Fuat Keyman: Kürdler artık Ortadoğu’nun öncül gücü


Rabia Çetin  : BasHaber / İstanbul -Rabia Çetin  :  Ortadoğu’da IŞİD saldırısının başlamasının ardından Kürdlerin bu bölgenin kilit noktası konumuna geldiğini belirten Fuat Keyman, Türkiye’de de yine Kürdlerin HDP çatısı altında izledikleri politika ile önümüzdeki sürecin kilit noktası olma misyonunu elde ettiğini söyledi. Ortadoğu’da yıkılan devletler ve yıkılma tehlikesi olan devletlerden yeni devletler kurmak yerine olanı birleştirmek üzere adapte olmanın daha hayırlı olacağını savunan Keyman, bölgede artık Kürdleri gözetmeden politika yürütmeninkimseye bir şey kazandırmayacağına dikkat çekti. 

Türkiye’de kamuoyu ve tüm parametreler Haziran ayında yapılacak olan Genel seçimlere odaklanırken Güney Kürdistan’da da Bağımsızlık ve IŞİD ile mücadele gündemde. Bu bağlamda Erbil – ABD – Ankara ilişkilerini, Güney Kürdistan’ın bağımsızlık talebini, Türkiye’de genel seçimleri, Başkanlık sistemini ve HDP siyasetini İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Fuat Keyman ile konuştuk. 

Barzani’nin ABD’ye ziyareti ve bağımsızlık üzerine yaptığı açıklamalar çerçevesinde Erbil – ABD ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Son dönemde Irak ile Suriye’de devletin çökmesi ve parçalanma durumunun yarattığı DAİŞ sorununun çok önemli dönüm noktalarından biri Kobanê oldu. Kobanê’de ilk defa IŞİD kendine yakın olan kimliklerin dışında farklı bir kimlikle karşı karıya geldi. O da Kürd kimliğiydi. Daha önce Sunni kimlikten gelenler hem baskı hem terörden dolayı IŞİD’e bazen de rızayla katılıyordu. Bu anlamda IŞİD Musul’dan sonra çevreye yayılırken Kobanê’de farklı bir durumla karşılaştı. Bunun sonucunda da Arap Baharı’ndan itibaren tartışmaya başladığımız bölgesel dinamikler içerisinde Kürdlerin rolü, Kürdlerin aktör olması tartışması da yeni bir boyuta taşınmış oldu. Arap Baharı’nın başında duymaya başladığımız “Kürdlerin zamanı geldi”, “Kürdler aktör” , “Kürdler artık bölgesel değişimin ve istikrarın önemli aktörlerinden biridir” türü yorumlar Kobanê ile bir gerçeklik kazanmış oldu. Bugünden itibaren bölgede IŞİD’e karşı mücadelenin, bölgenin geleceğine istikrar temelinde bakmanın çok önemli referanslarından biri de Kürdlerdir. Tabi Kürdlerin, İran’da, Irak’ta, Suriye’de ve Türkiye’de farklı yerlerde olmaları, Kürdler arası işbirliğinde de bazı sorunlar doğuruyor. Kuzey Kürdistan – Güney Kürdistan arasındaki ilişkiler Çözüm Süreci’nden itibaren derinleşiyor. Daha etkin hale geliyor. O nedenle ABD seyahati ve Barzani’nin orada söyledikleri tüm bunları ciddiye almamızın tarihsel bağlamı olduğunu gösteriyor. 

Türkiye’de bir kesim ABD ile Erbil ilişkilerini eleştiriyor. IŞİD bombardımanında ABD’nin etkisi düşünülürse ABD’yi eleştirmek ne kadar doğru? 

Irak savaşının, Irak işgalinden bu yana ABD ile Kürdler arasında muğlak eleştirel alan ortaya çıktı. ABD’nin Irak’ı işgalinin hem ahlaki hem hukuksal açıdan çok yanlış olması, fakat bu işgal içerisinde ABD’nin Irak içerisindeki farklı bölgelere farklı şekilde yaklaşmasından kaynaklanıyordu. Öbür taraftan da gelinen noktada o eleştiriler çok doğru gelmiyor. Çünkü koalisyon gücün IŞİD’e karşı mücadeledeki etkisi, bu mücadelenin ahlaki ve yasal temeli var. Bu mücadele içinde hem Irak hem de Suriye’deki Kürdlerin sadece bir kimlik olmanın ötesinde mücadelenin önemli aktörlerinden olma gibi çok önemli özelliği var. Bu nedenle bu ilişkiler çok doğal. Tabi bu bağımsızlık söylemlerine daha eleştirel yaklaşabiliriz. 

Bağımsızlığı istemenin hangi yönü eleştirilebilir? 

Irak ve Suriye’de devlet çöktüğü için bu tür durumlarda parçalanmaya gitmek ve bu parçalardan yeni yapılar çıkarmaktan ziyade esasında farklılıklar içerisinde birliği sağlamak gerekiyor. Bu anlamda Irak’ın yaşamasının da bir önemi var. 

Türkiye de böyle kurulmadı mı? Çökmüş Osmanlı’dan yeni bir yapı ortaya çıkararak kuruldu. Kürdistan’ın da böyle bağımsızlığa gitmesi doğal değil mi? 

Tabi bunun sonucu da öyle olabilir ama “Bağımsızlık” söyleminin zamanlaması ve IŞİD’e karşı mücadelede öncülükte Güney Kürdistan ile merkezi Irak arasındaki ilişkiler, Irak Ordusuna Kürdlerin katkısı ve Kürdlerin öncül gücüyle IŞİD’e karşı mücadele etmesi bağımsız devlet kurmaktan daha önde gelen bir şey. IŞİD bu tür parçalanmalardan ortaya çıktığı ve bir devlet kurma iddiası olduğu için buna karşı mücadele daha önemli. Son evrede bağımsız devletler kurulabilir, Suriye’de de olabilir ama bu tür durumlarda parçaları bölmek yerine var olan parçaları birleştirmek daha önemli. Çünkü çökük devlet istikrarsızlık getiriyor. Bunun tek alternatifi parçalardan devlet çıkarmak mıdır? Bu da tartışılabilir. Ama bugünün tartışması IŞİD’e karşı mücadele olmalıdır. Bu anlamda Barzani’nin “önceliğimiz IŞİD’tir” demesi doğru bir durumdur. Çünkü öncelikli insani güvenliği ve varlığı sağlamaktır. Çünkü bu tür parçalanmış bölgelerde IŞİD yenilse de başka bir yapılanma ortaya çıkabilir. 

Erbil – Ankara petrol anlaşmaları “güçlü müttefikler” olarak yorumlandı. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz? 

Şu anda bir donma noktasında belli sorunları olmakla birlikte geçen iki yılda elde edilen başarılarla yani Çözüm Süreci’nin mantığıyla ilgili bir durum bu. Çünkü Çözüm Süreci’nin iki boyutu var; Bunlardan biri Türkiye içerisinde barışı ve istikrarı sağlamak diğeri de Türkiye ile Irak ve Suriye’deki Kürdler arasında iş birliğ, beraber hareket ederek bu mekanizmalarla bölgeye yaklaşması ve bölgesel istikrara katkı vermesidir. Bunun da üçlü bir ayağı var; Güvenlik, enerji ve ekonomi bu üçünün birleşimi esasında bölge insanına katkı verecek ve bölgede daha demokratik mekanizmalar ortaya çıkacak. Bu anlamda Erbil ve Türkiye arasında petrol kadar güvenlik anlamında da bir ilişki vardı. Belki hükümet Kobanê meselesinde biraz yalpaladı ama Çözüm Süreci’nin iki noktasından birinin iyi gittiğini gösteriyor. 

Peki hükümetin Kuzey Kürdistan’daki Kürdler ile barışmadan Güney Kürdistan ilişkilerini geliştirmesi ne kadar doğru? 

Buna karşılıklı bağımlılık ile biraz daha vizyonel ve uzun dönemli baktığımız zaman bütün bu sorunları çözsek ve bir istikrar sağlansa bile bölgede var olan su, besin ve toprakla ilgili çok önemli kaynak sorunları gündeme gelecek. Bölgenin bu sorunları reel anlamda devam edecek. Bu tür sorunlar devam ettiği için klasik anlamda devlet düşünmek yerine karşılıklı bağımlıklık ilişkilerini güçlendirmeye bakmakta yarar var. Sınırlar eskisi kadar önemli değil. Sınırları aşan bugün kimlik ve güvenlik temelinde yarın ise kaynak temelinde sorunlar söz konusu olacaktır. Bunlara tek tek yanıtları tek başına devletler veremez. Bu nedenle birlikte çalışmak ve bölgesel ittifaklarla çalışması, yerel ve küreseli birleştiren çalışmalar daha önemli. Abdullah Öcalan’ın Newroza göndermiş olduğu mesajlar da böyle yani daha çok bölgenin tamamına bakan nitelikte. Klasik modernitedeki merkezi ve alansal bir şekilde kendi içerisinde sınırları olan bir devletten ziyade bu bölgede gerekli olan sınırların ötesinde işbirliğine dayalı karşılıklı bağımlılıklara dayalı mekanizmaları güçlendirmektir önemli olan. Çözüm Süreci’nden benim anladığım başta buydu. HDP’nin de seçim sürecinde yapmış olduğu açılımları böyle değerlendiriyorum. Mart 2014’te belediye seçimlerinden sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak “Petrolden pay istiyoruz” diye açıklama yapmıştı. Ben bunu çok doğal ve önemli görmüştüm. Çünkü Tekirdağ da İstanbul’un kullandığı sudan vergi payı isteyebilir. Yani küreselleşmeye bu tür yerel mekanizmalarla cevap vermeyi düşünürsek farklılıklar içerisinde birlikte yaşama mekanizmalarını ve insanlara hizmet verme temelindeki yönetim mekanizmalarını güçlendirebiliriz. O nedenle parçalanma yeni bir devlet oluşturma klasik moderniteye uygun. Ortadoğu’da yaşananlar buna çok aydınlatıcı bir örnek olabilir. Fırat ve Dicle nehirlerinde su ile ilgili egemenlik hakları, bunlar devletin midir yoksa insanların mıdır? Bu bölgelerde yaşanan kuraklık, gıda, su ve diğer alanlardaki sorunlar Çözüm Süreci başarıya ulaşsa da IŞİD gitse de bitmeyecektir. Yeni uluslar kurulsa da bu tür sorunlarla ve kaynakların kullanımıyla uğraşacağız. Bugün önümüzde IŞİD, çökük devlet ve iç savaş olduğu için bunlarla ilgilenemiyoruz. Bu nedenle perspektifi daha geniş, bugüne ve yarına bakarak tutmak lazım. Çözüm Süreci’ndeki umudumu da bu nedenlerle sürdürüyorum. Her Doğu’ya ve Güneydoğu’ya gidişimde, İmralı görüşmelerinde ve gelen mesajları dinleyişimde; karşılıklı bağımlılık, iyi ve adil yönetim, sınırlardan ziyade insanı ön planda tutan “devlet değil insan” yaklaşımını görüyorum. Bu tür bir yaklaşımı da nasıl bölge insanından duyduysam aynı şekilde Beşir Atalay’dan da duyduk. Yani Çözüm Süreci’nin esas sahibi halktır. Ve halk sahip olduğu için durmuyor gidiyor. O nedenle de halkın sahip olmasının temelinde de o halka hizmet götürme olmalıdır. Sınırlara saplı kalmadan varolan sorunları çözmek önemli. 

Çözüm Süreci’nde müzakereler durduğu gibi seçim meydanlarında karşılıklı sert tavırlar var. Bu bağlamda Çözüm Süreci ne olacak? 

2015 genel seçimlerinde beklenenden daha fazla bir belirsizlik var. İki noktada var olan bu ciddi belirsizlikten biri AK Parti’de Erdoğan’ın başkanlık istemi ve partinin bunu seçim bildirgesine oturtması AK Parti’yi çok zorluyor. O nedenle çoğunluk hükümetini kurmanın ötesinde bir iddia var. Çok büyük bir iddia ve bu iddianın gerçekleşmemesi durumu ortaya çıkacak rahatsızlık Çözüm Süreci’ne ve esasında Türkiye’nin istikarsızlığına çok etki ediyor. Diğer taraftan da HDP’nin baraja rağmen aldığı doğru karar ile seçime parti olarak girmesine rağmen barajı geçip geçmemesindeki belirsizlik de Çözüm Süreci’ni etkiliyor. Esasında HDP’nin barajı aşması garantilenseydi Çözüm Süreci’nde de bir istikrar olacaktı. O nedenle Çözüm Süreci’ni ve PKK de dahil olmak üzere aktörleri tartışırken biraz bu bağlamda tartışmak gerekiyor. Ama Çözüm Süreci’nin toplum tarafından içselleştirilmesi devam ediyor. Bu perpespektifte düşünülecek iyi senaryoda; Çözüm Süreci seçimden sonra yeniden canlanacaktır. İyi senaryoda; AK Parti çoğunluk hükümetini kuruyor, HDP barajı aşıyor, CHP ve MHP’de kımıldama var o zaman AK Parti’nin ilk adımı yeniden Çözüm Süreci’ne dönmek olacaktır. Çünkü o zaman ya başkanlık sistemi olmuyor ya da olsa bile uzlaşmayla olacaktır. 

Ya kötü senaryoda? O zaman ne olacak Süreç? 

Çözüm Süreci’ni seçimlere rehin eden bir yaklaşım ve durdurma var. Erdoğan’dan gelen açıklamalar, İzleme komitesine karşı çıkması, Dolmabahçe mutabakatına karşı çıkması ve “bunlardan haberim yok” demesi AK Parti’yi izleyen biri olarak dondurulduğunu gördüm. Bu temelde kötü senaryoda; HDP’nin girememesi, ya da girebilse de AK Parti çoğunluk hükümetini kuramıyordur ve koalisyona MHP ile gider. O zaman da AK Parti cephesinde Çözüm Sürecindeki bu duraklama devam edecektir. Ama öyle durumlarda ihtimaller içerisinde 2016’da yeniden bir seçim olabilir. Aslında kötü senaryoda bile Çözüm Süreci bitmeyecektir ama dondurulma devam edecektir. Tabi burada AK Parti’yi rahatlatan durum IŞİD’e karşı mücadele, IŞİD’in durdurulması bölgede belli anlamda istikrarın sağlanması olacağından AK Parti ya da Erdoğan “PKK ya da Kürdler hem orada hem burada savaşamayacağı için Türkiye’de bir çatışmaya dönemeyecektir” diye düşünüyor.  Ayrıca bölgenin farklılıkları içerisinde doğu ve batı Çözüm Süreci’ni satın almış. Bu da siyaset ekseninde başarıyı arttırıyor. Bu bağlamda HDP siyaseti ve Demirtaş çok başarılı. O nedenle hem bölgesel koşullar hem de Türkiye içindeki aktörlerin performansları çatışmaya dönmeyecek algısı yaratıyor. Ama HDP’nin baraj altında kalması AK Parti’nin bir koalisyon yapması durumunda Çözüm Süreci ile ilgili İzleme heyetinin, belirli komisyonların kurulması, Dolmabahçe mutabakatının yaşama geçirilmesi konusundaki adımların atılması zor olabilir. Oysa bu sene Diyarbakır Newroz’unu izlediğimde bunların hepsinin mümkün olabileceğini düşünüyordum.. 

Sizin beklentiniz nedir? 

Seçimden dörtlü bir parlamento çıkarsa o zaman AK Parti’nin sürece dönmesidir. HDP’nin de siyasi parti olarak parlamentoda olması ve HDP’nin parlamentoda olduğu 8 Haziran ile birlikte HDP ve CHP’de bir değişim olması, ilişkilerin değişmesidir. MHP belki biraz daha değişime karşı güvence olarak kenarda duracaktır. Yani HDP’nin parlamentoya girmesiyle üç partide değişim ve sonucunda farklı bir Türkiye olacaktır. O zaman Çözüm Süreci’ni tartışmamız da farklı olacaktır. O nedenle dört partili senaryo Çözüm Süreci’nin tüm adımlarının atılmasını hızlandıracaktır. Umarım iyi senaryo ortaya çıkacaktır. 

Sürece ilişkin yaşananlara bakıldığında Çözüm Süreci’nde yeniden “derin akıl” devrede diyebilirmiyiz?  

Seçim sonuçları AK Parti’nin seçim dönemindeki hareket ve söylem tarzını değerlendirmesiyle de sonuçlanacaktır. O nedenle AK Parti’de kişilerin ötesinde Çözüm Süreci’ne bağlılık devam edecektir. Bunu tekrardan Derin Devlete bırakmak, başkanlık sistemine geçiş ya da tam geçememe gibi belirsizlik devam ederse olabilir. Yani Çözüm Süreci bundan negatif etkilenecektir. Bu da kötü günlere yeniden savrulmak demektir. Kimse de bunu istemez. Burada önemli olan devlet aklı ile toplumsal aklın ve zamanın ruhunun neye işaret edeceğini görmektir. Evet biraz da toplumcu bir duruşu olan Beşir Atalay’dan alınıp Yalçın Akdoğan’a verilmesinin eleştirilmesi kısmi olarak kabul edilebilir. Ama Çözüm Süreci’ne kişiler temelinde değil ilkeler ve süreç temelinde bakılması gerekiyor. 

Seçim bildirgelerinde Çözüm Süreci’ne dair bir maddenin olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

HDP’nin parlamentoya girme kararı ve CHP’deki değişiklikler, ekonomi ağırlıklı seçim stratejisini geliştirmesi gibi durumlar Çözüm Süreci’nin bir sonucudur. Evet Sürecin bildirgelerde olması önemlidir ama Fransız Felsefeci Jacques Derrida’nın “Kurucu Dışarısı” kuramına göre değerlendirilebilir. Çözüm Süreci 2013’ten başlayarak Türkiye’nin bugün ve yarınının “Kurucu Dışarısı”dır. Yani hem belki bildirgelerde yoktur ama hem de belki esasında bugün AK Parti’nin, HDP’nin, CHP’nin ve MHP’nin tüm açılımlarının, söylemlerinin kurucu faktörlerinden biridir. Bir anlamda Erdoğan’ın da “Başkanlık sistemi ve Çözüm Süreci beraber gidebilir mi” arayışları Çözüm Süreci’nin etkileridir. O nedenle tüm bunlar Çözüm Süreci’nin bildirgelerde olmadığı anlamına gelmez. Tüm tartışmaların aktörlerin ve yapılacak yeni anayasanın kurucusu Çözüm Süreci’dir. Yani artık aktörlerin Çözüm Süreci’nden kaçması beklenemez. Ancak unutulmamalıdır ki Çözüm Süreci uzun bir süreçtir. İnsanların barışmaları, insanların birbirleriyle hareket etmeleri, nefretten arınmaları, eşit bakmaları, “Kürd sorunu, Türk sorunudur”, “Alevi sorunu aslında Sunni sorunudur” gibi durumların ortadan kalkması belli bir zaman alacaktır. Ama seçim sonrası bu dört partili olumlu senaryo çıkarsa bu adımlar atılacaktır. Aslında bu adımların atılmasını engelleyen,  başkanlık arayışı oldu. Bu arayış olmasaydı bu isteklerin hepsi mümkündü. O zaman Süreç dondurulmaz devam ederdi, PKK kongresini iptal etmezdi. Başkanlık isteğiyle çıta yükseltildiği için bir belirsizlik meydana getirdiği gibi ülkeye negatif etki etti. Çözüm Süreci’ne, AK Parti ve Cumhurbaşkanı ilişkilerine, parlamenter sistemine, seçimlerin adil olmasına negatif etki etti. 

Yani başkanlık isteğini dile getirmede strateji hatası mı var? 

Evet, Ak Parti başkanlık arayışını seçimler sonrasına da bırakabilirdi. Yeni anayasasını yapar sonra da oturup diğer partilerle bunun üzerinde anlaşmaya varabilirdi. Çözüm Sürecinde nasıl müzakereler olduysa onda da müzakereler başlatabilirdi. Ama bunları yapmayıp “ben bunu seçimlerle sağlayacağım” demesi stratejik bir hataydı. Başkanlık isteği ve stratejisi AK Parti’nin seçimlere katılması bence bütün o dengeleri başından itibaren değiştirdi. Başkanlık olacak mı? Başbakan ne olacak? 330’u alabilecek mi? Gibi düşünceler AK Parti içerisinde de bir belirsiz durum meydana getirdi. AK Parti’nin bundan önceki seçim stratejilerine baktığımızda şimdiki tavrı yani hem sandığa çok önem vermesi hem “halk iradesi” demesi hem de “HDP barajın altında kalsın” demesi aslında AK Parti’yi de temsil etmiyor. 276’yı kendi gücüyle yakalayabilir ama 330’u alması HDP’nin baraj altında kalmasıyla gelebilecek gibi demokraside olmayacak durumları tartışmaya ve konuşmaya başladık. Bu nedenle Başkanlık isteği bütün bu belirsizliği yaratan temel faktör oldu.  Çözüm Süreci’ndeki şüphelerin artmasında da bu istek etkili oldu. Kamuoyu araştırmalarında da aslında halk bunu istemiyor. Yani bu pek olabilecek bir istek değil. Hatta tek başına 276’yı alması da zor olabilir. Yani siyasal bir belirsizlik yaşanıyor. 

HDP’nin “Kürd” temelli politikasından “Türkiyeleşme”politikasına geçişini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Parlamentoya girmesiyle birlikte HDP’nin önündeki yol haritasının mihenk taşlarından biri HDP ile merkez sol ilişkisi olacak. HDP ve CHP birbirini dönüştürecek. Sonuçta Akil İnsanlar olarak yaptığımız çalışmada sadece kimliklere değil Türkiye’de yaşayan herkes için demokratikleşmenin güçlenmesi ve pekişmesiydi. Yani bu bağlamda Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu sol parti HDP olabilir. Yani HDP’nin Türkiye’ye yüzünü dönmesi merkeze kayması demektir. Bu anlamda Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demritaş’ın ve HDP’nin başarısı çok önemliydi. Böylece HDP parlamentoya girdiği andan itibaren iyi kötü bir Türkiye değil farklı bir Türkiye izleyeceğiz. Bu da 2015 seçimlerinde AKP’nin esas rakibinin HDP olduğunu gösteriyor. HDP parlamentoya girdiği andan itibaren de CHP’nin esas rakibi olacak. Yani HDP’nin bu kilit aktör durumu, Arap Baharı ve Kobanê ile birlikte Kürdler nasıl Ortadoğu’da önemli bir aktör oldular ise gelecek dönemde de Kürdlerin Türkiye’nin kilit aktörü olma rolünü kazandıracaktır. HDP’nin parlamentoya girmesiyle 8 Haziran’da bütün parametreleri değişmiş daha sağlıklı bir Türkiye’ye uyanacağız. 

Fuat Keyman Kimdir? 

Ankara doğumlu olan Fuat Keyman lisans ve yüksek lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladı. Doktorasını Kanada da Carleton University de tamamlayan Keyman, doktora sonrası çalışmalarını Harvard Üniversitesi ve Wellsley College da yaptı. Demokratikleşme küreselleşme uluslararası ilişkiler sivil toplum ve Türkiye de ilişkileri üzerine çalışmalar yürüten Fuat Keyman Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Koç Üniversitesi Küreselleşme ve Demokratikleşme Araştırma Merkezi direktörü ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi kurucu yönetim kurulu üyesi ve İstanbul Politikalar Merkezi Direktörlüğü görevlerini de sürdürmekte. Çözüm Süreci’nde oluşturulan Akil İnsanlar listesine Ege Bölgesi’nden giren Keyman, köşe yazarlığı da yapmakta. (BasHaber Gazetesi) / (r.s)