve bu önerilere destek bulmaya çalışırlar.

Bu siyasi bir mücadeledir ve gayet normaldir. Ve sanıyorum siz de zaten son iki

üç yıldır bu hazırlık süreci ile ilgili tecrübeleri yaşıyorsunuz. Ancak bu ilk aşamada

anayasa yapma sürecinin sadece partilerin çıkarlarına veya sadece iktidardaki

partinin çıkarlarına dayanarak şekillenmemesi gerekir. Çünkü konu sadece tek bir

partinin meselesi değildir. Anayasalar her zaman tüm ülkeyi ilgilendiren konulardır,

tüm vatandaşları ve siyasi yelpazenin tümünü ilgilendirirler.

İkinci aşama anayasa yapma sürecinin kurumsallaşma aşamasıdır. Bu aşamada

anayasal meclisin ya da mevcut meclisin bu konuda öncü rol oynaması önemlidir.

Fakat genel kurul bu müzakereler ya da metin tartışmalarının yapılması için

uygun bir zemin değildir.  Dolayısıyla bu meclisin daha küçük bir grup kurması

gerekir ve genellikle bu bir anayasal komite veya komisyon veya konsey olabiliyor

ve bu yapı içinde daha az sayıda insan görev alıyor. Bizim tecrübemize göre, bu

yapının üye sayısı 40 ile 70 arasında olmalı ve bu sayıyı aşmamalı. Bu komiteler

tabii ki belli görevler ve konular için oluşturuluyor ve bu süreçte meclisteki tüm

siyasi partilerin bu komitede temsil edilmesi çok önemli. Ayrıca parti üyelerinin

partilerinin meclisteki temsil gücünden bağımsız olarak komite içinde eşit muamele

görmeleri de çok faydalı. Üyelerin hepsi aynı fırsata sahip olmalı, öneri vermek

konusunda eşit şartlara tabi olmalı, konuşma  süreleri ve sorulara cevap verme

süreleri eşit olmalı. Bu çok önemli bir yöntemsel özellik.  Bu aşamadaki en temel

meselelerden bir tanesi yeni hazırlanmış ya da mevcut bir anayasa taslağının

müzakerelerin temel metni olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusu. Bu taslak

hükümet tarafından sunulmuş olabilir. Örneğin, Weimar döneminde o zamanın

İçişleri Bakanlığı kongreye bir bütün taslak sunmuştu. Ya da taslak, meclisteki

iktidar partisi tarafından sunulabilir, bir ya da birden çok parti tarafından hazırlanmış

olabilir veya komisyonun kendisinin hazırladığı taslak olabilir. Eğer birden fazla

taslak söz konusu ise, o taslakların herhangi biri üzerinde basit çoğunlukla bir tercih

yapmaktan ziyade bütün önerilerin bir özeti oluşturularak farklı siyasi pozisyonları

daha iyi anlamak için bütün resme bakmak tercih edilmelidir. Bütün taslakları eşit

şekilde ele almak önemlidir. Böyle bir durumda, çalışma taslağı komisyon tarafından

adım adım hazırlanmalıdır, tıpkı Güney Afrika’da olduğu gibi. Orada bu sürecin çok  önemli bir birleştirici etkisi oldu ve sonuçta genel mutabakata ulaşmak açısından da

faydalı bir yaklaşım oldu.

Müzakere süreciyle ilgili olarak bir başka öneri de ele alınacak konuların sırasıyla

ilgili. Tartışmalara en kritik konularla başlamamak daha faydalı, örneğin yeni

anayasada mevcut anayasanın ilk üç maddesi. korunmalı mıdır gibi bir soruyla

başlanmamalı. Komite devletin organizasyonu gibi en basit, kutuplaştırıcı etkisi

olmayan konulardan başlayabilir. Almanya’da yeni oluşan beş eyaletin anayasalarını

tartışırken meclislerin ne şekilde düzenleneceği konusuyla başladık. Bu nispeten

daha basit bir konuydu. Daha sonra hükümetin ve yargının nasıl düzenleneceği

konularıyla devam ettik. Düzenlemeye dair konular başta ele alınmalıdır, çünkü

eğer bir takım tartışmalı konulardan başlarsanız, daha baştan bir takım güç

mücadelelerinin etkili olduğu bir durum söz konusu olur. Bu, müzakere sürecinin

kendisine ve dolayısıyla anayasaya faydalı olmaz. Eğer komisyon içerisinde bir

karşılıklı anlayış ortamı oluşturacak konularla başlarsanız yavaş yavaş o konulardan

daha önemli olan tartışmalı konulara ilerlemek mümkün olur. Bu nedenle

anayasanın ilk üç maddesinin korunup korunmayacağına dair tartışma en başta

değil, en sonda yapılmalı. Anayasa komisyonu anayasa ile ilgili kapsamlı bir taslak

üzerinde anlaşmaya vardığında belki bir takım konular daha sonra karar verilmek

üzere bırakılabilir. 

Bu noktada parlamento içindeki süreç durdurulmalı ve anayasa yapma sürecinin

üçüncü aşamasına yani kamuoyunun katılımı aşamasına geçilmeli. Bu aşamada

normalde 6 ile 9 aylık bir zaman öngörülür. Taslağın yayınlanması ve yayınlandığı

zaman da herkesin anlayabileceği, üzerinde yorum yapabileceği, fikirlerini

gönderebileceği yöntemlerin sunulması çok önemli. Yani medya, kamuoyu

araştırmaları, basın, radyo ve televizyon da bu süreci desteklemeli. Örneğin

siyasetçilerle ve uzmanlarla belli başlı konuların ya da temel haklar, seçim sistemi,

hatta anayasa mahkemesinin avantajları ve dezavantajları gibi taslak metinde yer

alan konuların tartışıldığı söyleşiler ya da tartışmalar düzenlenebilir. 

Son aşamada, yani karar verme aşamasında, parlamento ya da komisyon, taslak

metnin daha çok kişi tarafından kabul edilmesi için metni değiştirmek ya da

düzeltmek konusunda özgürdür. Sağlanması gereken destek minimum üçte iki.

Bazı parlamentolarda dörtte üç, yani  yüzde 75 de öngörülebiliyor. Parlamentoda

anayasayı kabul için gereken yeter sayı en az referandum kadar önemli. Anayasa

yapım sürecinin sonunda bir referandum düzenlenebilir ve bu bir seçenektir ancak

bana göre bir zorunluluk değildir. Normalde, ana partiler arasında anayasanın

içeriğine dair bir anlaşmaya varılmışsa, halkın büyük çoğunluğu anayasa lehine

oy kullanacaktır. Benim söyleyeceklerim bu kadar, size anayasa yapma sürecinde

başarılar diliyorum. Eminim Türkiye Büyük Millet Meclisi benim tüm bu saydığım

gereksinimlere cevap verecektir, böylece iki ya da üç yıl içinde yeni anayasayı

kutlayabilecek duruma geliriz. İlginiz için çok teşekkür ederim. 

 

Şirin Payzın: Çok teşekkürler Prof. Schneider. Sayın Schneider’in konuşmasında

atılabilecek iki manşet var. Birincisi, bu bir parti meselesi değildir, devletin

oluşturulmasında bir aracıdır. Dolayısıyla anayasa, bu ya da şu partinin metni

şeklinde ortaya çıkmayacak, herkesin ortak uzlaşısında bir metin olacak. Anayasa

iktidar partisinin metni olarak da algılanmamalı. Türkiye’de de şu an kafa karışıklığı

yaratan mesele bu. İkincisi, en zordan değil en kolay konulardan başlayalım. Bu

Türkiye için önemli bir tecrübe. Türkiye’de en kolay konular dahi zor olabiliyor

ancak yine de en kolay uzlaşılabilecek konuları bulabiliriz. Çok teşekkürler tekrar

Sayın Schneider. Şimdi sözü Carles Viver Pi-Suñer’e bırakıyorum. Buyrun.

Carles Viver Pi-Suñer: Çok teşekkür ederim Sayın Başkan. Öncelikle ben de

organizasyon komitesine teşekkür etmek istiyorum beni davet ettikleri için, hepinize

de bugün burada olduğunuz için teşekkür ederim.

Sunumuma oldukça önemli bir ifade ile başlamak istiyorum: Hukukun üstünlüğüne

dayalı ülkelerde anayasalar, hem doğası hem de işlevleri gereği, her zaman mümkün

en geniş halk kitlelerin meşrutiyetine dayanarak oluşturulmalıdır. Anayasanın

etkin bir şekilde uygulanması güvenlik güçlerine ya da mahkeme kararlarına bağlı

olmamalı. Sonuçta bir anayasanın etkin bir şekilde uygulanabilmesi için anayasanın

o ülke vatandaşlarının çoğunluğu tarafından destekleniyor olması gerekir ki bu

destek de en başta anayasal metnin yapımı aşamasında sivil toplumun katılımıyla

sağlanmalıdır.  o anayasa uygulanabilsin işte bu yüzden halka dayalı bir meşrutiyet

çok önemli bunu yapabilmek içinde anayasa yapım sürecinde halkın katılımını

sağlamak çok önemli.Bu anayasanın toplum nezdindeki meşruiyetini garantilemek

için çok önemli bir noktadır.

Ben size 1978 İspanya Anayasa taslağı hazırlanırken ve değiştirilirken sivil toplumun

katılımının bazı temel özelliklerini kısaca anlatmaya çalışacağım. İspanya’da (şu

anda yürürlükte olan) 1978 anayasasının kabul edilme süreci, aşağı yukarı 40 yıl

süren bir siyasi baskı döneminin sonunda ortaya çıkan, Franco diktatörlüğünden

demokrasiye geçiş dönemi içerisinde gerçekleşen bir süreçtir. Bu süreç tabii ki sivil

toplumun kendi kendini organize etme yeteneği de olumsuz yönde etkilemişti.

Ancak Franco askeri diktatörlük rejiminin 1975’te düşmesinden iki yıl sonra anayasal

sürecin ilk adımları atılmaya başlayana kadar, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin

oluşturulabilmesi için bir takım ön aşamalardan geçildi, siyasi partiler ve sendikalar

yeniden işlemeye başladı ve sosyal gruplar da kendilerini örgütlemeye başladılar.

Aslında bu dönem içerisinde, siyasi sistemin örgütlenmesi de ciddi oranda değişti

ama bu değişim yine de diktatörlüğün koymuş olduğu normların yarattığı hukuki

çerçeve içerisinde ortaya çıkmış bir dönüşümdü. Vatandaşlık hakları ve siyasi

haklar uluslararası anlaşmaların ve insan hakları beyannamesi gibi beyannamelerin

onaylanması vasıtasıyla tanındı; dernekler ve siyasi partiler yasal hale geldi; bölgelere

geçici olarak kendi kendini yönetme statüsü verildi; o dönemdeki askeri yargının

taktiri kısıtlandı ve bütün bu aşamalardan sonra 1977 yılında ilk demokratik

seçimler gerçekleşti.

Bu seçimlerin sonunda iki meclisli bir parlamento oluştu. Bu meclisin amacı

aslında baştan yeni anayasa yapmak olarak belirtilmemişti ama genel olarak

toplumun beklentisi bu yeni seçilen meclisin ana görevinin anayasa yapmak olacağı

yönündeydi. Bu nedenle yeni parlamentonun seçilmesinden kısa bir süre sonra

meclis genel kurulunda bir meclis komisyonu kuruldu ve bu komisyona yeni bir

anayasa hazırlama görevi verildi.

Dolayısıyla İspanya’da anayasayı hazırlama görevi aslında ne bir hükümete ne de bir

kurucu meclise, yani sadece anayasa yapmak üzere seçilmiş bir meclise verildi, ne

de bir teknik komite ya da kuruma verildi. İspanya’da anayasa yapım görevi seçimle

gelmiş yasama organının içerisinde parlamentoda bulunan dokuz partiyi temsil

eden 36 kişilik bir komisyon kuruması vasıtasıyla gerçekleşti. Ve bu komite kendi

içerisinde bir iç çalışma grubu kurdu bu çalışma grubunda da 7 milletvekili vardı.

Bu komisyonun üyelerine bir takım hukuki destek sağlandı ama en önemlisi bu

desteğin sadece meclis içerisinden değil siyasi partilerdeki hukuk uzmanlarından ve

parti liderlerinin ‘yönlendirmesinden’ de gelmesiydi.

Anayasa taslağı hazırlama süreci on dört ay sürdü ve aslında oldukça uzundu, en

azından karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde oldukça uzundu. Bunun sebebi bir

açıdan parlamentodaki iki meclis, senato ile kongre arasındaki görüş farklılıklarıydı

Bu farklılıkların çözülmesi için karma bir parlamento komisyonu kurulması gerekti.  

Sonuçta hazırlanan taslak hem senato hem kongrede, parlamentonun her

iki meclisinde, çoğunluk oyunu alarak kabul edildi. -%94 oy aldı- Taslağı kabul

etmeyenler sağ partilerin aşırı sağ kanattaki üyeleriydi ve bağımsızlık isteyen Katalan

ve Bask bölgesi partilerinin temsilcileri taslağa onay vermediler.  Taslak daha sonra

referandumda da onaylandı ve seçmenlerin yüzde 59’unu temsil edecek şekilde

yüzde 85 oy aldı.  Anayasa taslağı Bask bölgesi hariç İspanya’nın her yerinde onay

gördü. Bask bölgesinde seçmenlerin sadece yüzde 31’ini temsil edecek bir oy

oranıyla anayasaya destek verildi.  

Şu ana kadar söylediklerimden belki şu noktaya varabiliriz, nihai bir referandum

ile doğrudan katılımın yanı sıra, anayasanın hazırlanması sürecinde sivil toplumun

katılımı da önemli. İspanya’da bu katılım özellikle meclisteki siyasi partiler vasıtasıyla

oldu. Hatta iki parlamenter kurum -anayasa komisyonu ve çalışma grubu- içinde

temsilcileri olan partiler anayasayı hazırladılar.

Dolayısıyla aslında sivil toplumun doğrudan katılımı bu referandum süreci dışında

olmadı. Bir kurucu mecliste seçilmedi, yeni anayasanın temel unsurları açısından

daha önceden yapılmış bir takım tartışmalar veyahut bir takım geçici doğrudan

katılım mekanizmaları yoktu.

Bu tarz katılım mekanizmaları o tarihte yoktu çünkü. Daha sonra yaşanan süreçlerde,

örneğin 1998 yılında Kuzey İrlanda’da, daha sonra sanıyorum Güney Afrika’da

küçük ama yararlı şekillerde bu tarz doğrudan katılım mekanizmaları kullanıldı.

Aslında Avrupa’da ve dünyada bu tarz müzakereye dayalı tartışmaların temel

oluşturduğu yaklaşımlar geçen yüzyılların en sonralarına doğru ortaya çıktı. Örneğin

o zamanlar internet gibi bir takım yeni teknolojileri kullanma şansı da söz konusu

değildi. Sonradan, anayasal süreçlerde bu teknolojiler İrlanda, İzlanda’da kullanıldı

ve sanıyorum şu anda Türkiye’de de kullanılıyor.

Bu nedenle İspanya’da anayasa yapma sürecine toplumsal katılım, Avrupa’da

yirminci yüzyılda yaşanan anayasal süreçlerin pek çoğundan çok da farklılık

göstermiyordu. 

Sivil toplumun katılımının parlamentoda yer alan siyasi partiler üzerinden olduğu

durumlarda, toplumsal katılımın derecesini belirlemek için değerlendirilmesi

gereken iki faktör vardır. Bir yandan, parlamentonun olabildiğince çok siyasi

görüşü kapsama kapasitesi, ki bu oldukça fazla siyasi görüşün alınması, tartışılması

ve kapsanması demektir. Diğer yandan, sivil toplumun belli bir öneriyi doğrudan

milletvekillerine sunabilmesi için direkt yolların olması, parlamentoda doğrudan

sesinin duyulabilmesi. Ben bu iki durumu birlikte değerlendireceğim:

İlk durumla ilgili olarak şu söylenebilir; 1977 yılında İspanya’da seçilen meclis çok

parçalı bir meclisti ve bu mecliste on üç siyasi partinin temsilcisi vardı. Bu siyasi

partiler çok geniş bir siyasi ve ideolojik yelpazeyi temsil ediyordu. Böyle olduğu

için de, İspanyol toplumunda var olan farklı siyasi görüşler parlamentoda temsil

edilebiliyordu. O tarihte seçilen meclisin içerisinde diktatörlükle bağlantısı olan aşırı

sağ partilerin temsilcilerinden aşırı sol partilere kadar bir çok temsilci vardı. Ayrıca

daha periferide yer alan ulusalcı partilerin temsilcileri de vardı ve milletvekillerinin

yüzde 13’ü bu ulusalcı partilere mensuptu.

Anayasa komisyonu ve çalışma grubu kurulduğunda, parlamentoda geniş bir

ideolojik spektrumu temsil edebilecek kişilerin bu komisyonlarda yer almasına

uğraşıldı. Ancak çalışma grubunun içerisinde Bask ulusal partisi yoktu ve bu dışarıda

bırakılma durumu 1978 yılında yapılan referandum sürecinde anayasaya olan

desteğin Bask bölgesinde daha az olmasının sebeplerinden bir tanesiydi. Bugün

hâlâ bu desteğin eksikliği İspanya’da hissedilebiliyor.

Yine de o tarihteki mecliste çok değişik ideolojik pozisyonların büyük oranda

temsil edildiğini söylemek mümkün çünkü değişik siyasi görüşler, ekonomik sistem,

hükümet şekli, bölgesel yapı ve devletin yönetim şekli (monarşi mi cumhuriyet mi

olmalı) gibi önemli konular hakkında farklı öneriler getiriyordu.

Ancak, parlamentonun müzakereye dayalı ve birleştirici kapasitesini ve çok çeşitli

görüşlerin bir arada varolmasını incelemeden önce sivil toplumun da parlamenter

süreçte partilere öneriler getirme kapasitesinden de bahsetmek lazım. Diğer

bir deyişle, sivil toplumlum katılımını meclis üyelerinin seçimi ve onlara açık çek

vermeleriyle mi sınırlı kalıyordu yoksa sivil toplumun katılımı milletvekillerine belli

konularda öneriler getirebilecekleri şekilde yapılandırılmış mıydı.

Tabii bunlar ölçülmesi ve analiz edilmesi zor sorular. Biçimsel açıdan, önceden de

belirttiğim gibi, bu anayasanın yapıldığı tarihte sivil toplumun öneriler getirilmesi

için oluşturulmuş bir takım geçici veya kurumsallaşmış mekanizmalar yoktu.

Bu nedenle, sosyal örgütler siyasi görüşlerini parlamentodaki partilere aktarıyorlardı,

bu da genellikle kişisel ilişkiler gibi gayriresmi ve şeffaf olmayan yollarla oluyordu.

Belki de bu süreçte en ‘resmileşmiş’ mekanizmalar ordu gibi kurumlar tarafından

kullanılıyordu, zira hükümetin içinde ordu mensupları da yer alıyordu. Sonuçta

hükümet anayasa yapma sürecine önderlik etmiyordu ancak meclisteki çalışma

grubunun çalışması üzerinde önemli bir etki kapasitesi vardı.

Ancak her durumda, meclis toplantılarının şeffaf olmaması ve gizli tutulması bu tip

gayri resmi bağlantıların söz konusu olmasına sebebiyet veriyordu. Bu şeffaf olmama

durumuna rağmen, bu anayasa yapma sürecinin halk arasında çok ciddi bir beklenti

yarattığını da söylemek lazım. Basın bu süreci çok yakından takip ediyordu ve bazı

sosyal gruplar mesela ticaret odaları gibi odalar, üniversiteler, hukukçular, halka

açık olarak anayasal konuları tartışıyorlar, bunlarla ilgili görüşlerini bildiriyorlardı.

Bu öneriler partilere parlamentodaki temsilcileri yolluyla şeffaf ve bir kamusal süreç

içinde erişiyordu.

Bu şekilde, hem “özel” hem de “kamusal” alanda hem “muğlak” hem de “şeffaf”

bir tartışma gerçekleşiyordu ve farklı baskı gruplarının çıkarları siyasi partilere

ulaşıyordu. En önemli baskı grupları arasında diktatörlük döneminde çok büyük

yetkileri olan Katolik Kilisesi ve askeri çevrelerin yanında sendikalar ve işveren

kurumları da vardı.  Örneğin, Katolik Kilisesi kendisine belirgin bir referansta

bulunuyordu ve din özgürlüğü ve devletin laik niteliği konusunda öneriler

getiriyordu.

Askeriyeye gelince onlar aslında yeknesak bir pozisyon içine girmemişlerdi

hatta askeri çevrelerin önemli bir bölümü anayasa sürecinin temel hedeflerini

paylaşmamakla birlikte yine de anayasa metninin giriş kısmına onlara ilgili işlevleri

yerine getirecekleri hükümler ilave etme imkanı buldular. Ancak bu işlevler ancak

hükümetin yönetimi altında gerçekleştirebileceklerdi.

Aslında anayasa kabul edildikten sonra pek çok önlem alındı ve bu önlemler

askeri çevrelerin demokrasiye adapte edilmeleri amacını taşıyordu. Özellikle, 1981

yılında başarısızlığa uğramış olan askeri darbe teşebbüsünden sonra yüksek rütbeli

askerlerin erken emekliye ayrılmaları, Savunma Bakanlığı’nda üst düzey görevlerde

çalışan sivillerin sayılarının artırılması,  askeri bütçenin artırılması, askeri okullarda

okutulan konuların içeriğinin değiştirilmesi gibi  önlemler tartışıldı.

Daha önce de belirtiğim gibi, sivil toplumun ve sosyal grupların parlamentodaki

elit gruplar ve onları siyasi, hukuki danışmanları üzerindeki doğrudan etkisi oldu

mu, olduysa ne ölçüde oldu bunu tespit etmek pek kolay değil. Ancak neticede, 

temsili demokrasilerde genellikle yaşandığı gibi, bu etki parti içi elitlerin çıkarlarıyla

dengelendi.

Bu gibi sorulara cevap verirken, belli konuları dikkate almak gerekli: öncelikle,

parlamentodaki partilerin geniş bir ideolojik çerçevede yer alsalar da, neredeyse

hepsi bazı temel tercihlerde birleşiyorlardı. Örneğin, refaha dayalı bir demokratik

sistemin kurulması, hukukun üstünlüğünün sağlanması, hak ve özgürlükler

konusunda çok kapsamlı bir uygulamanın getirilmesi, devlet yönetiminde belli

bir ademi merkeziyetçiliğe gidilmesi  ve yeni bir mali modelin kabul edilmesi gibi

konularda partiler birleşiyorlardı.

İkinci olarak, bütün bu seçenekler, aynı zamanda konsensüse dayalı bir görüş

etrafında birleşmek ve bu sayede siyasi tercihlere azami ölçüde saygı göstermek

gibi bir saplantıyı da paylaşıyordu. Diğer bir deyişle, tüm siyasi partiler bir siyasi

çatışmadan kaçınma konusunda birleşiyorlardı. Bugün, özellikle genç kuşakların

İspanya’da 1936-1939 yıllarında cereyan eden iç savaşın, 30 yıl sonra yeni bir

anayasa hazırlanırken hissedilen acı anılarının etkisini anlamaları mümkün değil.

Bu saplantı, demokrasiye geçiş döneminin hemen başındaki kapsamlı genel affı,

iç savaş (1936-1939) ve diktatörlük (1939-1975) döneminde işlenen suçların

yargılanmaması kararını ya da sivil ve askeri hizmetlerin iyileştirilmesi hamlesini

açıklıyor. İspanya’da 2007 yılına kadar, bahsettiğimiz dönemlerde işlenen suçların

telafi edilmesine yönelik herhangi bir karar çıkmamıştır.

Tabii ki tüm güçler arasında mutlak bir anlaşmanın sağlanması mümkün değil ve

sonuçta en büyük iki parti tarafından alınan kararlar üstünlük kazandı. Bu partilerin

görüşlerinin çok farklı olduğu bazı durumlarda,  varılan çözüm bu konulardaki

tartışmayı ötelemek oldu. Örneğin bazı konuların tartışmasını yeni bir mevzuatın

kabulünden sonraya bırakmak gibi bir yol izlendi, ki biz bunlara organik yasalar

diyoruz. Bazı anayasal konular için güçlü bir çoğunluk tarafından kabul edilmesi

gereken organik yasalarla çözülmek üzere ertelendi. Bazı durumlarda da, farklı

alternatifleri ele alacak kapsamlı ve her şeye somut ve spesifik tanımlar getirmeyen,

özel olarak saptanmamış fıkralar kullanılması yoluna gidildi. Örneğin devletin ne

derece  ademi merkeziyetçi  bir şekilde yönetilmesi bu tür bir karardı.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, katılım için önemli ve fakat yeterli bir yöntem

olmayan referandum dışında, İspanya’da anayasal sürece sivil toplumunun katılımı

farklı ideolojik fikirleri bir araya getirmeye çalışan çoğulcu bir parlamenter sistem

sayesinde oldu. Ve böylesi bir katılım özellikle toplumun enformel yollarla önerilerini

ilettiği siyasi partiler kanalıyla desteklendi. Yani her durumda bu süreç temel olarak

siyasi partiler kanalıyla yürütüldü.

Ancak yine de İspanya’da sivil toplumun katılım düzeyinin diğer demokratik batı

ülkelerinin o dönemdeki durumuyla benzer olduğunu söyleyebilmekle birlikte, bu

daha sonra yapılan anayasa değişiklikleri için ileri süreceğimiz bir görüş olamaz.

İspanya anayasası 35 yıllık tarihinde sadece iki kez reforma tabi tutuldu; bunlardan

biri 1992 yılında diğeri de geçtiğimiz yaz yapıldı. Her iki durumda da yapılan reformlar

sadece tek bir madde ile ilgiliydi. 1992 yılında yapılan anayasa reformu Avrupa

vatandaşlarının yerel seçimlerde oy verme hakkının tanınması gibi önemsiz bir konu

üzerineydi; buna karşılık 2011 yılında yapılan anayasa reformunda fevkalade hayati

bir konuya üzerinde görüş bildirildi; kamu idaresinin merkezi, bölgesel ve yerel tüm

seviyelerindeki bütçe açıklarının sınırlandırılması konusu üzerineydi.

Her iki durumda da sivil toplumun katılımı, anayasal sürece olan katılımdan çok

daha sınırlı kaldı.

Burada toplumun takdir yetkisine kalan konu bu reformların tartışılması ve analiz

edilmesi konusunda neredeyse sıfır düzeyinde kaldı. 2011 tarihinde yapılan anayasa

değişikliği yaz tatili sırasında yapıldı ve 15 günlük hızlandırılmış bir parlamenter

oturum sırasında gerçekleşti. Bunun da nedeni ekonomik krizin getirdiği aciliyet

olarak gösterildi. Ayrıca, reformda yapılan değişiklikler halk oylamasına sunulmadı,

zaten bu konuda hukuki bir yükümlülük de yok. Ancak eğer parlamento üyelerinin

yüzde 10’u tarafından böyle bir halk oylaması yapılması talep edilmiş olsaydı

yapılabilirdi.

Sonuç olarak her iki süreç de münhasıran parlamenter bir süreç olarak kaldı ancak

1992 yılındaki reformda parlamentoda temsil edilen tüm partiler bu değişim

sürecine katıldılar ve hepsi bu değişikliğin lehinde oy verdiler. Buna karşılık 2011

tarihli reform münhasıran en büyük iki parti arasındaki, yani iktidar ve muhalefet

partisi arasındaki mutabakatla yapıldı.  Ancak taslak son haline kavuştuktan sonra

bu iki parti diğer partileri de görüş bildirmek üzere davet ettiler. Ancak azınlık

partilerinin çoğu bu oylamaya dahi katılmadı ve genel kurul salonunu terk etti.

Bu son reform İspanya’da bazı partiler tarafından içerik açısından değil ancak

yöntem açısından çok eleştirildi. Katalonya eyaletinde iktidarda olan ulusal parti

dahil bazı partiler özellikle kendilerinin bu reform sürecinin dışında tutulmalarının

anayasal mutabakattaki görüş birliğine  halel  getirdiğini ileri sürdü. Sonuç olarak,

bu reformun yapılış şekli 1978 anayasasının meşruiyetini de tartışmaya açtı.

Bu görüşe katılıp katılmamanız ayrı bir konu, ancak bu tartışma bir anayasal

süreçlerde ve anayasal reformlarda toplumda mümkün mertebe en geniş katılımın

sağlanmasının önemini gösteriyor, ki bunu sözlerime başlarken de söylemiştim.

Beni dikkatle dinlediğiniz için çok teşekkür ederim efendim.

Şirin Payzın: Biz de sizlere çok teşekkür ediyoruz efendim, çok önemli konulara

değindiniz. Bunlar Türkiye’ye ışık tutacak konular. Şeffaflık meselesi ve sivil

toplumun katılımı gibi konular. En önemlisi, Sayın Pi Suner’in altını çizdiği gibi sivil

toplumun parlamentoya görüşlerini bildirebilmesi için aracıların değil doğrudan

erişiminin olması gerekiyor. İki konuşmacımızın ardından Prof. Dr. Mithat Sancar’a

sözü bırakmak istiyorum. Kendisinden, hem iki konuşmacımızın altını çizdiği

önemli noktaları hem de kendi açısından bu yeni dönemde anayasa çalışmalarını

değerlendirmesini rica edeceğiz.

 

Mithat Sancar: Efendim böyle iki değerli konuşmadan sonra yorum yapmak

biraz ağır bir sorumluluk. Haddimi aşmamaya çalışarak konuşmacıların değindiği

ve değinme imkanı bulamadığı bazı önemli noktalarda Türkiye’deki süreçle bir

karşılaştırma yapmaya çalışacağım. Öncelikle, karşılaştırma yöntemi ile ilgili akılda

tuttuğum bir uyarı vardır. Özellikle Britanya İrlanda sorunu tartışılırken, Tony Blair

adına süreci baştan sona yöneten danışmanı Jonathan Powell şöyle der: “Bizim

yaptığımız iyi şeyler ve kötü şeyler var, iyi şeyler mutlaka yol göstermez ama kötü

şeyler uyarıcıdır. Eğer tecrübe edinmek istiyorsanız yaptığımız kötü şeylere bakın ve

onlardan ders çıkarmaya çalışın, ama yaptığımız iyi şeylerden ders çıkarma şansınız

pek olmayabilir.”

Almanya ve İspanya anayasal süreçlerine baktığımızda, doğru ve yanlış yapılanlar

diye bir nitelendirme yapmak zor. Yine de, Türkiye açısından bu ayrıma dikkat

ederek bazı sonuçlar çıkarmaya çalışacağım. Öncelikle Almanya’nın ‘normal

olmayan’ bir ülke olduğunu söylemek gerekiyor, bu ‘normal olmayan’ ülkenin

tarihini 1848 ya da 1830’lardan başlatarak değerlendirebiliriz. Avrupa’nın iki büyük

gücü ve bu güçler dışındaki ülkeleri alttan devrimlerle anayasal sürece dahil olmuş

olmalarına rağmen, anayasacılık hareketlerini 18. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılın

ortalarında tamamlamış olmalarına rağmen, Almanya bu sürece ancak 19. yüzyılın

ortalarında başlayabildi. 1848’de ilk burjuva devrim girişimi yaşandı, anayasacılık

hareketi başladı ve başarısız oldu, yarım kalmış bir devrim adıyla anıldı. Çok önemli

bir anayasaydı, geniş katılımla yapılmıştı ama hiçbir zaman uygulanamadı, başarısız

oldu. Neden başarısız olduğunu tartışmak için yeterli zamanımız yok. 1918’e

hemen atlayabiliriz. Ondan önce tamamen tepeden dayatmayla yapılmış 1856

anayasası var. Dolayısıyla Almanya’nın ilk ciddi anayasası 1856 yılında yapılandır ve

anayasacılık tarihinde demokratik anayasalar içinde bir yeri yoktur.

1918’de savaş sonrası dönem için yeni anayasa çalışmaları başladığında yine çok

anormal şartlar altında bulunuyordu ülke. Buna rağmen demokratik bir anayasa

olan Weimar Anayasası yapıldı. Olağan olmayan toplumun olağan olmayan

şartlarda yaptığı bu anayasanın çok da olağan bir hayatı olmadı. Bu anayasa

ancak onbeş yıl uygulamada kaldı, 1933’te bildiğimiz akibeti yaşadı. 1949 dünya

anayasacılık tarihinin en ilginç deneyimlerinden birinin adıdır. Çünkü bu anayasa

bu kez otoriter iç rejimin dayatması ile değil açık bir şekilde işgal güçlerinin yani

müttefiklerin dayatmasıyla geldi.

Bu ülke bir alttan anayasacılık hareketi yaşamadı. Modernleşmeyi tepeden yaşadı.

Tepeden modernleşme bürokratik siyasi yapı ve otoriter siyasi kültür üretti. Ve bu

içerdeki demokratik dönüşüm dinamiklerini çok zayıflattı. Bu zayıflık 1918-1933

arası bir rönesans yaşamak için çok ciddi bir atılım yapılmasına rağmen yine de

büyük bir bela ile çok ağır bir müdahale ile kesildi. Tarihin en korkunç yönetimi,

Nazi yönetimi o dönemin sonunu getirdi. 1949’da evet, müttefikler aracılığıyla

yapıldı bu değişiklik, daha doğrusu demokratik anayasa. Demokratik hukuk devleti

müttefiklerin himayesinde ve kontrolünde ve onların onayıyla gerçekleşti. Sonuçta,

onların onaylamadığı bir anayasa metni olamayacaktı. Ancak burada kalmadı,

Almanya kendi iç dinamiklerini yarattı. Bunu başarmasında etkili olan en önemli

gelişme 68 devrimleridir. Almanya bunu çok sarsıcı yaşadı. Dolayısıyla 68’ten sonra

hem geçmişle daha cesur ve derin bir hesaplaşma içine girebildi hem de ülkenin

kendi demokratik iç dinamikleri daha belirleyici hale geldi ve bu durum günümüze

kadar sürüyor.

Bana göre 1949’daki anayasa süreci, Almanya için bir travmayı bir şok ile tedavi

etmek gibi bir yöntemdi. 1990’da Doğu Almanya’yı oluşturan toplum için bir

şoktur bu durum. Bütün iyi çalışmalara rağmen, bütün iyi niyetli, Sayın Schneider’in

de katıldığı o yuvarlak masa anayasa konseyleri toplantılarına, Doğu Almanya’daki

yurttaşlık girişimlerinin katılımcı demokratik yapısına rağmen süreç bir ilhakla

sonuçlandı, yeni bir anayasa yapılmadı, mevcut anayasa hedef topluma uygulandı.

Dolayısıyla Almanya’dan şu dersi çıkarmak mümkün; birincisi evet dışarıdan bir

etkiyle başladı bu süreç ancak iç dinamikler bunu geliştirdi. Türkiye, bana göre, yeni

anayasa sürecine 1999’da girdi. Bu tartışmaların başlangıç tarihi, kırılma noktası 10

Aralık 1999 Helsinki Zirvesi ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik adaylığının

resmen tanınmasıydı. Süreç başladı ve uzun süre Avrupa Birliği endeksli yürüdü. AB

raporlarına, uyarılarına bakarak bir şeyler tartışmaya başladık. Ancak, bana göre,

2004’ten bu yana Türkiye esas olarak iç dinamikleriyle yürütmektedir bu tartışmayı.

Son ilerleme raporu daha bir kaç gün önce yayınlandı ancak kimse artık ilerleme

raporlarını tartışmıyor. Bundan beş sene önce ilerleme raporları büyük bir sancı ve

heyecanla beklenir, Türkiye bütün imkanlarını bu raporları azıcık düzeltmek için

seferber ederdi, ama şimdi öyle değil.

Bana göre bunda üzülünecek bir şey yok, bu durum Avrupa Birliği hedefinden

vazgeçme anlamına gelmiyor. Bunu tavsiye eden bir şey demiyorum, telkin

eden bir şey söylemiyorum, ama Türkiye’de artık demokratik anayasa sürecinde,

demokratikleşme sürecinde, iç dinamikler çok güçlü bir şekilde belirleyicidir. Kısa bir

süredir bu durum böyle, ancak bu önemlidir.

İkincisi, Almanya bu süreci travmatik ve hüzünlü bir şekilde yaşamasına rağmen,

Nazi döneminden ve Bismarck kültüründen kopuş için 1949 anayasasını iyi

kullandı. Çünkü 1949 anayasası, Alman kimliğini yeniden tanımlama meselesinde

ulusallık, millilik dışarıda nasıl bırakılır tartışmasına çok ciddi bir temel sundu. 1949

anayasasında esas alınan anayasal yurtseverlik kavramı, yani Alman toplumunu

etnisiteyle, milliyetle, ırkla değil, üzerinde uzlaşılmış demokratik bir metinle kurma

girişimleri Almanya’da ciddi bir taban buldu. Bu noktadan, Türkiyelilik kavramına

gelmek isterim. Anayasal yurtseverlik bizde anayasal vatandaşlık olarak çevriliyor

çoğunlukla, bu Almanya’da ortaya çıkmış bir tartışmadır. Ve bu 49 anayasasını,

ırkın, etnik kökenin, Almanlığın üstüne çıkaran bir başka öneridir: anayasayla bir

kimlik oluşturma, anayasayı demokratik bir toplumun ortak kimliğinin referansı

haline getirme.

Şimdi Türkiye’de de anayasa sürecinde bunu başka türlü yaşayacağız, Almanya bu

açıdan bize zaten ilham veriyor. Stenberg’in 1979’da başlattığı anayasal yurtseverlik

tartışması, Habermas’ın ciddi katkılarıyla şimdi Türkiye’de de çok iyi bilinen bir konu

haline geldi. Burada mesele Türkiye’nin yurttaşlık tanımı yapılırken bu tecrübeyi

nasıl değerlendirileceği sorusuyla bütünleşiyor. Türkiye’de Türkiyelilik kavramını

Almanya’daki anayasal yurtseverlik kavramı gibi kullanmayı bu süreçte mutlaka

tartışmamız, hatta bunu iyi değerlendirmemiz gerekiyor.

İspanya deneyimi de derece önemli. Onunla ilgili söyleyebileceğim en önemli şey

kademeli geçiş sürecidir ki, sayın Pi-Suñer söyledi bunu. Kademeli geçiş konusunda

bana göre en kritik ve yine Pi-Suñer’in hakkında bilgi verdiği konu, bir süredir benim

de, başka meslektaşlarımın da dile getirdiği, en son BDP’nin Uzlaşma Komisyonu

ve Uzlaşma Komisyonu için AKP’yle birlikte de gündeme getirdiği yol temizliği

meselesidir. Anayasayı otoriter sistemden demokratik sisteme geçiş için belirleyici

bir araç olarak görüyorsanız, onun yapılacağı şartları da demokratikleştirmeniz

gerekir. Anayasayı demokratik şartlarda yapmanız gerekir. Franco döneminin

meclisi vardı, Franco döneminin hukuku vardı, ama Juan Carlos’un önderliğinde

demokratik bir liderlik bu süreci iyi idare etti. Burada da liderlik meselesine vurgu

yapmak gerekiyor gerçekten. Bütün o olumsuz şartlara rağmen, yeni anayasayı

demokratik bir zeminde nasıl yapabiliriz sorusunu çok güzel idare ederek, güzel

de cevaplamıştır. Ve ne yapılmıştır? Örneğin, ilk önemli adım Franco muhaliflerine

siyasi af getirip, serbest bırakmak oldu. İkincisi, toplantı, dernek, gösteri hakkı ve

özgürlükleriyle ilgili ciddi reform yapıldı ve bunların hepsi Franco hukukuna göre

seçilmiş parlamentoda yapıldı ve daha da önemlisi siyasi reform yasasıydı ki bu

reformla yasaklı partiler serbest bırakıldı. İki ETA hariç, ona biraz sonra değineceğim.

Ancak, komünist partisi dahil bütün diğer partiler serbest bırakıldı bu siyasi reform

yasasıyla, seçim sistemi demokratikleştirildi, siyasi partilerin faaliyet özgürlüğü

alabildiğine genişletildi. Ve bu siyasi reform yasası halkoyuna sunuldu, çünkü sadece

Franco parlamentosundan çıkması yeterli görülmedi, yüzde 94 oyla kabul edildi.

Bu yol temizliğinin üzerine anayasayı yapacak meclis seçildi. 1977 seçimleri bu yol

demokratik bir hale getirildikten sonra sağlandı. Şimdi Türkiye’ye baktığımızda

maalesef yol temizliği gerekirken, yola sürekli engeller konuyor. Şunu çok açık

söylemek lazım: Demokratik bir anayasa, demokratik şartlarda yapılır ancak. Eğer

antidemokratik şartlarda bir anayasa yaparsanız, Almanya gibi bazı istisnalar,

özel durumlar hariç, bunun sıkıntılarını ilerde çok yaşarsınız. İspanya o süreçte

yol temizliğini bu kadar başarılı yapmasına rağmen, BASK ve ETA’lar meselesini

halledemedi. ETA’lar silahlı eylemlerine devam ettiler. Beş altı tane şartları vardı,

siyasi af, daha doğrusu kendi silahlı eylemlerine de af, ikincisi, sürgünlerin geri

dönmesi, üçüncüsü Bask bölgesi için özel düzenlemeler yapılması gibi. Bunlar çok

büyük talepler değildi ama anlaşma sağlanamadı, onlar da sürece katılmadılar.

Seçimleri boykot ettiler, referandumu da boykot ettiler. Aslında sadece kendileri

değil, Bask milliyetçileri, diğer sağ milliyetçiler de boykota katıldılar ve İspanya

genelinde yüzde 85’in üzerinde katılım oranı varken, Bask bölgesinde katılım

yüzde 44’te kaldı. Yüzde 44’ün de yüzde 30’u hayır dedi. Daha fazla hayır oyu

da çıkabilirdi ancak orada bir taktik hesap vardı. Milliyetçi parti özerklik sistemini

yine de önemli bir ilerleme olarak gördüğü için, bu anayasanın reddedilmesini

istemiyordu. Dolayısıyla, boykot önemli ama hayır oyu çok yüksek çıkmasın gibi bir

taktik vardı. Bask sorunu oradan miras kaldı, çünkü hiç bir zaman Bask’ta, İspanya

genelindeki kadar büyük bir çoğunluk bu anayasayı sahiplenmedi, bu anayasayı

kendi anayasası olarak görmedi. Kendi aralarındaki farklı görüşlere rağmen, ortak

bir nokta bulup sahiplenme konusunda hiç bir zaman diğer bölgelerdeki isteğe,

açıklığa sahip olmadılar. Ve bu sorun bugün de İspanya’da çözüm bekleyen bir

sorun olarak duruyor.

Bunu Türkiye ile, şimdi yaşadığımız süreçle bağlantılandırabiliriz. Birincisi, yol

temizliği son derece önemli ancak özellikle Kürt siyasilerine yönelik operasyonların,

KCK adı altında yapılan operasyonların, BDP’yi doğrudan hedef aldığı çok açık olan,

daha da geniş çevrelere yayılma istidadı gösteren, en azından bu yönde hükümet

üyelerinin bazı beyanlarının bulunduğu bir uygulama var. Bu durum Türkiye’de

anayasa sürecini, İspanya’dakinden çok daha fazla zehirler, çok daha fazla zedeler.

Çünkü Bask sorunu, İspanya’da anayasa yapılırken, tek ve en önemli sorunu değildi.

Yeni bir sistem kurma sorunu vardı. Bölgeler ve diğer bölgelerin talepleri, mesela

Katalonya bölgesinin talepleri vardı. Monarşi-cumhuriyet tartışması vardı. Buna

benzer pek çok sorun vardı. Ama biz biliyoruz ki Türkiye’de yeni anayasanın can

damarı Kürt sorunudur. Yeni anayasa yapmaya bizi zorlayan en önemli olay, çözüm

arayacağımız en önemli sorun budur. Diğer tartışmaların bununla, bir şekilde,

bağlantısı da vardır. Ancak burada yol alamamak halinde diğer sorunları çözme

konusunda fazlaca bir şansımız olmayacağı açıktır. O nedenle, bütün toplumun

katılımını desteklemenin yanında eğer pozitif ayrımcılık yapmak gerekirse, bana

sorarsanız, Kürt siyasi temsilcilerinin anayasa sürecine her türlü yöntemle yoğun

bir şekilde katılmasını sağlamak gerekir. Bu İspanya için de önemli bir şeydi, o

mutabakat çok güzel gerçekleşti. Bask sorunun çözümü için de zemin sunan bir

anayasa var, özerklikler sistemi getirmiş bir anayasa vardı. Belki de İspanya’da Bask

sorununun, Türkiye’deki Kürt sorunu gibi çok daha yakıcı, çok daha sarsıcı bir hale

gelmesini yine de o demokratik uzlaşma sağladı.

Türkiye’de BDP dışında hükümet ve ana muhalefet partilerine İspanya’nın siluetinden

önemli bir mesaj çıkabilir. Orada mutabakat özellikle iki büyük parti arasında

oldu. Türkiye’de önümüzdeki dönemde Kürt sorununun bütün ayrıntılarıyla bu

anayasada çözülmesini beklemek bana çok gerçekçi gelmiyor ancak, iki büyük parti

Kürt sorununun çözümünü engelleyecek herhangi bir şeyin anayasaya girmemesi

için bir uzlaşmaya varabilirler. Çözümü teşvik eden, mümkün kılan temel konularda

uzlaşmayı bu iki büyük parti yapabilir. Bu uzlaşma sağlanırken, BDP’nin ve Kürt

çevrelerinin dışlanmaması gerekiyor.

Katılımla ilgili değinmek istediğim bir nokta daha var. Sayın Schneider dört aşamadan

söz etti, katılımın kurumsallaşması aşaması da bunlardan biri. Bizde katılım herkes

konuşsun, bir şeyler söylesin, raporlar yayınlansın, taslaklar ortalıkta dolaşsın, sonra

biz oturalım, kararımızı verelim şeklinde işliyor. Üstelik 2011’in şartlarıyla 1978’in

şartları da farklı, şimdi çok daha fazla katılım imkanı, aracı, isteği var ve de ihtiyacı

var. Bunun için benim önerdiğim bir anayasa meclisi değil, yüzde 10 barajı olmadan

bir parlamento seçilmiş olsaydı çok iyi olurdu. Yüzde 10 barajı olmayan bir seçimle

bir anayasa meclisi de düşünülebilirdi, gerçi ben tereddütlüyüm o konuda, yani

çekincelerim var. Şu anda, parlamento çoğunluğuna baktığımızda hükümet, ana

muhalefet ve MHP’ye baktığımızda, bu iki seçenek mümkün değil. Anayasayı

mevcut parlamento yapacak, bu da iyi bir şey. Tıpkı İspanya’da olduğu gibi, 28

anayasasında olduğu gibi. Ancak, bu parlamentonun katılımı kurumsallaştıran

yöntemler araması gerekiyor, öncelikle yol temizliği dediğimiz şeyin, yani ifade

özgürlüğü, siyasi faaliyet özgürlüğü konusunda özellikle TMK ve TCK’deki

yasaklayıcı ve keyfi kullanıma müsait tüm düzenlemelerin temizlenmesi gerekiyor.

Bu konuyu konuşmayı kurumsallaştırabilmek için bir tür anayasa senatosu kurulabilir.

Bunun da seçimle gelmesi gerekmiyor. Parlamentonun meclis uzlaşma komisyonunun

yöntemi üzerinde tartışmasını elbette öneririz, o ayrı. Bir de şu yapılabilir; siyasi

partiler belli bir kontenjan dahilinde sivil toplum temsilcisi ve akademisyen önerirler.

Her parti ya sandalye sayısına göre belirlenen oranlarda ya da eşit sayıda öneri

getirirler, sonra hangi kuruluşlardan ayrıca temsilci geleceği konusunda uzlaşırlar.

Bu komisyonun parlamentoyla organik bağı olur, ama oy hakkı ve tabiiyet ilişkisi

şarttır. Bu bir anayasa danışma meclisi olarak parlamentodaki komisyonlarla birlikte

çalışır. Bu konuda kimsenin önyargısı olmamasını temenni ederim; bu daha önce,

çeşitli vesilelerle, önerdiğim bir yöntemdir. En son uzlaşma komisyonuna, BDP

tarafından paralel meclis adı altında böyle bir önerinin getirildiğini öğrendim ancak

paralel meclis konusunu henüz netleştirmiş değiller.

Son olarak; neleri yapmamamız ve neleri yapmamız gerektiği konusu elbette uzun

uzun tartışılacak, bu tartışmalar başka tür toplantılarla devam edecek. Anayasa

yapma süresinin çok uzun olması gerekmiyor. Eğer bu süreç kurumsallaştırılırsa,

Başbakan’ın “3 ayda anayasa yapılır” demesi biraz abartılı olsa da, bu süreç

bir yılda toparlanır. İspanya bu süreci on sekiz ayda bitirdi. Güney Afrika örneği

üzerine de söylenecek çok şey var, öğleden sonra konuşulacak. Türkiye, eğer süreci

kurumsallaştırarak yürürse, uzlaşma komisyonu fikri iyi bir fikir, eşit temsiliyet

üzerinde yürüyor. Eğer Uzlaşma Komisyonu sürecin yöntemini ve idaresini gerçekten

demokratik çerçevede yaparsa, kurumsallaşması konusunda da demokratik

samimiyet ortaya konursa, Türkiye önümüzdeki bir, bir buçuk yılda bu işte ciddi

mesafe alıp olgunlaşır ve yeni anayasa sorularımızın çözümünün önünü açar, bir

kısmını doğrudan çözer. En önemlisi çözümün önünü açar, çözüm için dinamiklerin

gelişmesine zemin sağlayan bir anayasa yapabilir. Umarım yapar. Teşekkürler.

 

Şirin Payzın:  Şimdi sizin sorularınıza geçebiliriz. Evet pozitif ayrımcılık yapayım

buyurun, hanımefendi.

 

Gül Erdost: Burada Toplumsal Bellek Platformu’nu temsil ediyorum. Bu platform

yakınlarını siyasi cinayetlerde kaybetmiş olan yirmi yedi aileden oluşuyor. Platform

olarak bizim düşüncemizi kısaca söylemek istiyorum. Mithat’ın söylediklerine

katılıyorum, anayasa için bütün partilerin bir araya gelerek bir konsensüs sağlaması

çok önemli.  Fakat bu yola çıkmadan önce geçmişle yüzleşilmediği, özür dilenmediği

sürece, anayasa bir pansuman gibi olacaktır. Anayasa değişikliği sürecine

başlamadan Türkiye’nin yargılamalar ve insanlığa karşı suçlar konusunda mutlaka

bir adım atması gerekiyor. 12 Eylül 2010’da yapılan referandumda, Anayasa’nın

15. maddesinin kaldırılarak darbecilerle hesaplaşılacağı tartışmalarında bu çok

fazla malzeme konusu oldu ancak bundan bir sonuç çıkmadı. Ben de kendi eşimle

ilgili soruşturma için başvuruda bulundum ama bir yıl geçmesine rağmen herhangi

bir sonuç yok. Diyeceğim şu ki; biz yakınlarını siyasi cinayetlerde kaybetmiş aileler

olarak bu konu halledilmediği sürece yapılacak anayasanın sadece pansuman

anayasası olacağını düşünüyoruz. Mithat’ın belirttiği Kürt meselesi de zaten bu

konunun içerisindedir. Yüz binlerce kişi cezaevlerinde yakınlarını kaybetmiştir

ve faili meçhuller vardır, hâlâ kemikler çıkıyor. Türkiye’nin bunlarla hesaplaşması

gerekir diye düşünüyorum.

Katılımcı:  Öncelikle çok teşekkürler, gerçekten çok yararlı konuşmalardı. Benim

yabancı konuklara teknik sorularım var. Birincisi Schneider’e. Geçen akşam bir

televizyon konuşmasında Alman anayasasından söz edildi. Sizin de belirttiğiniz gibi,

anayasa hukukçuları tarafından 1. ve 19. maddelerin değişmez maddeler olduğu

ileri sürülür, diğer taraftan da öyle olmadığı söylendi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Özellikle 1. madde kapsamlı olarak ele alınıyor, yani Alman anayasasının temel

haklarını güvence altına alan bu ilk maddelerin değiştirilemez kısımları var mı?

İkinci sorum, Pi-Suñer’e. 1978 seçimlerinde on üç parti parlamentoya girmiş. Bu

parlamentonun aslında anayasa değişikliği yapacağı biliniyordu, o seçimlerde bu

durum bilindiği için mi seçim barajı kaldırıldı, ya da siyasi partiler için bir baraj

var mıydı, onu sormak istiyorum.  İkincisi de, Bask temsilcileri komisyona da

referanduma da katılmamışlar. Acaba neydi talepleri? Prosedüre mi karşıydılar,

yoksa somut olarak anayasaya girmesini istedikleri bir hüküm mü vardı Bask’la ilgili

ya da diğer azınlıklarla ilgili?

Son sorum da Mithat Sancar’a. Kendisinin görüşlerini biliyoruz; gerçekten yüzde

5 barajlı ya da barajsız bir parlamentonun temsiliyeti de büyük olurdu diye

savunmuştu, biz de öyle düşünüyorduk. Buna rağmen şu anki parlamento yüzde

85 temsil yetkinliğine sahip, 2002’de yüzde 55’ti bu oran biliyorsunuz.  Yol temizliği

çok önemli, ana muhalefet partisi olarak CHP’nin de bu konu da talepleri var. Basın

özgürlüğü konusunda bir talebi var, ifade özgürlüğü konusunda talebi var. Türkiye

cezaevlerinde yatan insanların yarısından çoğu tutuklu durumda, sekiz milletvekili

de tutuklu durumda, beğenelim, beğenmeyelim bunlar seçilmiş insanlar. Şimdi bu

koşullarda bir anayasa yapacağız ve yine Mithat Sancar’a tamamen katılıyorum,

bizde maalesef katılım olayı çok benimsenmiş değil. Ben, sivil toplum görüşlerinin

mecliste kurulan bir komisyona düzenli bir şekilde akacağı kanısında değilim,

dolayısıyla bir anayasa danışma kurulu dediğimiz, yahut meclisi, bir kurumsallık

getirir. Peki şu anda kurulan Anayasa Komisyonu’nda her parti eşit olarak temsil

ediliyor, ancak bunun hukuki bir dayanağı yok, yani iktidar partisi yarın, şu ya da bu

sebepten olmuyor, benim istediklerim çok dikkate alınmıyor deyip bu komisyona

son verebilir meclis başkanı eliyle. O yüzden, acaba bu komisyonun da bir yasa

yoluyla hukuki bir temele kavuşturulması gerekmez mi? Teşekkürler.

Hans Peter Schneider: Sorularınız için çok teşekkür ederim. Öncelikle geçmişle

hesaplaşma konusunda Türkiye’deki durumla ilgili yorumda bulunacak kadar bir şey

söyleyemem. Ancak, anayasa yapma süreci içerisinde belki bir çeşit uzlaşma süreci

de yaşanabilir. Güney Afrika’daki örnek aklıma geliyor, bu konuyla ilgili öğleden

sonra Albie Sachs size konuşma yapacak. Biliyorsunuz onlar gerçek bir uzlaşma

komisyonu kurdular. Arjantin’de de bu yapıldı. Almanya’da ve İspanya’da böyle bir

süreçten kaçınıldı. İspanya’da kaçınıldı ki iç savaşla ilgili tartışma tekrar başlamasın;

kazanan, kaybeden gibi bir şeyler olmasın. Biz de Almanya’da geçmişi ele almak,

değerlendirmek konusunda çok mütereddit davrandık. Çünkü Nazi idarecilerinden

bazıları İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da görev yapıyorlardı. Almanya’da yaşanan

soykırımdan sonra ilk mahkeme, Federal Almanya kurulduktan yirmi yıl sonra

yapıldı, yani ancak yirmi yıl sonra o konuyu mahkemede ele alabildik. Geçmişle

yüzleşme süreç açısından bazen çok tehlikeli de olabilir, hem artı hem eksi yönleri

olabilir. Belki öyle konular açılır, öyle derin yerlere gidilir ki. Başarılıysanız, onarma

süreçlerinden geçebilirsiniz, ama ya öyle olmazsa! Oradaki durum her zaman çok

net olmayabilir. Güney Afrika bunu yapmakta başarılıydı örneğin, ancak şartlara da

çok bağlı.

Almanya Anayasası’nın 1. ve 20. maddeleri değiştirilemez, 79. maddenin 3.

paragrafına göre bunlar değiştirilebilir mi değiştirilemez mi konusunda tartışma

devam ediyor. Eğer halkın anayasa yapma gücünü kullanarak yeni bir anayasa

yapacaksanız, devlet bu yeni anayasa yapma süreci içerisinde bu maddeleri

değiştirip, yeni anayasa içerisinde başka türlü formüle edebilir. Aslında bu çok

faydalı bir şey değil, çünkü sonuçta halkın anayasa yapma yetkisine dayanarak

yepyeni bir anayasa da yapsanız, bunu yine de belli şartlar altında yapacaksınız;

bunların demokratik şartlar, hukukun üstünlüğü, insan haklarının geçerli olduğu

şartlar altında olması lazım. Bunlar kanunen bağlayıcılığı olan bir takım temellere

de dayanacak büyük ihtimalle. Dolayısıyla, demokratik bir anayasayı yaparken

öne süreceğiniz şartlar, yeniden formüle edilse de bütün bu unsurları içerecek.

Dolayısıyla, öyle veya böyle bunlara zaten bağımlısınız, ya da bunları, tekrar

anayasanın içine koymak zorundasınız. Onun için benim tavsiyem, elbette, bu

konuları tartışmaktan imtina etmek değil, 1, 2, ve 3. maddelerin modernleştirilmesi

veyahut da yeniden formüle edilmesini tabii ki tartışabilirsiniz, ancak her durumda

bunların yeni anayasa içerisinde de olacak olması gerektiğini düşünüyorum.

Carles Viver Pi-Suñer:  İspanya’da da elbette hem geçmişle yüzleşmek

gerekiyordu, ama bunu bir dengeye de oturtmak gerekiyordu. Çünkü geçmişin

bir kısmını da unutmak da gerekiyordu, öbür türlü süreç çok zorlaşırdı. İspanya

örneğinde, profesör Schneider’in de söylediği gibi, biz ağırlığı daha çok geçmişi

unutma yönüne koyduk. En önemli örneği de siyasi aftı. Yargı yetkisinde, askerin

yetkisinde bir değişiklik olmadı, yani aynı kişiler devam ettiler görevlerine. Bazı

konuları tekrar deşmedik, ancak elbette her zaman bu süreçlerde, bu tip konular

çok önemli tartışma konularını oluşturuyor. İkinci mesele baraj meselesi. Türkiye’de

baraj sanırım yüzde 10, İspanya’da yüzde 3.  Bunun aslında hiçbir zaman bir önemi

olmuyor. Çünkü, temsili orantılı bir sistem var ve sonuçta bu çoğunluğa dayalı

bir sistem, yani çoğunluk daha baskın çıkıyor. Genelde orantıya dayalı bir temsil

hesabı yapılsa da, sonuçta meclise giren partiler yüzde 3’ün üzerinde oy alıyorlar

zaten, yani o yüzde 3 pek önemli olmuyor, hep belli başlı partiler temsil ediliyor.

Başlangıçta on üç, on dört parti vardı mecliste, şimdi daha az. Çünkü iki büyük parti

oldukça büyüdü, dolayısıyla meclisteki parti sayısı azaldı. O yüzden böyle bir eşiğin

çok fazla bir etkisi olmuyor.

Bask bölgesiyle ilgili olaraksa, onların anayasaya karşı tavır almış olmalarının çeşitli

sebepleri vardı. Bir tanesi usulle ilgiliydi. Diyorlardı ki, temsilcimiz yok bu çalışma

gurubu içerisinde. Ama tek sebep de bu değildi, başka sebepler de vardı. Mesela

tarihsel olarak kullandıkları bir mali sistem var onu kullanmak istiyorlardı. Bu

sistem, Avrupa’da başka bir egemen ülkenin kendine has sistemi gibi bir sistem,

bunu anayasanın içerisine de koymak istiyorlardı. İki yıl sonra aslında kanunla bu

istedikleri oldu, ama anayasanın içerisine konmadı. Bir de içerisinde bağımsızlık

yanlısı partiler ya da sosyal hareketler vardı, anayasa sonuç olarak böyle bir ayrılmayı

öngörmüyordu, bundan yana değildi. O yüzden de itiraz edenler vardı. Fakat

siyasi anlamda ademi merkeziyetçi yaklaşımlar da gelişti, anayasa da bu bölgesel

yaklaşımları olumlu olarak görmüştü. Dolayısıyla bu durum sonuçta, bağımsızlık

isteğinde olanların görüşünü zayıflatıyor ya da o talebi azaltıyor.

Mithat Sancar: İspanya’da sol cephenin, cumhuriyetçi cephenin kendi içinde çok

ağır travmalar yaratan önemli sorunları vardı ve bunlarla yüzleşmeyi kimse istemedi

diyemesek de, kimse cesaret edemedi ve bu konuyu geçiştirdiler. Bu anayasa Franco

yönetiminin şartları altında yapıldı. Ordu aynı ordu, hukuk aynı hukuk ve darbe

tehdidi vardı. 1981’de Albay Tejero’nun girişimi de oldu, meclis basıldı. Bu susma

durumu bir tür taviz olarak verildi, yani Franco’cu güçlerin süreci engellememesi

karşılığında biz de geçmişi deşmeyelim şeklinde bir uzlaşmaya gidildi. 2000 yılında

bozuldu bu uzlaşma nihayet. Tarihsel hafıza yasası çıktı 2000’lerde, 2004’te galiba.

Orada 70 yıl önceki toplu mezarlar açılıyor, toplu mezarları açma hareketi var,

dedemin kemiklerini istiyorum hareketi var. Bu tür şeylerin olması şunu gösteriyor,

toplumsal olaylarda, bu tür ağır ihlallerde geçmişi öldüremezsiniz. İsteseniz de yok

edemezsiniz. Unutma diye bir şey yok, gün gelir o siyasi, bireysel ve toplumsal

hesap önünüze çıkar. Anayasa Komisyonu’nun hukuki temele kavuşturulması

konusuna gelince; bu tür işler öncelikle teamülle, olmadı iç tüzükle halledilir.

Yasayla halledilmesi çok olağandışı bir yöntemdir ve doğrusu o noktaya gelmesini

ben tercih ve tavsiye etmem. Çünkü bu açık bir güvensizlik beyanıdır. Oysa bu tür

komisyonların, bir temeli olsa, iç tüzükte bir dayanağı olsa bile yeterlidir, olmasa

bile sorun değildir. Eğer gerçekten bu sürece bir güven ve inanç varsa. Onun da

olmaması halinde bu sürecin işlemesi zaten çok zordur.

Kürşat Kahramanoğlu: İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim

görevlisiyim. Benim sorularım Carles Viver Pi-Suñer’e. İspanya’yla ilgili insanların

hatırladığı ve son 15 yıl içinde tartıştıkları konu, İspanya’nın yeni anayasası ile ilgili

değil. Daha ziyade İspanya parlamentosunun eşcinsellerin evliliğine daha yakın

yaklaşmasıyla ilgili. Şimdi bu ülkede veya Avrupa’da yaşayan herhangi birine

sorsanız İspanya anayasası hakkında ne diyorsunuz diye, hiç duymamış olabilirler.

Ama dünyada hangi ülke en liberal tutumu olan ülke diye sorsanız İspanya

diyebilirler. İspanya aslında Katolik ve maço bir ülke olmasına rağmen cinsel

özgürlük konusunda en ilerici yasalara sahip. Benim iki sorum olacak. Birinci sorum;

bu özgür önlemlerin önemi ne oldu? Bu gibi yasa değişikliklerini sağlayacak nasıl

bir atmosfer yaratabildiniz? Birinci soru bu. İkinci olarak, siz konuşmanızda dediniz

ki anayasayı desteklemek konusunda sivil toplum kurumları olsun diğer kurumlar

olsun hiç bir zaman doğrudan bağlantı sorunu yaşamadı. Peki bu guruplar sesini

nasıl duyurabildiler ki bu kadar radikal değişimler yapabildi İspanya? Diğer Avrupa

ülkelerinin hiç başaramadığı bir şey bu.

Carles Viver Pi-Suñer: Evet, anayasa bu tür konulara odaklanmıyor. İspanya’daki

anayasa açık bir anayasa, ve bu anayasa çok farklı gelişmelere imkan veren bir

anayasa. Bu liberal zihniyetin genişlemesi, gelişmesi İspanya’da evet olmuştur.

Anayasa hazırlama süreci başladığında, İspanya’daki siyasi kültür oldukça gelişmişti,

tahmin edilebileceğinden daha ileriye gitmişti. Tabii ki son 30 yıl içinde kamunun

katılımı arttı ve buna anayasa yol açmadı, anayasa dışındaki güçler tarafından böyle

bir ortam yaratıldı ama yine de anayasa da buna imkan verdi. Şimdi sorunuzun,

ikinci kısmına gelince, evet doğrudur, toplum parlamentoya önerilerini sunmakta

zorluk çekiyordu, ama anayasa yeterince açık olduğu için, yıllar içinde bu kültürü

geliştirmek çok zor olmadı.

Engin Özkan: Bu konferansa sıradan bir vatandaş olarak katılıyorum. Maalesef

Türkiye’de herhangi bir sivil toplum kuruluşu adına katılmak gerçekten zor. Burada

hep şu söylendi, katılımcı bir anayasa olsun, sivil toplum kuruluşları buna destek

olsun, fikirlerini söylesin. Ben Türkiye’de bir çok sivil toplum kuruluşunda, demokratik

kitle örgütünde yönetici olarak da görev yaptım. Şuna inanıyorum, alttaki kitle ile

bir bağlantı yok, maalesef Türkiye’de bu işler sendikacılar, sivil toplum kuruluşları,

partiler bir nevi profesyonel bir alan haline gelmiş. Buradan ümitli olmak çok iyimser

bir hava. Diğer konu şu, bu ülkede bu anayasa tartışması nereden çıktı, gerçekten

bir ihtiyaç mı var? Aslında Mithat Sancar söyledi. Esas burada bir amaç var, olması

gereken, Kürt sorununun çözümüne dair. Onun dışında 81 anayasasının sanıyorum

üçte ikisi değişti, en son 12 Eylül referandumunda önemli maddeler değişti, ama hala

sorunları çözemedik biz. Ben 90’lı yıllarda üniversitede öğrenciydim, bir çok etkinliğin

içerisinde görev aldık ve bir çok siyasal eylemin içerisinde yer aldık; yargılandık, ama

tutuklanmadık. Daha zor günlerdi, ama şimdi ben etrafımda bakıyorum, öğrenci

arkadaşlarımı takip ediyorum, insanlar o kadar sebepsiz yere tutuklanıyor ki! Daha

demokratik bir ülkede yaşıyoruz, daha demokratik bir anayasamız var, hukukumuz

değişti, ama insanlar patır, patır, nedensiz bir şekilde tutuklanıyor ve medya, Şirin

hanım üstüne alınmasın tabi, o kadar kayıtsız ki bu duruma! Yurtdışından gelen

misafirlerimizden biri de bahsetti, medya çok önemli diye, ama medya öyle bir algı

yaratıyor ki üzerimizde, işte anayasa değişmeli, ama niye değişmeli bilmiyoruz. Çok

basit bir örnek vermek istiyorum, bir anda Beşir Esad’ın ismi bile değişti. Esed oldu,

merak ediyorum niye Esed oldu? Herkes sorsun bunu kendine, niye artık bizden

biri değil de saldırılması gereken biri? Belli yayın organları, devletin TRT’si filan, bir

anda adamın ismini bile değiştirdi. Bunu kendimize soralım, anayasa, anayasa, ama

ne için bir anayasaya ihtiyacımız var, ülkemizi nereye götürecek, hangi tartışmaların

içerisine sokacak, esas bunları koymamız gerekiyor. İyi bir anayasa kanunlarımızı

değiştirmiyor, hukukumuzu değiştirmiyor, işleyişimizi değiştirmiyor, sanki daha

kötüye giden bir durum var. Teşekkür ediyorum.

Şirin Payzın: Çok teşekkürler, sizinki bir soru değil, daha çok bir tespit oldu ama,

Mithat Sancar’a ben yine de söz vermek istiyorum. Çünkü aslında haklısınız,

zannediyorum biraz medya ve siyasiler seviyesinde bu anayasa tartışmalarını

götürüyoruz, henüz kılcal damarlara doğru girmemiş durumda. Niye değiştiriyoruz

bu anayasayı?

Mithat Sancar: Aslında anayasayı değiştirmenin temel nedeni yeni bir başlangıç

yapma duygusunu, daha doğrusu fikrini ilan etmektir. Türkiye’nin bir başka sıkıntısı

daha var, o da anayasalara bir tür mistik nitelik atfetmesi, hatta onları sihirli bir güç

gibi görmesidir. Bu 1839’dan beri böyledir. 1876 anayasası yapılacağı sıralar, o tarihi

bilenler gayet iyi bilir, düşünülen anayasa yapıldığı anda Osmanlı’nın kurtulacağıydı.

Hep böyle bir anayasa, ya kurtarıyor ya batırıyor. Ya sorunların temel kaynağı

anayasa ya da çözümünün tek ya da en büyük aracı anayasa gibi görülüyor. Şimdi

bu abartılı bir algı, ama bir algı. Sonuçta anayasalar hayatı değiştirme gücüne sahip

değiller. Ama bir algı bu kadar güçlü ise, daha önce de bir kaç kere söyledim, olgu

haline geliyor. Yani algı algı olmaktan çıkıp olguya dönüşüyor. Uzun süredir belli

çevrelerde 80 rejiminden kopuş isteği var. Bunun derecesi çevreye göre değişiyor. Bu

kopuştan ne kastedildiği ancak bu anayasa sürecinde bütün boyutlarıyla görünür

hale gelecektir. Yeni başlangıç yapma isteği ya da zorunluluğu aslında 1999’da

başladı. O günden bu güne, yeni anayasa yapılmazsa bazı sorunlar çözülemeyecek

algısı bir tür hakikate dönüştü, yani yaratılmış hakikate dönüştü ve şimdi bu

hakikatle baş edebilmek için yeni bir anayasa yapmaya çalışıyoruz. Bunun tehlikeli

bir tarafı var. Anayasayı yapamazsak hiçbir sorunumuzu çözemeyeceğiz gibi bir

fiyasko duygusu da yaratabilir. O nedenle, bütün sorunların çözümü anayasadadır,

bütün kötülüklerin kaynağı anayasadadır algısı tehlikeli aynı zamanda. Anayasayı

değiştirmeden pek çok şeyi değiştirebilirsiniz.

Şu an zaten yeni anayasayı çok demokratik bir hale getirirseniz de, pratik hiç

de demokratik olmayan bir toplum ve sistem görüntüsü veriyor. Çok fazla bir

şey değiştirmiş olmayacaksınız. O nedenle yol temizliği aynı zamanda yapısal

değişimlerdir. Anayasa bunu taçlandıracaktır ve biz sivil bir anayasa yaptık,

toplum olarak yaptık bu anayasayı, Kürt sorununun önünü açtık diyebilmektir

sorun. Bakın, Almanya’daki anayasanın bu kadar öne çıkarılmasındaki en önemli

sebep, 1970’lerin solun anayasa için mücadele kampanyaları yürüttüğü yıllar

olmasıdır Almanya’da. Almanya solu uzun yıllar anayasa savunucusu olmuştur.

Sağa karşı Neo-Nazi’lere karşı hep şunu söylemişlerdir. Bu anayasa ile bir şekilde

özdeşleşebilirsek, Habermas’ın bir deyimidir bu, cumhuriyetçi bir topluluk haline

geliriz; bir cumhuriyet haline geliriz; bir sürüden, bir toplum haline geliriz. Kendi

irademizle bunu yapmış oluruz. Türkiye bunlar için yeni anayasayı tartışıyor ve bu

çok önemli. Abartıldığı kadar olmazsa, anayasa sihirli bir güç içermese de, psikolojik,

siyasal ve sosyal açıdan yeni anayasayı yapabilmek önemlidir Türkiye’de.

Hans Peter Schneider: Kürt sorununun çözümlenmesinde en önemli sorunlardan

bir tanesi vatandaşlıktır. Rusya örneğine de bakabilirsiniz, mesela Tataristan’daki

insanlara özel vatandaşlık verildi, normal vatandaşlık verilmedi. Vatandaşlık Türk

vatandaşlığı olmalı ve tüm Türklere bu vatandaşlık verilmeli. Ancak siz vatandaşlıkla

uyruk arasında bir fark yaratamazsanız olmaz. Bunu Ruslar Tatarların pasaportlarında

yaptılar. Vatandaşlık Rus, uyruk Tatar. Diğer Rus Cumhuriyetlerinde de, eski Sovyet

Cumhuriyetlerinde de bu yapıldı. Bu şekilde sizin Türkiye’ye vatandaş olarak ait

olduğunuzu ama başka bir uyruğunuz, başka bir diliniz, kültürünüz olduğunu

da teyit eden bir sistem niye olmasın ki. Tabii Kürt sorunu tek sorun değil. Sizin

anayasanızda çok otokratik olan unsurlar var. Mesela iki farklı tür olağanüstü hal

örneğiniz var. Pek çok kısıtlamalar var. Devletin güvenliği gibi çok muğlak ve çok

belirsiz kavramlar kullanıyorsunuz, nedir devletin güvenliği? Bunun gibi pek çok şey,

yürütmenin haklara müdahale etmesine ve onları ihlal etmesine yol açıyor, buna

imkan veriyor. Belki anayasada bunlar yenilenebilir. Türkiye için Avrupa Birliği’ne

tam üyelik çok önemli ve büyük bir adım. Bu tartışılan bir adım, neredeyse bir

devrim olacak Avrupa Birliği’ne tam üye olmak. Bu yeni anayasa yapmak için son

derece doğru bir dönem bu nedenle. Çok teşekkürler.

Ertuğrul Çepli: Öncelikle düzenleyicilere ve katılımcılara çok teşekkür ediyorum.

Bu tarz toplantıların çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Ben CHP üyesiyim, TÜSES

kurucularındanım ve iş adamıyım. İlk sorum Sayın Schneider’e. Anayasaların

kurucu meclislerle ya da mevcut meclislerde yapıldığını söylediniz ama bir tercih

belirtmediniz. Demokrasi şu esasa dayanıyor: Biz kral istemiyoruz, aristokrasi

istemiyoruz, tepede kimse istemiyoruz. Biz halkız, biz yöneteceğiz. Dolayısıyla biz

yapacağız anayasamızı. Bu noktadan düşünürsek anayasayı halkın yapması lazım.

O zaman da mutlaka kurucu meclis olması lazım, bunu ideal olarak vurgulanması

gerekir diye düşünüyorum. İkinci alternatif olarak da meclisler olur, meclislerde

eş güçte komisyonlar olur; ama o ikinci tercih, onun belirtilmesi gerekir diye

düşünüyorum. Özellikle gençlerimizin bunu bilmesi gerekir. Bu nedenle, benim

ideal tercihim sürekli anayasa meclisleri. Her beş yılda, on yılda bir anayasayı gözden

geçiren sürekli meclisler olmalı diye düşünüyorum. Bu konuda görüşlerinizi almak

istiyorum. Sayın Pi-Suñer’e sorum da şu, çift meclisli modellere çok ilgi duyuyorum.

İspanya tecrübesini merak ediyorum. Anayasa çift meclisli yapılırken tartışmalar

oldu mu? Bir de günümüzdeki uygulamalarda, parlamentonun çalışmasıyla ilgili

çift meclis konusu tartışma haline geliyor mu? Teşekkür ederim.

Carles Viver Pi-Suñer: Doğrudur, söylediğiniz doğru. Anayasa yapmanın ideal şekli

tabii ki doğrudan bu amaç için halk tarafından seçilmiş bir kurumun oluşturulması,

ama tabi bunu sağlamak kolay değil, Özel seçimler yapmanız gerekir, eşiği daha

düşüğe çekmeniz gerekir ki tüm siyasi kanatları, hareketleri, partileri içerebilesiniz,

kapsayabilesiniz. Ama bu bir anayasa fikri ile çelişir, çünkü anayasa ezelden

ebede kadar yapılır, sonsuza kadar varlığını sürdürecektir, tabi bunun istisnaları

var. Amerikalılar tarihleri boyunca anayasalarında sadece 20 veya yanılmıyorsam

21 tane değişiklik yapmışlar 200 yıl içinde, düşünün! Almanya’da 60 yıl içinde 58

anayasa değişikliği yapılmıştır. İşsiz kalan bir anayasal kurum olur ise bu benim pek

beğendiğim bir fikir değil. Ancak sıfırdan başlamak, yani özel olarak, doğrudan halk

tarafından seçilmiş bir kurucu meclis eliyle anayasanın yapılması fikir olarak çok

doğru. Yalnız Türkiye açısından sanırım bu iş AKP’nin yönetimi altında ve bu fikir

onlara çok idealistmiş gibi gelebilir. Çift meclislilik konusu, benim görüşüme göre,

bir federal sistem olduğu taktirde anlamlı ve siyaseten ademi merkeziyetçileştirilmiş

bir ülke durumunda bu olabilir. İspanya’da herkes tarafından, hatta anayasanın

kurucuları tarafından da kabul edildiği gibi ikinci meclis İspanya açısından iyi bir fikir

değildi. Çünkü bu tamamen bölgesel bir meclis olarak öngörülmüştü, anayasada

da bu bölgesel bir meclis diye geçiyor zaten. Siyasi erki ademi merkeziyetçiliği

elinde tutan ama yerel kurumları temsil eden meclisler bunlar. Evet böylesi bir

parlamentomuz İspanya’da var ve insanlar diyor ki aslında anayasayı değiştirmemiz

gerekir, ama önce senatoyu değiştirmemiz gerekir, çünkü ancak bu şekilde gerçekten

bölgesel bir kurum olabilir. Bence aynı hatayı iki kez tekrarlamakta bir mana yok.

Şirin Payzın: Ben Mithat Sancar’a da bunu sormak istiyorum, çünkü siz kurucu

meclisin çok gerekli olmadığını söylediniz, bir kere uzmanların dışındaki insanların

kurucu meclisten kafası karışıyor. Kurucu meclis ne demektir, kimine göre

Cumhuriyet’i ilk kuran meclistir, kimine göre yeniden seçilecektir. Çok kısa bunun

gereksiz olduğunu neden düşündüğünüzü öğrenebilir miyiz?

Mithat Sancar:  Şart değildir diyorum, kurucu meclis olağanüstü yöntemlerle

seçilmiş, olağanüstü iş yapacak bir kurum havası veriyor ve Türkiye olağanüstülükten

çok çekmiş bir toplumdur, normal şartlarda normal bir mecliste olağanüstü işler

yapabileceğini gösterebilmek durumundadır. İspanya’da meclis anayasayı yaparken

111 yasa kabul etmişti. Bunu yapmak aynı zamanda mümkündür, gereklidir,

faydalıdır! Olağan bir mecliste, olağan şartlarda, normal bir toplum gibi davranarak

normalleşmenin şartlarını yaratmak daha tercih edilebilir geliyor bana. Kurucu

meclis bir iş için çok olağanüstü işler yapmak üzere büyük bir misyonla donatılmış

bir kurum gibi algılanıyor. Sırf anayasa yapmak üzere özel bir seçim kanunuyla

seçilecek, anayasa yapacak ve geçirecek. Yani çok özel insanlar tayin edilmiş gibi

gelecek bize. Hayır anayasa bizim olağan işimizdir. Hepimizin ilgilenebileceği bir

iştir. Normal bir meclisimiz başka işlerin yanında bununla da ilgilenebilir.

Tuğçe Alacacı: Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyim. Anayasa

Hukuku hocamızın ısrarlı tavsiyesiyle bu konferans için Ankara’dan geldik. Ben

sorumu Pi-Suñer’e yöneltmek istiyorum. Kendisinin de belirttiği gibi bazı temel

konularda anlaşıldığı taktirde, genel anlaşmazlık konuları sonraya ötelenmelidir,

bu şekilde bir konsensüse varılabilir. Lakin ben şöyle düşünmüştüm, zaten ortada

temel sorun ve fikir ayrılıklarının varsa yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulur. Mithat

Sancar’ın söylediği gibi,  Türkiye’nin en büyük sorunu şu anda Kürt sorunu evet.

Eğer biz temel sorulardan yola çıkarak anayasayı oluşturmaya çalışmazsak, yani bu

sorunları ötelersek bu sorunları nasıl aşacağız ve İspanya bu sorunu nasıl aştı? Temel

sorunlarını öteledikten sonra nasıl bir anayasaya ulaştı? Bunu merak ediyorum.

Teşekkür ederim.

Carles Viver Pi-Suñer: Tamamen katılıyorum size. En iyi çözüm değil bizimkisi, en

iyi fikir bu değil. Ama çok büyük bir probleminiz var ise ve çözümleyemediğiniz bir

problem ise bu böyle. Bugünlerde bu yüzden sorun yaşıyoruz, bu çözümün yarattığı

sorunlar var önümüzde. Çünkü, siz bir sorunu ötelerseniz, bu sorunun çözümünü

başka yasalara bırakmak üzere ertelerseniz, bunun çözümü için de yollar bulmak

gerekiyor. Mesela bizim durumumuzda organik yasalarımız var, bunlar spesifik

yasalar, bu yasanın konusu tek bir konu, spesifik bir konu oluyor ve bunların

kabul edilmesi için çok büyük bir çoğunluk gerekiyor. Teknik sorunlarda bu tür

yasalarla düzenlenecek şeyler nelerdir, bunları saptamanız gerekiyor. Çünkü bu gibi

kanunların kapsamını çok geniş de tutabilirsiniz, ama yine de bunlar organik yasa

olmaya devam ederler. İspanya’daki Anayasa Mahkemesi her zaman için şu güçlüğü

çekiyor, bir organik yasanın kapsamına giren spesifik konu nedir? Ben on yıl boyunca

anayasa mahkemesinde hakim olarak çalıştım ve bizim sorunlarımızın yaklaşık

yüzde 10’u işte bu tür organik yasalara ilişkin sorunlardı. Evet kabul ediyorum en iyi

çözüm bu değil, ama yine de bu tür sorunlar çok komplike olabiliyor. Bence anayasa

ilkeleri koymalı. Tabii ki sorunları da çözümlemeli, ama doğru dengeyi bulmak

zorundasınız, ilkeleri yerleştirip, çok spesifik sorunları çözümlemeye çalışırken bu

dengeleri bulmak zorundasınız. Bütün bunlar iktidarın bölgesel yapısına da bağlı;

siz üniter bir devlet mi olacaksınız, yoksa ademi merkeziyetçi bir ülke mi olacaksınız,

ona göre ilkelerin anayasada belirtilmiş olması gerekir. Bunu yapmadığınız taktirde

hiç bir çözüme gidemezsiniz, evet size katılıyorum ama yine de olay öyle göründüğü

kadar basit değil.

Şirin Payzın: Daha uzun zamanımız olsa devam edebilirdik, ancak öğleden sonraki

oturum da çok önemli, konuşmacılar çok önemli kişiler. Ben Sayın Pi-Suñer’e,

Sayın Schneider’e ve Mithat Sancar’a çok teşekkür ederim. Tabii ki Friedrich

Ebert Stiftung Vakfı’na ve diğer katılımcılara, diğer sivil toplum örgütlerine de

bu meselenin tartışılmasını sağladıkları için çok teşekkür ederiz. Bu tartışmaların

özellikle üniversitelere, okullara inmesi çok önemli, dolayısıyla çok teşekkür ederiz,

geldiğiniz, katıldığınız ve sorduğunuz için.

 

Güney Afrika ve Polonya’da

Anayasa Yapım Süreci Deneyimleri

2. BÖLÜM

Balçiçek İlter:  Son derece önemsediğimiz çok güzel bir kalabalığız burada. Bu

işin içinde olmaktan büyük keyif duyuyorum öncelikle onu söylemek isterim. Çok

önemli konuklarımız var. Konuklarımızın öz geçmişleri ellerinizde, ama ben hemen

sağdan çok kısaca kendilerini tanıtarak başlamak istiyorum. Miroslaw Wyrzykowski,

Polonya Anayasa Mahkemesi eski üyesi, çok önemli tecrübeleri var, gerçekten de

yönetsel anayasa hukuku konusunda çok önemli eserlere imza atmış bir isim. Yaklaşık

dokuz yıldır Anayasa Mahkemesi’nde yargıçlık yapan, bilfiil pratikte de işin içinde

olan bir isim. Hemen yanımda kişisel olarak da ilgimi çeken ve çalışmalarını büyük

hayranlıkla izlediğim müthiş bir aktivist var, Albie Sachs. Güney Afrika Anayasa

Mahkemesi eski üyesi. Güney Afrika Anayasası en ilerici anayasalardan biri kabul

ediliyor biliyorsunuz. Onları düşündüğümüz zaman Türkiye adına da bir mucize

olabilir mi acaba diyoruz, inşallah olur diyoruz, kendisi bize o deneyimleri aktaracak

diye düşünüyorum. Hemen solumda da Prof. Turgut Tarhanlı var. Türkiye’de hukuk

deyince akla gelen ilk isimlerden, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden, aynı zamanda

İnsan Hakları Araştırma Merkezi başkanı. Çok önemli çok değerli konuklarım var.

Sözü çok uzatmıyorum. Önce Polonya’dan konuğumuza söz vermek istiyorum,

Sayın Wyrzykowski, söz sizde, buyrun.

Miroslaw Wyrzykowski: Tünaydın hanımefendiler, beyefendiler. Buraya davet

edilmiş olmaktan büyük memnuniyet duyuyorum. Bu toplantıda, toplumların,

bireylerin ve devletlerin geleceğinde çok önemli olan bir konudan bahsediyoruz.

Ben Polonya’da anayasa yapma süreci içerisinde yer aldığımda anayasaya siestayı

temel bir hak olarak koymak istemiştim ama, Anayasa Komisyonu nedense benim

bu önerimi pek beğenmedi. Ben de çok üzülüyorum bugüne kadar böyle bir

hak olmadığına. Bunu şimdi söylüyorum, çünkü öğle yemeğinden sonra toplantı

yapıyoruz. Size bu saatte bu toplantıda bu konuyla ilgili bir şeyler anlatmaya

çalışacağım.

Şimdi anayasa yapma süreci içerisinde önemli olan şeylerden bir tanesi şu: toplum.

Devletlerin tarihine baktığımız zaman, geçmişten gelen bir anayasa yapma tecrübesi

var, bazı örneklerden bu sabah da bahsedildi. Polonya’nın tarihine baktığımız

zaman, 15. ve 16. yüzyılda, Polonya Avrupa’da bir süper güçken parlamenterliğin

ve tartışmaya dayalı demokrasi kavramının gelişmiş olduğunu görüyoruz. Hakim

olan görüş şuydu: Kimse itiraz etmediği sürece bir takım kararlar alınabilir, ancak

bunların önce tartışılması gerekir. Bu gerçekten de iki yüzyıl kadar gayet güzel

işleyen bir sitem olarak kendini gösterdi. Bir gün parlamentonun akıllı bir üyesi bu

sisteme hayır dedi ve ondan sonra tehlike çanları çalmaya başladı. Tarihte böyle

şeyler oluyor.

Azınlıklar, tarihin yine başka önemli bir boyutu Polonya açısından. Polonya’da

biz Musevi toplumuna azınlık hakları verdik, ama 19. yüzyılın ortasında çiftçilere

haklarını vermedik. Bir başka örnek, 1791 tarihli anayasa. Bu anayasa dünyada

yazılı ikinci anayasa ve Polonya’nın dört yıl sonra bölünmesine sebep oldu. Rusya,

Prusya ve Avusturya arasında bölünmüş oldu ülke. Neden? Çünkü o anayasa o

zaman o üç başkentte tehdit olarak görülmüştü. Bunun sonucunda da Polonya

yıl boyunca Avrupa’daki siyasi haritadan silinmiş oldu. Polonya’nın parçalanmasını

tek tanımayan ülke Avrupa’da Türkiye idi. Biz bunu çok iyi hatırlarız. Türkiye’nin o

tarihteki siyasi ve dostane jestini hiç unutmayız.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında iki tane anayasamız vardı ve bizim için

kahraman bir insan olan Mareşal Pilsudski, anayasanın hazırlanmasında önemli bir

referans noktasıydı. O zamanlar milletvekilleri çok zayıf bir başkanı olan bir siyasi

sistem yaratmak istiyorlardı. Mareşal Pilsudski bir doğal adaydı başkanlığa, 1921’de

anayasa yapılırken tam bir parlamenter sistem vardı ve böyle bir istekte bulundular,

ancak Mareşal bunu reddetti. 1935’te daha iyi şartlar altında, anayasa Mareşal

Pilsudski’nin Polonya’nın cumhurbaşkanı olacağı düşünülerek yazıldı ama anayasa

kabul edilmeden iki hafta önce kendisini kaybettik. Bizim bu olaydan çıkardığımız

ders şu oldu: hiçbir zaman bir anayasayı bir kişiye odaklanarak yapmamak lazım,

o kişi bu siyasi oyunun bir parçası olsun veya olmasın diye düşünerek bir anayasa

yapılmamalı, yani şekilci bir yaklaşımdan kaçınılması gerekir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yani 1945’ten 1989’a kadar olan dönemde Polonya

kamu uluslararası hukuku açısından bağımsızdı, ama egemenliği yoktu. Bu durumda

1978’de Krakow Piskoposu Papa olarak seçildi. Ve ne oldu Polonya’da? Polonya

toplumu gerçekten çok büyük bir destek aldı, yani cesaret diyemeyeceğim bunun

adına ama, korkuları azaldı ve bir kaç yıl sonra “solidarity” hareketi, dayanışma

hareketi ortaya çıktı. 13 Aralık 1981’de darbe oldu, olağanüstü hâl oldu ve sekiz yıl

sonra yani 1989’a geldiğimizde yuvarlak masa toplantıları tekrar başladı. Peki bu

yuvarlak masa toplantılarının amacı neydi? Parlamenter sitemin eksikliğini gidermek.

Çünkü parlamento olması gerektiği şekilde hareket etmiyordu, parlamentoda

“solidarity” hareketi de temsil edilmiyordu. Dolayısıyla dendi ki, yasal olmayan

ama, siyasi desteği olan “solidarity” hareketinden insanları hükümetteki Komünist

Parti tarafındakilerle bir araya getirelim. Yani bir taraf yasal sistem içerisinde kabul

edilmiyordu, öbürü yasal sitem içerisinde kabul ediliyordu. O nedenle ikisini bir

araya getirelim ve bir sistem içerisinde bunu ele alalım dedik. Bütün bu yuvarlak

masa toplantılarındaki  amaç aslında tamamen siyasi olarak anlaşmaktı.

Komünist Parti dedi ki, biz demokratikleşme yönünde ilk adımları atacağız,

“solidarity” yasallaşacak, yasal bir birim olacak ve parlamenter seçimler demokratik,

özgür olacak. 1989 seçimlerinin sonucunda bu gerçekleşti. Buna mucize

diyebilirsiniz. Polonya Katolik bir ülke. Katolik mezhebinde mucizeler önemlidir

ve bizim için bu bir mucizeydi gerçekten. 1989 Haziran ayında siyasi yapı değişti

Polonya’da. Birkaç ay sonra, 1989’un Aralık ayında anayasal ortam ve görünüm de

değişti. Peki nasıl oldu bu? Bir anayasal devrim ile oldu. Ben de bu sürecin içerisinde

yer aldım. Sürece uzman olarak davet edilmiştim ve parlamentoda bir alt komisyon

kurulmuştu. Bu komisyonun yetkisi, görevi yeni bir anayasa yazmaktı.

Tahmin edersiniz ki hiçbirimiz bu süreçte anayasa yazma konusunda tecrübeli

değildik, hiçbirimiz bilmiyorduk nasıl bir şey yazacağız, ne yapacağız. Ne yaptık?

Dedik ki yeni anayasada artık mevcut anayasadaki gibi siyasi temelleri belirten birinci

bölüm yok, ekonomik temelleri belirten ikinci bölüm yok, boş bir kağıdı alacağız bu

kâğıdın üzerine bir şey yazacağız. Yedi tane temel nokta yazdık, bunlar hâlâ geçerli.

O zamanki en önemli tartışma birinci maddeydi. Polonya bir hukuk devletidir.

Hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlettir. Ve işte bu bir cümlelik temel nokta çok

önemli bir etki yarattı. Daha sonraki yedi yıl içerisinde temel olarak anayasayı yazmak

için gerekli zaman başlamış oldu, çünkü bütün partilerde o noktaya gelindiği, siyasi

sistemin değişmesi gerektiği yönünde bir kanı zaten oluşmuştu. Bunu da anayasayı

değiştirerek yapmanın gerekli olduğu konusunda hemfikirlerdi. Dolayısıyla bu süreç

o noktadan sonra hızla başladı. Onun için tarih, anayasanın geçmişinde çok önemli

bir yer tutar. İyi, kötü tarafları olabilir tarihin. Daha gölgeli tarafları olabilir, bunların

hepsinin etkisi hissedilir.

İkinci önemli nokta, farklı ülkelerdeki modellerin algılanması ve bu tecrübelerin

öğrettiği şeyler. İşte tam da bu nedenle biz bugün bu odanın içerisinde toplanmış

bulunuyoruz ve bu konuları konuşuyoruz. Örneğin biz Alman Anayasası’nı örnek

almıştık, peki neden? Çünkü, totaliter sistemden demokratik sisteme sıçramanın

bir öyküsü olarak önemli bir ülkeydi Almanya, ikinci olarak da anayasası çok

başarılıydı. Dolayısıyla, benzer koşullardan doğduğu için bu anayasayı  örnek aldık.

AB içerisindeki benzetmeleri düşünerek, böyle bir yaklaşım önemli olabilirdi. Daha

sonraki aşamada uluslararası yükümlükler de bizim detaylı bir takım kurallara bağlı

kalmamızı gerektirdi. Özellikle temel haklar, insan hakları üzerinde bunu yapmamız

gerekti. Ve bunun ötesinde, yine bir başka önemli nokta, siyasi ve anayasal kültürdü.

Bu gözle görülebilir, elle tutulabilir bir şey değil belki ama, müreffeh toplumların

oluşması açısından temel olarak ihtiyaç duyulan bir şeydir. Biz yuvarlak masa

toplantılarını başlatan ilk ülkeydik Şubat 1989’da ancak, anayasasını yazan en son

ülke olduk. Nitekim anayasamızı 1997’de kabul ettik. Peki bu nasıl oldu?

Parlamento kısmen demokratik olarak seçildi, burada söylenen şey şuydu: Bu

parlamento yeni demokratik sistem içerisinde bu anayasayı kabul etmek için

doğru merci değil deniyordu. Bu farklı görüşlerden yalnızca biriydi tabii ki. İkinci

parlamento 1991’de herhangi bir baraj olmadan seçildi. Dolayısıyla anayasa

yapma süreci açısından gayet mükemmeldi bu, çünkü parlamentoda yirmi dört

tane siyasi parti vardı o zaman ve yelpazenin bütün kanatları temsil ediliyordu.

Ama düşünün yirmi dört tane siyasi partiyle yönetim nasıl yapılabilir? Tabii bu pek

mümkün değil, ama anayasa açısından bu gayet olumlu bir durumdu, ne yazık

ki yine de olmadı. Yani o mecliste de anayasayı o dönemde yapmaya muvaffak

olmadık, ama başka bir şey yaptık. Anayasanın hazırlanması ve kabul edilmesine

ilişkin usullerle ilgili karar üzerinde çalıştık ve bu meclis buna karar verdi. Bizde

iki tane kamara vardır. Anayasa komitesi dahilinde 56 kişinin nispi olarak siyasi

partilerin temsil gücüne göre atanmasına karar verildi. Böylece anayasayla ilgili

geçmişte hazırlanmış taslakların ve o anda hazırlanmakta olan taslakların komitenin

faaliyet alanına girdiğine karar verildi. Dolayısıyla günün sonunda bütünleştirilmiş

tek bir anayasa taslağı söz konusu olacaktı. Yani o güne kadar var olan bir takım

taslaklar temel olarak alınacak, üçte iki çoğunluk sağlandığı takdirde bunlardan tek

bir taslak çıkacaktı. Bunun yanı sıra iki unsur daha vardı. O zamanlar sağ kanattaki

partiler bilgisiz ve oldukça kibirli oldukları için bütün seçimlerde kazanacaklarını

düşünüyorlardı. Bu nedenle de herhangi bir koalisyona dahil olmuyorlardı. O

yüzden 1993 senesindeki bu yaklaşımı çok algılayamadılar. Seçimlerde de çok

başarılı olamamışlardı zaten ve meclisteki temsil oranları da düşüktü. Toplumdaki

siyasi desteklerini de kaybetmişlerdi.

Katolik Kilisesi de burada önemli bir rol oynuyordu. Anayasa yapma süreciyle

ilgili kanun geliştirilirken meclis dışı muhalefetin de taslaklara katkısı sağlandı ve

bu durum sürecin sonunda yapılan referandum açısından da önemliydi. Biz bu

dönemde şu dersi çıkardık: Yöntem çok önemli bir anlam ve işlev görüyor bu

süreçte. Bu yöntem sayesinde, biz anayasayı, anayasanın içeriğini oluşturabildik

ve bu anayasanın içeriği o tarihte beklemeyeceğiniz kadar iyiydi. Çünkü son on

üç yıl içinde Polonya anayasasını sadece bir kere değiştirdi ve gerçekten de çok

olumlu bir anayasa çalışması oldu bu. Anayasa çalışması bittikten sonra parlamento

feshedildi. Sağ partiler seçimi kazandığımızda, bir sonraki seçimde, ilk işimiz anayasa

değişikliği yapmak dediler. Bu hemen gerçekleşmedi tabii. Anayasa çok önemli ve

etkin bir araçtı. Tabii burada önemli olan toplumun sürece dahil edilmesiydi. Sadece

taslak hazırlanma süreci açısından söylemiyorum bunu, aynı zamanda düşünce

kuruluşlarının ve toplumun farklı kesimlerinin katılımı da çok önemli. Anayasayı

kabul edeli aşağı yukarı on beş sene oldu ve bugünlerde katılımı sağlamak için

kurumsal yapı rayına oturmuş durumda. İnternet, mevcut öteki teknolojiler bize

sayısız düşünce kuruluşunun faaliyet ve görüşlerine erişimi sağlıyor. Eğer ben bugün

geçmişte yaptığımızı tekrar etme fırsatına sahip olsaydım, hemen internette bir web

sitesinde platform kurardım ve onun içerisine diğer hukuk fakültelerini, hocaları,

öğrencileri çağırırdım, her gün orada bir takım tartışmalar yapılmasını isterdim.

Siyasilerin faaliyetlerinin toplumsal olarak kamuoyu tarafından kontrol edilebilmesinin

mekanizmalarından bir tanesi bugünkü imkanlarla bu olabilir. Tartışma konularına

gelince; ilk tartışma hükümet sistemi üzerine oldu. Parlamenter demokrasi mi olsun

ya da yarı başkanlık sistemi mi olsun, bu tartışıldı ve Almanya’daki anayasa sistemini

benimsedik. O sistem üzerinden kendi sistemimizi geliştirdik ve işe de yarıyor sistem

açıkçası. İki sefer azınlık hükümeti kurulmasına sebep oldu bu, ama sistem sonuç

olarak yürüyor. İkinci önemli nokta devletle Katolik Kilisesi arasındaki ilişki. Bu bizim

için çok önemli, çünkü en büyük hükümet dışı kuruluş kilise Polonya’da. Bu konuda

hâlâ bir takım sorunlarımız var. Sadece siyasi ve bireysel düzeyde insan hakları değil,

toplumsal düzeyde insan hakları konusunu da çok tartıştık, bunu anayasaya koyalım

mı koymayalım mı diye. Yani bu devletin işlevi mi, yoksa bir hak mı, ne şekilde

sunalım diye çok tartıştık. Bir de Avrupa Birliği üyeliği süreci vardı, çünkü toplumun

bilincinde ve bilinçaltında bu vardı. Anayasadaki tartışmalarda da halk egemenlik

meselesini çok geleneksel olarak algılıyordu. Dolayısıyla bunu da çok tartışmıştık,

evet bütün bu süreçleri sonuçta değerlendirdik ve anayasa yapma sürecini bu şekilde

geçirdik. Benim burada vurgulamak istediğim şey şu: Polonya Anayasası bir takım

uzlaşmaların anayasasıdır. Sonuç olarak anayasanın değişik boyutlarına bakarsanız,

normlarına, kavramlarına bakarsanız, bazı kavramların liberal anlayıştan geldiğini,

bazılarının daha geleneksel Katolik Kilisesi’nin yaklaşımlarına yakın yaklaşımlardan

geldiğini görürsünüz. Biz bunların içerisinde bir konsensüs, bir mutabakat, bir

yaşıyoruz. Bunun bu kadar olumlu olmasının sebebi tabii Anayasa Mahkemesi’nin

de bağımsız bir kurum olarak işlevini sürdürmesi. 2006-2007 yıllarında çok da

olumlu olmayan bir takım tecrübelerimiz var Anayasa Mahkemesi ile ilgili olarak

ama bütün bunlara ilişkin şunu da söyleyeyim: Anayasa Mahkemesi eğer siyasi bir

saldırıya maruz kalırsa bu aslında tamamen bir mazeret, bir bahanedir.

Ben size genel olarak fikirlerimi aktarıyorum burada. Bir toparlama yapmam

gerekirse, şunu söylemek isterim. Anayasa yapma sürecinin tamamen siyasi bir

süreç olduğunu herkes söyleyebiliyor. Bunu çok banal bulabilir insanlar ama, yine

de bunun siyasi boyutunu hiç unutmamak lazım. Çünkü sonuçta bu siyasi boyut

o toplumun geleceğine karar verecek olan aracı oluşturmakta çok önemli bir rol

oynuyor ve dediğim gibi anayasanın içeriği açısından, parlamentonun veyahut da

kurucu meclisin, hangisini kullanacaksanız, çalışmaları önemli. Ancak bana göre bu

tecrübeler ülkeden ülkeye de değişiyordur. Burada sorulması gereken temel soru

şu: Biz anayasadan ne bekliyoruz? Bu anayasa neyi karşılamalı? Beklentilerimiz ne?

Ancak bu soruları cevapladıktan sonra diğer soruları yanıtlayabiliriz. Farklılıklarla

benzerliklere ondan sonra bakabiliriz. Öncelikle biz ülke olarak ne beklediğimize

karar vermeliyiz. O anayasadan ne bekliyoruz, ondan sonra karşılaştırmalara

bakabiliriz. Bu süreçte biz uzmanları davet ettik. Yurtdışından uzmanlara anayasanın

taslaklarını sunduk ve muhtelif konularda tartıştık. Yeni anayasa hangi alanlarda

olumlu veya olumsuz bir etki yapabilir. Bunları araştırdık. Bütün bunların ötesinde

anayasal kimlik meselesi de çok önemli tabii ve anayasa yapma süreci içerisindeki

temel konulardan bir tanesi. Bugün sabah otelde kahve içiyordum ve Daily News

okuyordum. Altıncı sayfada bir haber okudum, Türkiye’nin Başbakanı, önümüzdeki

günlerde partisinin üyeleri önünde anayasa ile ilgili bir konuşma yapacakmış.

Dördüncü sayfaya baktım, Uğur Kantar isminde birisiyle ilgili haberi okudum. Uğur

Kantar  orduda ermiş ve her sabah yapılan talimlere geç gitmeye başlamış. Geç

gittiği için de işkence görmüş, dövülmüş ve dövülmesi sonucunda ölmüş. Şimdi,

anayasayla Uğur Kantar’ın davası arasında bir ilişki yoksa o zaman, anayasa yapma

süreci tartışmalarının da bir anlamı yok diye düşünüyorum. Bu nedenle de bugünkü

konuşmamı Uğur Kantar’a adıyorum. Teşekkür ederim.

Balçiçek İlter: Çok teşekkür ediyoruz. Hemen ikinci konuğuma dönmek istiyorum,

aslında sorulacak çok soru var ama, konuşmalardan sonra soruları alacağız. Albie

Sachs, buyurun lütfen.

Albie Sachs: Temmuz 1996’da, Güney Afrika Anayasa Mahkemesi anayasayı,

anayasaya aykırı olmakla değerlendirdi, doğru duyuyorsunuz. Güney Afrika

Anayasa Mahkemesi, Güney Afrika anayasasının anayasal olmadığını söyledi. Tabii,

eğer bunu anlıyorsanız o zaman Güney Afrika’da bizim geliştirmiş olduğumuz

temel mekanizmaları da anlarsınız. Bunları geliştirmekte amacımız gerçek, ırkçı ve

tamamen otoriter bir devleti ırkçı olmayan ve cinsiyetçi olmayan ve bugün anayasası

bütün dünyaya model teşkil eden bir ülke haline getirmekti. O zamanlar ben de

Anayasa Mahkemesi üyesiydim. Anayasa Mahkemesi çok önemliydi.

O dönemde bir müzakere ekibi kurmuştuk, CODESA adlı bir kurumdu bu, yani

Demokratik Güney Afrika için Komisyon. Bu kendi kendine atanmış bir komisyondu

ve amacı Güney Afrika için yeni bir anayasanın hazırlıklarını yapmaktı. Bu süreçte

sanki çok iyi ilerliyormuşuz gibi geliyordu bize. Parlamentoyu, devleti kontrol eden,

ekonomiyi kontrol eden, eli kolu her yere yetişen bir devlet yapısı vardı ve onu

destekleyen gruplar vardı. Ondan sonra da ANC adlı grubun liderliğindeki Özgürlük

Hareketimiz vardı. Hükümet oyun alanını eşitlemek için bazı adımlar atmıştı.

Bilmiyorum Türkiye’de de aynı şey yapılır mı ama, biz kendimizi ifade edebilmek

için spordan çok alıntı yaparız. Evet cezaevinde tutuklu bulunan mahpusların

serbest bırakılmasını talep etmiştik ve bu bağlamda, hepimizin bildiği gibi, Nelson

Mandela serbest bırakıldı ve Komünist Parti üzerindeki yasak kaldırıldı. Ve böylece

benim gibi sürgünde yaşayan insanlar yeniden ülkelerine dönme imkânı buldular.

Bütün bunlar bizim en azından müzakerelere başlayabilmek için, yeni bir anayasa

için ileri sürdüğümüz ön koşullardı. Özellikle de liderlerimiz, tabii ben o zamanlar

yargıç değildim, partizandım, mücadelenin bir parçasıydım, hepimiz ülkemizin ve

ulusumuzun geleceğini tartışan kişiler olarak özgür bir ortam, kendimizi rahatça

ifade edebileceğimiz bir ortam istiyorduk. Eğer biz halkımızla birlikte, onlardan

talimat alarak bir metin geliştirmezsek, onların adına hareket etme yetkisine

de sahip olamazdık. Dolayısıyla hükümetin yeni bir anayasa yaratma arzusunu

gerçekleştirmek için belli önlemler alınıyordu. Bütün bir ülke seferberlik içindeydi

ve herkes sürece dahil oluyordu. Daha önce terörist diye damgalananlar da buna

dahildi. Hepimiz bu koşullardan faydalı bir şeyler çıkarmaya çalıştık.

Hükümet silahlı mücadeleden vazgeçmeye karar verdi ve ANC’de savaşanlar ‘hayır’

dediler; biz silahlarımızı bırakırsak o zaman hiçbir kimliğimiz kalmaz. Biz de eğer

silahlar bırakılacaksa iki taraf da bırakmalı dedik. Bundan sonra süreç adım adım

ilerledi. Kuzey İrlanda’da barışın elde edilmesi de bizim modelimizle gerçekleşti.

Önce ateşkes başladı. Hem ANC yani Kurtuluş Ordusu arasında hem de hükümet

silahlı güçleri arasında siyasi yollardan, silahsız olarak amaçlarımıza ulaşma

konusunda uzlaştık. Tabii hemen silahlar bırakılamayacağı için ilk anlaşma ateşkes

konusunda ve siyasi mahkumların tahliye edilmesi konularında oldu.

Ancak bunlardan sonra ikinci aşamaya geçilebildi. Bunun da anlamı şuydu: Bütün

silahlar mühürlü bir konteynıra konulacak, bir yerlere gömülecek ve bunu ancak

ANC’nin askeri komutanları ve siyasi denetçileri gibi belli kişiler bilecek. Daha sonra

yeni bir mutabakat yapıldı ve bu gömülü silahlar konusunda ortak sorumluluk

üstlenildi. Bugün artık hiç kimse bu silahların nereye gömüldüğünü düşünmüyor bile,

paslanmışlardır da zaten, aradan o kadar çok zaman geçti ki. Dolayısıyla değerlerini

de bu süre zarfında yitirdiler. Yani bu bir tercih meselesi, silahlardan vazgeçersiniz

demokratik bir ülke olabilirsiniz. İrlanda’da IRA ile ilgili aynı mutabakata varıldı ve

silahlar bırakıldı, bağımsız kişiler süreci denetimlerine aldılar. İşte biz hep beraber

bir masanın etrafına oturduk, yuvarlak masa değildi bizimkisi, uzun dikdörtgen bir

masaydı. Ama sanırım masanın geometrisi varılan uzlaşmanın niteliğini etkilemiyor

neticede. Görüşmeler başladıktan sonra hemen işin başında son derece temel

bir sorunla karşılaştık. Biz öyle bir noktaya gelelim ki demiştik, artık sivil toplum

müzakere sürecine katılmasın. Ancak, işveren temsilcileri, inanç grupları, sendikalar,

sivil halk grupları da sürece katılmak istiyordu, bizim de katkımız olsun diyorlardı.

Biz bu gibi katkıların çok kalabalık ortamlarda yapılmasını istemiyorduk ve bunların

aslında siyasi örgütlerin sorumluluğunda olduğu görüşündeydik. Ancak, o zamanlar

siyasi kuruluşların sivil toplumla danışma zorunluluğu vardı. Bir de gizli ve özel

görüşmeler arasında bir ayrım yapıyorduk, bu da önemliydi. Gizli görüşmelerde

insanlar neden liderlerimiz gizli gizli görüşüyorlar ve anayasayı kapalı kapılar

ardında hazırlıyorlar gibi bir hisse kapılıyorlardı. Özel görüşmelerde ise bu kapıların

ardındakileri anlamak ve dinlemek için çok önemliydi, ne kadar ileri gidebileceğini

bunlar belirliyordu. Dışarıya rapor veriyordunuz ve eğer karşı çıkılan bir şey varsa

değiştirme şansı oluyordu. Biz gizli değil özel görüşmelerle bu süreci yürüttük. Kendi

kendine kurulan bu grup kararları nasıl alıyordu? Tabii ki hükümetin elinde ANC’ye

kıyasla uydu gruplar vardı, ama bizim elimizde süper bir çoğunluk vardı. Her şeye

rağmen bunun bir işe yaramayacağını düşünüyorduk ve neticede bir arkadaşımız

“yeterli konsensüs” tabirini ortaya koydu. Karar almada biz bunu daha sonra bir

kıstas olarak kullandık.

Biliyorsunuz konsensüs var, nitelikli çoğunluk var ve bir de yeterli konsensüs var.

Yeterli konsensüs yepyeni bir ilaç oldu, yani bunun anlamı şu, sürecin devam

etmesi için yeterli konsensüs var, yani ellerinde silahı olan ve devleti kontrol eden

hükümetin de onayı mutlaka gerekiyordu. Ancak, ANC’nin de onay vermesi

gerekiyordu, çünkü arkalarındaki halk desteği muazzamdı. Dolayısıyla ileriye

götüren bir sürecin geliştirilebilmesi için, iki karşı grubun mutabakata varması

gerekiyordu. Bunlardan hiçbiri son sözü söylemedi, çünkü bir tanesi itiraz etseydi,

hiçbir ilerleme kaydedemezdik. Bu nedenle, burada yeterli konsensüs olup

olmadığını değerlendirmek için iki tane yargıç atadık. Bunlardan bir tanesi siyah

bir yargıçtı, ikincisi de Afrikan dilini konuşan ve onları temsil eden beyaz bir yargıç.

Tabii ki gruplar bundan hoşnut olmadı, ama süreç başladı.

Maalesef iki blok mutabakata varamadı. Sorun şuydu: Güney Afrika Hükümet

Grubu anayasayı biz kabul etmeliyiz, daha sonra da meşruiyet kazanması için halk

oylamasına sunmalıyız dedi. Anayasanın çoğunluk hükümetleri ve parlamentoları

tarafından yapılmasına izin verilirse tamamen gözden kaybolacaklarından

endişelilerdi. Bunun onlar için bir intihar olacağını düşünüyorlardı. Bütün yetkilerimizi

demokratik seçimler yoluyla mücadele eden insanlara devretmemizi istiyorsanız,

bunu kabul edemeyiz diyorlardı.

Bir de azınlıklar konusu var tabii. Anayasaların en önemli görevi, azınlıkların koruma

altına alınmasıdır. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi’ne ihtiyaç yoktur zaten,

hele anayasaya hiç ihtiyaç yoktur. Onun için bir anayasa ve Anayasa Mahkemesi,

insanların, bireylerin, dil gruplarının, kültür gruplarının, siyasi grupların güvenliğini

ve haklarını güvence altına almalıdır. Güney Afrika Hükümet Grubu’nun söylediği

buydu.

Şimdi ikinci gruba geçiyorum. Bu gruptaki insanlar şöyle düşünüyorlardı: halkımızın

nasıl yönetilecekleri konusunda hiç bir fikirleri yoktu. İngilizler, Hollandalılar onları

kolonileri olarak kullanmışlar, ama biz Güney Afrika Birliği’nin ilk anayasasını farklı

yapalım, herkesi kapsayan bir anayasa yapalım dedik. Biz halk olarak anayasa yapım

sürecine dahil edilemezsek olmaz dedik. Bize göre bir kurucu meclisi olmalıydı. Bunu

da bütünüyle halk seçmeliydi ama bu meclisin yetkilerinin de belirlenmiş olması

gerekiyordu. Yetkileri sadece ve sadece ilgili yasanın değiştirilmesi, anayasanın

hazırlanması olmalıydı. Evet, birinci görüş anayasalar azınlıkları korumak için vardır

diyordu ve bu çok önemli. İkincisi ise eğer parlamentoda temsil edilmeyen gruplar

varsa hiçbir meşruiyeti olmaz diyordu. Yargıçlar, büyük partiler, en küçük gruplar

bile temsil edilmeliydi. Üçte iki çoğunluğa ihtiyacımız vardı. Önemli olan ilkeler

üzerinde uzlaşmaktı. Azınlıkların istismara uğramasını engelleyecek maddeler

gerekiyordu. ANC olarak biz beş tane basit ilke getirmiştik ama, neticede bunların

sayısı otuz dörde çıktı. Bazılarının da alt paragrafları vardı. Kimileri her şeyi bu

metinde ele almak istiyordu. ANC ise seçilmiş kişilere daha ayrıntılı bir anayasa

hazırlama imkanı veriyordu. Başkanlık, başbakanlık, cumhuriyet sistemleri ve

buna bağlı fevkalade spesifik öneriler muhtelif ekiplerden oluşan komisyonlarda

tartışılıyordu. Parlamentoda da buna benzer yapılar oluşturulmuştu. Hukukçular ve

akademisyenler bir araya geldi ve halkın katılımıyla süreç işlemeye devam etti. Tabii

hiç kimse tarafsız olamaz. Yani ülkeniz bir dönüşüm içindeyken, siz de o ülkenin

bir parçası iken, nasıl tarafsız veya tepkisiz kalabilirsiniz ki? Çoğu insan, bir tarafı,

çoğu insan öbür tarafı destekledi, ama yine de belli oranda mutabakata varılabildi.

Akademisyen ve siyasilerin desteğiyle metin üzerinde çalışılmaya devam edildi.

Şimdi sivil toplumdan da kısaca bahsetmek istiyorum. Bu harekete aktif olarak

katılan ilk grup bizdik. O zamanlar biz onlara düşman diyorduk, onlar da bize

terörist diyordu ve şimdi bir masanın etrafında toplanmıştık. Sigara içenler,

içmeyenler şeklinde gruplara ayrılmıştık. Bu anayasa yapma sürecinin ilk uzlaşı

örneği oldu. Ancak daha sonra, çok daha önemli gelişmeler oldu. Örneğin kadın

hareketi. Güney Afrika’da hem ANC’nin içinde hem de dışında son derece aktif

bir kadın hareketi gelişti. Müzakerelerde her ekip için bir erkek, bir kadın olması

gerekiyordu. Kadınlar farklı komisyonlara giderse yeterince kadın bulamayız diye

bir endişemiz oldu, ancak neticede böyle bir sorun çıkmadı. Uluslararası özgürlük

konuları tartışılırken, yani üreme, istismar, kamusal ve özel alanda özgürlüğümüzün

kısıtlanması, işte bütün bunlar kadınların siyasi grupların içinde ve dışında çok iyi

örgütlenmelerinin sonucunda aşılan konular oldu. Eskiden partici bir düzen vardı.

Daha sonra parlamento halka döndü. Kaç kişinin hangi konuları destekleyip

desteklemediğini tartmaya başladılar.

Dennis Davis adlı bir hakim bütün partilerin birer temsilci göndermelerine önayak

oldu ve böylece çeşitli konular kapsayıcı bir biçimde tartışıldı. Sosyal ve ekonomik

haklar, ölüm cezası ve bu cezanın kaldırılıp kaldırılmayacağı konusu bu süreçte

tartışıldı. İnsan onuruna yaraşır bir anayasa yapmak istiyorsak mutlaka ölüm

cezasının anayasaya aykırı olduğunun belirtilmesi gerekiyor dedik. Tabii ki hükümet

bütün bu tartışmalarda muhataptı. Yüz yüze görüşmeler, televizyondaki suni

açılmalardan her zaman daha etkilidir. Kapsayıcı davranırsanız ve toplumun bütün

kesimlerini sürece dahil ederseniz mutlaka başarılı olursunuz. Bunu başarırsanız

bireyler de anayasayı benimsiyor ve “bu bizim anayasamız” diyebiliyorlar. Bir ülkeye

aidiyet biraz da anayasaya yapılan katkı ile belirleniyor. Bu aidiyeti hissetmenin en

iyi yolu anayasa yapma çalışmalarına katılmaktır. Tabii ki halkın eğitilmesi gerekiyor.

Yeni Güney Afrika Cumhuriyeti’nde vatandaş olmak ne demek, haklarınız, görev ve

sorumluklarınız ne olacak. Bütün bunlar konusunda kamuoyunun bilinçlenmesi çok

önemli. Özellikle de bu insanların hakları yok ise, tıpkı Güney Afrika’da olduğu gibi.

Peki, hangi haklarınız kontrol edilebilir veya hangilerini siz izin verdiğiniz zaman

kontrol edebilirler? Yani anayasa yapmak aslında sadece kalem kağıt işi değildir. Bir

ulus için yepyeni bir vizyon üretiliyor. Hassas bir konu olduğunu biliyorum, ama, Kürt

sorununa bakalım. Hep Kürt sorunundan bahsediyorsunuz, ama bu Kürt sorunu

değil ki Türk sorunu, Kürt sorunu dediğiniz vakit  sorunun kaynağı Kürtlermiş

gibi bir izlenim uyanıyor. ‘Biz millet olarak kimiz?’ ‘Ülkemizde vatandaş olmak ne

demek?’ ‘Görev ve sorumluluklarımız neler?’ gibi soruların iyi düşünülüp tartılması

lazım. Çeşitliğin iyi yönetilmesi lazım. Bu apartheid rejimi altında gerçekten büyük

bir sorundu bizim için. Dediğim gibi belli bir vizyonun olması şart. Ama tabii ki, bu

vizyonu toplumun her kesiminin körü körüne izlemesi şart değil. 

Ben İsviçreliyim. İsviçre ile yaptığımız müzakerelerde başarılı sonuçlar elde etmeye

çalıştık. O sıralarda benim Concorde’a gidip dünya kupasını, izleme hayalim vardı.

Ancak, sürekli mücadele ettiğiniz zaman bu hayaller bir türlü gerçeğe dönüşmüyor

ne yazık ki. Daha sonra 1992’de Barselona’ya gittim, muhteşem oyunlar oldu.

Yüksek atlamaları izledim, cirit müsabakasını izledim ve eve döndüğümde

bütün herkesi şu konuda ikna edebildim: Bir hayaliniz varsa peşini hiçbir zaman

bırakmamalısınız. Çünkü, yeni demokratik projeyi baltalamak isteyenler her zaman

olacaktır. Bizde bu Komünist Parti başkanıydı. Neyse ki eninde sonunda Nelson

Mandela’yı da dahil eden bir müzakere başlatılmasına razı oldular ve bu sayede

seçim tarihimizi belirleyebildik. Daha sonra ben altı yargıçtan biri olarak Güney

Afrika anayasasının anayasaya aykırı olduğu açıklamasını yaptım. Ondan sonra

anayasa hukuku konusunda bir ansiklopedi oluşturduk, erklerin ayrımı, haklar, aile

hakkı, eşcinsellerin hakkı, din gibi konuları ele aldık. Bu girişim ilk seferinde başarılı

olmadı, kabul görmedi ve daha sonra parlamentoya tekrar gönderildi. Neticede

yapılan açıklamalarla ve uzun bir müzakere sürecinden sonra biz Güney Afrika

anayasasını oluşturmuş olduk.

 

Balçiçek İlter: Çok çok teşekkür ediyoruz. Türkiye’den yorumcumuzu alacağım

hemen ki sorulara da vaktimiz olsun. İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Dekanı Prof. Dr. Tarhanlı, buyurun lütfen.

 

Turgut Tarhanlı:  Teşekkür ederim, tabii sizin de bütün modellerin farkında

olduğunuzu tahmin ediyorum. Her modelin anayasal hazırlık süreciyle ilgili veya

içeriği ile ilgili, kapsamıyla ilgili kendi tarihi şartları, gerçekleşme atmosferi, aktörleri

ve hedefleri var. Fakat, Sayın Wyrzykowski’nin de altını çizdiği bir biçimde, belki

durumu belli iklim şartlarına bağlı olarak, o bölgelerde de benzer ürünlerin

yetiştirilebileceği yönünde bir metaforla açıklamak gerekirse, bu karşılaştırmalı

egzersizin çok yararlı sonuçlar doğurabileceği düşüncesindeyim. Gerçekten, kendi

adıma da, yararlandığımı belirtmek isterim. Teşekkür ederim konuşmacılara da.

Sabahki oturuma katılamadım, o nedenle oradaki düzeni tam bilmiyorum, ne

şekilde yürütüldüğünü, fakat, ben bu programda yorumcu olarak yer alıyorum,

dolayısıyla yorumculuğu da iki konuşmacının konuşmaları üzerinden yapılacak bir

katkı veyahut sorumluluk olarak gördüğümü belirteyim. O bakımdan bağımsız bir

konuşma veya yorumdan çok, kendilerinin ortaya koyduğu hususları, belki açarak

ve Türkiye ile bağlantılandırarak bir şeyler söylemek istiyorum.

Bir anayasa ne demektir ve ne ifade eder? Zannederim öncelikle kendimize bu soruyu

sormak durumundayız. Bir anayasa ne ifade eder, bir anayasanın anlamı nedir?

Buna farklı modellerde ve örneklerde, farklı cevaplar vermek mümkün. Hukuken

baktığımız zaman ve özellikle de insan hakları hukuku ile ilgili bir hukukçu olarak,

bir anayasanın benim için öncelikli olarak taşıdığı anlam “self-determination”

dur. Yani ülkede yaşayan halkın kendi geleceğinş tayinidir. Bu konuda çok farklı

yorumlarla da karşı karşıyayız. Bugün Türkiye’deki günlük bir gazetenin bir köşe

yazarı, İspanyol modelini tartışıyor. Bu anayasada Katalan ve Bask halklarına kendi

kaderlerini tayin hakkı tanınmamıştır. Bundan kastettiği eğer kendi kaderini tayin

hakkının dışsal boyutu ise, yani kopmayı, ülkeden ayrılmayı ifade eden bir yönüyse,

evet, ama bu değilse, o zaman peki hani içsel boyut? Bu da 70’lerle birlikte insan

hakları hukukunda var olan bir terim ve ben anayasanın taşıdığı anlamı aslında bu

çerçevede gördüğümü söylemeliyim. O halde bu yönüyle baktığınız zaman İspanya

modeli de içsel bir kendi kaderini tayin etme hakkını kabul etmiştir elbette, dışsal

bir yönü olmasa da.

O zaman, bunu Türkiye’de nasıl şekillendireceğiz? Yani Türkiye’de yaşayan,

Türkiye’yi oluşturan Türk halkı kendi geleceğini tayini sorusunu nasıl şekillendirmek,

anlamlandırmak istiyor? Bu konuyu konuşmamız gerekiyor. Bu soruyu sormak çok

önemli, çünkü bu sorunun önünde bizim demokrasi adabına uygun bir biçimde

sorup cevabını da aynı adaba uygun bir biçimde almamızı engelleyebilecek çok kısıt

var Türkiye’de. Sadece anayasa hazırlığı ile ilgili olarak değil. Türkiye’nin mevcut

hukuk zihniyeti, bunun uygulanma biçimi ve siyaset yapma tarzı, siyasete verilen

anlam... Bunların tümünün burada ayrıntılarına girmek belli tartışmalarda yol

gösterici olabilir. Şu sırada mümkün değil ama, bu kısıtları görmek durumundayız.

Bu kısıtları gören bir anayasa hazırlama sürecinin kendi geleceğini tayinle

irtibatlandırabilecek bir kaliteye sahip olması ne demektir sorusunu sormak isterim

ikinci adımda dolayısıyla.

Sayın konuşmacılar da ifade ettiler, Sayın Wyrzykowski’nin öncelikle bir beyaz kâğıt

açtık ve ilkelerini tespit ettik sözü, Sayın Sachs’ın bir ön anayasa, belki bir ön çerçeve

çizen modelden söz etmesi başlangıç için çok önemli. Bunlar tabii yegâne örnekler

değil, dünya’da buna geçici anlaşma deniyor, ben buna ön akit diyorum. Türkçe

bazı yazılarımda ve konuşmalarımda bunu böyle bu şekilde tanımladım, ön akit.

Anayasa öncesi bir akit hali, düşünülebilecek bir modeldir ve dünyada özellikle de

belli kriz sonrası uygulama biçimlerinde anayasa hazırlık süreçlerinde kullanılmıştır.

Tabii bunlar farklı farklı olabilir, yani Türkiye bir Güney Afrika deneyimi sonrası

anayasa hazırlamıyor veya Polonya deneyimi sonrası bir anayasa hazırlamıyor ya da

Almanya veya İspanya örnekleri elbette ki tam tıpatıp örnekler, benzeşen örnekler

değil ama, dersler çıkartılması açısından ya da belli yanlışların yapılmaması açısından

biz bu karşılaştırmaların değerini ön plana çıkarmak istiyoruz. O zaman bu ön

anlaşma ya da ön mutabakat Türkiye bakımından önemli midir? Ben bunun önemli

olduğunu düşünüyorum, ne açıdan? Eğer halk kendi geleceğini tayin edecekse,

buna engel oluşturan noktalarda, anayasal düzeyde olabilir veya olmayabilir, bir ön

anayasa modeli biçiminde olabilir veya olmayabilir, tamamen yasal düzeyde olabilir,

ama, hazırlanacak anayasaya giden yolun üzerinde uzlaşılmış, mutabık kalınmış,

anlaşılmış ve bunun deklare edildiği bir ön evre biçiminde olması tercih edilir. Peki

bununla tam olarak ne kast ediyoruz? Özgürlükleri elbette, hangi özgürlükleri?

Bugün yeterince özgür olmamaktan şikayetçi olduğumuz özgürlüklerdir. Daha

da somutlaştırayım, ifade özgürlüğüdür. Örgütlenme, örgütlenmenin gerektirdiği

özgürlükler veya siyasi özgürlüklerdir.

Siyasi partiler kanunumuz orijinal Kenan Evren modelidir, hâlâ. Türkiye’deki

milletvekilleri seçimi kanunumuz, orijinal Kenen Evren modelidir hâlâ. Bu modelle

anayasa yapıyoruz. Örnekleri çeşitlendirmek mümkün. Terörle Mücadele Kanunu,

Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, değişmiş olmalarına rağmen, hâlâ

kısıtlayıcılık niteliğine sahip kanunlardır ve bazı değişikliklere ihtiyaçları vardır.

Kimlikle bağlantılı olabilecek, kamu yönetimiyle ilgili, nüfus kanunuyla ilgili bir

takım düzenlemeler de eklenebilir, fakat bunların listesi ürkütücü de değildir.

Dolayısıyla bir anayasanın, kalıcı bir anayasanın bu ülke halkının kendi geleceğini

tayini anlamında taşıdığı bir değere sahip olmasını istiyorsak, bunun buna layık bir

şekilde hazırlanmasının önündeki, kalkış noktasındaki sorumlulukları da görmek

zorundayız.

Burada bir hız faktörü var da diyebilirsiniz tabii, hızla bitirmek zorundayız. Böyle

bir model var, mesela, Doğu Timor anayasa yazımını bir ayda gerçekleşmiştir

ve ondan sonra da uzlaşma gerçekleşmemiştir. Bu konuya ilişkin çalışmalarda

şöyle bir kategorik yaklaşım vardır; hızlı anayasa hazırlamak istiyorsanız, bu hızı

sağlayabilecek aktörlerle çalışmak zorundasınızdır, o zaman hızlı anayasa hazırlığı

süreci muktedirler arası bir oyunu ifade eder. Muktedirler arası oyun, acaba bu

ülke halkının kendi geleceğini tayini anlamına gelebilecek bir oyun mudur, yoksa

bundan daha farklı bir modeli mi ifade eder? O halde hızlı olmayan, asude, sakin,

aheste bir anayasa hazırlık süreci nedir? Bunun elbette ki sihirli, tılsımlı bir formülü

olduğunu söylemiyorum. Ancak herhalde, burada geçen haftalarda ufak siyasi

partiler arasında bir tartışma konusu olan hız meselesi önceliğimiz olmamalıdır

düşüncesindeyim.

Niye hız meselesi önceliğimiz olmamalıdır? Bunu aynı zamanda hazırlık sürecinin

demokratiklik vasıfları anlamında taşıyacağı değer açısından da dikkate almak

zorundayız. Bizim önceliğimiz nitel bir değişimdir, kalitatif bir değişiklik amacıdır.

Nicelikle ilgili olmak durumunda değiliz. Sayın konuşmacılar da bunu ifade ettiler,

Türkiye bağlamında değil ama, bu anayasanın taşıdığı anlam veya umut ne işe yarar

sorusunu sorduğumuz zaman ben buna ilk cevabı verirken anayasanın taşıdığı

anlamın hukuki planda, özellikle insan hakları hukuku bakımından taşıdığı değere

işaret etmiştim. Bir anlam daha var Türkiye’deki anayasa tartışmalarında. Türkiye’nin

yakın geçmişiyle yüzleşmesi, fakat yakın geçmişinden kopması aynı zamanda.

Türkiye’nin yakın geçmişi, kalitatif, nitel odaklı değil, nicel odaklı bir anayasa

ortaya koymuştur. Çoğunlukçu bir anayasa modelidir bu. Bütün ayrıntılarıyla ve

kesitleriyle ortaya konan bir çoğunlukçuluk modelidir, güçtür ve burada yürütmenin

üstünlüğüne, asimetrik üstünlüğüne bağlı bir güçtür bu. Kenan Evren anayasasının

tanımı yürütmenin üstünlüğüne dayalı bir çoğunlukçuluk anlayışıyla ortaya

konmuştur ve böyle işler mekanizmaları.

O zaman dönüp bugüne baktığımız zaman Türkiye halkının kendi geleceğini tayin

sürecinde, bunu bu şekilde tanımladığı bir adımı atarken, buna gerçekten elverişli

bir iklimi yaratmak gibi bir sorumluluğu dikkate almak durumunda olduğumuz gibi,

bunun aynı zamanda Türkiye’nin yakın geçmişi ile bir kopmayı da gerçekleştirebilecek

bir anlayışla da ortaya konulması gerektirdiğini düşünüyorum. O ön evre bu konuda

güçlü bir destek sağlayabilir, bir katalizör bir ivme olabilir düşüncesindeyim. Bu,

hukukta özellikle haklara karşı, onları sınırlandırıcı senaryoların bir metaforudur.

Özellikle terörle mücadele hukuklarında çok belirgindir. Yani kurulmuş bomba

olabilecek ve patlamaya hazır mayınlı sahalar nereleri olabilir? O zaman belki de

şunu dikkate almamız lazım: Bir Kürt sorunuyla karşı karşıyayız. Herhalde bunu

inkâr etmeye kimsenin dili varmaz. Fakat, anayasanın sadece Kürt sorununu

çözmeye odaklanmış bir hazırlık süreci mi olması gerektiği sorusunu da sormak

durumundayız. Bunu söylerken şunu demek istemiyorum, anayasa bunu gözardı

etmelidir demiyorum, ama anayasa sadece Kürt sorununu çözmeye odaklı bir

metin midir? Bir kriz çözüm merkezi midir? Biz anayasa hazırlık çabaları ve adımları

dışında, bu mesai için harcadığımız çabalar dışında bu soruna hiç bir gayretle, hiç

bir çabayla kafa yormadan, adım atmadan, bunun için diğer güçlendirici yapılar

konusunda tartışmadan, sadece anayasa üzerinden bir çözüm aramak durumunda

mıyız?

Ben bu noktada da eğer bu şekilde odaklanırsak bunun bir “patlamaya hazır

bomba” durumu olabileceği düşüncesindeyim. Çünkü, anayasa hazırlık sürecinin

tamamen bir ikili hazırlık süreci tarafları mecrasına sıkıştırılacağı kanısındayım.

Fakat, anayasa hazırlığının çok taraflı bir süreç olduğunu dikkate alacaksak şayet,

Kürt sorununun çözümü için paralel çabaları sürdürmek ve bunu anayasayla irtibatlı

noktalarda da ortaya koymanın yanı sıra bu gerçeği de dikkate almak durumundayız.

O bağlamda, anayasa hazırlığının ön evresinde, aslında Kürt sorunuyla da bağlantılı

olabilecek bazı önemli yasal adımların atılabileceği kanısındayım ve dolayısıyla

bu belki çok legalistik bir bakışla, çok pozitivistik bir bakışla, anayasadan sonra,

daha normlar hiyerarşisine göre, alt normların tasarlanması uygundur bakışıyla

düşünülebilir. Ama, bunun aksi de mümkündür, yani anayasanın ruhunu ortaya

koyabilecek yasal olarak güçlendirici adımların atılabilmesi mümkündür. Özellikle

hak ve özgürlüklerden söz ediyorum. Bu konuda bir şüpheye mahal yok, çünkü

bu konuda aslında çerçevenin ne olduğu da malumdur. Minimum standartlar,

uluslararası hak standartları içerisinde olmalıdır, minimum standart bu demektir

zaten. Dolayısıyla bunların yasal düzeyde, bir ön adım biçiminde şekillendirilmesinin

normlar hiyerarşisi gibi, legalistik konulara kendimizi kaptırarak çıkmaza sokmaktan

bizi alıkoyabileceği düşüncesindeyim.

Burada bir başka konu kanımca, hazırlık sürecinin taşıdığı ağır siyasi sorumluluktur.

Hazırlık sürecinin taşıdığı sorumluluk, bir tür sivil katkı, hatta bir eğitim, toplum

eğitimi niteliğine sahiptir. Yani sivil kültür denen, bir arada yaşama kültürüne

sahip kişilerin, o bir arada yaşama kültürünü oluşturabilecekleri ilk adımların hangi

mesajlarla verilebileceğine dair taşıdığı bir değer vardır. Dolayısıyla hazırlık sürecinin

kendisi zaten daha ortada olmayan bir anayasanın ortaya çıkması ve şekillendirilmesi

bakımından eğitici bir işleve sahiptir. Dolayısıyla bunu da hız faktörüyle bir arada

değerlendirmenin yararlı olacağı kanısındayım, ama bu sadece bununla sınırlı

da değil. Çünkü, aynı zamanda böyle bir model içerisindeki katılımcılığı nasıl

tanımlamak lazım? Türkiye’de Türkiye halkının çok farklı kesimleriyle kendisini

ortaya koyabileceği bir katılımcılık modelini nasıl ortaya koymak lazım?

Bugün burada ciddi bir teknoloji kullanılıyor. Sosyal medya toplumu şekillendiriyor.

Türkiye’de sosyal medyanın kullanımına ilişkin yapılmış demografik bir profil

araştırması acaba neyi gösterir? Bunun hangi yaş kuşaklarında daha yoğunlaştığını

gösterir ya da bu araçlara erişebilme elverişliliği nasıldır? Bunu sadece bir model

olarak tartıştırmak düşüncesinde değilim, böyle bir derdim de yok, fakat katılımcılığı

tartışırken bazı göz kamaştırıcı örneklerin aynı zamanda o kadar da göz kamaştırıcı

olamayabileceği gerçeğini dikkate almak durumundayız.

Sosyal bilimlerde örnekleme yöntemleri nasıl bir çalışma yapılması gerektiğini bize

sunar. Bunu burada çok iyi bilen, Türkiye’nin otoriteleri var, bunu çok iyi başaran

katılımcılar var. Dolayısıyla bu anlamda bir değer taşıyan bir katılımcılık modeli

midir söz konusu olan yoksa herkesin sms göndererek veya e-posta üzerinden

düşüncesini ortaya koyabileceği bir durum mudur? Bundan yararlanılabilir belki

ama, bu kadar basit olmadığı kanısındayım. O halde, diyeceksiniz ki peki makul

olan nedir? Makul olan şudur: Türkiye toplumunu oluşturan kesimlerin makuldür

diyebileceği sonuç makuldür. Diyeceksiniz ki bu kendi içinde biraz kakafoni gibi ya

da çelişik değil mi? Hayır. Şunu demek istiyorum; büyük ölçüde bir temsil niyetiyle,

Türkiye’nin bugün, özellikle son çeyrek yüzyıldır, hak hareketine de vurgu yapan

kimlik temelli çabalar, mücadeleler açısından baktığımızda çok farklı, dikey, yatay

kimlik tespitleri açısından da bakılabilir buna, bir örnek olarak söylüyorum. Ortaya

çıkan tabloda gerçekten buna uygun bir katılımın olduğu düşüncesindeysek bu

mesela kimlik temelli tartışmalar açısından makul sayılabilir.

Bu arada bir üç oyununu yine dikkate almamız lazım. Açıkçası talebimiz şu olmalıdır

diye düşünüyorum; ki Polonya ve Güney Afrika örneklerinde de bununla bağlantılı

bir takım örneklere işaret edildi. TBMM’de temsil edilen bir takım siyasi partiler var,

dört siyasi parti. Bu dört siyasi parti bir uzlaşma komisyonu çerçevesinden eşit sayıda

temsilciyle bir araya gelip ön görüşmelere girişecekler. Buradan bir sonuç çıkacak,

bunun nasıl bir prosedüre tabi olarak mecliste görüşüleceği konusunda zaten usul

kuralları açık. Fakat, meclisteki siyasi partilere sormak isterim, belirli hukuki şartlar

dışında, bugün Türkiye halkının gerçekten güçlü bir katılımını ortaya koyabilmesine

elverişli bir modelin tartışılması ne demektir? Bu soruyu çok ciddi bir biçimde

sormak durumunda olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü bugün Türkiye hukukuna

göre uzlaşma modeli şudur: 1) Mecliste 5’te 3 çoğunluk, Cumhurbaşkanlık onayı

ve halk oyu. 2) 3’te 2 çoğunluk ve Cumhurbaşkanlık onayı ve bunun sonucunda

kabul. Şimdi bu 12 Eylül anayasası ve düzeninin uzlaşma formülüdür. Biz bununla

mı oynayacağız ve uzlaşmayı bu formüller üzerinden mi kabul ediyoruz, yoksa

bunu reddeden ve dolayısıyla bunun ötesinde ve gerçekten kendi geleceğinin tayini

anlamına gelen bir modeli, hukuki ya da hukuki değil, ama bu katılımı ortaya koyan

bugünkü yasalarla sınırlandırılmış veyahut sınırlandırmamış, ama bu iradeyi ortaya

koyabilen bir modelin yaratıcılığı ve gelenekçiliği üzerinden de tartışacağız.

Sanırım katılımcılık konusundaki bu kısıtı da bu bağlamda dikkate almak diğer bir

önemli husustur. Burada konuşmacılar da ifade ettiler, siyasetin banal bir takım

ilişkiler içerisinde ve sıradanlığı içerisinde evet, ama sonuçta siyasi aktörlerle birlikte

hareket etme gibi bir tablo karşısındayız elbette. Fakat önemli olan bu siyaset etme

hünerinin eldeki araçların sağladığından daha ötede bir sonuç yaratabilecek bir

yaratıcılığı da nasıl ortaya koyabileceği sorusunu kendimize sormamızda. Sayın

Sachs’ın altını çizdiği Güney Afrika modelindeki nitelikli konsensüs formülü yeni

bir keşif olarak takdim edildi. Polonyalı konuşmacıysa Polonya anayasasının bir

uzlaşma anayasası olmasından söz etti. Dolayısıyla Türkiye’de de modeli nasıl

şekillendireceğimiz ve nasıl kapsayıcı olabileceğimiz konusunda yaratıcılığımızı

zorlamak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Aksi hâlde, Milli Güvenlik Konseyi’nin

çizdiği model, yani biraz önce size aktardığım 5’te 3, 3’te 2, cumhurbaşkanlığı,

halkoyu vs. modelleri karşımızdadır. Bu formülü uygularsak 12 Eylül anayasasına

karşı yeni bir anayasa için mücadele ettiğimizi iddia edemeyiz herhalde. Çok

teşekkür ederim dinlediğiniz için.

 

Balçiçek İlter: Konuşmacılara ve yorumcuya çok teşekkür ediyorum. İzin verirseniz,

sorularla devam edelim istiyorum. Çok önemli başlıklar açıldı. Benim bir iki notum

var, onları aktarmak isterim, o minvalde yürümek ister misiniz bilemiyorum. Örneğin

temsil probleminden bahsedildi ki önemli olduğunu düşünüyorum. Uzlaşıdan

bahsedildi, örnekler verildi. Türkiye’ye uyarlanmasından konuşuldu ve anayasanın

hızlı bir şekilde yapılmasından bahsedildi. Türkiye’de de anayasanın kısa bir sürede

yapılacağından bahsediliyor, dolayısıyla tartışılması gereken önemli hususlardan bir

tanesidir sayın Tarhanlı’nın dikkat çektiği gibi. Sorularla devam edelim isterseniz.

Mustafa Paçal: Benim sorum Miroslaw’a. Polonya’da anayasa yapma sürecinde

Katolik Kilisesi’nin rolünden bahsetti. Polonya anayasasında, anayasal rejimi

içerisinde kilisenin, din eğitimi, din adamı eğitimi veyahut da seküler devlet, laiklik

konusundaki pozisyonlarını merak ediyorum. Bu noktayı nasıl düzenlediniz ya da

bununla ilgili anayasal düzenlemeler nelerdir?

Miroslaw Wyrzykowski: Teşekkür ederim efendim bu sorunuz için. Bu anayasa

sürecinde muhtelif aktörler vardı ki Katolik Kilisesi de bu aktörlerden biriydi. Katolik

Kilisesi, özellikle de 19.yy’da, Polonya’nın henüz egemen bir devlet olmadığı

dönemlerde ve 1945 ile 89 yılları arasında hayati bir rol oynamıştır ve Kilise Polonya

kimliğinin garantörü görevini üstlenmiştir. Şimdi tabii ki pek çok yasal düzenlemeler

var, mesela kamu okullarında, devlet okullarında din eğitimi, din görevlilerine

ödenecek ücretler vesaire gibi. Ama bütün bunlara rağmen Katolik Kilisesi’nin 

toplumumuzdaki rolü son derece pozitif bir roldür. Geçtiğimiz pazar günü

parlamenter seçimler yapıldı ülkemizde ve birden bire aynen Almanya’da Berlin’de

bir ay önce olduğu gibi korsanlar ortaya çıktı Polonya’da da. Üçüncü bir güç ortaya

çıktı parlementoda, bu da gençler grubu. Mesela aydınlanma döneminin çağdaş

türü. Bu tabii ki Katolik Kilisesi’nin kamusal yaşamdaki rolünün karşısında gelişmiş

olan bir dalgaydı. Katolik Kilisesi’nin hukuki konumu Polonya’da son derece zayıftır

bugün, onun için endişe etmenize gerek yok. İyi bir konumdadır Kilise, ama karşı

hareketler de kiliseye karşı başlamıştır ve devam etmektedir.

Ertuğrul Çepli: Ben Cumhuriyet Halk Partisi üyesiyim. TÜSES kurucularındanım,

işadamıyım, siyasetle de ilgileniyorum tabii. Benim ilgim Polonya’ya dair, ilk sorum

da Polonya’yla ilgili olacak. Üniter devlet olup da çift meclisli olan belki tek ülke

Polonya. O da benim ilgimi çekiyor. Bir konuyu merak ediyorum, çift meclis fikri

üniter bir devlette nasıl olur? Çünkü bizim akademik dünyamızda ve siyasilerimiz

arasında hep şu ezber vardır; senato, çift meclisler federal devletler içindir. Biz

denedik bir işe yaramadı. Bunu çok duyarsınız. Bir de 1791’de anayasayı yapmış

olan bir ülke, 1791’de seçimle kralını seçmiş olan bir ülke yeni anayasayı yaparken

neden Kurucu Meclis düşünmedi, neden Anayasa Meclisi düşünmedi ve anayasa

yapımını sadece siyasilere bıraktı, bunu merak ediyorum. Bir sorum daha var.

Polonya Anayasası Türkiye açısından bakıldığında pek kabul edilir olmazdı, neden

mi? Bir, oylama 21 yaşında diyorsunuz;  iki, 121. ve 235. maddelerde seçim mecliste

yüzde 50 katılımı gerektirir diyorsunuz. Karar yüzde 50 katılımla alınır diyorsunuz.

Bizim ülkemizde karar üçte ikiyle alınır diye bir maddemiz var, 102. madde. Bu

bizim memleketimizde anayasal olay yarattı. Bu çok dikkatimi çekti, o maddelerin

temel düşünceleri nedir? Teşekkür ediyorum.

Miroslaw Wyrzykowski:  Şimdi iki meclisli parlamento konusuna geleyim. İki

meclisli parlamentolar yuvarlak masa toplantılarının bir sonucu oldu. 1989’da

bu öneri geldi ve kabul edildi. Demokratikleşme süreçlerinde bir şeyler yapılmalı

denildi, nedir? Mesela parlamentonun muhalefete açılması. Peki nasıl yapılacak

bu? Bir model oluşturalım denildi şöyle ki bir sonraki parlemento seçimlerinde,

ki bu 1 Haziran 1989’da yapılacaktı, sandalyelerin yüzde 65’i başından itibaren

komünist ve komünizm sonrası partilere ayrılacaktı ve yüzde 35’i de serbest seçimle

gelecekti denildi. Bu bir anlaşmaydı. Şimdi senatoya gelelim. Senato geçmişte de

parlamentonun bir kesimiydi. Şimdi senatoda 100 sandalye var ve onların tamamı

serbest seçimle gelecek kişiler. Bu dediğim gibi bir pazarlık sonucuydu. Bir de

tabii Polonya Cumhurbaşkanı’nın seçimi meselesi var. Cumhurbaşkanının General

Jaruzelski olmasına karar verilmişti. Kendisi Polonya’da sıkıyönetimi ilan eden kişi.

Yani aslında bunun Polonya’da niye böyle yapıldığının tamamen siyasi açıklamaları

ve nedenleri var. Senatoya ilişkin seçim sistemi diğer parlamentodakinin aynı idi.

Peki neden böyle iki meclise ihtiyaç duyuldu? Bu, yaşla ilgili bir konu da olabilir.

Ancak pasif oylama, aktif oylama değil. Yani senato üyesi parlamento üyesinden

farklı ancak seçmenler için değil. Ve şimdi son pazar günkü seçimlere gelelim.

Orada seçim sistemi, senatoyla ilgili olarak nispiden çoğunluk sistemine geçilerek

değiştirildi. Denildi ki, çoğunluk sistemi olur ise insanlar sizin, benim, başkasının

lehinde oy kullanabilirler. Bunun sonucunda ne oldu, yine aynı sonuç çıktı. Yani bir

sistemden diğerine geçilmesi aslında sonucu hiç değiştirmedi. Senatonun yüzde

60’ı bir partiye ait, yüzde 40’ı başka bir partiye ait. Arada da bir iki tane farklı

parti var. İkinci sorunuzu tam anlayamadım, yani 1791 Anayasası dediniz, neden

bu seferki politikacılara bırakıldı denildi. Şimdi 1791 değil, 1997. Şöyle bir karar

sonucu oldu bu. Parlamento gerçek bir otorite ve parlamentonun seçimi Kurucu

Meclis’in seçimiyle oluyor, anayasayı yazmak üzere Kurucu Meclis oluşturuluyor.

Tabii bunun için de bir siyasi meşruiyet gerekli. Onun için şöyle bir karar verildi,

denildi ki, diğer aktörler bu sürece katılacaklar. Yani parlamento dışındaki muhalifler,

mesela Katolik Kilisesi gibi, sivil toplum örgütleri gibi de sürece katılacaklar ama

nihai karar politikacılara ait olacak denildi. Ancak orada bir referandum da yapıldı.

Ve tek kelimeyle fevkalade ilginç bir örnek oldu bu halk oylaması. Çünkü anayasa

referandumları düzenlenirken eşik öngörülmemişti. Yani yüzde 50’lik bir katılım

eşiği olacak gibi bir koşul getirilmemişti. Yani referandumun bağlayıcı koşulu olarak

katılımda bir yüzde olması öngörülmemişti. Nüfusun yüzde otuzu bile referanduma

katılacak olsa, bu kabul edilecek, sonucu bağlayıcı kılacaktı.

Parlamento dışı muhalefet ve Katolik Kilisesi bu hükmü değiştirmek istiyordu ve

referandum sonucunun bağlayıcı olabilmesi için halk oylamasına nüfusun yüzde

ellisinin katılması koşulunun getirilmesi isteniyordu. Neden? Çünkü Polonya

toplumu demokrasi açısından çok da olgunlaşmış bir nüfus değil. Ve referandumun

sonucunda ne oldu? Oy verenlerin yüzde 52’si anayasanın lehine, yüzde 48’i

aleyhine oy verdi. Yani bu anayasanın çok yüksek bir siyasi meşruiyeti vardır gibi bir

karar çıkmadı ama yine de gayet güzel işliyor. Neden parlamento dışı muhalefet bir

eşik getirmek istedi? Çünkü onlar, insanlardan evde oturmalarını istemelerinin gidip

de oy vermelerini istemekten çok daha kolay olacağını biliyorlardı. Oy verme yaşı

üstüne çok düşündüm. Seçmenin olgunluğu nedir, yani 18 mi 21 mi yoksa 25 mi

olmalı oy verme yaşı? Ciddi adaylarda, mesela cumhurbaşkanlığında 28 yaşında bir

kişinin seçilebileceğini kim düşünür? Aslında bence daha önceki yönetimlerden bir

gelenek devraldık biz, çok derin bir  şekilde bu konuyu düşünmedik açıkçası. Yani

neden bu böyle yapıldı? Gelenekler nedeniyle diyebilirim.

Gül Erdost:  Toplumsal Bellek Platformu’ndan geliyorum. Yakınlarını siyasi

cinayetlerde kaybetmiş olanların kurdukları bir platform bu. Öncelikle Polonyalı

konuşmacıya çok teşekkür ediyorum, bizimle Türkiye’de bulunduğu kısa sürede

yaşadığı çelişkiyi paylaştığı için. Yani işkencede öldürülenler ve anayasa süreci

arasındaki ilişki. Sabahki konuşmamda sanıyorum yanlış anlaşıldım, onun için tekrar

etmek istiyorum. Kan güdücü değiliz biz Toplumsal Bellek Platformu olarak ama

geçmişle yüzleşmeden de yeni bir anayasanın Türkiye’ye çok hayırlı olmayacağını

düşünüyorum. Ben her iki ülkeden gelen konuşmacılara kendi ülkelerinde

geçmişleriyle yüzleşme konusunda neler yaptıklarını ve bize neyi önereceklerini

sormak istiyorum. Teşekkür ediyorum.

 

Albie Sachs:  Ajanların arabama koyduğu bomba sonucunda yaralanıp

hastanedeyken, bir arkadaşımdan şöyle bir mesaj aldım: “Korkma ve üzülme yoldaş

Albie, biz senin intikamını alacağız.” Yani bana bunu yapan insanların bir kolunu

kesip, bir gözünü de kör mü edecektiniz. Ülkemizde eğer demokrasi ve özgürlük

bizim mücadele ettiğimiz şeyler olacak ise özgürlük savaşçılarının yumuşak intibakı

olmalı dedim. Bu intikam tabii ki bu mücadelede yaralanmış olan veya  ölmüş olan

herkesin anısına yapılır. Aslında arabama bombayı koyan ve bu saldırıyı düzenleyen

kişiyle daha sonra cezaevinde gittim konuştum ve kendisiyle görüştükten sonra

dedim ki, normalde ben birine veda ederken o kişinin elini sıkarım, ama sizin elinizi

sıkamayacağım. Ama siz Hakikat Komisyonu önünde açıklamalarda bulunacaksınız

ve onlarla hesaplaşacaksınız dedim.

Hakikat Komisyonları adını verdiğimiz, “truth commissions” dediğimiz örgütler

hakikaten çok başarılı oldu. Burada sadece mağdur olanları değil, o mağduriyetin

karşı tarafça kabul edildiğini de gösterme imkanı bulundu. Mesela bu gibi acıları

hiç yaşamayanlar insani olamıyor, dolayısıyla bizim Hakikat Komisyonları dediğimiz

“truth commission” gerçekten mağduriyet yaşamış ve bunların üstesinden

gelmiş insanlara hikayelerini anlatma fırsatını verdi ve aynı şekilde o insanların

mağduriyetine sebep olmuş işkencecilere de kendi görüşlerini açıklama imkanını

verdi. Bu bir intikam değildi. Bu süreç sonucunda gördük ki, işkenceciler ve katiller

de aynen bizim gibi insanlardı, bizim ulusumuzdan gelen, bizim dilimizi konuşan,

bize benzeyen, bizim gibi konuşan, bizim gibi acı çeken insanlardı, başkaları

değildi. Dolayısıyla Güney Afrika’da ulusun acılarının kabullenilmesi ve geçmişle

hesaplaşılması konusunda belli bir noktaya getiren fevkalade yararlı bir görev

üstlendi Hakikat Komisyonları. Tabii ki ANC, yani özgürlük savaşçılarının silahlı

örgütü de evet ‘biz de işkence yaptık’ diyebildi. Silahlı bir çalışmadaydık, herkes

bunu yaptı denildi ve hepimiz gidip bu açıklamaları, ifşaatları yaptık. Yani burada

hedef alınan belli bir grup yoktu. Belli bir ırk, grup veyahut da belli bir silahlı kuvvet

grubu değil, herkes eşit ölçüde geldi ve bizim ülkemizdeki bu sorunun üstesinden

gelindi. Ve bu şekilde bir sosyal dönüşüm yaşanabildi. Çok önemli bir rol oynadı

bu Hakikat Komisyonları. Belli koşulları da kendimiz geliştirdik, mesela herşeyi

kamuoyu önünde yaptık, açık yaptık. Bu çok önemliydi. Evet mağdurlara belli bir

tazminat ödendi, onların başına gelenlerin kabulü anlamında bu da önemliydi.

Filmler yaptık, müzik parçaları besteledik.

Bunlar sadece geçmişte yaşanan felaketleri hatırlamak için değil, bunların

üstesinden gelebilmek, acıyı açık bir şekilde yaşayabilmek, onurlu bir şekilde

yaşayabilmek içindi. Bu şekilde bu komisyonların çalışması insanlara çok önemli

olan bir şeyi, onların onurlarını verdi. Dolayısıyla Hakikat Komisyonları sadece

geçmişimizin belgelenmesini sağlamadı, aynı zamanda geçmişimizin gerçeklerini

de ortaya döktü. Bunun sonucunda yeni bir anayasa hazırlandı ve bu anayasada

herkesin devletin koruması altında olduğu belirtiliyor. Tabii ki eksiklikleri var, kimse

bu anayasanın mükemmel olduğu iddiasında değil. Mesela benim kendi vakamda,

arabama bomba koyan kişi uzun süre sonra tekrar bana geldi ve dedi ki ben Hakikat

Komisyonu’na gittim ve bütün bildiklerimi anlattım. Bütün ölen insanlar için de

onurlarına uygun cenaze törenleri düzenlendi. Yani, gerçeklerin ortaya çıkması

bizim ülkemizde yaraları sardı. Mesela o kişi bana “kendi yüzüme her baktığımda

sizin söylediklerinizin doğru olduğunu gördüm” dedi. Onun üzerine kendisine elimi

uzattım ve el sıkıştık. Daha sonra bu kişinin eve dönüp iki saat boyunca ağladığını

duydum. Bu bence hapse girmekten daha önemli bir etki. İşte o öldüren, katil olan

kişi ağladığında bütün yaptıklarını kabul etmiş oluyordu ve bu acıları o da yaşamış

oluyordu. Bizim için çok önemli bir deneyimdi bu.

Miroslaw Wyrzykowkski: Bu sabah şöyle bir izlenim içindeydim ben; evet bu

anayasanın hazırlanma süreciyle ilgili önemli bir sorunu dile getirmiştiniz. Polonya

deneyimine baktığımızda, gayri adi bir geçmişin iskeleti dolapta tutulur ise bir

gün bu iskelet o dolaptan çıkar ve tangır tangır ortaya dökülür, bunu biliyorduk.

İki, eğer geçmişle başetmek istiyorsak bunu hukuk devleti standartlarına uygun

olarak yapmalıyız. Bunu da biliyorduk, yani biz şimdi adalet isteyenlere o gün bize

uyguladıkları yöntemlerle cevap veremeyiz. Aynı zamanda yasalar geçmişte olanları,

sorunları gidermek için yeterli değil, bunu da biliyorduk. Tarih, kamu psikolojisi,

eğitim gibi şeylere ihtiyaç vardı. Ama politik sistem değiştikten sonra parlamentonun

en hızlı şekilde bu değişikliği getirmesi gerekir, çünkü hem mağdurlar giderek

azalıyor hem de yeni bir yasa süreci yirmi yıl öncesine kıyasla daha zor olabiliyor.

Dolayısıyla ne yapıldı; mağdurların rehabilitasyonu, yargısal rehabilitasyonu. Pek

çok davanın yeniden açılması ve yeni kararlara bağlanması temyiz mahkemeleri

tarafından gerçekleştirildi ve ondan sonra da mağdurlara devlet tazminat ödedi.

Daha sonraki aşamalarda mahkeme kararları iptal edildi, geçersiz sayıldı. Tabii

geçmişle başetmek için çok farklı alternatifler var.

Turgut Tarhanlı:  Bu sizin temas ettiğiniz durumun, yeni anayasa hazırlığının,

Türkiye’nin yakın geçmişiyle yüzleşmesi kadar o yüzleşeceğinden korkmasıyla

da ilgili çok önemli bir eşik olacağını düşünüyorum. Ve burada ikiyüzlülükten

çok, gerçeğin açıklıkla ortaya konulabileceği çerçevenin Türkiye’nin tarihini de

görerek ortaya konulması gerektiği düşüncesindeyim. 89 yılında Danıştay içtihadı

birleştirme kurulu kararı verdi. Sıkıyönetim kanunuyla görevlerinden uzaklaştırılan

kamu görevlilerine ilişkin bir karardı bu biliyorsunuz, 80-83 döneminde. Danıştay’ın

bu en üst düzeyde aldığı karardı, bütün heyetiyle dahil olduğu, içtihatları

birleştirme kurulu. Bunu dikkate almak zorundayız, sadece bundan hareketle

demek istemiyorum ama Türkiye’nin elinde olan, kullanabileceği veriler bunlardır.

Danıştay’ın bugünkü konumu bugünkü hükümetle olan siyasi geometrisi gibi

konular bir tarafa, bu demokratikleşme açısından önemli bir kazanımdır. Ne dendi

orada biliyor musunuz? 80-83 dönemi içerisinde görevlerinden kaydı hayat şartıyla

uzaklaştırılan kamu görevlilerinin böyle bir göreve maruz kamaları ve bunu hukuk

önünde sorgulama imkanından da yoksun bırakılmalarının hukuken ölçüsüz ve

Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve 111

sayılı Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kurallarına aykırıdır. Ve sonra şuna temas

edildi. Bu her ne kadar olağanüstü bir dönem olsa da, sıkıyönetim döneminde

bir takım idari, hukuki vs tasarruflar yerine getiren yetkililerin hak ve özgürlüklere

müdahale etme konusundaki yetkileri sınırlıdır dedi. Şimdi bu ne demektir: Geçici

15. madde kaldırıldı, biz hâlâ Kenan Evren diye uğraşıyoruz. Geçici 15. madde

Türkiye Cumhuriyeti devletini koruyor; cezai, hukuki, mali sorumluluklarını

kaldırarak, yasama yürütme yetkilerinin sonucu ortaya konulan işlemler yapan

kişileri koruyarak. Burada söz konusu olan Türkiye Cumhuriyeti devleti. O zaman

Türkiye Cumhuriyeti devleti yeni bir anayasa hazırlarken geçici 15. maddeyi

de kaldırmış olduğuna göre, böyle bir tartışmayı yapabileceği bir iklimden söz

ediyorum. Acaba geçmişle yüzleşmenin yeni anayasaya sirayet edebilecek aygıtları

ile ilgili ne düşünüyorlar. Yalnız bakın, bu sadece içerikle ilgili ve geçmişe yönelik

bir tasarrufta bulunmayı gerektirmiyor. Bu aynı zamanda yeni anayasanın hazırlık

sürecinde hakim olması gereken çevreler bakımından da toparlayıcılığın yansımasını

gerektiriyor. O bakımından süreçle de ilgili bir tarafı vardır.

Kürşat Kahramanoğlu: İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyim. Gerek

Dr. Sachs’ı , gerekse Prof. Wyrzykowski’yi duymak ve burada ağırlamak çok mutlu

ediyor beni. Biz daha bu anayasayı yazma sürecinin çok başlarındayız. Cevabını

aradığımız birçok soru var ancak bu ilk dönemlerde en önemli sorulardan bir tanesi

şu. Şu anda, yeni seçmiş olduğumuz parlamentomuz Türkiye için özgürlükçü,

bireye dönük, hukukun üstünlüğünü sağlayabilecek bir anayasa yazabilir mi,

yazamaz mı? Bu sorunun cevabı kanunu yazabilirler mi değil. Çok güzel yazıyorlar

kanunları ama anayasa denilen özellikle üzerinde konsensüs olması gereken şey bu

kadar sıradan bir parlamentoyla yazılabilir mi? Sıradan derken kastım şu; yüzde on

barajı gibi bir sorunumuz var, sadece dört tane parti var, bu partilere seçilmiş bütün

milletvekilleri lider ataması ile seçiliyor. Yani seçim sistemimizdeki sorunlar nedeniyle

parlamentonun ciddi bir temsil sorunu var. Türkiye’de birçok insan şu andaki

parlamentoda temsil edilmiyor. Şimdi böyle bir parlamento, Güney Afrika’daki gibi

özgürlükçü bir anayasa yazabilir mi, yazamaz mı? Sorum şu, apartheid mücadelesi

eğer verilmeseydi, Güney Afrika’nın bugünkü özgürlükçü anayasası mümkün

olabilir miydi? Herhangi bir Güney Afrika parlamentosu bunu yapabilir miydi? Ya da

Polonya’daki hareketler olmasaydı anayasa değişiklikleri aynen devam eder miydi?

Albie Sachs: Bence anayasaların çoğu felaketler sonrasında gelir. Mesela Fransız

İhtilâli, Amerika İç Savaşı. Hepsi bir egemenliğin sonunda, kraliyet sona erdiğinde

belirlendi. Çünkü halk tiranları denilmişti ve şimdi yeni bir düzen kurmanın zamanı

gelmiştir. Avrupa’nın en önemli anayasaları Alman Anayasası gibi İkinci Dünya

Savaşı’ndan sonra geldi. İtalya’da da son derece ilerici bir anayasa var, Fransa’da da.

Bir anayasanın en önemli mesajı bir daha asla olmalıdır. İnsanların maruz kaldıkları

istismarların bir daha olmamasını sağlamayı amaçlamalıdır anayasalar. Anayasaların

içine biz kendimizi de kattık. ANC içinde insanlar özgürlük için çok cesurca savaştılar.

Hem Afrika’da hem de başka yerlerde bu savaşlar verildi. Dolayısıyla biz kendi

örgütümüzün içinde gördük ki özgürlük savaşçıları bile yetkilerini ve otoritelerini

aşmışlardı, istismar etmişlerdi. Biz anayasayı yazarken geleceğe yönelik umudumuzu

dile getirdik. Umut dediğimiz, vericilik, özgürlük, hoşgörü, paylaşım gibi insanların

neleri yapabileceğine odaklanmak. Biz bütün bu farklı unsurları anayasamıza dahil

etmeye çalıştık, yani bu sadece bir anti-apartheid anayasa değildi. Çünkü hükümet

kanadı da çok önemli bir rol oynadı. Ve bugün bizim anayasamız ırkçı ve cinsiyetçi

olmayan bir anayasadır. Hem kadınlar, hem erkekler, hem beyazlar, hem siyahlar

aynı haklara sahiptir.

Bütün bu mücadelelerden sonra, biri çıkıp ben apartheid rejimine karşı silahlı direnç

gösterdim, ama ben eşcinselim dedi. Bu önce tartışıldı ama sonra anayasa metninde

eşitlik denildiğinde cinsel tercihlerin de en önemli özgürlüklerden olduğu ve buna

karşı ayrımcılık yapılamayacağı kabul edildi. Tabii medeni haklar da vurgulanıyor

anayasada, çünkü Afrika’da herkes hakkını talep ediyor ve bu konuda kapsayıcı

olmak gerekiyor. Anayasamızda sosyal ve ekonomik haklar da var. Milyonlarca

fakir insanı barındıran bir ülkede, milyonlarca hastanın, evsiz barksızın olduğu bir

ülkede bile, o yoksulluğa tahammül edilebiliyor. Tabi anayasaya aykırı olarak ilan

eden Anayasa Mahkemesi bile bütün bunları yaparken kurumsal düzenlemeleri

sorguladı. Eski yargı düzenini bozmadık, çünkü kaos istemiyorduk. Demokrasi ve

anayasa denilince insanların aklına kaos gelsin istemiyorduk, dolayısıyla eski yargı

mensuplarını yerlerinde bıraktık ve onları yeni anayasayla uyumlaştırmaya çalıştık.

Ama ne yazık ki Polonya’da olduğu gibi, mahkemelere, Anayasa Mahkemesi’ne

saldırılar oldu. Yine de çok güçlü bir kurum, hem küçük hem önemli sorunları ele

alma yeteneğinde. Dolayısıyla biz bütün bu acılardan bir şeyler öğrendik, ama diğer

ülkelerden de öğrendik, kendilerinin tavsiyesini istemedik, deneyimlerini bizimle

paylaşmaya çağırdık onları. Ben de buraya tavsiyede bulunmak için gelmedim,

nefret ederim tavsiyelerden. Bu anlattıklarımın, benim deneyimlerimin içinde size

de yararlı gelen herhangi bir unsur varsa bunu alın benimseyin. Çünkü bu gibi

deneyimlerin paylaşılması, birimizden diğerimize aktarılması çok önemli. Güney

Afrika’da çok pozitif bir süreç yaşandı ve bütün ulusun onuru yeniden tesis edildi. 

Korkunç şeyler yapmış olan insanlar bile bu süreçte bir rehabilitasyon geçirdiler.

Artık onlar kriminal kişiler olarak görülmüyorlar. Bugün artık farklı inançları, farklı

düşünceleri hoşgörüyle karşılayan bir ülkede yaşıyoruz.

Miroslaw Wyrzykowski: Ben aslında sorunuza cevap veremem, çünkü cevabı

bilmiyorum. Komünizm döneminde, hatta ondan önce de suç, kaçırılmış fırsatlar

var. Geçmişe baktığımız zaman, çok farklı yaklaşımlar olduğunu görüyoruz.

Bugünkü tartışmalardan sonra benim aklıma şu geliyor, beni çok endişelendiren bir

şey var burada. Şunu merak ediyorum, yani insanın kaç litre kanı, gerçek kandan

bahsediyorum, anayasa tarafından emilmeli ki, bir sonraki dönemde aynı şeyler

tekrar olmasın? Bu tartışma bana biraz bunu düşündürdü. Burada tartıştığımız

farklı ülkelerde ne oldu? Yüzlerce, binlerce, milyonlarca insan mağdur oldu, kurban

oldu, ne için? Onların bu mağduriyeti anayasanın yapılma sürecine sebebiyet

vermiş oldu. Şimdi bu şekilde düşündüğünüz zaman, sorumluluklarımız nelerdir?

Türkiye’de, ya da başka bir ülkede, Almanya’da, İspanya’da veya Güney Afrika’da,

Polonya’da, her neredeyse; yeni bir anayasa yaparken sorumluluğumuz nedir diye

düşündürdü bize, bir bilinç yarattı. Belki de bu tip konferansların amacı bu. Ama

İstanbul’dan çok korkarak ayrılacağım. Gelecekte ne olacağından korkuyorum.

Çünkü yeni anayasa için ne kadar kan dökülmesi ya da kan emilmesi gerektiğini

hesap etmeliyiz sorusu aklıma geliyor.

Balçiçek İlter: Konuşmacılara, yorumcumuza çok teşekkür ediyoruz, katılımcılara

bizimle birlikte olduğunuz için teşekkürler.

 

Türkiye’de Süreç Nasıl İşliyor?

3. BÖLÜM

Türkiye

 

Dilek Kurban:  Merhaba herkese, Dilek Kurban ben. Bu iki saat sürecek olan

toplantının amacı, bir çeşit forum şeklinde buradaki herkesin Türkiye’deki anayasa

yapım sürecine ilişkin görüşlerini, önerilerini paylaşmaları. Bana da bu forumun

moderatorlüğü görevi verildi. Bugünkü tartışmalar doğrultusunda benim zihnimde

uyanan bazı sorular ve konu başlıkları var. Bunları bugünkü tartışmamıza belki biraz

yön verebilecek sorular olarak ortaya koyacağım. Ondan sonra sizlere geçecek

söz. Bu iki saati ikiye ayırarak, önce biraz yöntem konuşabiliriz, Türkiye’de anayasa

yapımının yöntemini, nasıl olacağını, kimin yapacağını vs. sonraki bir saatte de

içeriği konuşabiliriz.

Yönteme ilişkin birkaç soru ortaya koymak istiyorum. Bunlar, bugünkü tartışmalardan

çıkan sorular. Birincisi, Türkiye’de anayasayı kim yapacak, yapmalı? Mevcut meclis

neyi yapsın, yapmalı? Ki bu süreç başladı zaten. Örneklerini duyduğumuz diğer

bazı ülkelerde olduğu gibi anayasa yapmak üzere özel olarak seçilmiş bir meclis mi

olmalı? Belki Türkiye açısından bu soru hâlâ meşru olmakla birlikte, pratik açıdan

çok anlamı olmayan bir soru olabilir. İstemezseniz bunu konuşmayabiliriz. İkincisi

tabii ki anayasa nasıl yapılacak? Daha doğrusu, anayasayı kimin yapacağından

bağımsız, bu organın üyeleri nasıl seçilmeli, anayasa yapım sürecinin aktörleri kimler

olmalı? Burada katılım meselesi çok vurgulandı. Örneğin, eğer yanlış anlamadıysam,

İspanya ve Güney Afrika’da sivil toplumun doğrudan katılımının fazla olmadığı ve

fakat, siyasi partiler ve aktörler üzerinden dolaylı katılımının olduğu söylendi. Ve en

büyüğünden en küçüğüne kadar bütün siyasi partilerin bu sürecin parçası olduğu

vurgulandı. Türkiye’de bu mesele, özellikle ülke seçim barajının yüzde on olması

dolayısıyla çokça tartışılan bir konu biliyorsunuz. Öte yandan, acaba katılımın

önündeki tek engel yüzde on seçim barajı mı? Başka yapısal, yasal, anayasal

engeller var mı? Üçüncü soru, bu süreçte nasıl karar alınmalı? Diğer ülkelerden

örnekleri dinledik, ve örneğin Güney Afrika’da anayasa yapmakla görevlendirilen

kurumun oluşturduğu metnin daha sonra parlamentoya gittiği, oradan geri geldiği

ve bu şekilde işleyen bir sürecin olduğundan bahsedildi.

Türkiye’de Uzlaşma Komisyonu kurulmuş durumda. Parlamentoda temsil edilen

bütün partilerin eşit temsil edildiği bir komisyon bu. Acaba bu Uzlaşma Komisyonu

toplumdaki yeni anayasa talebini, bu anayasada olması gereken esaslara dair

toplumsal uzlaşmayı temsil edecek mi? Yani Uzlaşma Komisyonu’ndaki partilerin

başlangıç noktası kendi siyasi partilerinin pozisyonları mı olacak, yoksa gerçekten bir

toplumsal uzlaşma arayışı içerisinde olacaklar mı, olmalılar mı? Özellikle Polonya ve

İspanya örneğinde uzlaşma çok vurgulandı. Sonuçta ortaya çıkan metnin uzlaşma

metni olduğu söylendi. Türkiye’de bunun nasıl yapılacağını, yapılması gerektiğini

düşünebiliriz. Laiklik, diyanet, başörtüsü, Kürt sorunu, anadilde eğitim gibi şu

an tartışılmakta olan en netameli konularda eğer uzlaşmaya varılamazsa, yeni

anayasanın bu gibi sorunları çözmesi beklenmeden çözüm sonraki siyasi sürece

veya Anayasa Mahkemesi’ne mi bırakılmalı? Ya da çok kısa zaman sonra acaba

yeniden bir anayasa yapmak zorunda mı kalacağız? Bir de tabii şu anda anayasa

yapım sürecinde üzerinde yeterince konuşulmayan meseleler var. Temel haklar,

vicdani red, LGBT hakları, azınlık hakları, ötenazi, ateizm gibi konuları nasıl ele

almalıyız? Sesleri parlamentoya yansımayan grupların talepleri nasıl ele alınmalı? 59

Türkiye

Güney Afrika örneğinde sosyo-ekonomik haklardan çok bahsedildi. Bugüne

kadar yapılmış anayasa çalışmalarının hepsinde değil tabii ki ama çoğunda sosyoekonomik hakların ihmal edildiğini görüyoruz. Sendikaların yaptığı çalışmaları ve

başka birkaç çalışmayı dışarda tutuyorum. Bu nedenle özellikle sormak istiyorum,

Türkiye’de anayasa yapım sürecinde sosyo-ekonomik hakları, sendikal hakları,

yoksulluk gibi konuları neden yeterince tartışmıyoruz? Böyle bir girişle birlikte ben

şimdi sözü sizlere bırakıyorum.

Hüseyin Ergün:  Sosyal Demokrat Parti (SODEP) genel başkanıyım. Sabah ve

öğleden sonraki iki oturumu izleyince şu noktaya vardım: her toplum kendi tarihi

konumuna göre bir anayasa yapıyor. Yani burada anlatılan dört ayrı anayasanın

hepsi aşağı yukarı olağanüstü dönemlerden sonra yapılmış, Almanya anayasası bir

şekilde işgalcilerin bir dayatması. Ama bundan daha uç bir örnek de var. Japonya

anayasasını McArthur’a yazdırıyorlar. Dolayısıyla anayasa yapım süreci iyi bir

anayasa için her zaman belirleyici değil diye düşünüyorum. Bizim şu anda anayasa

yolumuz aşağı yukarı belli. Anayasayı bu parlamento yapacak, bu parlamento

hakikaten yüzde 85 katılımla seçildi ama asla yüzde 95 temsile sahip değil. Bizim

seçim adaletimiz taşları bağlayıp köpekleri salıverme adaletidir, dolayısıyla fevkalade

adaletsiz bir seçim ve oy değerlendirme sistemimiz vardır. Bir de seçim sürecinde

bazılarına doping yapıyorsunuz, yani AK Parti’ye 200 trilyon lira, Cumhuriyet Halk

Partisi’ne 100 trilyona yakın ve MHP’ye 60 trilyona yakın yardım yapıp, ötekilerin

ayaklarına köstekler bağlıyorsunuz. Dolayısıyla bu seçim düzeni asla adil değil. Ama

önümüzde bu var ve toplumun da anayasa yapma ihtiyacı var.

Ancak, anayasadan mucize beklersek kötü bir anayasa yaparız. Anayasayı normal 

bir şey olarak kabul edersek iyi bir anayasa yapma şansımız var. Bir başka nokta,

anayasaya giderken yol temizliği meselesi. Burada demokratikleşme konusunda

örnekler verildi ama dokunulmayan bir mesele var. Değişmez maddeleri olan

bir anayasayla karşı karşıyayız. Bence bu anayasa derhal ilga edilmelidir, yol

temizliğinin birinci şartı budur. Çünkü değişmez maddeler olması demek, cuntanın

iradesini milletçe seçilmiş bir meclisin iradesinin üstünde tutuyorsunuz demek. 

Bu asla kabul edilemez. Dolayısıyla kamuoyunun bu anayasayı derhal ilga etmek

doğrultusunda bir baskı yapmasında fayda görüyorum. Salı günü sayın Cemil

Çiçek, bir iade-i ziyaret kapsamında SODEP’e geldi ve uzun uzun konuştuk. Ona da

bir Anayasa Danışma Kurulu önerisinde bulunduk, memnuniyetle karşıladı. Bizim

görüşümüze göre, isteyen ve mecliste bulunmayan siyasi partiler artı belli başlı sivil

toplum kuruluşlarının bu danışma kurulunda bulunması uygun olur. Ayrıntılar tabii

tartışılacak ama Cemil Çiçek’in yaklaşımı olumlu. Bizim, SODEP olarak bir anayasa

taslağımız var. Bu anayasa taslağı elli maddeden oluşuyor. Bunu isteyen herkese

ulaştırabiliriz.

Tatyos Bebek: Güney Afrika anayasasını biraz dikkate almamız gerektiğine

inanıyorum.  Bizim çok tartıştığımız ilk üç maddede geçen bazı konular, Güney

Afrika anayasasında çok rahatlıkla halledilmiş. Mesela Güney Afrika’da bildiğim

kadarıyla 11 anadil var, 3 başkent var. Şimdi biz bu konuyu hâlâ değişir mi değişmez

mi diye tartışıyoruz. Bu doğru mu yanlış mı başka birşey. Orada birbirlerine düşman 60

Türkiye

olanlar, yıllardır silahla birbirleriyle çatışan, birbirini boğazlayanlar yan yana

oturmuşlar ve bir tartışma kültürü, bir müzakere kültürü oluşturmuşlar, yeni bir

anayasa yapmışlar. Bu beni heyecanlandırıyor, bundan bizim faydalanmamız lazım.

Şimdi Türkiye’ye dönersek, anayasaya çok şey vehmediyoruz. Evet anayasa çok

önemli, yeni bir anayasa çok önemli ama, yeni anayasa yapmak da yetmiyor. Yeni

bir siyasi kültür yaratmazsak nasıl başa çıkacağız. Mesela Uğur Kantar’ın işkenceyle

öldürülmesi, bir Ermeni kaymakamın hâlâ Türkiye’de olmaması neresinde bu

anayasanın, yani var mı anayasada böyle birşey, yok! Nasıl, niye uygulanmıyor?

Demek yeni bir siyasi kültür ve yeni bir yapılanma da gerekiyor. Bunu da bizim

dikkate almamız lazım. Birşey daha söylemek istiyorum. Yıllardan beri Türkiye’de,

birçok grup, mesela Aleviler, azınlıklar, solcular, Kürtler ötekileştirilmişler. Bunlar

bulundukları pozisyondan geri durumdalar şu anda. Yeni anayasa hazırlanırken,

bu ötekileştirilen gruplara  herhangi bir pozitif ayrımcılık tanınacak mı? Ben aslında

pozitif ayrımcılığa karşı birisiyim ama bunu tartışıyorum kendi içimde, neden?

Çünkü bu ötekileştirilen grupların şu ana kadar kaybettiği birçok şey var. Bunlar

nasıl o kazanımları tekrar elde edecekler? Güney Afrika’daki arkadaşa soramadım

acaba bu sorunu orada nasıl çözdüler diye. Aslında bunu merak ediyorum. Benim

şu anda söylemek istediklerim bunlar, çok teşekkür ediyorum.

Hülya Gülbahar: Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de Anayasa Komisyonu açıklandı.

Her partiden üçer milletvekili: CHP üç erkek, MHP üç erkek, AKP üç erkek. İyi ki BDP

var, bir kadın. Dolayısıyla on ikiye bir. Yüzde on barajı olduğundan ve kadın erkek

eşitliğini sağlayacak kotalar olmadığı için durum bu. Meclis bileşiminde kadınlar

zaten yok, komisyonda da böyle. Anayasa toplumsaldır, bir toplum sözleşmesidir

diyoruz. Ama toplum erkeklerden oluşuyor. Dolayısıyla erkek toplumun erkekleri

biraraya geliyorlar toplumu ve kadınları nasıl yönetiriz diye aralarında anlaşıyorlar.

Buna toplum sözleşmesi demeleri hata. Erkek toplumun erkek sözleşmesi, ve ne

yazık ki şu anda dakika bir, gol bir; Türkiye’nin içine sokulduğu süreç, yine erkekler

kendi aralarında oturacaklar, yine kendi anayasalarını yapacaklar ve bizim nasıl

yaşayacağımıza karar verecekler. Bu, bulaşıkları kim yıkayacak meselesi, aynı

zamanda. Ya da temizliği kim yapacak meselesi. O yüzden bu katılımcılık meselesini

tartışırken, ben bu hazırlık komisyonunun oluşum şekline Türkiye’nin anayasayla

ilgili kadın ve erkek her kesiminin isyan etmemesini büyük bir hayal kırıklığıyla

karşıladım. Demek ki biz Türkiye toplumunda, Türkiye kadın hareketi olarak bu

kadar kötü durumdayız ve kendimizi bu kadar anlatamamış durumdayız.

Bu konuşmayı benim yapmamam gerekiyordu. Az önce konuşmacıları dinledik, üç

erkek konuşmacı, salondan katılımcılar, bir tanesi bile bunu söylemedi. Sayın Albie

Sachs çok ilginç ve yakıcı kavramlardan bahsetti. Irkçılıkla cinsiyetçiliği birleştirdi,

ırkçılık ve cinsiyetçilik diye. Anayasa yapım ve öncesi müzakere süreçlerinde bütün

müzakerelere bir kadın bir erkek temsilci gönderdiklerinden bahsetti, salonda hiçbir

dalgalanma yok. Üzerinden konuşurken hiçbir atıf yok. Biz Güney Afrika’dan sonra

bir anayasa yapıyoruz. Erkeklerin bu şekilde oturup yeni bir anayasa yapmasına

izin veriyoruz. Az önce yine kadınlara karşı negatif ayrımcılık yapıldı bence. Sevgili

moderatörümüz yaptı bu ayrımcılığı. Şu üçlü oturumda son dakikaya kadar söz

almaya çalıştım, Anayasa Kadın Grubu temsilcilerindenim, bütün kamuoyu bunu

biliyor. Kadınlarla ilgili konuşacak olan bir tek bendim, söz alamadım. Yani bunun

negatif ayrımcılık olduğunun altını çizmek istiyorum. Bir de söz alabilseydim Sayın

Albie Sachs’a soracaktım: pişman mısınız böyle yaptığınız için? Yeni bir vizyon

yaratmak ve bunu kadın erkek eşitliği içinde yapmaktan bahsetmişti, sorum o

olacaktı. Geldiniz, karşınızda bakın Türkiye’de yeni anayasa yapanlar var, bizden

öğrensinler, bir daha anayasa yaparken sakın kadınları falan karıştırmasınlar der

miydiniz? Bakın Türkiye bu anlamda iyi bir ders oluyor, çok teşekkür ederim.

Vildan Yirmibeşoğlu: Hülya arkadaşımıza ben de katılıyorum, çünkü sabah iki

oturumda da söz almaya çalıştığım halde her nedense göze çarpmadım. Şimdi söz

verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Avrupa Birliği ilerleme raporunda, anayasanın

10. maddesine kadınlarla ilgili pozitif ayrımcılık ilkesi girmesine rağmen, kadınların

durumunun değişmediği kaydı geçildi. Çok  yeni bir rapor. Bunun yanında hem

siyasette hem de kamu idaresinde vali ve vali yardımcısı seviyesinde kadınların

yönetici, idareci olarak yer almadıkları tekrar ortaya çıktı. Anayasanın 10. maddesi

için  kadın hareketi çok mücadele etti, bir sürü yasa gibi o madde de kadın hareketi

sayesinde anayasaya girdi. Ama her nedense kadınların konumunda değişen birşey

yok. Kadın cinayetleri, hâlâ, gün geçtikçe fazlalaşıyor ve gündemi maalesef işgal

ediyor. Burada anlatılan anayasa hazırlık çalışmalarına baktığımız zaman, Almanya,

İspanya ve Polonya dahil, hiçbiri hazırlık çalışmasında kadınlarla ilgili ve cinsiyetler

arası eşit temsil ve katılımla ilgili birşey söylenmedi. Güney Afrika hariç. Güney

Afrika’daki kadın hareketini izliyoruz ve çok beğenerek takip ediyoruz. Onların bu

mücadelesine ve destekleyenlere buradan da teşekkür ediyoruz. Anayasa hukukun

üstünlüğüne, insan haklarına dayanacaktı. Ama daha baştan bu anayasa hazırlığında

kadınların üzeri çizildiği için ne insan hakları, ne de hukukun üstünlüğüne uyuluyor,

baştan ayrımcılık yapılıyor. Yani kadınlar olarak  toplumun yarısını oluşturuyorsak,

bu durumda hazırlık çalışmaları meşruiyetini kaybetmiştir, ben bunların altını çizmek

istedim. Teşekkür ediyorum.

Erdal Partuk Demirdağ:  LGBT hareketi genç bir hareket. Bu hareket içindeki

deneyimimiz, bu kısa sürede bize şunu gösterdi. Biz haklarımızı toplumsal

mücadeleyle almaya çalışıyoruz. Anayasa bizim için ne ilk ne de son olacak,

çünkü biz biliyoruz ki temel haklar ve özgürlükler herhangi bir yasayla tek başına

sınırlandırılamayacağı gibi tek başına da kazanılamaz. İkinci bir mesele, LGBT

örgütleriyle muhattablık ilişkisi. Şu an Türkiye’de on kadar LGBT örgütü var.

Taleplerimiz çok açık ve net. Alternatiflerimiz var ve bunu müzakere edebilecek,

donanımlı insanlarımız da var. Sadece bu taleplerin karşılığını bulabilecek örgütlerle

birlikte, bu süreci siyasi olarak örmek istiyoruz. Herhangi bir koşulumuz yok, bir

siyasi süreci birlikte örebileceğimize dair açıklığı dile getiriyoruz.  Son olarak, bizim

açıklıkla dile getireceğimiz konuların başında şu geliyor: temel bazı kanunlar

konusunda sıkıntılarımız olsa da genel olarak muhafazakar aile politikalarının

alternatifi olarak özgürlükçü aile politikalarını savunuyoruz. Bununla birlikte birey

ve hak temelli sosyal haklar meselesini savunuyoruz. Ve sosyal haklar ile kimlik

meselesi anayasada nasıl garanti altına alınabilir konusu üzerine de son zamanlarda

kafa yoruyoruz. O anlamda LGBT mücadelesinde yer alanlar olarak hem kadın

örgütleriyle hem de bize yakın duran diğer topluluklarla birlikte yeni ve paralel bir

talep oluşturma sürecini yaratabileceğimizi düşünüyoruz. Bu anlamda, paralel bir

süreci belki kendimiz örgütlemeliyiz. Erkeklerin, ataerkilliğin bu kadar hakim bir

şekilde varolmasına dair belki küçük de olsa bir kırılma noktası yaratabiliriz diye

düşünüyorum.

Mehmet Tarhan: Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları

Derneği’ndenim, aynı zamanda on yılı aşkındır LGBT hareketinde aktivistim ve

vicdanı redçiyim, hali hazırda bir kanun kaçağıyla aynı salonda oturuyorsunuz.

Vicdani redle ilgili ya da LGBT özelinde birşeyden bahsetmeyeceğim. Güney Afrika

örneği beni hep çok büyülemiştir. Ama Güney Afrika örneğinde çoğunlukla gözden

kaçırdığımız birşey var. Güney Afrika’da mağdur çoğunluktu, bunun yarattığı bir

özgüven vardı. Farklılıklar konusunda, özgürlük üzerine konuşulurken geniş bir kitle

sizinle özdeşim kurabiliyordu, empati kurabiliyordu. Türkiye’de de 80 darbesinden

tüm Türkiye halkı mağdur oldu diyebiliriz, yani bunu özde söyleyebiliriz. Ancak

diğer taraftan, hem Kürt meselesine baktığımızda hem azınlıklarla ilgili meselelere

baktığımızda burada fail çoğunluk. Ve biz yeni anayasada azınlığın haklarını eşit

düzeye getirmenin derdinde olacağız. Güney Afrika örneği çok büyüleyici ama

bunu gözden kaçırmadan değerlendirmemiz gerekiyor ve yol temizliği adına  bu

noktanın göz önüne alınarak çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bir

de iğne de değil, çuvaldızı kendimize batırma derdindeyim. Yıllardır sivil toplumda

çalışmış birisi olarak  biliyorum; şimdiye kadar en azından benim içinde olduğum

pek çok anayasa çalışması, yasal mevzuat ya da politika çalışması, masanın başında

bu aktivist kaymak tabakanın bazı hukukçularla hazırladığı şeyler oldu ve bir kitle

adına konuştuk sürekli.

Bugün artık keser dönüyor, sap dönüyor biraz, meclisteki insanlar çok rahatlıkla bize

diyorlar ki siz nereden biliyorsunuz ki bunu, kitle mi söyledi size bunu. Kitleden ne

aldınız ki siz bunu talep ediyorsunuz diye soruyorlar. Bu noktada, mesela biz SpoD’ta

anayasa konusunda böyle bir süreç örmeye çalışıyoruz. Aslında LGBT bireylerin

talepleri bellidir. 10. madde, 14. maddenin güçlendirilmesi vs. gibi. Açıkçası bizim

çağrımız tüm sivil toplum örgütlerine. Tabanları olarak gördükleri kitleyi, gerçekten

talep toplama, talep bildirme, görüş oluşturma konusunda cesaretlendirip kendi

politikalarını tabanlarından yararlanarak yapmaları yönünde. Teşekkür ederim.

Ertuğrul Çepli: Anayasa nasıl yapılmalı? Tekrar temele döneceğim, demokrasinin

temeline. Eğer biz vatandaşlar olarak, ülkeyi biz yönetiyoruz, ülkenin sahibi biziz,

herşeyin meşruiyet kaynağı biziz diyorsak, anayasayı da biz yaparız demeliyiz.

Ben bunu herkesten duymak istiyorum. Bakın en başarılı anayasalar, başkalarına

örnek olmuş anayasalar, siyasi partiler yokken yapıldı. Amerika Anayasası, Polonya

Anayasası, 1791 Fransız Anayasası yapılırken siyasi partiler yoktu. Şimdi siyasi

partiler var, o zaman bu anayasa siyasi partiler anayasası olacak, halkın anayasası

olmayacak ki. Kaç üyesi var bir siyasi partinin? Bugün üçte ikiyi elde tutan siyasi

parti yarın yok olabilir. Onun yaptığı anayasa mı yıllarca bu ülkeye hakim olacak?

Sanki halkın demokrasisi gitti, partilerin demokrasisi geldi. Dolayısıyla ben prensip

olarak anayasa ancak bu amaçla seçilmiş anayasa meclisleri tarafından yapılır

görüşündeyim. Ve bunu herkesten de duymak istiyorum, buna nasıl bir itiraz

olabilir merak ediyorum. Bu meclis sürekli olmalı ve bu meclisin üyesi olan kişi

muhtarlık dahil hiçbir şeye aday olmamalı. Yaşam boyu veya görev süresi boyunca

bu sorumluluğu taşımalı. Belli sürelerde de, beş yılda bir, on yılda bir, anayasa elden

geçirilmeli. Tabii bu arada toplumdan veya siyasi partilerden talep gelirse anayasa

değişiklikleri ele alınır elbette. Benim rastladığım böyle bir madde sadece Polonya

anayasasında var, diyor ki anayasa her 25 yılda bir gözden geçirilir. Benim üzerinde

durmak istediğim şey bu, meclis, anayasa meclisi ve sürekli anayasa meclisi. Biz

hükümeti herşey sanıyoruz, ben siyasetin içinden geliyorum ve seçimlere de katıldım.

O seçimlerde insanlar sizi anayasa yapsın diye seçmiyor. Ekonomik sorunumu

halletsin diye seçiyor. Ama siz onun vekaletini alıyorsunuz, kötüye kullanıyorsunuz,

ben anayasa da yaparım, savaş da açarım, herşeyi yaparım diyorsunuz. Bir nevi

siyasetçiler aslında bizim haklarımızı gaspediyorlar. Biz halk olarak eğer bir ülkeyi

yapılandırmışsak, devleti yapılandırmışsak, hükümet onun küçücük bir parçası.

Diğer kurumlarla sağlıklı çalışması lazım.

Ulaş Karam: Hukukçuyum. Açıkçası biraz kötümserim. İster kurucu meclis şeklinde

olsun, ister mevcut seçim kanunlarıyla oluşmuş meclis olsun, nihayetinde katılım

ne kadar zorlansa da katılım kapsamına girmeyecek toplumsal kesimler var, tüm

dünyada bu böyle. Sosyal dışlanma nedeniyle böyle bu. Hülya Gülbahar’ın dikkat

çektiği şekilde başta kadınlar olmak üzere toplumun bazı kesimlerinin bu katılım

sürecinde zaten sesini duyurması çok mümkün olmayacak.  Turgut Tarhanlı da dikkat

çekti, elektronik bir takım iletişim araçlarıyla bile olsa bu kesimin sesini duyurması

mümkün değil. Nihayetinde anayasa siyasal güç ilişkileri içinde belirleniyor ve o güç

ilişkileri içerisinde sesinizi duyurduğunuz kadar bu sürecin içinde yer alabiliyorsunuz.

Dolayısıyla Türkiye’de özellikle belli grupların, belli kesimlerin sesi zaten bu siyasal

arenada duyulmuyor. Duyulmamasının da hem yasal hem de toplumsal bir takım

nedenleri var. Dolayısıyla, yeni anayasa sürecini hızlandırmaya başladığınız anda

katılımı zaten minimuma indiriyorsunuz, artı zaten bazı grupların katılması mümkün

değil. O yüzden, ne kadar teorik olarak doğru gelse de, beyaz bir sayfayla bu işe

başlamak nihayetinde zaten toplumsal olarak dışlanmış grupların bu anayasada bir

kez daha dışlanmasına yol açacak gibi geliyor bana. Dolayısıyla nihayetinde zaten

bu anayasada toplumdaki azınlık grupların çoğunluk olma şansı olmadığı için, belli

bir etnik grup hep azınlık olacak ve istediğiniz kadar nitelikli çoğunluk öngörün,

çoğunlukta kalan grubun benimsediği çerçevenin içerisinde azınlıkta kalan grubun

yeralması mümkün olmayacak.

Bu sürece başlarken, beyaz bir sayfa değil, geçmişten kalan bakiyenin ortadan

kaldırılması lazım. Nedir bu? Yol yürünürken alınacak bir takım güven arttırıcı

önlemler diyebiliriz buna. Örneğin çoğunlukta kalan grupların temsilcilerinin bir

şekilde azınlıkta kalan grupların belli, temel haklarına anayasada yer vereceklerine

dair baştan bir takım şeyler söylemeleri lazım. Toplumun azınlıkta kalan grupları

ikna etmesi gerekiyor. Yoksa süreç bir şekilde katılımla beraber işlese de, insanlar

nihayetinde, çoğunluğu sünni ve türk olan bir toplumun, örneğin cemevlerinin

ibadethane statüsünde olup olmayacağına dair referandumun sonucu, İsviçre’deki

minarenin yasaklanmasına benzer referandum sonucu gibi olacaktır.

Osman Kavala: Ben de şu anda hem mecliste hem de meclis dışında demokratik bir

uzlaşının sağlanmasına imkan verecek bir siyasi ortam olduğu kanaatinde değilim.

O yüzden biraz dezavantajlı şartlarla bu işe başlıyoruz. Ve ilk defa demokratik bir

anayasa yapılacaksa, bu şartların iyileştirilmesi ve böyle bir sürece imkan verir hale

getirilmesi son derece önemli. Bunların ne olduğunu  panelde arkadaşlar aktardılar.

Şimdi parlamentodaki siyasi aktörler ve sivil toplum katılımı arasındaki dengenin

ve karşılıklı sinerjinin oluşturulabilmesi zannediyorum bu işin püf noktalarından bir

tanesi. Sonuçta yetkili olan  parlamento ve parlamentoda çoğunluğa sahip olan

siyasi partinin diğer siyasi aktörlere nazaran daha fazla bir gücü var. Sivil toplum

kuruluşları mümkün olduğu kadar anayasa hazırlama yöntemiyle ilgili tek ağızdan

konuşabilirlerse, belirli prosedürel ihtiyaçlara, gerekliliklere odaklanabirlerse belki

bu siyasi aktörler ikna edilebilir. Ve siyasi aktörler ikna edilebilirse, parlamentoda

bu konuda gerçekten bir uzlaşma ve mutabakat oluşabilirse önümüz açılır. Aksi

tartirde, biz ağzımızla kuş tutsak, toplantılar düzenlesek, sms ve e-mail göndersek,

etkimiz çok kısıtlı kalacak. Zira maalesef, Türkiye’de demokrasi anlayışı, istişare

anlayışı gerçek katılıma imkan veren tarzda işlemiyor. Bir takım siyasi aktörler

dinliyorlar, ondan sonra kendi bildiklerini yapıyorlar. Sizi dinlemeyi de kendi

düşüncelerini güçlendirecek bir meşruiyet unsuru olarak aktarıyorlar. O yüzden, bu

toplantının prosedürle ilgili olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum ve sivil

toplum kuruluşları olarak odaklanmamız gereken noktanın da bu olduğu, içerikten

ziyade, yöntem olduğu kanaatindeyim.

Mehmet Uçum: Yeni Anayasa Platformu’nun çalışma meclisi olan anayasa çalışma

grubu üyesiyim. Dezavantajlı koşullara rağmen, ifade özgürlüğündeki sınırlılıklara

rağmen Türkiye toplumu ağırlıklı bir biçimde yeni anayasa ihtiyacını ve yeni anayasa

yapma iradesini ortaya koymuş durumda. Elbette, herşeyin son derece uygun

olduğu koşullarda yeni anayasa yapmayı herkes tercih eder, ama yeni anayasa

yapmak da zaten böyle birşeydir. Çok zorlu koşullarda, o koşulları geleceğe dönük

olarak toplumun lehine değiştirme hamlesidir yeni anayasa yapma meselesi.

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz koşullarda yeni anayasa yapma ihtiyacının

neden kaynaklandığını doğru tespit edersek, yeni anayasa imkanının niçin güçlü

olduğunu da görmüş oluruz. Türkiye’de yeni anayasa yapma ihtiyacı, anayasada

hak ve özgürlükleri çoğaltma ihtiyacından daha çok Türkiye’nin bütün sosyal,

kültürel, politik sorunlarının kaynağı olan aygıtı yeniden yapılandırma ihtiyacından

kaynaklanmaktadır.

Türkiye toplumunun bugün yaşadığı birçok problem temel olarak yüz yıllık devlet

aygıtının, o aygıtın ürettiği kültürün ve o aygıtın ortaya koyduğu pratiğin ürünü

sorunlardır. Kürt sorunu da böyledir, inananların sorunu da böyledir, azınlıkların

sorunu da böyledir, LGBT’lerin yaşadığı sorunlar da böyledir. Örneğin bir Ermeni

kaymakamın bu devlet aygıtında görev almamasının nedeni de budur. Dolayısıyla

Türkiye’de yeni anayasa yapma ihtiyacı, esas itibariyle artık bu toplumsal gelişmişlik

ve toplumsal dinamizm seviyesine uygun düşmeyen bu devlet aygıtını yeniden

yapılandırma meselesidir. Bu nedenle, anayasa yapma ihtiyacı esas itibariyle toplumun

nasıl bir devlette yaşamak istediğine ilişkin iradesini açığa çıkarma ihtiyacıdır. O

yüzden anayasa yapmakla, anayasa yazmayı ve anayasayı yasalaştırmayı ayırt etmek

gerekir. Türkiye toplumu bir anayasa zaten yapıyor, yapmaya çalışıyor, bunun adı da

siyasi anayasadır. Siyasi aktörlerin, hukukçuların, entelektüellerin, çeşitli kuruluşların

görevi toplumun ortaya koyduğu siyasal iradeye ve bu siyasal yapıya ilişkin gelecek

tahayyülünü açığa çıkarmak, onun ifade ediliş biçimlerini ortaya koymak, yani

bir anlamda asistanlık yapmaktır. Bu nedenle Türkiye’de, halkla başlamış olan ve

halkla tamamlanması gereken bir kuruculuk tarifine ihtiyaç var. Dört aşamalı bir

kuruculuktan söz ediyoruz. Halkla başlayıp halkla bitecek. Birincisi istek toplama

aşaması, halkın görüşlerinin her türlü mekanizmayla toplanması aşaması. Ki burada

her bireyin doğrudan katılabileceği mekanizmaların mutlak suretle üretilmesi

gerekir. Hayali birşeyden sözetmiyorum. Yeni Anayasa Platformu bu konuda model

çalışması yaptı, toplam 30 yerde 6000 kişiyle anayasa diyaloğu toplantıları yaptı.

2000 tane yazılı ve sözlü görüş aldı, bunlardan bir rapor da çıkardı. Yani test edilmiş

bir modelden söz ediyorum. İkincisi, bu toplanan isteklerin taleplendirilmesi, halkın

siyasal sistem konusundaki iradesinin genel esaslar raporu olarak adlandırılabilecek

raporlara dönüştürülmesi. Sonra bu raporlar üzerine normlandırma çalışmasının

yapılması. Daha sonra da bunun yasalaştırılması ve yine halkın onayıyla yürürlüğe

sokulması. Halkla başlayıp halkla biten bu kuruculuk süreci esas itibariyle, Türkiye

toplumunun geleceğe dönük olarak nasıl bir siyasal sistem istediğini açığa çıkarma

ve ona uygun bir siyasal yapı kurma sürecidir.

Bu süreçte dikkat edilmesi gereken noktalar da şunlardır: pozitif dayanak olarak

mevcut anayasayı esas alan yeni bir anayasa çalışması yapılamaz. Anayasanın

175. maddesi üzerinden uzlaşma arayışı ya da oylama sistemi tercih etmek bizi

yeni anayasaya götürmez. Dolayısıyla toplumsal meşruiyete dayalı bir yasalaştırma

sürecinin olması gerekir. Meclis özgün bir karar alarak, yeni anayasa yapım sürecini

bu anlattığım kuruculuğu içeren biçimde ifade etmelidir. İsterse mecliste 400-500

kişi bu anayasayı kabul etsin, yine de bu, halka sorularak yürürlüğe konulacak bir

anayasa olmalıdır. Uzlaşma sorunu, Uzlaşma Komisyonu’nun 12 üyesinin yapacağı

müzakereyle çözülebilecek bir sorun değildir. Uzlaşmanın zemini toplumsal istekler

ve o isteklerden oluşturulmuş taleplerdir. Eğer siyasi partiler toplumsal talepler

üzerinden uzlaşma arayışlarına girerlerse kendi siyasal sınırlarını ve dirençlerini

aşabilirler, çünkü yeni anayasa yapma meselesi, bir parti siyaseti meselesi değil,

makro siyaset meselesidir. Süre sorunu konusunda ise, eğer toplumsal görüşleri

esas alan bir anayasacılık pratiği üretilecekse, süre bu görüşlerin toparlanabildiği

aşamaya göre belirlenmelidir. Elbette aktüel gündem açısından süre sınırlamaları

tartışılabilir, ama esas olan anayasa yapımında tercih edilen siyasal felsefedir.

Asistanlıktan kastım şu. Çok net söylüyorum, anayasa yapma hakkı halka aittir,

bugünün koşullarında halk bunu doğrudan yapma imkanına sahiptir. Halkın üyesi

olarak biz de anayasa konusunda görüşlerimizi ifade edebiliriz. Ama siyasi aktörler,

kuruluşlar, entelektüeller, anayasa yapım sürecinde parlamento da dahil halkın

asistanıdır, yardımcısıdır. Aksi taktirde, bu felsefe benimsenmezse, bu süreçten yeni

anayasa çıkmaz. Teşekkür ederim.

Mustafa Paçal:  Anayasa konusunda geç kalmamıza sevinmiyorum ama, Güney

Afrika modellerini dinledikten sonra, geç kalmışlığımız da biraz iyi oldu, bu

örnekleri duyma şansımız oldu gibi düşünüyorum. Tabii her toplumun kendi tarihi

var, her toplumun bir anayasa hikayesi var, bu hikayelerin bir kısmı bize benziyor,

çıkaracağımız çok dersler var. Özellikle Güney Afrika, İspanya modelleri  bize çok 

öğretici örnekler oldu. Bu bakımdan, bu süreci analitik düşündüğümüz zaman, bu

sürecin tehlikeleri nelerdir Türkiye’de, fırsatlar nelerdir, güçlü ve zayıf olduğumuz

yanlar neresidir diye baktığımızda, güçlü olan yanlarımızı, elimizdeki fırsatları,

tehlikeleri yenmek, zayıf yanlarımızı aşmak için kullanmalıyız. Tehlikeler mevcut.

Bu topraklarda otoriter bir devlet vardı. Bu devletin asimilasyoncu, tekçi bir anlayışı

vardı. Şimdi biz bunu çoğulcu, demokratik bir toplum sözleşmesine çevirmek

istiyoruz. Fırsatlarımız var. Türkiye dünyada yalnız değil, uluslararası anlaşmalar var.

İmzaladığımız anlaşmalar var, imzalamak durumunda kalacağımız anlaşmalar var.

Bunlar bize yeni fırsatlar sunuyor. Zayıf yanlarımız var, evet demokrasi kültürü çok

güçlü bir toplum değiliz, toplum kendi anayasasını yazamadı bugüne kadar. Bu

tartışmaya çok yabancıyız. Bu fırsatlar bu topraklara sık sık gelip giden fırsatlar değil.

Sonuç olarak güçlü yanlarımız var, Türkiye’de sivil toplum son yirmi yıl içerisinde belli

bir ivme kazandı. Sivil tepkiler, demokratik tepkiler çok farklı alanlarda ortaya çıktı.

Şimdi bütün bunların üstesinden gelebilecek sonuçları, gerek parlamento, gerek

sivil toplum, gerek kamuoyu, demokratik kamuoyu, kendi içerisinde bir işbirliği

geliştirerek bu koşulların iyileştirilmesinde bu anayasa fırsatını değerlendirebilir diye

düşünüyorum. Teşekkür ederim.

Kürşat Kahramanoğlu: Hepimizin çok depresif bir noktada olduğunu görüyorum,

suratlarımızdan da zaten belli, hiç gülümseyen bir yüz yok katılımcılar arasında. 

Bu da çok anlaşılır bir durum. Doğru mu bilmiyorum ama bu anayasa yazma

süreci sırasında bir Güney Afrika hikayesi vardı ortalıkta dolaşan. Onu  anlatmak

istiyorum. Güney Afrika’da anayasa yazma prosedüründe bizzat devlet başkanı

Nelson Mandela liderlik yapmaktadır ve devlet başkanının kapısı herkese açıktır,

herkes gelip derdini anlatmakta ve nasıl bir anayasa istediğini söylemektedir. Katolik

kilisesinin kardinalleri randevu alırlar devlet başkanından ve Nelson Mandela’ya, ki

bana göre yaşayan en büyük devlet adamıdır, şöyle derler: Tabii ki çok destekçisiyiz,

apartheid rejiminden kurtulmamız gerekiyordu, herşeyi destekliyoruz ama

anlamadığımız bir şey var yeni anayasada. Bu lezbiyen, gay meselesi ne oluyor?

Niye bunu anayasaya sokuyorsunuz diye cumhurbaşkanına şikayetlerini bildirirler

ve Nelson Mandela’nın şöyle söylediği, cevap verdiği söylenir: Valla ben de onların

ne yaptığını anlamıyorum ama haklarını sonuna kadar destekliyorum.

Şimdi Güney Afrika’dan o kadar bahsedildi ama Güney Afrika örneğinde şöyle

birşey vardı, şu anda Türkiye’de olmayan ve olacak gibi de gözükmeyen; devlet

başkanından işsiz bir aktiviste kadar herkesin ülkeye yeni bir umut getirecek,

demokrasi getirecek, insan haklarını öne çıkaracak, hukukun üstünlüğünü

memlekete getirecek bir anayasa yazmak konusunda samimi istekleri vardı ve bu

isteklerini gösterebiliyorlardı. Şimdi bu mecliste böyle bir şans gözükmüyor. Bu

yüzden bana sorarsanız birçoğunuzun suratınızın asıklığının da ana nedeni bu.

Siz de görüyor ve biliyorsunuz  ki hepimiz bu söylediğimiz şartlarda bir anayasa

yazmayacağız. Onun yerine olacak olan şu; iktidarın ekonomik gelişmeyle

halledemediği Kürt sorunu gibi veya dini politikayla halledemediği Kürt sorunu gibi

sorunları çözmek için veyahut da getirmek istedikleri başkanlık sistemini getirmeleri

için bir anayasa değişikliği olacak, bir kanun değişikliği olacak. Bu nedenle bizim

de heyecanlanıp, hakikaten muhteşem bir anayasa yazıyoruz dediğimiz yok.

Bizim gibi Türkiye’de bu işe hakikaten gönül koymuş insanların yapacağı yegane

şey, vermemiz gereken karar bu. Biz de bu oyuna katılıp, sanki fikrimiz soruluyor

gibi orada burada sesimizi çıkaracağız, sonunda da onlara da sorduk, bu herkesin

anayasası demelerini mi kolaylaştıracağız. Hakikaten bir değişiklik olabilir mi?

Benim hiç umudum yok, kusura bakmayın sizi daha da depresif bir hale getirdiğim

için. İyi akşamlar.

Katılımcı: Bu anayasa ilga edilmelidir. Buna bu salondan hiç kimse karşı çıkmadı,

bundan çok memnunum. Bu çok önemli birşey çünkü, ben Cumhuriyet Halk Partisi

kökenlilerin, MHP’lilerin buna karşı çıkacağını düşünüyordum. Bir anayasa kısa

olmalı, yönetmelik gibi olmamalı. Yani 1876, 1924, 1961, 1982 anayasalarımız

birer yönetmeliktir. 1921 anayasamız bir anayasıdır. Dolayısıyla biz böyle özlü,

kısa bir anayasa yapmalıyız, her konunun çözümünü anayasadan beklememeliyiz.

Bu anayasa herşeyden önce insan haklarına dayanan, temel hak ve özgürlükleri

tanıyan, koruyan ve güvence altına alan, hukukun üstünlüğünü öngören bir anayasa

olmalıdır. Bu anayasada etnisiteye, inanca, felsefi görüşe, bir atıf yapılmamalıdır,

yani nötr bir anayasa olmalıdır. Bireyi, insanı esas alan bir anayasa olmalıdır. Bu

mümkün, bizim anayasa taslağımızda yurttaşlık tanımı buna göre belirlenmiştir.  Bu

anayasa aynı zamanda hükümetlerin temel hak ve özgürlükleri çiğneme konusunda

elini kolunu bağlamalı, ama programlarını uygulamaları konusunda onları serbest

bırakmalıdır. Bizim özellikle 1961 ve 1982 anayasalarımız vesayet anayasaları

olduğu için, hükümetlerin elini kolunu bağlama esasına göre kaleme alınmışlardır,

bundan da kurtulmamız gerekir. Katılım örgütlü olmalı. Bunu örgütlemek için,

meclis başkanına bir anayasa danışma kurulu önerdik. Başka öneriler de yapılmalı,

diye düşünüyorum, çok teşekkür ederim.

Serap Güre: Merhaba, ben bir kadınım. Hülya agresifti. Biz biraz agresif oluyoruz

herhalde. Nolur affedin bizim agresifliğimizi, çünkü bu ne yazık ki dinlenmemek,

duyulmamak ve sürekli yok edilmekten kaynaklanıyor. Onun için siz bizi daha

sakin karşılarsanız biz de herhalde sakin oluruz diye düşünüyorum. Geçen hafta

Ankara’daydım, dört tane genel müdürle bir konu üzerinde görüşmeye gittim.

Hepsi beni çok nazik bir biçimde karşıladılar, çünkü bir uluslararası kurum adına

oradaydım, dinlediler ama ne yazık ki buz gibi bir suratla, hiçbir çözüm önerisi

ağızlarından çıkmadı. Tam bir bürokrasi duvarına tosladım. Bizde şeffaflık yok,

nedense korkuyoruz, korkuyoruz, hep korkuyoruz. Bu ülkede ne yazık ki zarar

görmemek için duvarlar örüyoruz. Bu ülkede ne yazık ki örneğin Alevi olunca,

Aleviyim diyemiyoruz, ne olduğumuzu söyleyemiyoruz, bir hiç olarak yaşamımıza

devam ediyoruz. Ermeni bir arkadaşım dedi ki,  Aleviler oldukları yerde değiller,

çünkü kendilerini varedebilmek için yok olarak bu ülkede varlar. Çok büyük

travmalar yaşadık. Ben 14 yaşımdan beri en yakın arkadaşlarımın öldürüldüğü bir

ülkede yaşıyorum. Politikaya girdim ve iki sene sonra arkadaşlarım öldürülmeye

başladı. Ben yaşıyorum, şanslıydım. Ve hâlâ arkadaşlarım politika yaptıkları için

öldürülüyor, ya da içeri alınıyor.

Şimdi ben meclise ya da şu anda iktidarda olanlara ne kadar güveneyim? Benim

güvendiğim bir anayasa yapacaklarını düşünemiyorum, mümkün değil böyle

birşey yapmaları. İnanmıyorum, çünkü şeffaf değiller. Bir arkadaşımızın bahsettiği

gibi bu bir anayasa oyunu. Ama ben bir oyunun içinde olmak değil, özgür olmak

istiyorum, ben artık ölmeden yaşayabilmek ve huzurlu mutlu olmak istiyorum, bunu

yapabilmek için açık olmamız  lazım, şeffaf olmamız lazım, hiçbirimizin diğerini

asiste etmesi gerekmiyor. Herkes kendi yüreğiyle sesini duyurabilirse, diğerlerine

dokunabilirse ne istediğini ifade edebilir, asiste olunca olmuyor bu. Teşekkürler.

Vildan Yirmibeşoğlu:  Biraz önce  konuşan arkadaşımız ilgi ve taslaklardan,

çalışmalardan bahsetti, umuyorum ki bütün bunlar demokrasi kültürümüzü

geliştirecektir, buna çok ihtiyacımız var. Nedense biz konuşuyoruz ama

davranışlarımızla başka şeyler yapıyoruz. Bir bakıyoruz devletin bir yanı çok ciddi

çalışmalar yapıyor, zaten Avrupa Birliği Uyum Yasaları’yla başlayan süreçte çok önemli

yasaları değiştirdiler, ama uygulamaya baktığımız zaman bu değişimi görmüyoruz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamıyor Türkiye, anayasanın bazı

maddelerini görmezden geliyor. Birçok insan anlamsız bir şekilde, sadece ifade

özgürlüğü hakkını kullandığı ve örgütlü mücadelenin içinde olduğu için cezaevinde

tutuklu, özellikle kadın siyasetçiler. Biz kadınları siyasete özendirmeye çalışıyoruz ve

bunun içerisinde olan kadın siyasetçilerin ve kadın sendikacıların içerde olmasını ben

hâlâ hazmedemiyorum, kendileri de aynı şekilde. İfade özgürlüğü ve örgütlenme

haklarının ihlâl edildiğini düşünüyorum. Anayasa hukukun üstünlüğüne dayanmalı

ve kağıt üzerinde kalmamalı ve uygulanmalı. Teşekkürler.

Ayhan Bilgen:  Ben de Demokratik Anayasa Hareketi’nden katılıyorum. Biz de

Kasım ayından bu yana 23 ilde toplantılar yaptık, yaklaşık bir yıl oldu. Aslında

öncesinde de başlayan çalışmalar vardı, 2008 yılının sonunda, iki günlük Sivil

Demokratik Anayasa konferansı yaptık. Bu konferansa 330 kadar kurum temsilcisi,

akademisyen katıldı. Ama ne yazık ki referandum sürecinde platformumuz dağıldı.

Bunu aslında bir fotoğrafı paylaşmak için aktarıyorum. Türkiye’de siyaset, toplumsal

zeminin dağıtıcısı işlevi görüyor. Referandumdaki, gayet doğal olan evet, hayır ya

da boykot tercihi, platformun kendisinin bir özne olarak çalışmasını imkansızlaştırdı.

Referandumdan sonra tekrar buluşabildiğimiz temsilcilerle biraraya gelerek

çalışmayı örgütlemeye uğraştık. Ama biz yerel toplantılarda anayasanın içeriğini

konuşmadık. Biz tam tersine, bu sürecin nasıl işlemesi gerektiği, nasıl katılımcı

olabileceği konusunu, yani yol haritasını tartıştık. Çünkü biz biraraya gelen kişiler

olarak, parlamento, parlamentoda temsil edilen partiler ve iktidar partisinin aslında

içerikle ilgili taleplerin farkında olduğunu düşünüyoruz.

Sorun bir baskı mekanizmasının olmaması, yani toplumsal talebi, beklentiyi bir

baskıya dönüştürecek mekanizmanın yokluğu. Bir özgüvensizlik içinde olduğumuzu

itiraf etmeliyim. O da şu; yani sadece görüşlerini beyan eden bir pozisyon, edilgen

bir pozisyonda kaldığımız müddetçe aslında siyaseti ya da siyaset kurumunun ortaya

çıkaracağı anayasayı da eleştirme hakkını peşinen kaybediyoruz, ne yazık ki. Yani

bir anayasa kuruluş mekanizması, bu kurucu meclis, anayasa meclisi konusunu bir

danışma mekanizması gibi önermekten öteye geçmeli. Eğer anayasaya dair çalışan

platformlar, siyasi partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri, bu alanda çalışan

akademisyenler bir ortak platform kurmayı başarsalar ve bu platformu da sadece

görüş belirten, danışılan bir mekanizma olarak değil, burada uzlaşılan, ortaklaşılan

şeylerin bağlayıcılığı konusunda bir irade beyanında bile bulunsalar, ben siyasetin

toplumsal dinamiklere daha saygın bakacağını düşünüyorum. Daha önemseyerek,

daha dikkate alarak bakacağını düşünüyorum. Bunu beklemek yerine bence bu

süreçte inşa etmek konusunu acilen gündeme almak zorundayız. Yani siyaset

kanallarınının kendisinin demokratik olmadığı bir süreçte, oradan çıkacak eserin

de, demokratikleşme talebini karşılama ihtimalinin zayıflığını şimdiden görmek

zorundayız. Teşekkür ediyorum.

Ertuğrul Çepli: TÜSES’in ilk kurucularındanım, TESEV’in de ilk kurucularındanım.

Öncelikle bir teşekkür borçluyum. Böyle bir ortam ben ilk defa görüyorum. Belki

20 belki 25 senedir bu tür toplantılara hep katılırım, ama ilk defa bizler için 2 saat

ayrıldı. Ve bize söz verildi. Cidden kutluyorum, hep böyle olmalı, dilerim bu örnek

olur. Ülkemizin parlamentosuyla ilgili bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum, bakın

milletvekilleri nasıl seçiliyor ülkemizde.  Siz sanıyor musunuz ki, hür iradeleriyle

aday oluyorlar, ve hür bir şekilde halkı temsil ediyorlar. Hayır! 550 milletvekili

adayının inanın 550’sini genel başkanlar belirliyor veya Genel Merkez belirliyor. Bu

550’nin seçilebilir 250’sini Genel Başkanlar doğrudan belirliyor. Ve biz şimdi bu

meclise diyoruz ki, siz anayasa yapabilirsiniz, bunu nasıl sindirebiliyoruz ki içimize.

Zaman geçtikçe inanın demokrasi diktaya doğru gidiyor. Ben kendi partimden

söyleyeyim. Yıl 1950, listeler hazırlanıyor Cumhuriyet Halk Partisi’nde. İsmet Paşa

Milli Şef. Partinin aldığı karar şu: adayların yüzde yetmişini örgüt belirleyecek, yüzde

otuzunu Genel Merkez belirleyecek. İsmet Paşa’ya talebi var mı diye soruluyor, beş

kişi öneriyor, o beş ismin üçü kabul ediliyor, ikisi kabul edilmiyor. Ama ondan sonra

bağırıyor, çağırıyor ve onları da kabul ettiriyor. Ama beş tane sadece. Bugünkü

genel başkanlar, hepsini belirliyor. Nereye gidiyoruz, diktatörlüğe gidiyoruz. Ama

iddia ediyorum, bütün dünyada demokrasi diktatörlüğe doğru gidiyor. Halkın

yetkileri gasp edile edile siyasetçiler tarafından oraya doğru gidiliyor. Son olarak,

tartışma kültürümüz yok, buna ben de dahilim, bir önce söylenenin üzerine inşa

ederek ilerlemiyoruz. Hepimiz özellikle kendi fikrimizi söylemek istiyoruz.

Tatyos Bebek:  Biraz evvel karamsar görüşler belirtilince kanıma dokundu,

konuşmak istedim. Ben 35-40 yıldan beri belli bir mücadelenin içerisindeyim.

Daha çok demokrasi istiyorum, özgürlük istiyorum, onun için mücadele ediyorum.

Geldiğimiz nokta belli. Görüyoruz. Hayallerim vardı, gerçekleştiremedim. Ama ben

mücadeleye devam etmek istiyorum, 1876 yılından beri ilk kez halk bir anayasa

içerisinde olacak. Şimdiye kadar hiçbir anayasayı halk yapmamış. Şimdiye kadar

yukarıdan birileri anayasayı yapmış, formatlamak istemişler toplumu, ilk kez şimdi

bir anayasa yapılacak ve ben içinde olacağım. Ben içinde olmak istiyorum, bunun

için ben bunun yolunu yöntemini bulmak zorundayım. Bu onlar şöyle yapacaktır,

bunların niyeti budur diyerek olmaz arkadaşlar. Bunu belirtmek istiyorum ve

bunun için bizim mücadele etmemiz lazım. Ne kadar kazanımımız olursa olsun,

biz isteyeceğiz, onlar vermeyecekler, ama biz istemeye devam edeceğiz. Demokrasi

böyle birşey, onun için karamsarlığa kapılmayalım, gerçekten ilk kez Türkiye’de

böylesi bir gelişme var, bizim bunu değerlendirmemiz  lazım, atı alan Üsküdar’ı

geçerse biz hayıflanmaya başlarız, en azından bunu söylemek istedim, teşekkür

ediyorum.

Mustafa Paçal: Ben iki konuyla ilgili kısa bir yorum yapmak istiyorum. Bunlardan

bir tanesi, bu anayasa sürecinde çokça konuşulan uzlaşma konusu. Bu tam olarak

hepimizin evet diyebileceği, bir optimum nokta yakalanmasıyla ilgili bir temenni

anlamında söyleniliyorsa, bu rahatsız edici birşey değil. Ama yok, bu uzlaşma

tanımı herkesin kabul edebileceği bir anayasa için kullanılıyorsa, yani herkesin evet

diyebileceği bir anayasa olursa doğru olur, olmazsa olmaz diye söyleniyorsa, burada

hemen Güney Afrika örneğini söylemek lazım. Dr. Albie Sachs söyledi; yeterli

konsensüs. Çünkü hiçbir anayasa, hiçbir ülkede, herkesin, bütün parlamentonun,

bütün halkın kabulüyle çıkmış değildir. Ölçü, yeterli konsensüs. Güney Afrika

anayasasının bence kilit yanı uzlaşma kavramı.  İkincisi, bu kurucu meclis anayasa

meclisi gibi öneriler. Bu tartışmalar kurucu iradenin anayasa üzerindeki vesayetinin

korunmasına kadar varıyor.

Burada herkesin bilmesi gereken çok önemli bir konu var. Sivil toplum

kuruluşlarımızın, (onlarla ilgili de farklı kanaatlerim var) ve uluslararası evrensel

hukukun, uluslararası sözleşme ve anlaşmaların bu anayasa sürecinde bu

parlamento, bu hükümet üzerinde oynayacağı rol çok önemli. Şöyle geliştirelim

öneriyi. Parlamentonun demokratik bir anayasa yapma konusundaki kapasitesini

arttırmak, anayasa tartışma sürecine katkısını daha demokratik hale getirmek için

ağırlıklı gücümüzü, yürütme ve yasamanın üzerinde bir baskı olarak oluşturma, bunu

hem evrensel hukuk, hem Avrupa Birliği’ne aday bir ülke, hem Birleşmiş Milletler

sözleşmeleri, hem Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi bir ülke olarak Avrupa Konseyi

anlaşmaları gibi,  sivil tıoplumun beklentileri gibi meclisin üzerinde bir demokratik

baskı oluşturmayı düşünmemiz lazım. Şöyle birşey olur mu; kurucu meclis, anayasa

meclisi bir anayasa taslağı hazırlayacak, parlamentoya bunu kabul edin diyecek.

Hangi seçilmiş parlamento kendi dışında hazırlanmış bir anayasa servisine evet der,

böyle bir uygulama olmaz. Onun için, eğer bu öneriler bizi anayasanın değiştirilemez

iki üç maddesi ve anayasanın giriş bölümüne dokunmamaya götürüyorsa, olmaz.

Bunlara dokunmadığın zaman o anayasanın içindeki bütün maddeleri demokratik

olarak yazsanız bile, evrensel hukuka uygun düzeltmeler yapsanız bile, yeni, sivil,

demokratik bir anayasa yapmış olmazsınız.

Banu Tuğçe Alacacı: Hukuk öğrencisiyim. Bu seminerde ve daha önce de katıldığım

bir seminerde benim dikkatimi çeken şu oldu, yeni anayasanın insani haklar içeren

ve uzlaşmacı bir anayasa olması gerektiği konusunda galiba herkes hemfikir. Lakin

bugün hükümetin, parti ayırmadan söyleyebilirim ki, son derece şiddeti teşvik

eden ve uzlaştırmadan uzak hatta kutuplaştırıcı söylemler içerisinde bulunduğunu

söylemek yanlış olmaz sanırım. Bugün de pek çok hocamız söyledi zaten, böyle

bir ortamda, hem de halk desteğini almayan bir anayasanın sürdürülebilirliğinden

sözetmek imkansız. Dolayısıyla eğer halka karşı uzlaştırıcı olmazsanız ya da böyle

şiddet söylemlerine devam ederseniz bu çelişki içerisinde halkın desteğini almak 

pek mümkün olmaz diye düşünüyorum. Dolayısıyla sürdürülebilir ve samimi

bir anayasadan bahsedemeyiz. Bu noktada hükümetin, yine parti ayırmadan

söylüyorum, bu uzlaştırmadan uzak ve şiddet içeren tutumlarından vazgeçmesinin,

insani haklar içeren ve uzlaştırmacı bir anayasa için daha faydalı olacağını

düşünüyorum. Teşekkür ederim.

Dilek Kurban: Burada kapatmak zorundayız. Süre sınırlaması nedeniyle sözünü

kesmek zorunda olduklarımdan özür diliyorum. Sözü Bekir Ağırdır’a veriyorum.

Bekir Ağırdır: Herhalde hepimiz kabul ederiz ki çok öğretici, keyifli bir toplantıydı

ve ilham vericiydi gerçekten. Hâlâ bu halk anayasa istiyor mu ki, anayasadan anlar

mı ki türünden kanaatlere karşı bu ilgi yoğunluğu bile gösteriyor ki, bu halk yeni

bir anayasa istiyor.

Bu ilgi yoğunluğuna dair yine birşey söylememe izin verin. Bu toplantıyı yapılabilir kılan kurumlara ( Küyerel, Tüses, Sodev) FES ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne çok teşekkür etmemiz lazım, sayın konuşmacılara gerçekten çok içtenlikle teşekkür etmemiz lazım, ufuk açıcı anlatımları için. Bu arada düzenleme komitesi adına söylüyorum, bu toplantı için bütün partilere ve partilerin anayasa komisyonu üyelerine de çağrı ve davet yapılmıştı, Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili ve genel başkan yardımcısı arkadaşlarımız buradaydı, Ak Parti’den Ömer Çelik Bey’den telgrafla başarı dileği iletildi, onlara da teşekkürlerimizi söylememiz lazım. Ama bir son toparlama

için  fazladan bir iki cümle söylememe izin verin lütfen.

Bütün bu tartışmalar da gösteriyor ki, yeni bir anayasaya ihtiyacımız var ama yeni anayasa dediğimiz meselenin iki boyutu var sanki. Birincisi, devletle birey arası mutabakatımız bozuldu.

Bizim devletimizin şu anda makbul kabul ettiği vatandaşları var, kabul etmediği,

cezalandırdığı, sadece siyaset üzerinden değil, kılık kıyafetten tutun da bir sürü yol

ve yordam içinde kendine uymuyor diye şu veya bu biçimde hayatına müdahale

ettiği vatandaşları var.

Aynı şekilde birey olarak da çoğumuz muhtemelen devlete güvenmiyoruz. Onun için

yeni baştan devleti biçimlendirme meselemiz var. Yeni baştan devleti yapılandırma

meselemiz var. Bunun içine yönetim meselesi de dahil. Yani yönetimi tümüyle ters

yüz eden, herbirimizin köprünün güzergahından tutun kendi ilimizdeki okulların

müfredatına kadar bizimle ilgili her türlü karara katılabildiği bir yönetim düzenine

ihtiyacımız var. Bu işin bir tarafı. Bu ihtiyaç konusunda partiler arasında da, genel

toplumda da bir siyasi mutabakat var. Onun için işin bu kısmı belki daha çabuk

halledilebilir bir kısım. Ama bir ikinci katman daha var. Biraz önce Mehmet Tarhan

Bey’in işaret ettiği nokta. Bu toplumun kendi iç mutabakatı da bozuldu. Kimimiz için

Aleviler, kimimiz için farklı cinsel tercihleri olanlar, kimimiz için türbanlılar, kimimiz

için Kürtler, kendi toplum tanımımız içinde, biz tanımımız içinde yok. Bu tartışma

süreci, sadece kuralları yazma değil, bu yeni toplumsal uzlaşmayı da üretme sürecidir

aynı zamanda. Ve ihtiyacımız olan da budur aslında. O yüzden bizim yeni bir biz

tahayyülüne ve tasavvuruna ihtiyacımız var. Bunu da siyaset üzerinden yapmanın

dışında bir yol yoktur. Ama bunun yollarından bir tanesi de işte bu tür toplantıların

hergün, her yerde, her fırsatta yapılmasıdır. Ve mesele yalnızca uzmanları dinlemek

değil, birbirimizi dinlemektir. Birbirimizi tanımak, bilmek, anlamaktır. Ancak

buradan bir toplumsal uzlaşma üretiriz. Toplumsal uzlaşma dediğimiz şey, yetmiş

üç milyonun bir sabah,  referandum sabahı ya da ertesi sabah güneş doğarken

birbirini öpmesi değil, birbirimizi anlamaktır, dinlemektir herşeyden önce ve o

farklı talebin kaynağını hak vermesek bile en azından öğrenmektir. Bunun da yolu

tartışabilmektir. Bu anlamda bu anayasa yapma sürecine müdahil olmak, bu tür

toplantılar düzenlemek gerekli ve anlamlıdır. Bunun için bence, ki burada birçok

konuşmacı da değindi, meclisteki Uzlaşma Komisyonu’nun ilk yapması gereken şey

bu sürecin önce yol temizliğini yapmaktır, yoldaki barikatları temizlemektir ve bu

süreci şeffaflaştırmaktır.

İki tane talebi dillendirmeliyiz hep beraber. Birisi siyaseti demokratikleştirmemiz

gerekiyor. Burada, herhangi birimizin ettiği bir laftan dolayı yarın sabah bir savcının

terörle mücadele yasasına veya dernekler kanununa aykırılık diye dava açıp

açmaması o savcının iyi niyetindedir. Ya da TÜSES hakkında veya SODEV hakkında

dava açıp açmaması da o savcının iyi niyetindedir. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri

yasasındaki bir çok düzenleme aynı şekilde, gençlerin toplanması, coplanması, KCK

meselesi aynı şekilde. Dolayısıyla bizim önce bu sürece müdahil olabilmemizin, 

halkın, sivil toplumun dahil olabilmesinin yolu, siyasetin önündeki engellerin bir

an önce ayıklanmasıdır. En azından bu sekiz aylık, bir yıllık süreç için. O yüzden

Uzlaşma Komisyonu önce kırmızı çizgilerini birbirine deklare etmek yerine bunu

konuşmalıdır. İkincisi de bu süreç, eninde sonunda bir gün yetmiş üç milyonun

mutabakatıyla tamamlanır bir süreç değildir, çünkü anayasanın yapım sürecinde

çözülecek meselelerimiz var, anayasayla çözülecek meselelerimiz var. Ama bazı

meselelerimiz var ki, onlar ancak yeni anayasanın ürettiği iklimle çözümlenecek.

Onun için, yarınki sorunun hepsini bugün ön şart diye koymak, anayasa yapılmasın

demektir. Süresiyle, karar süreçlerinin tanımlarıyla bu süreci tanımlayan yeni bir

yasaya ihtiyaç var, ya da uzlaşmaya. Ya da Turgut Tarhanlı’nın dediği gibi bugünkü

prosedürle yapıyoruz demek gerek. O yüzden Uzlaşma Komisyonu önce bunu

yapmalıdır diye düşünüyorum.

Ancak tekrar etmek gerekirse, temennim hergün bu toplantıların yüzlercesini

yapabilmemiz ve uzmanları dinlemek kadar birbirimizi de dinlememiz, anlamamız

ve birbirimizden öğrenmemiz. Ancak bundan yeni bir toplumsal uzlaşma üretebiliriz

diye düşünüyorum. Tekrar çok teşekkürler efendim, bu toplantıyı yapılabilir kılan

herkese, her kuruma ve konuşmacılarımıza ve sizlere de. Çok sağolun.

 

 4. BÖLÜM

Orijinal Dilinde Konuşma Metinleri

 

Michael Meier

Ladies and gentlemen, I would like to welcome you on behalf of the organizers

of this conference, namely Social Democracy Foundation (SODEV), Foundation

for Economic, Political and Social Research (TÜSES), Global and Local Thought

Association (KÜYEREL), İstanbul Bilgi University and the Friedrich Ebert Foundation.

My name is Michael Meier and I am the director of Friedrich Ebert Foundation

Turkey. Please allow me at the very beginning to use the opportunity to say a few

words about the Friedrich Ebert Foundation. Fostering democracy is the call mission

and commitment of our foundation. Through office network in more than hundred

countries, plus sixteen offices in Germany, with our funding from the German

Parliament, we organize seminars and conferences like this one, we organize studies,

exchange and visiting programs, public opinion polls, training programs, research

and political training and we offer scholarships to gifted students. Our traditional

partners are the parliaments and ministries, social democratic movements and trade

unions, especially non-governmental organizations like human rights institutions,

youth and women groups, universities, think-thanks, media and the like.

Dear participants, our conference today is organized by civil society organizations,

which would like to contribute to the drafting the new constitution of Turkey. It

was our initial idea not to focus that much on the possible content of the new

constitution, but the way to the new constitution, the drafting and discussion

process. This would be the first constitution in Turkey, which is drafted freely, in

a transparent and democratic manner by the people, institutions, groups and

mainly by the political parties represented in the constitutional commission in the

parliament. We have invited renowned constitutional experts from four countries

to Istanbul: Prof. Carles Viver Pi-Suñer from Spain, Prof. Miroslaw Wyrzykowski

from Poland, Dr. Albie Sachs from South Africa and Prof. Hans Peter Schneider

from Germany. They would share the experiences, which then will be commented

by distinguished Turkish experts, Prof. Turgut Tarhanlı and Prof. Mithat Sancar.

Ladies and gentlemen, from my point of view there are some very interesting

aspects in each of four experiences, which can stimulate our experience here in

Turkey. First article of the German Constitution states ‘Human dignity is inviolable.’

After the terrible experiences of World War II, with horrible violation of human

rights, the dignity of individual was the most precious item that the new German

Constitution was trying to preserve. This was the reason why the first nineteen

articles of the German Constitution deal with the basic rights of the people.

Another lesson learned was to enshrine decentralization of power to the regional

level and never allowed a centralized state with all the powers in the hand of a

few people anymore. The drafting period in Germany was a difficult time, rather

short and done by experts without much contribution from civil society. We will

hear more about that from Prof. Schneider. Poland was the first country in Europe

to introduce a constitution in 1791 and the Polish constitution was one of the

two, which served as a model for the Turkish constitution in 1924. After the fall

of the communist regime, it took some years to come up with a new constitution.

Interesting for us to hear how the population was included in the process. Two of the

many interesting aspects in the making of the new South African constitution for

the Turkish audience are; the broad participation of all strata of the population and

the fact that South Africa has two chamber system with one chamber protecting

the interests of the religions, minorities, language and culture. The constitution

making process in Spain seems to be not very participatory concerning civil society.

Minorities like the Bask were not represented in the parliamentary committee for

the drafting of the constitution. All their lessons to be drawn for Turkey: what was

the strong role of the military in the drafting process and how was the overarching

power of the military restricted in the new constitution?

Dear participants, the new constitution of Turkey should be ensued with the

highest reconciliation possible by including all layers of the society and all political

actors in the process. Such a constitution will come out as a result of a democratic,

transparent and inclusive process. And such a process constitutes the beginning

of a new culture of living together in Turkey. It is a positive signal that the political

parties represented in the Turkish Parliament started the constitutional debate

open mindedly, without pre-conditions. We hope to contribute to this process

knowing that our contributions are really modest. We are dealing with the deep

rooted problems therefore a key requirement for this work is patience, a long term

perspective and commitment to engage in many small steps. As Mahatma Gandhi

once said ‘most of what you do is bound to be insignificant, but it is very important

that you do it.’

Ladies and gentlemen, please allow me to thank to organizers of this conference

from all the five organizations involved. Let me specially thank İstanbul Bilgi

University for hosting us and let me thank the experts, some of them just arrived

a few hours ago for traveling to Istanbul to share their experiences with us. Thank

you very much for your attention. Let me now give the floor to Ms. Şirin Payzın, the

moderator of our first panel. Thank you.

 

Günaydın. Sorry, that is the only word in Turkish, which I know. Therefore I must

continue in English and hope the translation will help to make me understandable.

Ladies and Gentlemen, first I would like to thank for the kind invitation of the

Friedrich Ebert Stiftung to this important conference at the beginning of a very

important political process of constitution making in Turkey. As it was mentioned

before it is the first constitution of Turkey, which will be drafted and elaborated

under democratic conditions. This is very important not only for Turkey but also for

the entire Europe. Because I belong to the supporters for the access of Turkey to

the European Union and I hope that we can greet you as full member of European

Union as soon as possible. I think, for this purpose it is very important - last but

not least - to have a new democratic constitution with an independent judiciary

and fundamental rights to be protected by a Constitutional Court. All these

requirements are well known all over the world as essential elements of a democratic

constitution. But I will not deal today with the content of the constitution. We

speak about the constitution making process, which started already in Turkey with

the establishment of a constitutional commission by the Parliament. Recently it

should have convened for the first time on the 19th of October, but it was delayed

by some understandable reasons, I think. And I have read in the newspapers that

also the members of the Kurdish Party have been admitted to this commission.

That is very good sign that you will be successful at the end of this process. All

political parties should participate in this process and all political ideas should be

included in the discussions about the constitution. So I start with some general

remarks on the structure and functions of a constitution. Then, we will focus to the

history and the background of constitution making in Germany. Finally, I will close

with some remarks on the constitution making process, which normally all over the

world has to take place in several phases and stages.

Constitutions are totally different from statutes, from ordinary statutory law.

The Supreme Court of the United States has stated in the famous “Marbury vs.

Madison” case, that a constitution is the supreme law of the land, binds all branches

of government and protects all citizens from any kind of intervention in the their

freedoms or against an abridgement of their freedoms and civil liberties. Therefore,

in principle constitutions have - from my point of view - four functions: Protection,

organization, legitimation and integration. The protective function safeguards

people against the state, against interventions of the state in their privacy, their

life and their property. This protective function is more or less enshrined in the

constitution by fundamental rights, civil liberties and institutional guarantees. In

order to enforce these rights it would be necessary to establish a constitutional

court which is due and able to implement an effective protection against the state.

The constitutional court should also have the power to declare unconstitutional

state actions invalid. If state organs infringe some of the civil rights and liberties

in special cases, the constitution should provide for a constitutional complaint of

everybody who is affected.

1 Konuşmacı tarafından gözden geçirilmiştir.

Hans Peter Schneider

The organizational function of the constitution is quite clear. Its purpose is to

organize the state, to establish and frame the state organs: parliament, government,

courts and so on. This is obvious. The third function of the constitution consists

in legitimizing the state actions. All activities of public authorities should be

legitimized in a democratic way. All state actions should be or must be traced back

to the people. People is the sovereign and the people should have the right not

only to elect a parliament, but also to express its will via referendums on special

issues, as you have it in your constitution. If the president rejects a law, gives it

back to the parliament and the parliament decides on that law in the same way

as before, then the president can submit it to the people for a referendum. That is

quite a useful mechanism in your constitution.

I think, the most crucial function of a constitution is the integrative function. The

constitution should unify the nation. It is not an instrument for political strategies

or tactics. It should unify a country with different ethnicities and contribute to

build a nation. The more a constitution can make this function viable and effective,

the better it is for the future of the constitution as well as for the democracy.

That means, the consensus on a constitution has to be as broad as possible. It is

not an issue only for one party. It is an instrument for nation building and nation

maintaining. Everybody should recognize himself in the mirror of the constitution,

should say ‘yes, I am a constutionalist’. In Germany, if you ask the people whether

they are happy with the Basic Law, I think, more than ninety percent of people

would say ‘yes we are very happy to have it.’ The same consensus must be achieved

also in Turkey during the constitution making process. The constitution making

process itself has some very important integrative moments, integrative dynamics

and you should organize this process of constitution making in that kind of spirit of

cooperation and integration of all political ideas and political wings in the parties.

Now I come to our German experience with constitution making in the past. It

was quite crucial. The constitution of the Bismarck Empire of 1871 was only a

copy of the former North German Federation of 1867. The first democratic

constitution in Germany was the Weimar constitution after the First World

War, but it created a powerful President, directly elected by the people within a

parliamentary system, a so called “Ersatzkaiser”, which was able to rule without

the consent of the parliament by presidential decrees. After Second World War

the reconstruction of the constitutional order started in the States (“Länder”) as

new entities created by the occupying forces of the Western Allies. In 1948 the

Allies mandated the premiers of the “Länder”, to establish a Parliamentary Council

(instead of a Constitutional Assembly) with the task of drafting a new constitution

for the entire country. This Parliamentary Council, consisting of 65 delegates of

the Länder parliaments according to the quotas of the different parties, created

a new constitution within a time frame of less than nine month, which has to

be approved by the Allied powers and ratified by the parliaments of the Länder.

Only the parliament of Bavaria decided to reject the draft, but also to respect and

implement it as soon as two thirds of the Länder have ratified the constitution. It

waas the so called two stage decision of the Bavarian Parliament, to reject and to

accept under special conditions. On May 23, 1949 the German Basic Law, what

we call “Grundgesetz”, was signed and promulgated by the President of the

Parliamentary Counsel, Konrad Adenauer, and came into force one day later. The

original demand of the Allied powers for referendum on the new constitution was

skipped. And the Allied powers did not insist on this condition.

The next opportunity for getting a new constitution arose after the reunification

of Germany in 1990, because article 146 of the existing Basic Law declared the

whole constitution null and void as soon as the entire German people, including

the Eastern Germans, would be able to decide in peace and freedom on a new

constitution. But the conservatives and the liberals in Western Germany, who

formed a coalition government at that time, decided to circumvent the article 146

and to use article 23, which allowed a reunification of Germany by a simple access

of the Eastern part to the so called area of application of the Basic Law. Article 5 of

the Re-unification Treaty provided only for “Common Constitutional Commission”

of the Federal Diet and the Federal Council consisting of sixteen members of the

Länder and sixteen representatives of the Federation, in order “to deal with the

alterations and amendments of the constitution induced by the access of five new

Länder. The results of the debates in this Commission have been very poor. By far

more interesting are the constitution making processes in the five new Länder

after the reunification. The bodies, which mainly have been involved to perform

the task of drafting a new constitution, were the parliaments of the Länder

(“Landtage”). They all have built Constitutional Committees composed only by

members of parliament, proportional to the number of seats, and complemented

by some experts. Myself, I was a member of these Constitutional Committees in

three of five Länder, in Saxony, Sachsen-Anhalt and Thueringen. The drafts have to

be adopted by two thirds majorities in every parliament. Only in Brandenburg an

additional referendum was needed. The outcome was an overwhelming majority

in favor for the new constitution.

Now I will finish these short introductory remarks with comments on some more

or less necessary steps and mechanisms for the constitution making process. We

observe all over the world that constitution making processes are normally structured

in four phases. First the initial preparation, second the formal institutionalization of

the process, third public participation and fourth final adoption.

The preparatory phase is normally led by the political parties with different drafts or

proposals for the new constitution. They try to gain support of the public and deal

also with various organizations of the civil society in order to get approval. That is

a political fight, it is very normal, and I think you all have similar experiences in the

last two or three years insisting on this preparatory phase. But it is very important

in this first phase, that the constitution making process is not driven only by party

interest or even by interest of the leading party. It is not an issue for the leading

party. Constitutions are always a matters of national concern, which benefits all

citizens and all parts of the political spectrum.

The second phase aims to institutionalize the constitution making process. The

leading role should be played by a constitutional assembly or by an existing

parliament. The plenary is not a proper stage for deliberations or discussions on

the proposed text. Therefore the assembly or the parliament has to establish a

smaller body, normally a constitutional committee or commission or counsel,

with a limited number of members. According to our experience this body should

have between 40 to 70 members, not more. These committees, of course, are

established for special issues and tasks. It is necessary, that all the political parties

in the parliament have to be represented in such a committee. It would also be

helpful, to treat these party members as equal despite the strength of the party in

the parliament. They should have the same opportunities for proposals, motions

and submissions, as well for the time to speak and to answer questions. That is very

important procedural feature. One of the most crucial problems in this phase is the

question whether or not a prepared or existing working draft of the constitution

should be used as a fundament of the negotiations. The working draft might be

presented by the government (as it was in Weimar, where the minister of home

affairs presented the whole draft to the Weimar convention). The draft might also

be presented by the government, by one or more parties, or it could be made by

the committee itself. If there is more than one draft, it would be advisable not

to decide on the preference of one of these drafts with a simple majority, but to

prepare a synopsis of all proposals in order to get a proper overview of the different

political positions. All these drafts must be treated in an equal way. In this case the

working draft should be created step by step by the committee itself, as it was

done in South Africa. Even the procedure there had a very integrative effect and

produces a maximum of consensus.

Another advice for the negotiation process concerns the sequence of the matters

dealt with. One should not start with the most crucial matters, for example not

with the question whether the articles 1, 2 and 3 of the existing constitution should

be maintained and enshrined in the new constitution. The committee should start

with the most simple and not polarizing question, that means with the organization

of the state. By creating the constitutions of the five new Länder in Germany, the

commissions started with the organization of the parliament. That was more or

less very simple. Then, we continued with the organization of the government

and the judiciary. Organizational matters should be taken as a starting point of

the discussions, because when you begin with negotiations on the crucial matters,

you get it a position, in which political power struggles prevail. This is not good for

the negotiations themselves and for the constitution. When you have reached an

atmosphere of mutual understanding and trust in the committee, then you can go

step by step further to the more or less crucial objects. That means: the decision

whether or not the articles of 1, 2, and 3 should be enshrined in new constitution,

must be put at the end of the constitution making process; it should not start with

these matters. As soon as the constitutional committee achieves an agreement

on a comprehensive text of the constitution, there may be, nevertheless, some

alternatives or options open and left for later decisions.

Then, the process in the parliament should be stopped and formally interrupted

for the third phase of public participation. It is the phase, which needs normally

between 6 to 9 months. The draft has to be published and explained in formats

that ordinary people can understand, able to comment and send their own ideas

via submissions back to the parliament. Then this phase must be supported by

the media, by opinion polls, by the press, and by broadcasting and  television,

which can offer talk shows or discussions with politicians together with experts

on specific subjects or themes of the draft constitution like fundamental rights,

electoral systems, or even the advantages or disadvantages of a constitutional

court.

In the last phase, concerning the decision making stage, the parliament or the

commission are free to change or amend the draft in order to get a higher support

for the adoption of the constitution. A two thirds majority is a minimum. Some

parliaments need even a three fourth majority, that is 75 percent of the votes of

the members. A higher quorum in the parliament for adopting a constitution is as

important as a referendum. I think, a following referendum to be held at the end

of the constitution making process is an option of course, but it is not necessary.

Normally, if a consensus on the content of the new constitution has been achieved

between the leading political parties, overwhelming majorities of the people will

vote in the favor of the constitution. That’s it what I have to say and I wish you

all the best for the constitution making process. I am very sure that your Turkish

National Assembly will be able to meet all these requirements I have mentioned.

At the end, we might celebrate the new constitution within a time frame of two or

three years from now. Thank you very much for your attention.

 Carles Viver Pi-Suñer

Thank you Chairperson. First of all I would like to thank the organization committee

for the invitation to participate in this important conference and, of course, to

thank you all for being here today.

I will begin my intervention with a quite emphatic statement: in democratic

countries based on the rule of law, constitutions, due to the nature and functions

of this particular kind of laws, must be founded upon a wide popular legitimacy.

The effective application of a constitution can not be based on the police force

or on the judicial decisions –as it may happen in relation with other kind of laws.

The effective application of a constitution must be based on a large support of the

citizens and this support must be expressed first of all through the participation of

the civil society in the processes of making and amendment the constitutional text.

This is a crucial element to warrant the social legitimacy of a constitution. 

In this contribution I will try to present, briefly, some of the essential features of

the participation of civil society in the constitutional drafting process of the 1978

Spanish Constitution and its amendments.

The drafting process

The process that brought the approval of the 1978 Spanish Constitution (in force

nowadays) took place in a context of transition from the military dictatorship of

general Franco to democracy after almost 40 years of political repression which, in

turn, affected negatively the capacity of civil society to organize itself.

Nevertheless, between the fall of the Franco dictatorship (1975) and the first

steps of the constitutional process two years later, there was a previous phase,

in which the bases of the rule of law and democracy were established, political

parties and trade unions started to work and social groups started to organize

themselves. In fact, during this period, the organization of the political system was

2 Konuşmacı tarafından gözden geçirilmiştir.

3 In the last phase of the dictatorship, very weak interest groups, political apathy, disinterest towards politics and lack of democratic political culture of the majority of society coexisted with small social sectors that were increasingly politicized and more politically culturalized. However, the basic values of democracy seemed to be attained by the population. A survey of 1973 (FOESSA) shows that 74 % of the population were in favour of freedom of the press; 71 % were in favour of freedom of public worship of any religion (relevant given the importance of the Catholic Church in the regime and the high levels of religiosity of the population); 58 % were in favour of the freedom of association (trade unions) and 37 % supported the freedom of political association – political parties

(Foessa 1981: 621 i 622). That is, society was quite clear about democratic freedoms, but was not

so clear about political freedoms. When the dictatorship collapsed, the processes of politicization

and culturalization were fast and broad. Thus, although the Law on Associations was passed during the Franco regime (1964), the important rise of the number of associations took place during the transition: in 1966 there were only 520 registered associations; between 1977 and 1982 there

were more than 26,000 new associations, an increase of 380 % over 1976 (F. Mota, 2008: 145).82

Carles Viver Pi-Suñerradically transformed, although this transformation was carried out by formally respecting the legislation of the Franco period (i.e. following the rules laid down

in the legislation that required reform). Civil and political rights were recognized

via the ratification of international treaties and rights declarations; associations

and political parties were legalized; the regions were granted a provisional selfgovernment status; the margin of the military code of justice was limited and the first democratic elections took place in 1977.The result of these elections was the establishment of a bicameral parliament,

which did not expressly intend to draft a constitution, although the general social

expectation was that would be its main task.  As a matter of fact, shortly after

the establishment of the new parliament, its plenary sitting set up a parliamentary

committee in charge of drafting a new constitution.

Thus, the drafting of the constitution in Spain was neither commissioned to the

government, nor to a constituent parliament, a parliament exclusively elected

to draft a constitution, nor to a technical committee or body. The drafting was

commissioned to an ordinary legislature that, to this end, created a committee of

36 MP’S representing 9 parliamentary political parties. That committee, in its turn,

set up an internal working-group composed of seven MP’S.

The members of these bodies had the support of the parliamentary legal advisers

but, above all, had the advice of the legal experts of their respective political parties

and the “guidance” of their party leaders.

The drafting process, that lasted 14 months, was very long, at least from a

comparative perspective. Partially this was due to the discrepancies between both

chambers of the Parliament-Congress and Senate. These discrepancies had to be

solved by means of a mixed parliamentary commission.

Eventually, the draft was passed by a large majority of votes in both chambers of

the parliament -94 % of the votes-, (votes against the constitution came from

extreme right-wing members of right-wing parties and from Catalan and Basque

pro-independence parties ). The draft was widely ratified by referendum -85 %

of the votes, which represent 59 % of the electoral roll-, it was widely ratified

4 The final draft of the joint committee was passed in the two parallel votes in the Congress and

the Senate. In the Congress, it was passed by 325 over the 345 cast votes; 6 votes were against it

and there were 14 abstentions. Also, 5 MPs from the Basque Nationalist Party (PNV) were absent

as a sign of protest. Negative votes: 5 members of the right-wing party (Popular Alliance, AP)

and 1 member from the Basque Left Party (Eukadiko Ezquerra, EE). The abstentions came from

7 members of the of the PNV, 3 members of AP, 2 members of the Union of the Democratic

Centre (Unión de Centro Democrático, UCD) and 2 members of parliamentary group that joined

most nationalist parties -(in this case, from the Catalan Left Party (Esquerra de Catalunya) and the

Democratic Pact for Catalonia. In the Senate, the draft was passed by the positive vote of 226

members over the 239 attendees. The votes against the proposal were cast by 2 senators coming

from Basque and Catalan nationalist parties and 2 senators from state-wide right-wing parties.

everywhere except for the Basque Country (in this region the votes in favour of the

Constitution represented only 31 % of the electoral roll).

The participation of the civil society in the making constitution process

From what I have said till now, one can conclude that, apart from the direct

participation through the final referendum, the participation of the civil society

in the process of drafting the constitution in Spain was essentially channelled

through the parliamentary political parties, above all through those parties that

had representatives in the two parliamentary bodies that actually drafted the

constitution: the constitutional committee and the working group.

In fact, except for the referendum, the direct participation of the civil society took

place neither through the election of an exclusively constituent parliament and

after a debate about the fundamental features of the future constitution, nor

through ad hoc or formalized mechanisms of direct participation.

These kind of mechanisms of participation didn’t exist at that time – while they did

in other subsequent processes, such as the case of Northern Ireland in 1998, or

nowadays, in small but relevant scale, in Iceland.

In fact, in truth, the debate on deliberative democracy did not seriously come up

in Europe and the world until the end of last century.

 

 For example at that time

5 The overall results of the 1978 referendum were as follows. Participation: 67.11 %. Votes

in favour: 84.54 % of valid votes, and 58.97 % of the electorate (electoral roll). In the Basque

Country, participation did not reach 50 % of the electorate: only 44.65 % of the electorate

cast their vote, and therefore the abstention was 55.35 %. Results in the Basque Country over

the electoral roll: 30.86 % in favour and 13.97 % against. Over valid votes: 70.24 % in favour.

6 In November 2010 a committee of 25 members was established to supervise the constituent

process. The meetings of this committee where transmit by streaming in Facebook. During 2011

thousands of citizens made proposals through social nets and 950 people were appointed to debate

through Twitter the main points of the new Constitution. The draft will be summit to a referendum.

7 Referendums assume the existence of a community (demos) with its own identity. In calling the

people to “speak”, a constitutional referendum entails the idea that there is a group that can

be called “the people”. However, in a divided society, the use of the referendum may lead to an

intensification of divisions, as was the case of the referendum in Northern Ireland in 1973 and Bosnia in 1992. Northern Ireland, 1973:  after the dissolution of the assembly of NI, a referendum was organized, in which it was asked if citizens wanted NI to remain as a part of the UK or if, on the contrary, they wanted it to join the Republic of Ireland and, therefore, dissociate from the UK. While Unionists agreed to hold the referendum and campaigned for “yes”, the Republicans were against the referendum and promoted the non participation on it. The referendum campaign was held in a context of violence that led to a share of 58.1 %. Less than 1 % of Catholics cast their vote. The result was favourable to the status quo, but the “YES” only represented half of the northern-Ireland society that had considered the Irish referendum as legitimate. However, in 1998, the referendum on the Good Friday agreement fulfilled the criteria of inclusion and deliberation. Both the contents of the agreement held on referendum and the process itself were agreed by a wide range of actors there was not yet the possibility of using the new technologies such internet that has been used in recent constitutional processes in Ireland, Iceland and, I think, in

Turkey nowadays.

Thus, in Spain the social participation in the constitutional process was not very

different from the majority of constitutional processes that took place in Europe

during the twentieth century.

In those cases, in which the participation of the civil society is channelled though

parliamentary political parties, there are two aspects that require being evaluated

in order to determine the degree of social participation:

-        on one hand, the capacity of the parliament to include and integrate as many

political options as possible (that is, the capacity to receive, debate and integrate

as many of these political options);

-       on the other hand, the capacity and possibilities of the civil society to have a

direct access to bring specific proposals to MP’S, i.e., to have a direct voice in the

parliament. I will analyze both aspects altogether:

Regarding the first aspect, it must be said that the parliament that emerged from

1977 elections was rather a fragmented parliament with representation of 13

political parties.

The wide political and ideological spectrum of these political

parties in the Parliament allowed a large representation of the myriad different

political options of Spanish society. There were representatives ranging from

extreme-right parties linked to the dictatorship to the extreme-left parties, together

with peripherical nationalist parties, which represented 13 % of the MP’S.

In this sense, an effort was made to include within the constitutional committee and

the working group, members of the parliament who could act as representatives of

a wide ideological spectrum.

However, the working group excluded the Basque from across the spectrum of the highly divided Irish society. The referendum was the end of a complex deliberative process, which explains why even the “losers” accepted the results of it. (Tierney, Stephen, 2009 “Constitutional Referendums: A Theoretical Enquiry” in The Modern Law Review, 72(3): 360-383).

8 The Congress exercised a constitutional initiative, a right granted in the Article 3 of the Law for the Political Reform and, in the session of July 26th, 1977, the Parliament passed a motion drafted by all parliamentary groups that created a committee commissioned with the drafting of the constitution.

9 Composition of Congress: 13 Parties and 8 /9 parliamentary groups (Catalan and Basque minority formed one group that split in 2 during the term). Parties: Union of the Democratic Centre – UCD- 165 seats; Spanish Socialist Workers’ Party

–PSOE- 103 seats; Popular Alliance

–AP-, 16 seats; Catalan Socialist Party

–PSC-, 15 seats; Spanish Communist Party

– PCE- 12 seats; Catalan Socialist Unified Party

–PSUC- 8 seats; Popular Socialist Party -PSP-UP- 6 seats; Democratic Pact for Catalonia

 – PDC- 11 seats; Basque Nationalist Party

– PNV- 8 seats; Catalan Christian-Democrats UCD-CD, 2 seats; Left of Catalonia

– EC-FED- 1 seat; Independents from the Centre

– CIC- 2 seats; Basque Left – EE-EI- 1 seat.

10 Partisan composition of the Constitutional Committee, of the Working-group and of the Joint

Commission.

nationalist Party and this exclusion accounted partially for the lack of support that

the Basque Country gave to the constitution in the 1978 referendum.

Still today,

the consequences of this lack of support are felt.

Nevertheless, it can be said that in the constituent parliament there was a

representation of a large variety of ideological positions, which proposed very

different solutions to key issues such as the economic system, the form of

government, the territorial structure, and the form of state (monarchy vs. Republic).

But, before analyzing the deliberative and integrative capacity of the parliament

vis-à-vis such a plurality of inputs, something must be said about the capacity of

civil society to deliver its proposals to the parliamentary parties. In other words,

something must be said about whether the participation of the civil society was

limited to elect members of the parliament and to give them a blank check, or

whether such participation managed to address some specific proposals to the

MP’s.

Of course, these are questions rather difficult to analyze and measure.

From a formal point of view, as I have said before, there were not ad-hoc or

formalized mechanisms that allowed the civil society to bring proposals to the

Parliament.

For this reason, social organizations presented their political views to the parties with

parliamentary representation essentially through processes that were informal and

not transparent (personal links, etc…). Possibly, the most “formalized” procedure

was the one taken by certain groups such as the military, which had some of its

members in the government. The government, despite not formally leading the

process, had an important influential capacity on the parliamentary working group.

In any case, the secrecy and the lack of transparency of the parliamentary sessions

favoured this type of informal links.

Constitutional Committee: 36 members (17 UCD, 13 PSOE, 2 PSC; 2 PCE, 2 Catalan and Basque

Minority; 2 AP; 1 from the Socialist Popular Party -PSP-).

Working-group: 7 Members (1 PCE, 1 Catalan Minority (PDC - CDC), 1 PSOE, 2 UCD, 1 AP). PSOE

initially had two speakers but handed over one to the PCE.

Congress-Senate Joint Commission: 8 members, four senators and four deputies.

Members of the Congress: 1 PSOE, 1 UCD, 1 Catalan nationalists, 1 PCE.

Senators: 2 UCD, 2 PSOE.

This result was not completely unexpected: in 1976, the Basques had already shown their scepticism towards the path chosen to democracy with a comparative low participation in the referendum about the Francoist law that was meant to establish the process and way to democracy (Law for the Political Reform). In the 1976 referendum the average turnout was 77 %, and votes in favour reached 73 % of the electoral roll. In the Basque Country, turnout was 54 % and votes in favour only reached 49 % of the electoral roll.

However, despite this lack of publicity, it must be stressed that the drafting

process aroused great expectation among citizens; the media closely followed the

process and several social groups (chambers of commerce, associations of lawyers,

university professors…) discussed publicly specific constitutional issues and

made their respective positions public. Those proposals reached the parties with

representation in the parliament through a “transparent” and “public” process.

Indeed, through these two ways, “private” and “public”, “opaque” and

“transparent”, the interests of the different pressure groups reached the political

parties. Catholic Church, the military –both of which had an extraordinary power

during the dictatorship-, and the employer’s organizations and the trade unions

were among the most important interest groups.

For instance, the Catholic Church managed to introduce an explicit reference to

itself in the article on freedom of religion and the secular character of the State.

The military, although they didn’t have a uniform position, and even a significant

group of them did not share the fundamental and democratic objectives of the

constituent process, managed to introduce an article in the preliminary Chapter of

the Constitution that provided them highly relevant functions, despite the fact

that these functions had to be exercised under the direction of the Government.

In fact, after the Constitution was enacted, a lot of measures have been taken in

order to adapt the military to democracy. Above all, after the failed military coup

d’état in 1981, measures such as, economic promotion of early retirement of high

ranking military staff, a significant increase in the number of civilians holding senior

positions within the Ministry of Defence; an increase of the military budget; a

change of the contents of the topics studied in the military schools

were discussed.   

12  It did not prevent the leaking of some parliamentary drafts, which certainly looked for the reaction of the society.

13 Section 16.3. No religion shall have a state character. The public authorities shall take

into account the religious beliefs of Spanish society and shall consequently maintain

appropriate cooperation relations with the Catholic Church and other confessions.

14 Section 8 (1) The mission of the Armed Forces, comprising the Army, the Navy and the Air

Force, is to guarantee the sovereignty and independence of Spain and to defend its territorial

integrity and the constitutional order. (2) The basic structure of military organization shall be

regulated by an Organic Act in accordance with the principles of the present Constitution.

15 Section 97 The Government shall conduct domestic and foreign policy, civil and

military administration and the defence of the State. It exercises executive authority and

the power of statutory regulations in accordance with the Constitution and the laws.

16 The armed forces were a basic pillar of the Franco dictatorship and enjoyed a significant political

power. They were not subordinated to civil authority. In addition to the traditional function of

national defence, they performed the task of maintaining public order and obeyed their own laws

and courts. The 1978 Constitution established the basis for the political neutrality of the armed

As I mentioned before, it is quite difficult to determine whether and how efficient

the direct influence of civil society and social organizations was upon the leading

parliamentary elite and their political legal advisers, but such an influence was

probably balanced out by the interests of the party elites, as usual in representative

democracies.

But, I still have not provided an answer to the last question: did the parliament

have any capacity to include the plurality of proposals that came from the society

and from different parties? How did the parliament manage such a diversity of

political options which, in some cases, were openly contradictory and were dealing

with not just specific issues of limited scope but also with general and crucial issues

such as the economic model, the territorial structure of power and the choice

between monarchy and the republic?

When answering such questions, some points must be taken into account: first of

all, despite the wide ideological diversity among parliamentary parties, almost all

of them shared an ensemble of fundamental choices, such as the imperative need

to establish a welfare democratic system based on the rule of law, wide system of

rights and liberties, certain territorial decentralization, a new fiscal model, etc.

Secondly, all these options also shared an obsession with reaching a consensual

position, giving up their maximum political preferences; in other words, they all

shared the obsession with avoiding conflict: nowadays, especially among the

younger generations in Spain, it is difficult to imagine that the memories of the

civil war of 1936-1939 still had a huge impact at that time in Spain, while we were

drafting the new constitution after 30 years. This obsession explains the broad

amnesty granted at the beginning of the transition to a democratic regime and

the decision not to prosecute excesses and crimes committed during the civil war

(1936-1939) and the dictatorship (1939-1975) or to cleanse the civil and military

services. In Spain until 2007 there is no law aimed to repair the crimes that took

place during those periods of times.

Naturally, a complete and total agreement among all the forces was impossible and

forces and their submission to the higher domain of civilian authority as well as to the common

courts of justice. Since the Constitution was approved, legislation was passed in order to implement those constitutional principles. However, the measures to adapt the military to democracy were expedited right after the 1981 failed military coup d’état, the accession of Spain to NATO and the change of governmental power in 1982, when the Socialist Party won the General Elections.

Among the measures adopted since is the 1984 reform of the Spanish law regulating the basic

criteria of national defence and military organization. The reform clearly stated that responsibility

for defence policy and military administration belonged exclusively to the central government. As a

consequence, there was a promotion of early retirement which implied a significant increase in the

number of civilians holding senior positions within the Ministry of Defence; an increase of the military

budget; a change of the contents of military instruction schools, etc. Extract from Viver, Carles 2010

“The Transition to a Decentralized Political System in Spain”, Forum of Federations, Ottawa: 21-22.

17 Ley 52/2007, de 26 de diciembre.

the result was that the two largest parties’ decisions were taken over (especially the

state-wide parties’ decisions). In some cases when the positions were completely

different, the solution consisted in delaying the debate by referring them to the

development of further new legislation (the organic laws, a reinforced-majority

pieces of legislation reserved for the development of certain constitutional

matters); and in some other cases the solution consisted in using very generic

and undetermined clauses that could embrace different alternatives (the latter was

used for example to regulate a large part of the constitutional territorial structure).

Thus, as a conclusion it can be said that apart from the referendum, which is an

important but not sufficient mechanism of participation, the participation in Spain

took place through, and by, a plural parliament that managed to integrate a rather

large plurality of ideological options; and that such participation was articulated

through political parties to which, in an informal way, the society managed to

address some of its proposals. In any case, the process was essentially led by the

political parties themselves.

The participation in the constitutional amendments

However, if we can say that the level of participation of the Spanish civil society

was similar to that shown in other western democratic countries at that time, we

cannot say the same regarding the following constitutional amendments.

The Spanish constitution has only been reformed twice in its 35 years of existence:

in 1992 and last summer. In both cases the reform affected just one article; the

1992 reform dealt with nonessential issue (the recognition of voting rights for

European citizens in local elections); by contrast, the 2011 reform included such a

crucial and transcendental issue as a limit to the public debt and deficit for all levels

of public administration (central, regional and local levels).

In both cases, the participation of the civil society was much more limited than the

participation in the constitutional process.

The actual margin left to the society to analyze and debate the reform was almost

none; the 2011 amendment was not only carried out during the summer holiday

period, but was processed in 15 days through parliamentary fast-tracked procedure.

The reform was in turn justified by the urgencies derived from the economic crisis.

In addition, the reforms were not submitted to a referendum, which was not a

legal obligation; but it could have taken place if demanded by 10% the MP’S.

Both processes were therefore exclusively parliamentary but, while in the 1992

18 Referendums are more used to exercise a general control over large parliamentary choices than they are to include specific elements. In addition, nowadays there are other ways to integrate and legitimate political options, as it has been said (see footnote 9 referring to 1998 Northern Ireland referendum): a referendum could be the last step of a long and deep deliberative and inclusive process.

reform was participated by all parliamentary parties that voted in favour, the 2011

reform has been exclusively agreed by the two largest parties (the party in office

and the main in opposition). Only afterwards, once the draft was definitive, they

invited other parties to join in. Most minority parties did not even take part in the

voting and left the chamber.

This last reform has been heavily criticized in Spain by some parties not for the

content but for the procedure. Some parties, among which there was the other

nationalist party in office in Catalonia, have considered that their exclusion from

the reform process has broken down the original constitutional pact. As a matter

of fact, this particular and exclusive way, in which the reform was done, has fuelled

the debate on the legitimacy of the 1978 Constitution.

Whether one can share this opinion or not, this dispute highlights the importance

of guaranteeing a wide participation of the society in the constituent processes

and constitutional reforms, as I said at the beginning of my intervention.

Thank you for your kind attention.

 Miroslaw Wyrzykowski

Good afternoon ladies and gentlemen. I am extremely honored to be invited

here and to participate in this extraordinary gathering concerning the process of

dramatical impact on the future of the society, of the individual and of the state.

When I was involved in the constitution making process in Poland, I seriously

proposed to put into the constitution right to siesta as a fundamental right.

Unfortunately the Constitution Committee rejected my proposal and regreted it

very much until now. So, having my speech after lunch I will try to present briefly

some ideas concerning this issue.

As we know, what is at stake in the constitution making process is the history; is the

experience of the state and of the society and of individuals. The history of Poland

was already mentioned today, but I would just like to show you that in the history

of Poland, in the fifteenth and sixteenth centuries, Poland was a superpower in

Europe; a superpower also from the point of view of parliamentarism. But, one

of the elements of the parliamentarism then was the concept of  deliberative

democracy. It means that decisions should be taken unless no one will object.

And it perfectly functioned two hundred years. Once, one bright member of the

parliament said: “No.” And a catastrophe started. That is the part of the history.

Another part of the history is the minority in Poland. We, Polish, offered minority

rights to Jewish community. But did not offer rights to the peasants till the mid

of the nineteenth century . And as last example, the constitution of Poland 1791

was mentioned, but it was not mentioned that this constitution, the second

constitution in the world, was one of the reasons of the partition of Poland four

years later between Russia, Prussia and Austria. Why? Because, this constitution

was perceived in these three capitals as a risk for their power. What happened?

Poland disappeared for 123 years from the political map of Europe. Who did not

recognize the partition of Poland? It was a unique country in Europe: Turkey. And

we do remember this gesture of political and very friendship character.

Between the First and the Second World War, we had two constitutions and we

have Polish Atatürk: It was Marshall Pilsudski. He was a hero and had a strong

personality. When we started to draft the constitution, the person of Marshall

Pilsudski was the point of reference. Why? Because parliamentarians wanted

desperately to create a political system with a very weak president. Because Marshall

Pilsudski was the natural candidate as a president. So, based on the constitution

1921, it was pure parliamentary system. Constitution was adopted, but Marshall

Pilsudski rejected to be the president.

In 1935, in new circumstances, the new constitution was adopted based on the

fact that Marshall Pilsudski would be, according to the situation, the president of

Konuşmacı tarafından tekrar gözden geçirilmemiş olup konferans sırasındaki ses kaydının birebir deşifrasyonudur.

Poland. He died two weeks before adoption of the new constitution. The lesson we

learned was that never ever write the constitution keeping in mind and focusing on

the person you think will be or will not be a member of this political period.

After 1945, after the Second World War, in 1989 Poland was independent from

the perspective of the public international, but was not a sovereign country. What

happened in this situation then? In 1978 Karol Wojtyla, Bishop of Krakow, was

elected as a pope and what happened in Poland? Polish society got a real real most

of lack of fear, I wouldn’t say of courage but lack of fear.

Two years later, solidarity movement appeared. 13 of December 1981: Marshall

coup d’etat. And it took eight years up to 1989 round table talks, as I call it the role

of the fortune in the modern history of Poland. What was the idea of round table

talks? Replacement of lack of parliamentarism. Parliament was not acting in the

proper way. In the parliament solidarity was not represented. So it was invention

like let’s put together people from illegal but having political support and credibility.

Solidarity Movement on the one side and the government of communist party,

which is legal but lacking of political support of credibility, on the other side. And

what was the final results of these talks: political deal, pure political deal.

Communist Party said ‘we will try to make a first step in direction of democratization,

solidarity will be legal entity and parliamentary elections will be partly democratic,

free.’ The result of elections of 1989 was that it happened, a miracle. You know

Poland is a catholic country. In catholic church, miracle is important and we

experienced miracle because in June 1989 Poland’s political landscape changed.

Few months later, in December 1989 constitutional landscape changed. How? By

constitutional revolution. I did participate in this process and I was invited as an

expert and subcommittee of the parliament was established with the task mandate

to write a new constitution.

You can imagine that all of us were extremely experienced people in the field of

writing constitution, no one have any idea how to do it. What we did? We just

decided no more three emblem of the constitution of 1952, no more chapter

1 political foundation, no more chapter 2 economic foundation. Empty piece of

paper, and we put in seven rules, they are still valid. The most important ban was

article 1, Poland, I will say it in German, “Poland ist ein Rechtstaat”  -”Poland is the

state based on the rule of law”- Dynamics of this one sentence of the constitution

got enormous fruits in the next seven years. What it meant that it was indeed the

time window for the constitution. Because all political parties agreed upon the

necessity of the change of the political system via amendment of the constitution.

So, we know that history is one of the sources of the constitution, we know also

that good history and bad history, good side, bright side and shadow-side.

And second is the reception of the models or the experiences of different countries.

And it is the reason why we are talking in this room today. What was the pattern

for us? The German constitution. Why? Firstly, because it was the example of

jumping from the totalitarian into the democratic system. Secondly, it was a very

very successful constitution. Why not to put some flowers of beautiful color into

our garden if the soul is similar and the sun is similar and we may arose these

flowers with our water, based on natura 2000 if we used this concept of European

Union.

Later on, the sources of the constitution were found, they were golden handcuffs.

It means international obligations of Poland. So, it created a frame for a detailed

regulation especially what is concerned human rights, fundamental rights. And, last

but not least element -and I will be back in three minutes to this moment- political

and constitutional culture, what is not visible but what creates a foundation for

prosperous society from the perspective of the constitution.

Poland is a Catholic country as I said and I will repeat this many times. And in the

Bible is written that the first will be the latest and the latest will be the first. We

were the first starting with the round table talks in February 1989. But we were

the very last concerning the constitution. We adopted our constitution in 1997.

How did it happen? First, the parliament was partly democratically elected. The

argument was: This parliament is not a proper body to adopt the new constitution

for the new democratic country. Well, we may be of different opinions. The

second parliament elected in 1991, was elected without any thresholds, perfectly,

absolutely perfectly from the perspective of constitution making process. Because,

if you have twenty-four political parties in the parliament, you have representatives

of all wings and groups of the society. Could you imagine to govern with twentyfour political parties? Out of question, but for the constitution it is perfect.

We did not reach to adopt a constitution in this period. But we did something

else. It was adopted a constitutional act on the procedure of the preparation and

adoption of the constitution on the same level as the constitution. And what

was decided? The Constitutional Committee of the National Assembly. Two

chambers of the parliament. Fifty-six persons were proportionally nominated to

the committee based on the strength of the political parties. Secondly, all potential

drafts of the constitution prepared in the past and being the subject of preparation

in this period of time were the subject of activity of the committee. So, at end of

the day it was the unified draft of the constitution taken from different drafts as a

foundation for this act; and the very majority of two third, qualified majority -it is

standard as was already mentioned- and two elements extra: Firstly, because right

wing parties at that time were ignorant and extremely arrogant, they would win

all potential elections, they did not create a mechanism of coalition prior to the

elections, they lost the parliamentary elections in 1993. They were not represented

in the parliament. But they had enormous social and political support from the

society plus from the Catholic Church. So, it was this constitutional act amended

that allowed constitutional committee to be presented extra-draft prepared by

extra-parliamentary opposition. And it was one of the elements of the game. And,

very last element was the parliament referendum held at the end of the process.

What we learned from this period of time was that procedure has a dramatically

important meaning and function in this process. Thanks to the procedure, we got

the content of the constitution and the content -I may state it here- was as good as

you could not imagine. Because Poland did not change but once the constitution

within the last thirteen years and is working perfectly even more.

After the adoption of the constitution, the parliament was dissolved and the right

wing parties declared “when we will win the parliamentary elections the first thing

that we will be doing will be the amendment of the constitution.” They warned

but nothing happened. Because it is an extremely efficient good tool to govern.

And, what was important then also: society; differently involved in the process. Not

only by this draft as I mentioned already. But also through think-tanks. Now, -and it

was 14-15 years ago- it is not necessary to create institutions. Internet mechanism

allows to create 10-15-20 think-tanks. It is a platform to exchange opinions. If I

want to have a chance and pleasure to repeat what we did, I would create with my

students immediately platforms on the internet, websites and invite you, other law

faculties, students and professors to comment every day what is going on in the

constitution making process. It is social public control of activities of the politicians.

And, what was the point of discussion and dispute: Firstly, the system of

government; always either more parliamentary democracy or semi-presidential

system. We decided to follow the model of the German Grundgesetz chancellory

system with a strong position of the Prime Minister; and it works; even so bad that

we experienced two times a parliamentary period having minority government.

But it worked. Secondly, an important -a few times mentioned- problem: Relations

between the state and the church, the Catholic Church as the biggest nongovernmental organization in Poland. And still we have many many problems.

Human rights: not at all always political, individual but social human rights. It was

disputed to put it into the constitution or to leave it apart as rather the function

of the state, not the right. And, last but not least, the European Union accession,

which is the basic problem in the consciousness and sub-consciousness of the

society. It means sovereignty understood in the very traditional understanding of

this.

Anyway, we overcame this element of the constitution making process. And what I

would like to stress is that the Polish constitution is the constitution of compromise.

If you read different elements of the constitution; norms, concepts; you will see

that this concept was taken from the liberal concept of roles. Another one was

from the very traditional natural law of the Catholic Church and so on.

We did find consensus, we did find compromise and based on this compromise

we are living in a very comfortable situation. The way why it happened so good

is also the function of the constitutional court as an independent institution. And

based on our not extremely positive experiences of the years 2006/2007 with the

Constitutional Court, I would say that if the Constitutional Court is subject of the

political attack it means that it is pure pretext the subject of the political attack

is that constitution as such. So, having this experience -if you are interested I am

ready to talk about it but I am a little bit here to share my opinions- and what are

the final conclusions having two minutes more.

It is banal but banality is still in politics present that the constitution making process

is a pure political process with extremely dramatical impact on the society and on

the future of the state and society. Secondly, the procedure as I said may have

impact on the content, on the final outcome of the activity of the parliament

or the constitutional assembly or whatever you want. Further, -although we are

here for this reason- according to me, there are still limited possibilities to adopt

experiences of different countries to my own country and my particular situation.

The first question is: What do we demand from the constitution, what do we

expect from the constitution? Then we may answer the next questions especially if

we are in the process of waiting. Differences and similarities between Poland and

Germany, Spain and Portugal or other countries. Important for us was that we got

a chance to have first and eight eyes: We invited experts from abroad, presenting

the draft of the constitution and discussing three days what and where are the

ticking bomb elements of the constitution that may really have negative impact

on this perfectly done draft by our friends. And, last but not least, is the question

of constitutional identity and it is one of the crucial elements in the constitution

making process.

Today, in the morning, I got coffee in the hotel, and I read daily news, english

written english paper, and on the page number six there was information that the

Prime Minister of Turkey will have a speech in the next days in front of the members

of his party concerning the constitution -there is a gathering of the members of the

parliament-, perfect. Page number four: Information concerning Mr. Uğur Kantar.

Mr. Uğur Kantar was soldier, private in the army and he appeared lately for everyday

physical exercises in the morning and because of this reason he was tortured and

beaten up to death. If there is no relation between the constitution and the case

of Mr. Uğur Kantar, it means there is no reason to discuss the constitution process

and very personally, very privately I would like to dedicate my speech of today to

Mr. Uğur Kantar. Thank you.

 Albie Sachs

In July 1996 the Constitutional Court of South Africa declared the constitution to

be unconstitutional. You heard me correctly. The Constitutional Court of South

Africa declared the constitution to be unconstitutional. And if you understand that,

you will understand the basic mechanisms that we developed in South Africa to

move from an overtly racist and manifestly authoritarian state to a non-racial, -and

we say- non-sexist democracy with a constitution held up as a model to the world.

And that role of the Constitutional Court, of which I have been the member of the

time, played an integral part in that process. Let me explain.

We had developed a team of negotiators in a body called CODESA, the Convention

for Democratic South Africa. It was self-appointed to begin the process of creating a

new constitution for South Africa. We seemed to be making a quite good progress.

The government that held the arms, that was in charge of the parliament, that

controlled the state, the economy on the one side and various supporting groups,

what we called the liberation movement led by the ANC and various other groups

on the other side. And the government had agreed to take steps to -what we

called- level the playing fields. I am not sure if it is same in Turkey but we used many

images from the sport team arena to validate any proposition that we wanted.

The political prisoners had to be released. Many of you will remember, Nelson

Mandela came out of prison after 27 years. The African National Congress, PanAfrican Congress, the Communist Party were unbanned. People living in the exile,

like myself, were able to come back to the country. That was our condition for

at least beginning negotiations. And in particular, the leaders -I say our because

at that stage I was not a judge but a partisan, I was part of the struggle- said:

“We were discussing the future of our nation, of our country. We want to discuss

this under conditions of freedom. If we are not free to consult with our people,

together with them, to instruct them, to get instructions from them, we will not

have a mandate, we will just be individuals speaking.” And so we used the desire

of the government to get to a new constitution. Sanctions were pressing, there

was intense mobilization inside the country and they felt the time had come where

they had to negotiate with people which they before called “terrorists”. In order to

get there, we could get certain immediate advantages for ourselves.

The government was insisting on abandoning the armed struggle and giving up

the arms. And the soldiers in the ANC said: “No, if we gave up our arms we have

nothing, we will be completely unprotected. They have the arms, they are not

giving up their arms, they ask us to give up the arms.” And so we developed a

step-by-step process, which I might mention as followed by quite to a great extent,

subsequently in Northern Ireland drawing directly on our experience.

To start with a ceasefire and to encourage debates inside the ranks of the ANC

Konuşmacı tarafından tekrar gözden geçirilmemiş olup konferans sırasındaki ses kaydının birebir  deşifrasyonudur.

about the possibilities of achieving our objectives through political means without

a gun, but not to give up the gun straight away. So, the agreement was a ceasefire.

Then we had to progress in the release of the final political prisoners in permitting

free open debate and discussion, then the next stage could be reached. That was

the agreement that the arms in the possession of the ANC would be put in armscaches. I still remember my comrade saying: “What are the caches that we are

putting our arms in?” They didn’t even know that French word. And I said: “The

arms would be placed in a container. It will be in somewhere, we will know where

they are, but they will not be able to be used by the ordinary members. And only

the military commanders of the ANC and the political control would know where

they are.”

Then at the latest stage, it was agreed that they would be in joined command

over the arms-caches. Much afterwards, when the negotiations had advanced very

much more, in the end nobody even remembered the arms-caches because we