Ayşe Çavdar: Cemaatleri neden Konuşmalıyız

 

 Cemaatleri neden konuşmalıyız?

 

Artı Gerçek  

Gazeteci, akademisyen Ayşe Çavdar’ 

Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde, yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yaptı. 1992 yılından itibaren Yeni Şafak, Ülke, Yeni Yüzyıl, Nokta, Atlas, Aktüel gibi yayınlarda muhabir ve editör olarak çalıştı. Kadir Has Üniversitesi’nde ders verdi. 2008’den beri Bir+Bir ve Express dergilerinde yazıyor. Doktorasını Viadrina Üniversitesi’nde kültürel antropoloji dalında yapıyor.

 

Osmanlı'nın yıkılışına, Cumhuriyet'in kuruluşuna tanıklık eden dönemin -İsmail Kara'nın ifadesiyle- "büyük Nakşi şeyhlerinden" Abdülaziz Bekkine tekkelerin kapatılmasıyla ilgili olarak şunları söylemiş: "...bu tekkeler kapanmayı haketmişti. Çünkü bu tekkelerin içinde İslam'ı muhafaza eden tekke fevkalade azalmıştı. Onun için Allah kapattırdı."

Mehmet Zahit Kotku da, "Küçük Hüseyin Efendi namında 100 yaşını geçmiş keramet ehlinden bir şeyh efendinin, tekkesini tamire çalışanlara" şunları söylediğini aktarmış: "...biz yıkılsın diye bakıyoruz, siz de yapmaya çalışıyorsunuz." Kara'nın, Kotku'nun Tasavvufi Ahlak kitabından aktardığı bu cümlenin sebebi ise, Fevzi Çakmak'ın da şeyhi olan Küçük Hüseyin Efendi'nin dönemin dervişlerinden bıkmış olması imiş.

Bu iki küçük alıntı İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiyesi'nde Bir Mesele Olarak İslam  (Dergah Yayınları) kitabından. Kara, tekkelerin kapatılmasının dönemin şeyhlerince o kadar büyük ve sarsıcı bir "darbe" olarak görülmediğini beyan eden başka anekdotlar da aktarıyor. Sonra şu kanaate varıyor: "Meşrep ve tarikat itibariyle geniş bir yelpazeyi temsil eden bu ifadelerden çıkarılacak yumuşak ve iddiasız neticelerden biri tekkelerin kapatılmasının (hiç değilse bu düzeyde) büyük bir gerilim ortaya çıkarmadığı, başka bir deyişle o kadar da beklenmeyen/istenmeyen bir durumun meydana gelmediğidir. Olaya dışarıdan bakıldığı zaman görülecek manzara şüphesiz bu alıntılardaki kadar rahat ve problemsiz olmayacaktır. Her şeyden önce tarikat çevrelerinin aleyhine işleyen büyük bir sosyal statü kaybı meydana gelmiş/getirilmiştir. Bu statü kayıplarının oranını mümkün olan en yüksek seviyeye çıkarmak için, Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere devlet erkanının ve siyasi merkeze yakın yayın organlarının, izleri günümüze kadar ulaşan yoğun karalama ve aşağılamalarda bulundukları biliniyor." (alıntılarla birlikte Kara'nın ifadeleri, sözünü ettiğim kitabın 252'inci sayfasında "Tekkeler kapandı mı?" sorusuyla başlayıp devam ediyor).

2013'ten itibaren AKP hükümetinin siyasi ve bürokratik kanadını oluşturan taraflar arasında başlayan savaşın ardından içine hep beraber düşürüldüğümüz, itildiğimiz durumu anlamayı kolaylaştıracak birçok ipucu barındırıyor Kara'nın bu kitabı. İlk baskısı 2008'de yapılmış bu kitapta ve az önceki alıntılardan birkaç sayfa önce Kara, önemli iki noktaya daha temas ediyor. Uzun ama meramımı anlatabilmek için alıntılamak zorundayım:

"Tarikatlarla, şeyhlerle bağlantıları çok vurgulanan II. Abdülhamit'in durumu ...ilgi çekicidir. Padişah'ın yakını kıldığı şeyhlerden biri Kuzey Afrikalı (Şazeli Şeyh Zafir), diğeri de Suriyelidir (Rıfai Ebu'l Hüda). Sarayda elüstünde (bazen de el altında) tutuluşlarının sebeplerinden biri, Müslüman Arap bölgelerine, uzakdoğuya ittihad-ı İslam (İslam Birliği) çerçevesinde nüfuz ve elverişli kamuoyu oluşturma ise, diğeri de bu kanalla haber akışını sağlayarak şiddet ve gerilimi azaltmaktır. (İki gaye de üst seviyede gerçekleştirilmiştir.)

Özel maksatlı bu istisnalar dışta tutulduğunda geride kalan nedir? Bilebildiğimiz kadarıyla II. Abdülhamit'in iyi geçindiği İstanbul'dan veya Anadolu'dan bir şeyh kalabalığı kesinlikle yoktur, bir-iki istisna da kaydadeğer bir yere sahip değildir. Padişahın cami, çeşme gibi hayır kurumları yapmak, tamir etmek için sarfettiği çabaların benzerlerini yatırlara, evliya türbelerine, ziyaretgahlara gösterdiğini de biliyoruz. Bu ilgi dönemindeki tarikatları ve şeyhleri desteklediği manasına gelmekten çok halkın itibar ettiği yerleri imar yoluyla siyasi meşruiyet ve nüfuz alanı kazanma ve halk Müslümanlığını destekleme siyaseti olarak yorumlanmaya daha müsaittir."

Bu iki paragrafın, birazdan soracağım sorular açısından çok büyük önemi var. İlk paragraf, II. Abdülhamit'in Afrika ve Asya'daki tarikat şeyhlerini Osmanlı'nın emperyal bir siyasi teşekkül olarak varlığını sürdürmek için araçsallıştırmış ve bunu da "üst seviyede gerçekleştirmiş" olduğunu söylüyor. Belli ki söz konusu olan siyasi bir alışveriş. Bu alışverişin o zaman bile  her iki taraf için de "üst seviyede" bir başarısızlığa eriştiğini görmemek için ise insanın hakikatle tüm bağını kesmiş olması lazım. Osmanlı yıkıldığı gibi, söz konusu ülkelerde yaşayan Müslümanlar da sömürgeciliğe ve birbirlerine karşı verdikleri savaşta sürekli yenilgiye uğramaktalar. Bugüne gelmeden, I. Dünya Savaşı civarında biraz durup, Osmanlı adlı emperyal projenin İslam'ı kendi harcı olarak kullanma girişiminin dayandığı bazı sınırlara bakalım.

Osmanlı'nın savaştaki müttefiki Almanya'dayız. Berlin yakınlarında bir kamp. Adı Yarım Ay. Fransızlarla birlikte Osmanlı'ya karşı savaşırken Almanlarca esir alınan Müslüman askerler için kurulmuş özel bir kamp burası. Az değil, 400 bin Müslüman var Fransız ordusunda. Hepsinin zorla askere alındıkları da söylenemez bu arada. Bunu, "Görüyor musun Araplar nasıl da Osmanlı'ya ihanet etmişler?" demek için de söylemiyorum. Osmanlı'nın Müslüman ya da "Türk" olmasının onu Avrupalı çağdaşlarından daha makbul bir emperyal proje kıldığını düşünmüyorum doğrusu.

Kampımıza dönelim: Yarım Ay Kampı'nı, bir tür "Cihada ikna kampı" diye tarif edebiliriz. Burada kalan Magribli askerler anılarında kendilerine ne kadar iyi bakıldığını anlatıp durmuşlar. Kampın ve bu "iyi"liğin amacı, Fransız ordusunun Faslı askerlerini Osmanlı istihbaratından edinilen materyalle cihatçı olarak yetiştirmek. Almanlar esir askerlere şu mesajı veriyorlar kabaca: "Ya hu ne yapıyorsunuz, Osmanlı da Müslüman siz de Müslüman'sınız, kafir Fransızlara karşı cihat etmeniz lazım." Menşei Osmanlı olan bir sömürge karşıtı söylemin, dönemin Magriblileri için ne kadar inandırıcı olduğunu merak ediyor insan tabii. Zira, emperyal Osmanlı'nın ne Magrib'de ne de başka Müslüman ülkelerde, hele II. Abdülhamid dönemine erişildiğinde gönüllülükle kabul edilen bir hegemonik proje olduğu pek değil hiç söylenemez. II. Abdülhamid'in tarikatlara, İslam'a ve o dönem filizlenmeye koyulmuş İslamcılık'a merakı da bundan. Kendisi zayıf düştüğü için hegemonik projesine rıza üretmenin zor kullanmak dışında bir yolunu bulması lazım: "Haydi hep beraber cihada." Cihad kavramının "kafir sömürgeci"ye karşı bir silah olarak yeniden icadı yalnızca bu babda anlamlı. Almanya ise hem müttefik hem de daha Yarım Ay Kampı'ndaki işleviyle "kafire karşı savaş" olarak cihadı bütünüyle anlamsızlaştırıyor. (Meraklısı şu iki kısa makaleden başlayıp bu konudaki okumalara devam edebilir. "Jihadists for the kaiser"link1  "Germany's grand First World War jihad experiment"link2).

Kara'nın yukarıda alıntıladığım ikinci paragrafı ise II. Abdülhamid'in "yerli ve milli" tarikatlara pek de yüz vermediğini söylüyor. Hatta çoğunluğu aslında tekke vakıflarının sorumluluğu ve yetkisi altında olan türbeleri, ziyaretleri vs. onararak, onların yetki ve sorumluluk alanına doğru da bir hamle yapıyor. Bunun iki nedeni olduğu tahmin edilebilir: Birincisi, şeyhleri devlet işlerine karıştırmak istememesi. Düşünün tekke sayısı kadar fazla ve farklı İslam anlayışı ile uğraşacaksınız. Bir de buna ehl-i tarik'in molla taifesiyle arasındaki tarihsel sürtüşmeyi ekleyin... Başı yalnız "yedi düvel"le değil, idaresi altındaki "72.5 millet"le de dertte bir Abdülhamit niye istesin bu kadar ağır yükü sırtında? İkincisi ve bence en önemlisi ise şu: Tekkeler de birbirleriyle rekabet halindeler. Sarayın kapısından içeri girdikleri anda zaten çürüyüp bitmiş olan devlete kendi çekişmelerini de taşıyacaklar. Hayal etmeye çalışın, 600 sene yaşamış bir imparatorluk batarken, bu sene hangi tarikatin alimini şeyhülislam atasam, geçen hafta şu tarikat zikir çekti sarayda, bu hafta sıra hangisinde, diye düşünmek ister misiniz? Niye isteyesiniz? 

Şimdi taze bir araştırmadan daha bahsetmek istiyorum: Nathan Hofer'in, Edinburgh University Press'ten, 2015'te çıkmış bir kitabı; The Popularisation of Sufism in Ayyubid and Mamluk Egypt, 1173-1325 (Eyyubi ve Memluk Mısır'ında Tasavvufun Yaygınlaşması). Çok önemli ve Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu modern, merkezi devletlerin hayati bir açmazına ışık tutuyor, çağdaş meselelerden bahsetmemesine rağmen. Diyor ki Hofer, tarikatların halk arasında en hızla yaygınlaştıkları dönemler siyasi birliklerin çöküş sürecine girdiği, devletin dirlik ve düzen sağlama işlevlerini yerine getiremedikleri dönemler. Böylesi dönemlerde devletin veremediği hizmetleri vererek ve daha önemlisi devletin sağlamaktan aciz olduğu asayişi sağlayarak tekkeler, özellikle devlet merkezine uzak şehirlerde dirlik ve düzeni inşa ediyorlar. Çünkü özerk ağlar şeklinde örgütlenmiş durumdalar ve yakın yerellikler arasında dayanışma, ortak siyaset belirleme gibi işlevler üstlenebiliyorlar kriz dönemlerinde. Sonra devlet kendini yenilediğinde ise kriz döneminde elde ettikleri bu gücü koruyabilmek için mücadele veriyor ve bu mücadele sayesinde de özerkliklerini koruyabiliyorlar. Özerkliğini koruyamayıp teslim olanlar da yok oluyor. Hofer'in araştırmasında Anadolu yok, ancak haddimi bir miktar aşarak Yunus ve Mevlana gibi isimleri bu kadar iyi biliyor olmamızın onların Moğol İstilası sonrasında Anadolu'da böylesi bir dirlik-düzen-adalet ilhamı vermiş olmalarından kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyorum. Belki Yesevi ve Bedreddin isimlerini bunca biliyor olmamızın sebebi de ürettikleri kavramlarla insanlara yaşadıkları dönemin siyasi açmazlarının ötesine geçme imkan ve ihtimali sunmuş olmalarıdır. Pir Sultan ve Hacı Bektaş da siyasetin çalkantılı dönemlerinde, dar anlamda yani devlet idaresi anlamında siyasetin çıkmaza girdiği zamanlarda, insanlara geniş anlamdaki siyasetin, yani alemle yeniden ve yeni bir yolla ilişkilenmenin yolunu açan öncüler olarak görülemezler mi? Her birini daha sonraki hem müşterek hem kişisel krizlerde akla ve gönle düşüren şey de belki bu açmazlarda şekillenmiş gene müşterek bir dil/gönül üretmiş olmalarıdır.

Müsaadenizle Hofer'in önermesini tersinden okuyarak başka bir noktaya daha yönelmek istiyorum: Belki de, tarikatlar bir yerde fazlaca görünür ve duyulur olmuşlarsa, o yerin siyasal kurgusunda bir çatlama, çürüme, dağılma ya hasıl olmaktadır ya da zaten olmuştur. Kendimce tarikatlara, tarihsel silsileleri, gelenekleri olması dolayısıyla "köklü cemaatler", Gülenciler, Süleymancılar gibi kendilerini bu silsilelere ve geleneklere alternatif olarak sunanlara ise "köksüz cemaatler" diyorum. Türkiye'nin arzettiği mevcut manzarada hem tarikatlar hem de bu köksüz cemaatlerin görünürlüklerinin ne zamandan beri tırmanışa geçtiğine bakarak Türkiye (artık Cumhuriyet demiyoruz galiba) diye adlandırdığımız siyasi birliğin ne zamandan beri bir dirlik ve düzen krizi yaşadığını, bu kriz çizgisinin hangi anlarda sıçrama yaptığını bulabiliriz belki. Bu, son derece içine kapalı, çoğu kamu kaynaklarını dibine kadar kullanmasına, her şeyden önce din gibi bir kamusal bilgi ve inanç alanını tekelleştirmesine rağmen ser verip sır vermeyen cemaatler arasındaki derin ilişkileri anlayabilmek için önerdiğim bir zihinsel egzersiz.

Bu egzersizi tek bir yazıda olgunlaştırmak mümkün değil. O yüzden bu yazıda aklıma gelen ilk soruları sıralamak ve bu soruları aklımda tutarak okuduğum bazı haberlere dikkat çekmekle yetineceğim. Önümüzdeki haftalarda da bu konulara odaklanmaya çalışacağım.

Tarikatlarla devlet arasındaki ilişkinin niteliğini ne kadar biliyoruz? Bu ilişki sağ siyasi partilerin oy almak için verdikleri ödünlerden mi ibaret?

Cumhuriyet döneminde tarikatların yeniden serpilmeye, köksüz cemaatlerin de teşekkül etmeye başladıkları dönem 1960 darbesinin hemen sonrası.

O dönemde ortaya çıkan tuhaf "şey"lerden biri Komünizmle Mücadele Dernekleri (ABD'nin Yeşil Kuşak yatırımlarından biri). Bu derneklerde, belki de hiç tanışmadan bulunmuş iki ünlü isim daha sonra iki farklı türde siyasi teşekkül oluşturuyorlar: Alparslan Türkeş-MHP, Fethullah Gülen-Gülenciler.

İsmailağa Cemaati'nin serpilmeye başladığı dönem de yine 1960'lar. Elbette öncesi var bu cemaatin ama Mahmut Ustaosmanoğlu ile yeni bir şekle ve şemale bürünüyor. Mahmut Efendi henüz hayatta, Allah uzun ömür versin. Ancak cemaati kontrol edemediği anlaşılıyor. Kimin kiminle nasıl bir gelecek peşinde olduğunu çözmenin imkansız olduğu karışık bir iktidar yarışına sahne oluyor İsmailağa Cemaati uzun süredir. İşin tuhafı, cemaate Sakarya Valiliği'ni veren ve iktidar yarışındaki cephelerden birinin külliyesini yıkan devlet/AKP de bu iktidar yarışında taraf olmuş durumda. Cemaatin bazı kolları Afrika'da, Asya'da medreseler açmışlar, diğer kollar bu medreseleri eleştiriyor. Mahmut Efendi'yi İslam dünyasının her yerinden alimler ziyaret ediyor. Aralarında Suriyeli şeyhler de var. İnsanın aklına Abdülhamid geliyor tabii... Kendini "soft power" kaynağı olarak mı sunuyor devlete acaba İsmailağa? Bu arada Sedat Peker de pek ilgili bu cemaatle. Ne oluyor Allah aşkına?

Menzil Dergahı, İskenderpaşa Şeyhi Mahmut Zahit Kotku'nun ölümünden sonra yaşanan kopuştan sonra oluşan bir "menzil". Cemaatin çok önemli bir işlevi var: Türk milliyetçileri ile dindar Kürtleri ve Türkiyeli Arapları aynı çatı altında buluşturması. Daha 1970'lerden itibaren ülkücüler Menzil'e rağbet ediyorlar. Hatta şu anda AKP'nin MHP geleneğini (h)iç etmesinden rahatsız olan birçok ülkücü, o dönem yapılmış büyük bir hata olarak görüyor bunu. Ülküdaşlarının Menzil aracılığıyla İslamcılaştıklarını ve bunun da kendi siyasetleri için büyük kayıp olduğunu söylüyorlar. 7 Haziran seçimleri öncesinde konuştuğum bir Menzil müridi, AKP ile MHP arasında, ilerde bir koalisyon olması için bizzat kendilerinin aracılık ettiklerini, bunun için de tarikatın oylarını iki parti arasında bölüştürdüklerini söylemişti. Açıkçası pek ihtimal vermemiştim. Görünüşe bakılırsa doğru söylüyormuş. Peki ama, dindar Kürt aşiretleri bu "koalisyon"a dahil mi? Menzil'in arabuluculuğu AKP ve MHP arasındaki rolüyle sınırlı mı, yoksa bu rolü aslında Kürt aşiretleri üzerindeki etkisini kullanarak mı elde etti?

Sahi İskenderpaşa'ya ne oldu? Tamamen AKP'leşmiş durumdalar mı? Geriye Fuzul Holding'den başka bir şey kaldı mı?

Türkiye Gazetesi ve TGRT ile temsil edilen Işıkçılar yeniden bir ivme yakalamış görünüyorlar. Öyle ki Mehmet Görmez'in Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan ayrılması (alınması mı desek?) sürecinde önemli bir rol üstlendiler. Daha önce niye düşmüşlerdi? Şimdi niye yükseliyorlar?

Süleymancılar da çoktan AKP'ye oy verenler ve vermeyenler diye ikiye bölünmüş durumdalar. AKP'nin Gülencilerle ortaklığının bozulması öncesinde, AKP'yle aralarındaki sorunların (tıpkı diğer cemaatler ve tarikatlar gibi) Gülencilerden kaynaklandığını söylüyorlardı. Durum değişti mi şimdi?

Daha bir dolu cemaat var, hepsini saymak mümkün değil. Eğer Hofer'in hipotezini ters çevirerek önerdiğim hipotez doğruysa, bu kadar çok ve görünür olmaları da pek hayra alamet değil zaten. Fakat şu soru önemli: Bu kadar çok ve görünür olmaları, siyasi birliğin bozulayazmasından doğan boşluğu doldurdukları anlamına geliyor mu? Daha da önemlisi Erdoğan'ın elinde de bu cemaatlerden ve bu cemaatlerin kendisine yönelik beklenti dolu "sevgisi"nden başka bir şey yok. Yani içine düştüğü ve tüm ülkeyi düşürdüğü ahval ve şerait II. Abdülhamit'inkinden bile kötü sanki... Üstelik, mal-mülk ve nüfuz merkezli problemleriyle sürekli bölünen bu cemaatlerin herhangi bir topluluk için müşterek dil/gönül üretmeleri mümkün değil. Şu halde çoğalmaları ve görünürleşmeleri, II. Abdülhamid döneminde de görülen bir hastalığın nüksetmesi anlamına geliyor olabilir. Bu hastalığın ilk seferinde kime neye mal olduğuna daha iyi bakmak lazım şu halde. Bütün bunların farkında olmak için de cemaatleri konuşmanın bir yolunu bulmak lazım.

Fakat cemaatleri "aaaaa devleti ele geçiriyorlar, tehlikenin farkında mısınız?" diye konuşmak olabilecek en kötü başlangıç noktası. Neydiler, ne oldular, neye evrildiler, ne haldeler gibi soruları sormadan anlamlı da değil üstelik. Çünkü devletten çok daha önemli bir şeyi ele geçirmiş ve tekelleştirmiş durumdalar çoktan. O da istesek de istemesek de memleketin en temel müştereklerinden biri olan din. Bir söz, dil ve gelenek olarak din, çürümüşlüğü bunca ortada yapılara bırakılamayacak kadar önemli. Din inanılsa da inanılmasa da içinden geçilen ve içe geçen bir müşterek olarak her zerresiyle -geniş anlamda- siyasal bir varlık. Fakat, CHP'nin yaptığı gibi mevcut dindarlığa "merak etme, vallahi bak, sana saygı duyacağım, istediklerini vereceğim, korkma seni incitmeyeceğim" söylemiyle temas edilebilecek bir siyasallık değil dinin sunduğu varlık alanı. Aksine, artık bu siyasal varlık alanıyla temas etmenin tek yolu var o da mevcut dindarlıkla, dindarların siyasal tercihleri aracılığıyla elde kaldığı kadarıyla siyasal birliği çökme noktasına getirmelerinin muhasebesini yapabilmek.

Kulağa tuhaf geliyor ama galiba dindarlar, mevcut dindarlığın kriziyle ve bu krizin hem kendilerini hem kendilerinden olmayanları getirdiği bataklıkla yüzleşemeyecek haldeler. Bunun sebeplerini daha önceki yazılarda tartışmaya çalışmıştım. Şu halde onları bu yüzleşmeye, onlar gibi dindar olmayanların zorlamaları gerekecek. Kimseyi dinlemedikleri ve bir Reis'in büyüsüne hapsolmayı tercih ettikleri için bu, "ya hu kardeş otur bak bir konuşalım"la olmayacak. İktidar çok istemesine rağmen, "laik"-"dindar" karşıtlığı temelinde şiddetli bir iç çatışma da yaratamamış durumda. Bunu beceremediği için tüm kesimleri kendi eliyle dövmek zorunda kaldı ki bu da yeni bir dizi meşruiyet krizi yarattı. Demek ki, bu tıkanmayı çözecek, diyalog ve iç savaş dışında, henüz bilmediğimiz üçüncü bir yol daha var. Belki bu üçüncü yolu bir müşterek siyasal varlık olarak dini (bir tür siyasal miras da diyebiliriz), kendilerine dindar demeyenlerin tarikatları, cemaatleri, dini bilginin niteliğini, içeriğini, dindarlığın ne olduğunu, mevcut dindarların "aman be siz zaten laiksiniz, size mi kalmış din konuşmak, şehadet getirdiniz mi bakalım, abdest aldınız mı?" diye çemkirmelerine aldırmaksızın ve sükunetle konuşarak bulabiliriz. Tabii bu herkesin işini gücünü bırakıp bütün entelektüel ve siyasal enerjisini buraya vermesi gerektiği anlamına da gelmiyor. Demek istediğim, bütün o entelektüel ve siyasal işler ve güçler arasında -sırf tarih tekerrür etmesin diye- bu mevzuya da yer açılması gerektiğinden ibaret.

Tarikat-siyaset: Boşgösteren olarak din

Cemaat ve tarikatler babında yazacaklarım, bu cemaat ve tarikatlerin ürettikleri söylemsel malzemeyi gözden geçirirken kafama takılan sorular ve spekülasyonlardan ibaret olacak. Devleti ele geçirdikleri ve siyaseti emirleri altına aldıkları yolundaki iddia ve korkulardan uzak durmaya çalışacağım. Uzak durmaya çalışacağım başka bir mevzu ise "gerçek İslam" tartışması. Zira herhangi birinin "gerçek İslam"ı tarif etme yetkisine sahip olduğunu düşünmüyorum. İslam'ı diğer dinlerden ayıran en önemli özellik belki de bu. Her bir mü'min'e dinin sözünü kendi vicdanında anlamlandırma sorumluluğunu vermiş olması. Allah'ın "ben sana şah damarından daha yakınım" dediği bir dinin kullarının, şah damarıyla aradaki mesafeye kimi nasıl alacağı da kendi sorumluluğunda. O yüzden "gerçek İslam" tartışması dinin içeriğiyle değil, o içerik üzerinde söz sahibi olmak isteyenler arasındaki siyasi yarışmayla ilgili. Bu nedenle asıl enteresan ve verimli olan gerçek İslam'ın ne olduğunu değil, bu tartışmayı kimlerin, ne adına, hangi hedeflere ulaşmak için yaptığını araştırmak.

Hangi cemaati, tarikati siyasetle bağları üzerinden konuşmaya başlasanız, özellikle de konuştuğunuz insan bu tarikat ya da cemaate sempati duyan, onun hakkında olumsuz şeyler söylemekten imtina eden biriyse, "Yok, mümkün değil, onların hiç işi olmaz böyle işlerle" cevabını alırsınız. Çünkü siyasetle ilgilenmek "kötü" bir şeydir, dergâha siyaset sokulmaz. Siyaset en nihayetinde çıkarların müzakere edildiği bir yerdir ve bu müzakere her zaman ahlaki koşullarda ve halis niyetle yapılmıyor olabilir. Oysa dergâh, insanı o çıkarların şekillendiği nefsinden kurtarıp Allah'a götüren yolun başlangıcıdır. Bu yüzden de teorik olarak dergâhın o kirli siyasetle işin olmaması gerekir. Mürid görünüşte kendi kalbine gölge düşürmemek için reddeder bağlı bulunduğu dergâhın siyasetle ilişkisini. Bu türlü bir diyalogdan, mürşit ile mürid arasındaki bağın tarikatın yüksek çıkarlarını korumak için müridi yalan söylemeye değil belki ama hakikati görmezden gelmeye sevk eden bir dinamiği de olduğunu anlamak için kendi aklınızı sürekli yoklamanız gerekir.

Oysa tasavvuf fikrinin çıkış noktası da gelişim ve dönüşüm süreçleri de alabildiğine siyasidir. Çünkü tasavvuf nefisle bilinç arasındaki mücadeleyi şekillendirme iddiasındaki birçoğu kurumsallaşmış ve rekabet halinde bulunan geleneklere verilen isimdir. Mü'min tekinin ve mü'min teklerinin birlikte oluşturduğu topluluğun (ümmet bir dolu başka varsayım içerdiği için kullanmaktan kaçınıyorum) dünya işlerinde ne türlü bir ahlakı takip edeceklerini belirleme iddiasında olduğundan tarikat, kelimenin tüm anlamlarıyla siyasi bir örgütlenmedir.

Tasavvuf fikrinin öncülerinden Ebuzer, zenginden (ç)alıp yoksula veren, Allah yolunun "deli"si bir yiğittir. Ebuzer'in seçtiği yolla siyasi bir tercihte ve deklarasyonda bulunmadığı nasıl söylenebilir? Ibn Arabi, vahdet-i vücuttan, yani tüm kainatın Allah'ın sıfatlarının tecellisi olduğundan söz ederken siyasi bir manifesto yazmaktadır aslında. Allah'ın sıfatları alabildiğine geniş bir insanlık hali yelpazesidir. Kimi hallerde kimi sıfatların diğerlerinden çok anıldığını görürsünüz. Her bir sıfat o hali edinen, benimseyenin meşruiyeti haline gelir. Çünkü bütün hallerin yaratıcısı ve tarif edicisi Allah'tır. O gerektiğinde rahman ve rahim, esirgeyen ve bağışlayan; kimi zaman -nedense bu ara nadiren- adil; tercih edildiğinde -son zamanlarda daha çok- ed-darr, müntekim ve malik-ül mülk, dara düşüren, intikam alan ve mülk sahibidir. Tüm bu kavramlar ve bunların konuşulduğu, içeriklerinin tartışıldığı ve şekillendirildiği, bu sıfatlar arasındaki hiyerarşinin müzakere edildiği her alan, o müzakere ister mürşid-mürid arasında olsun ister mürşid ile devlet başkanı arasında dibine kadar siyasidir. Aynı nedenle, İslam toplumlarında siyasi kültürün şekillenmesinde,  bu müzakerenin yapıldığı yerler arasında bulundukları için, tarikatler, dergâhlar, tekkeler son derece belirleyici bir rol oynarlar. Ve yine bu nedenle, o tarikatler hakkında söz sahibi olanlar yalnızca mürşidler ve müridler olamaz. Yani tarikatler mürşid ile mürid arasındaki mahrem ilişkinin kurulduğu, geriye kalanların dışarda bırakıldığı ayrıcalık alanları olarak konumlanamazlar.

Şu anda, mevcut politik koşullar nedeniyle tarikatler dediğimizde daha çok Nakşibendilerden bahsediyoruz. Hatta tüm İslam dünyasında bir hayli yaygın ve siyasi güce de sahip Nakşibendiliğin tamamından da söz etmiyoruz. Mevlana Halid'in adıyla anılan Halidiyye kolundan türemiş tarikatlerden söz ediyoruz. Yani büyük ölçüde tasavvufun 18'inci yüzyılın sonu, 19'uncu yüzyılın başındaki siyasi ve beşeri atmosferde kendini yeniden tarif ettiği bir dönemin ürünü olanlardan. Mevlana Halid, Süleymaniye yakınlarında doğmuş bir Kürt şeyh (d.1779). Ondan önceki en önemli durak İmam Rabbani (Ahmed Sirhindi, d.1564) ise Hindistan'da dünyaya gelmiş. Nakşibendiliğin, İmam Rabbani ile birlikte kendisine belirlediği ülkü, tasavvufla (mü'min merkezli İslam'la) şeriat (topluluk merkezli İslam) arasındaki kavgayı sona erdirmek. Bir bakıma Ebuzer'le (mü'min tekinin vicdanı ile) Muaviye (siyasi birliği temsil eden hegemonik projenin temsilcisi) arasındaki sürtüşmeyi sona erdirmek. Selefiler gibi Ebuzer'i şeriat düşmanı ilan etmekle yapmıyor bunu Nakşilik. Onun yerine tasavvufu şeriate giden yolun aracı olarak konumlandırıyor. Bu da Nakşibendiliğin son derece siyasi bir teşekkül olduğunu gösterir: Hedef şeriat, strateji tasavvuf. Bu şekilde araçsallaştırılmış bir tasavvufla, Ebuzer'in, Ibn Arabi'nin, Mevlana'nın, Yunus'un önerdiği tasavvuf arasındaki ilişkinin dostâne olduğu söylenemez. Çünkü güçlü siyasi birliklerin teşekkül ettiği dönemlerde mü'min tekine "Allah sana şah damarından daha yakın, cemaatini, cemiyetini değil, onu düşünerek kur hayatını" diye kendi siyasi varlığını cemiyet adına racon kesenlerden ayırma mesuliyeti veriyor bu hat. Böylesi bir mesuliyet yüklenmiş mü'min teklerinin, sultanların, padişahların, halifelerin hasretiyle kavruldukları bir ümmet ya da teba teşkil etmeyecekleri ortada. Dolayısıyla, Nakşibendiliğin kendisine biçtiği tarihsel rol büyük ölçüde bu mesuliyet bilincini mevcut siyasi birliğin çıkarları doğrultusunda evcilleştirmek olarak özetlenebilir.

Nitekim Anadolu'ya Simavlı Molla Abdullah (ölümü: 1491) tarafından getirilen Nakşibendiliğin en hızla yayıldığı tarih, paradoksal gibi görünse de, Osmanlı'nın kaybetmeye başladığı gücünü merkezileşerek ve modernleşerek yenilemeye çalıştığı dönemdir. II. Mahmud Yeniçeri Ocağı'yla birlikte Bektaşi tekkelerininin bir çoğunu yıktırır ve mülklerini ya Nakşibendi tarikatlere devreder ya satıp hazineye gelir diye kaydeder. Yıktırılmayan tekkeler o yereldeki Nakşibendi şeyhlere verilir. Dokunulmayan tek dergâh, müstesna vakıf statüsündeki Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı'dır. Ona da dönemin Nakşi şeyhlerinden Kayserili Şeyh Mehmed Said Efendi bir nevi kayyum olarak atanır. II. Mahmud'dan sonraki dönemde, Padişah Abdülmecid, tıpkı Cumhuriyet döneminde tüm tekkelere yapıldığı gibi, yasağı kaldırıp kendisini restore etmesine meydan vermek yerine, dedelerin ve babaların faaliyetlerini görmezlikten gelerek Bektaşiliği himaye eder (aslında kendisine bağımlılaştırır). Nakşibendi şeyhler Bektaşi tekke ve dergâhlarında kayyum olarak varlıklarını sürdürürlerken, Bektaşiler fiilen yine bu tekke ve dergâhlarda faaliyetlerine devam ederler (Bu bilgileri Mustafa Alkan'ın "Hacı Bektaş-ı Veli Tekkesine Nakşibendi Bir Şeyhin Tayini: Merkezi Bir Dayatma ve Sosyal Tepki" makalesinden özetliyorum, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi'nin, 57'inci sayısı. Daha tafsilatlı bilgi için Muharrem Varol'un Islahat, Siyaset, Tarikat: Bektaşiliğin İlgası Sonrasında Osmanlı Devleti'nin Tarikat Politikaları, Dergâh Yayınları, 2013).

Yani nasıl oluyorsa, Osmanlı hanedanının Balkanlardan başlayan imparatorluk macerasına "rehberlik" ve eşlik eden Bektaşilik, II. Mahmud'un orduyu modernleştirme hamlesinde sakatlanırken, yerine ağırlıklı olarak o güne kadar Sünni Kürt ve Arap aşiretlerinin rağbet gösterdikleri, medrese geleneği aracılığıyla tasavvufu şeriat fıkhı ile meczeden Nakşibendilik desteklenir. Mevzuyu tarihsel bağlamı içinde okuyunca -Nakşibendilik -Anadolu'daki vahdet-i vücutçu tasavvuf gelenekleriyle ilişkisi bakımından- gayet yeni ve tepeden saray eliyle indirilen bir tasavvuf ekolü gibi durmuyor mu?

An itibariyle Türkiye'deki tasavvuf sahnesinde diğerlerine göre daha görünür olan Nakşibendi söylem, Cumhuriyet'in tekke ve zaviyeleri yasaklamasının yarattığı kırılmayı bir mağduriyet söylencesi olarak anlatıyor. Nakşibendiliğin nasıl olup da kısa zamanda onca yaygınlaştığı konusunda edilen kelam ise şöyle: "Falanca şeyh o kadar bilgiliydi, o kadar tesirliydi ki dönemin kaymakamları, valileri, kadıları gelip ona akıl danışırdı." Yani, devletin şeyhe gösterdiği teveccüh, söz konusu şeyhin ne kadar da doğru ve dürüst bir yol tutturduğuna delil olarak sunuluyor. Bir başka deyişle, dergâhla devlet arasında -bu yalnızca devlet Osmanlı iken geçerli değil- karşılıklı tanıma ve itibar üzerinden son derece siyasi bir ilişki tarif ediliyor.

Mesela Menzil Dergahı'nın yükseliş döneminin mimarı Muhammed Raşid Erol ile ilgili olarak, bir ilçe vaizi ve yüksek lisans öğrencisi olan Salih Özcan (Seyyid Muhammed Raşid Erol'un Hayatı ve Tasavvufi Etkisi, Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 8, Sayı 2, Kasım 2016) şunları söylüyor, "Cumhurbaşkanı Turgut Özal kendilerini bir gün Çankaya'ya davet eder, Muhammed Raşid Efendi, 'Efendim bugün Türkiye'nin siyasi konjonktürüne ve insanların algısına bakıldığında siz buraya gelirseniz devlet, ben oraya gelirsem İslam zarar görür' diyerek bu daveti adaba uygun olarak geri çevirmiştir." Erol'un aşağı yukarı tüm biyografilerinde, sağ siyasi yelpazenin liderlerine ilişkin anlatılmış benzer anekdotlara rastlamak mümkün. Alıntı yapmak için genç bir vaiz ve öğrenci olan Özcan'ı seçmemin sebebi, dergâhın ve şeyhin geçerlilik ve meşruiyet kaynaklarının bugün bile aynı minvalde devam etmesi. Müridin nefsini terbiye etmek için devletlu bir dergâhı seçmiş olmasında siyasi bir şeyler yok mu sizce de?

İspat etmemekle birlikte aşağı yukarı tüm Nakşi tarikatler, geçmişte şu padişahın ya da şimdiki zamanda bilmem hangi siyasi liderin, belli etmese ve açıkça söylemese de kendi dergâhlarının müridi olduğunu söylenti şeklinde bile olsa yayarak siyasi meşruiyet aramayı sürdürüyorlar. Çünkü, tartışmaya son derece açık silsile fikri ve silsilelerle, müridler arasında pek az okunan, okunmadığı için anlaşılması, kavranması ve yeniden yorumlanarak gündelik hayatta bir karşılık bulması da mümkün olmayan onca literatürden çok daha yakın ve sıcak, üstelik somut karşılığı olan bir meşruiyet kaynağı teşkil ediyor siyaset ve devletin sunduğu iktidar bağlamı.

O zaman niye müridler sürekli "bizim dergâhın siyasetle bir alakası yok" diye tekrar edip dururlar? Bu söylem söz konusu yapıların modern mü'min tekinde yarattığı yarılmanın derinliğine işaret eder. Çünkü mürid için siyaset kirli bir oyun alanıdır, oysa tarikate kirlerinden arınmaya, onu cennete götürecek temiz bir yola girmeye gelmiştir. Hayır kimse kandırılmaz ya da aldatılmaz. Mürid de bu söylediğine inanmaz aslında, fakat buna inanmaması söylemesine mani olmaz. Karşı karşıya olduğumuz hal bir yalan değil yarılmadır. Tarikatlerin, İslamcılığın ve farklı türde dindarlıkları birbirleriyle rekabet halinde oldukları zayıf noktalarından yakalayıp hegemonik projesine dahil eden "muhafazakâr demokrasi"nin güvenilmezliğinin kaynağı da bu yarılmadan besleniyor oluşudur.

Ibn Arabi'ci tasavvufun önceliği, mü'min tekinin kendi iç bütünlüğünü inşa etmesidir. Bu da gerektiğinde verili düzene, cemaate, cemiyete, siyasi birliğe, o içsel bütünlüğü bozan her ne varsa ona başkaldırma sorumluluğu verir mü'mine, iktidardan uzak durma, bir bakıma ortodoksiden sapma sorumluluğu... Bu türden tasavvuf, geniş anlamda bir siyaset içerir. Bugün çoğunlukla adını duyduğumuz, şemalini gördüğümüz tarikatler ise, İslam dünyasının yaşadığı siyasi serüven çerçevesinde kendi varlıkları ile içinde bulundukları hegemonik projenin varlık koşullarını birlikte okuyarak inşa edilmiş dar anlamda bir siyasetin temsilcileri. Bu ikincilerin öncelikli meselesi tarikatin varlığını ve bütünlüğünü korumak, sürdürmek. Gerekirse müridin bir mü'min teki olarak içsel bütünlüğünün bozulması adına gözetilen bir öncelik bu.

Esenyurt'ta bir alan çalışması yaparken konuştuğum bir esnaf, "sizden sonra kiminle görüşmemi tavsiye edersiniz" diye sorduğumda, komşusu olan başka bir esnafı işaret edip, "Müslümandır ama güvenilir insandır" demişti. Önce farkına varmadım ne dediğinin, sonra cümleyi zihnimde tekrar edince beynimden vurulmuşa döndüm: "Müslümandır ve güvenilir insandır" değil, "Müslümandır ama güvenilir insandır"... Yani, Müslüman'ın güvenilmez değil, güvenilir olması istisna. Tarikatlerin siyasetle yaşadıkları vuslatın dindarları getirdiği yer böylesi bir menzil. Cumhuriyet'in tekkeleri kapatmasıyla da başlamış değil bu dönüşüm. Daha peygamber hayattayken başlayan siyasi çekişmelerin dine ve dindarlığın siyasetine ne türlü bir şekil verdiği ile ilgili. Cumhuriyet döneminin, Anadolu İslam'ı anlamında buna yaptığı en büyük "katkı" herhalde dini dindarın meselesinden ibaret görmesi, Diyanet'i ise dindarın da söz konusu meseleyi büyütmeden geçiştireceği bir kurum olarak teşkil ettirmesidir.

AKP'ye yakın kamuoyu araştırma şirketlerinden MAK, geçtiğimiz aylarda Türkiye'nin dindarlığını ölçen bir araştırma yaptı. Buna göre Kur'an'ın Türkçe meailini okuyanların oranı yüzde 17. Yazdıkları raporda araştırmacılar şöyle dile getirmişler tepkilerini: "Müslüman olduğunu söyleyen bir kişinin o dinin temel kaynağı kitapta ne yazdığını bilmemesi kadar hayret verici bir şey olamaz." Oysa hayret edilecek bir şey yok bunda. Müslümanlar çok uzun zamandır yalnız o kitapta değil, herhangi bir kitapta yazanla iletişim kurmayı reddediyorlar. Müslüman kalabilmek için yapıyorlar bunu, çünkü dünya ile din arasında bir seçim yapmak zorunda kalmak istemiyorlar. Arzu ettikleri şey, dinin dünyadan yana yaptıkları seçimleri onaylayıp ruhlarını olası cehennem azabından korumasından ibaret. Bu arzu mevcut dünyaya herhangi bir düzeyde herhangi bir itiraz içermiyor. Sözünü ettiğimiz tarikatler ise dünyadan yana yapılan bu seçimi kutsayacak bir formül üretmiş durumdalar. Bu formülün bileşenlerine baktığımızda gördüğümüz İslam, kendi varlık stratejilerini dine dönüştürmüş tarikat ve cemaatlerin boşgöstereni olmanın ötesinde bir işleve sahip değil. Gerçek din bu mudur, değil midir? Kim bilir? Ama elde kalan budur...