Dücane Cündioğlu : Günah işleme özgürlüğü vicdansızlara aittir


Günah işleme özgürlüğü vicdansızlara aittir

Çınar Oskay-Fotoğraf: Mustafa Kirazlı - Hürriyet

Onun için filozof da diyorlar, derviş de…

Sinema, mimari, sanat üzerine kitapları, Kur’an incelemeleri var.

Felsefe, Boğaziçi Üniversitesi’nde Osmanlı Estetiği dersleri veriyor. 

Yeni Şafak’ta yazdığı, Çamlıca Camii projesini eleştiren ‘Çamlıca için Yakarış’ yazısı bir günde 1 milyon tık aldı. 

Hürriyet Pazar’da yayımlanan ‘Taksim Manifestosu’nu Gezi olayları sırasında arkadaşlarıma gözlerim yaşararak okuduğumu hatırlıyorum. 

Dücane Cündioğlu çok tanımadığım bir dünyadan enfes, umut veren bir ses oldu.  

Beş yıl önce “Mağarama çekiliyorum” dedi ve kitaplarını yazmak için Büyükada’ya taşındı. 

Burada okuyor, yazıyor, saatlerce bisiklet sürüyor. 

Söyleşi taleplerimi aylarca reddetti. “İşlerin bu kadar aşağı düştüğü yerde bu konuları düzeyli, biçimli konuşmak gerekir. O da gazeteci olarak seni tatmin etmez” diyordu. 

Bu, onun güncel meselelerle ilgili ilk gazete söyleşisi…

Başbakan Erdoğan’ın Berkin Elvan’ın ardından “Allah rahmet eylesin” dememesini ve “Terör örgütlerinin içine aldığı yüzü poşulu, eline sapan verilmiş, cebinde demir bilyelerle olan bir çocuk. Ne ekmek alması, ne alakası var?” sözlerini nasıl açıklayabiliriz?

-Bu durumu kimse açıklayamaz, çünkü tam da sözün bittiği yerdir burası. En temel insanî değerler dolayımında oluşan vicdanın iç sızlatıcı iniltileri, pragmatizme yenik düşen bu katı siyasal ve ideolojik nobranlık karşısında birer vızıltıya dönüşür. Esef etmekle yetinemem, teessüf de ediyorum!

Berkin Elvan’ın cenazesinin toprağa verildiği gün, Egemen Bağış’ın attığı bir tweet’te “nekrofiller” göndermesi yapmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Her suç cezasını kendi içinde taşır ve ilahi adaletin öte dünyada değil, bu dünyada tecelli etmek gibi bir hususiyeti vardır. Tarihte yaptığı vicdansızlığın yanına kâr kaldığı bir insan hatırlamıyorum.

Son olaylarda hükümetin Alevilere yönelik önyargısının yeniden ortaya çıktığı görüşüne katılıyor musunuz?

Hayır, mesele alevilik-sünnilik çelişkisine indirgenemeyecek denli derin, bu nedenle eleştiri düzeyinin insanî değerler ölçeğinde karşılığını bulması için ısrarla çabalamak zorundayız.

Ak Parti’li vekillerin ve entelijansiyanın Başbakan Erdoğan’ın gerilim siyasetine yeterince mesafe koyduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu politikayı tasvip ettiklerini, yanlış bulmadıklarını mı düşünmeliyiz?

Bu kendilerince bir muharebe değil, tamıtamına bir harb! En son tahlilde vicdanen rahatsız olduklarını düşünülebilir, lakin siyaset sözkonusu olduğunda insanların kendilerine aidiyet ve mensubiyet duygularını bir kenara bıraktıracak yüksek değerlerden hareket etmeleri çok güçtür. Bu nedenle ikrardan gelen sükut masumiyetten çok gaflet karinesidir.

Berkin Elvan ve digger kaybımız Burakcan Karamanoğlu’nun babalarının konuşmalarını dinledim. Bir taraf isyanda, Başbakan’ı suçluyor, 24 saat içinde suçluların bulunmasını istiyor; Burakcan’ın babası ise acısını “takdir-i ilahi” diye açıklıyor. Bu iki yaklaşım arasında bir fark var mı?

Cenab-ı Hak kimseyi böylesine büyük imtihanlarla karşı karşıya bırakmasın! Sözkonusu olan evlat acısı! İzleyebildiğim kadarıyla her iki babanın da Anadolu insanının irfanına yakışır bir soyluluk içinde hareket ettiklerini düşünüyorum.

Sokaklarda eli sopalı insanlar ve ölen gençlerimiz size geçmiş karanlık çatışma dönemlerini hatırlatıyor mu? Sizce Türkiye bu tür bir iç çatışmaya sürüklenebilir mi?

Hava kurşun gibi ağır, burası kesin, ancak yine de eski günlere dönüleceğini sanmıyorum. Umut derunumuzda yeşeren fidanın adı, onu kesmeye kimsenin gücü yetmez.

Siz yaşanan ‘kaosu’ ülke adına kazanç olarak niteliyorsunuz…

Kafka gibi ben de “abartıyorum, çünkü anlaşılmak istiyorum” diyebilirdim, fakat bu kez abartmıyorum, kaos hakikaten büyük bir imkandır, gelecek güzel günler için, umudumuzu koruyabilmek için, insan olmayı başarabilmek için bir lütuf, bir ihsan, bir kayradır, tıpkı dert gibi, ıstırap gibi, kıymetini bilene. Hesiodos’u hatırlayınız: önce kaos vardı, sonra toprak, sonra aşk. Mitlerin dilini bir yana bırakıp hikmetin diline müracaat edebiliriz: önce a’ma ve zulmet, yani belirsizlik ve karanlık, derken yine o ezelî yaşam tomurcuğu: aşk, daima aşk, umut ve aydınlık, ama unutmamalı öncesinde hep kaos, hep belirsizlik, hep karanlık.

 Mao’nun bir sözü vardır: “Yeryüzünde kaos var. İşler yolunda”… 

-Batmadıkça güneş doğmaz çünkü, karanlığı varsaymadıkça aydınlıktan, yokluğa tahammül etmedikçe varlıktan söz edemeyiz. Gece gündüzün, karanlık aydınlığın delilidir. Minerva’nın kuşu da  bu yüzden alacakaranlıkta uçar, zavallı, sırf şafak söksün de bir an evvel tan yeri ağarsın diye biteviye kanat çırpar durur.


Yerel seçimler kaosa çözüm olur mu? 


Kadîm dönemlerden bu yana sağaltım teşebbüsleri hastalığın türü tarafından belirlenir: ya ot (bitkisel ilaçlar), ya bıçak (cerrahî müdahaleler), ya da söz (entelektüel kavrayış, irfanî duyarlılık). Türkiye’de ilk iki yöntem yeterince denendi, hem de büyük bir şehvetle, ama alınan mesafe ortada, hâlâ sadra şifa olacak bir menzil katedebilmiş değiliz.

Niçin?

Bu yöntemlerden ilk ikisi toplumun bedeniyle, üçüncüsü ruhuyla alakalı olduğu için. Hiç kuşkusuz ki bilgiçce ve biraz da bilgince, ama kesinlikle bilgece değil. İrfandan yoksun çünkü. Hâlâ gövdesine uygun ruh derinliği arayan bir ülkenin çocuklarıyız, tarihsel deneyimlerin kolayca prangalara dönüştüğü sert toprağın insanları olarak ne çağın başdöndürücü hızına yetişebiliyoruz, ne de içinde nefes alıp verdiğimiz coğrafyanın bizden beklediği sükûnet ve bilgeliğin hakkını verebiliyoruz.

Bu coğrafyanın hakkını nasıl vermeliydik? 

Her şeyden önce farklılıklara hürmet etmek ve çağdaş yurttaşlık tanımının içini doldurmak suretiyle. Bu çok önemli, çünkü çoklu-birliğin özüne ancak bizim kadar başkalarının da yasa önünde eşit ve özgür bireyler olduğunu kabul etmekle ulaşabiliriz. Seçimlerin sonuçlarından ziyade kendisi bir fırsat olarak görülmeli bu yüzden. Çünkü demokrasi birbirini etkisiz hale getiren, birbirine galebe çalan, birbirini yenen tarafların değil, bilakis yenişemeyen tarafların rejimi, bir uzlaşı mekanizması, bir tür koleksiyon, uyum kadar farklılıkların da, çelişki ve çatışmaların da varlığını peşinen meşru kabul eden bir koleksiyon.

Bu seçimler sözünü ettiğiniz denetim işlevini yerine getirebilecek mi?

Kuşkuluyum, çünkü bu seçimler yerel yönetimlerin başarı ve başarısızlık oranlarını ölçmek için büyük bir fırsat olduğu halde, ülkenin içine gömüldüğü ağır siyasal kutuplaşma ve şiddetli retorik nedeniyle âdeta genel bir referandum niteliği kazanmış bulunuyor. Doğrudürüst kimse alternatif bir mekan tasavvuruna, daha çağdaş, daha yaşanabilir, daha insanca bir şehir idealine işaret bile etmiyor.

Niçin?

Belediye seçimleri öncesinde halkın “devlet ve vatan elden gidiyor” türünden klişeler dinlemek yerine daha inandırıcı tekliflerle, hiç değilse daha köklü eleştirilerle karşılaşması gerekirdi. Sanırım bu sert kutuplaşma, iki tarafın da, iktidarın da, muhalefetin de işine geliyor olmalı.

“Bir zamanlar Hak yanımızdaydı devlet-servet karşımızda, şimdiyse devlet-servet yanımızda ama Hak karşımızda.” Ne demek istediniz? Hak kimin karşısında ve neden?

Hayal kırıklıklarına aşina bir ülkenin çocuklarıyız biz. Genç yaşlarımdan itibaren anlamaya, özümsemeye çalıştığım değerler dünyasının bir tek eksiğinin olduğuna, yani devlet düzeyinde temsili zorunlu bir irade ve kudretten mahrum bulunduğuna inandığımdan, bu inancı taşıyan birçok yaşıtımın çok yakından tanıklık ettiği bir hayal kırıklığını, bir inkisarı dile getirmek istemiştim sadece. İrfan mektebinin en temel yasasıdır: buğday isteyenlere buğday, himmet isteyenlere himmet verilir, belki buğdayı ele geçirdik, lâkin görünen o ki himmeti çoktan yitirmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet dindarlığını sadece cami’nin şekillendirdiğini ve bunun neş’eden ve hüzünden uzak bir dindarlık olduğunu yazmıştınız. 11 yıllık AK Parti dönemi hayalinizdeki ‘dindarlık’ ile bir bağ kurabildi mi? 

Hayalden çok umuttu benimkisi. Keşke kurabilseydi, belki başlarda dener gibi oldu ama beceremedi, elinden gelmedi, çünkü iktidarın insan malzemesi umumiyetle zaten caminin şekillendirdiği dindarlığın ürünü. Tekke irfanından çok uzakta, sadece siyasal duyarlılıklarıyla kendini tanımlayan, mağduriyet duygusuyla yüklü kitlelerin heyecanından beslenen bir dindarlık biçimi bu! İktidar gücüne duyulan özlem, kamu yaşamının dışına itilen değerler dünyasının asırlar boyunca camilerden çok tekkelerde temsil olunduğunu unutturduğu içindir ki nezaket ve zarafetten mahrum. Bu yüzden belki dindarlara sahiplenmeyi kendilerine bir vazife bildiler ve fakat insanı, her sıfatıyla insanı kucaklamakta yetersiz kaldılar. 

Cami ile tekke arasında temelde ne fark var?

Camiye ‘öteki’ giremez, ama tekkeye girer, tıpkı partilerde olduğu gibi camilerde de gürültü yasaktır, safları bozamazsın, düzeni sarsamazsın, bütün kadar parçaya önem veremezsin, komutla yatar komutla kalkarsın, ama tekkede gürültü demek harmoni demektir, farklılık zenginliktir, sıradışılık bir hastalık olarak görülmez, aksine birkaç ismin değil sonsuz sayıda esmanın tecellisi olarak hürmete şâyandır. 

Niçin?

Korku büzer ve daraltır çünkü, sevgi ise çoğaltır ve çeşitlendirir, bu nedenle caminin temelinde korku ve birlik, tekkenin temelinde sevgi ve çokluk yer alır. Camide kudret, ciddiyet ve kat’iyet vardır, insan gönlünün simgesi olan tekkede ise tevazu, hüzün ve neş’e!

AK Parti ile filizlenen İslami kapitalizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

“İslamî kapitalizm” tabirini şahsen doğru bulmuyorum, sermayenin de, sermayeciliğin de dini olmaz çünkü. Dindarların modern yaşama katılımları oranında sermaye dünyasının içine girmeleri kaçınılmaz, bu nedenle çağdaş koşullar dolayımında üretim kadar ticareti de öğrenmeleri ve tabiatıyla zenginleşmeleri zorunlu. Bu süreç de AK Parti’den çok önce başladı, faizsiz bankacılık masalıyla gelişti. AK Parti’ye yakın çevrelerce icra edilen finans bankacılığı şöyle dursun, Cemaat’in de bir bankası olduğu unutulmamalı. Sözün özü, sermaye birikimini yönlendiren ilkeler dinî veya ahlakî kurallar değil, modern ekonominin, yani kapitalizmin yasalarıdır. 

Birikim tamam ama sermayenin dağılımı meselesi de var tabii…

Sermayenin birikimi kadar dağılımı da bir ülkenin çağdaşlığının göstergesidir, bu da takdir edersiniz ki sadece istemekle olmaz, etkin önlemler de almak gerek.

Kapitalist sistem buna imkan verir mi?

Asla! Çünkü kapitalizm insanın özü gereği bencil olduğunu, yani sattığını en pahalıya satmak, aldığını en ucuza almak istediğini, bunun da akla uygun olduğunu söyler. İnsanı yarar-zarar ilkesine dayanan akılcı ve pragmatik bir varoluşa indirgeyen bu kavrama biçimi, en temelde haz-acı ilkesine kadar geri götürebileceğimiz fedakarlık duygusunu görmezlikten gelir, oysa insanın özü bizatihi arzudur ve arzu da rasyonel değil, her duygu gibi irrasyoneldir. 

Bu durumda dindarlığın işi zor…

Çağdaş dindarlığın temel açmazı da burada başlıyor zaten, siyasal gerekçeler nedeniyle sermayeciliği özümserken, irade ve iktidar özlemiyle bu zihniyetin insan tasavvurunu içselleştirdiğini farketmiyor bile. En azından yaklaşık birbuçuk asırdır süreç böyle. Bütün yapılan ya ayet ve hadisler eşliğinde bu mekanizmayı bilinçsizce içselleştirmek, ya da yine aynı gerekçelerle bu mekanizmanın yol açtığı sorunlardan şikayetle feodal üretim tarzının ürettiği ahlakın (yani ethos’un, alışkanlıkların) edebiyatını yapmak. Her iki halde de eksik olan şey aynıdır: olup bitenin ciddiyetini kavrayamamak. 

Yapılması gereken nedir?

Modernitenin dindarların zihninde oluşturduğu çift-değerliliğin (ambivalence) sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin vergi ve zekat ikilemi. Vergi vermemek suç, zekat vermemek ise günah. Dindar bilinç, hakkını verip vermemesi bir yana, son tahlilde dinî buyruk ve yasaklara duyarlı davranmayı seçerken, duyarlılığı dışında kalan yasal konularda kendisini daha özgür hissediyor. Keza çokevlilik de yasal olarak suç ve fakat dinen caiz. Belediye nikahı ile dinî nikah arasındaki karşıtlığı da örnek olarak verebiliriz. Bu durumda dindar bilinç ‘caiz’in kendisine sağladığı özgürlüğe yaslanarak yaşamını düzenlemekten kaçınmıyor. 

Caiz ise sorun nedir?

Caizin karnı geniştir çünkü, ve İslam hukuk tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla fevkalade istismara müsaittir, dolayısıyla çağdaş dindarlığın toplumsal yaşamla ilişkilerinin sıhhat kazanması için günah-suç veya kanun-yasa karşıtlığı olarak özetlediğim bu çift-değerlilik sorunu ihmal edilmemeli, aksi takdirde bugünkü yolsuzluk iddialarının kendisinden beklenen toplumsal ve siyasal sonuçları nasıl olup da ortaya çıkarmadığı sorusu yanıtlanamaz.

Peki bu yolsuzluk meselesi hakkında siz ne diyorsunuz?

İşaret etmeye çalıştığım gibi, bu ideolojik çift-değerlilik toplumsal çelişkileri aklamanın en etkin yolu. Bu durumda vicdanlar kararsız kaldığı sürece siyaset hükmünü icra edecek ve bu kararsızlıktan sonuna kadar yararlanmaya çalışacaktır. 

Nasıl?

Zekasıyla aklı, çıkarlarıyla vicdanı arasında kalan her insan kısa vadede zekasına ve çıkarlarına tabi olur, ancak uzun vadede aklının ve vicdanının sesine kulak vermeyi başarabilir, çünkü öncelikle korku yerine güveni tercih eder. 

Sizin kişisel seçiminiz?

İtiraf etmeliyim ki çıkarlarım uğruna akıl ve vicdanımı bastıracak o kudretten mahrum bir halde yaşadım. Kimseyi kınamıyorum, hakikatin yolu tek kişiliktir.

Bir AK Parti milletvekili “günah işleme özgürlüğü”nden söz etti, ne diyorsunuz?

Daha önce yaptığım bir açıklamayı tekrarlayabilirim: vicdan sahiplerinin günah işleme özgürlüğü yoktur, Cenab-ı Hak bu özgürlüğü sadece vicdansızlara vermiştir.

Bir tek adam kutsanması mı yaşanıyor? Diken internet sitesindeki söyleşide psikiyatr Cemil Dindar Başbakan’ın ara sıra kullandığı hologram uygulaması için “mirac” benzetmesi yaptı. Düzce milletvekili Fevzi Arslan, Erdoğan hakkında “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış bir lider” dedi. Bunları nasıl görüyorsunuz?

Lidere tapınma zaafı, paternal toplumların en belirgin semptomu. Yaşadıkları çelişkilerin bir anda ve ancak mucizevî hamlelerle çözülebileceğine inanan kitleler ister istemez bu mucizeleri gösterecek bir kahraman arayışına girerler ve daima güçlü bir liderin bir mesih veya mehdi gibi elindeki âsayla denizi yarıp bir çırpıda onları tüm çelişkilerden kurtarmasını beklerler.

Peki sonra?

Demokrasi geliştikçe otoriteryen girişimler toplumda daha da yaygın bir rahatsızlığa yol açar. Aslında bir bakıma bu ülkenin insanları da aynı süreçten geçiyorlar.

Sadece bu ülkenin insanları mı?

Giambattista Vico kadîm Mısırlıların üç çağ ayırdettiklerini söyler: Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı, İnsanlar Çağı. Bir baba arayışı ilk iki çağa özgü kavrama biçiminin sonucu. Bu kavrayışla malul zihinlerin toplumsal ve siyasal sorunları darbelerle veya devrimlerle ya da ebedî iktidar özlemiyle çözme arzusu kısa bir sürede patolojik bir mekanizmaya dönüşür ve ister istemez siyasetçilerin toplumsal olguları kesintisiz bir süreç suretinde algılamalarını engeller.

Örneğin?

Örneğin Suriye politikasındaki başarısızlıkları pekala böylesi bir körlüğün zorunlu sonucu olarak açıklayabiliriz. Uluslararası hesaplaşmaların da etkisiyle Suriye ve Mısır’da olup bitenler, iktidar tarafından bir hamlede elde edilecek maliyetsiz ve kolay bir zafer gibi görülmek yerine, ancak uzun ve rasyonel süreçler içerisinde üstesinden gelinebilecek derin bir kriz olarak analiz edilebilseydi şayet, her şey çok daha farklı olabilir, hiç değilse Türkiye soğukkanlı ve akılcı bir diplomasi dilinin kendisine sağlayabileceği itibardan ustalıkla yararlanabilirdi. Olmadı, becerilemedi, çünkü kahramanların, varlığından bile nefret ettikleri en korkutucu seçenek bizatihi sürecin kendisidir.

Neden?

Kahramanlar acilcidirler de ondan, siyasal ve toplumsal hamlelerin zamanını beklemeyi, daha doğru bir deyişle rasyonel bir hamleler zincirine ihtiyaç duymayı zül addederler, çünkü her şeyden önce bu ihtiyaç kahramanlığın doğasına aykırıdır. Süreç demek gecikmek demektir, o nedenle mucizeler istenildiği anda, hemen, şimdi, burada gösterilmelidir.

Siyaset bir sonuç alma sanatı değil midir?

Elbette, tıb yerine büyü’nün, kimya yerine simya’nın, astronomi yerine astroloji’nin, aritmetik yerine numeroloji’nin göz kamaştırıcı seçenekler olarak görüldüğü çağlarda siyasetçiler toplumsal ve askerî konularda hemen sonuç alma arzusuyla yanıp tutuşurlar, oysa tarihsel deneyimlerin defalarca kanıtladığı üzere politikanın, özellikle dış politikanın en az tahammül edebildiği şey cüretkarlıktır, çünkü kolay zaferler hevesi tarih boyunca daima hüsranla sonuçlanmıştır.

Belki şansları yaver gider, olamaz mı?

Meşhur hikayedir, bir gün kurmayları kendisine birikimli bir subaydan söz ettiklerinde Napoleon hemen, “birikimi filan boş verin, talihi var mı, talihi?” diye sorar. Kahramanlar sadece mucizelere değil, talihe de güvenirler çünkü.

Talih sorunlu bir sözcük gibi duruyor burada

Haklısınız, nitekim savaşlarda zafer ve galibiyetin talih ve tesadüf kabilinden bir şey olduğunu belirten İbn Haldun, gizli ve kapalı nedenlerle hasıl olan şeylere talih denildiğini söyler ve savaşların, görünür maddi nedenlerin aksine ilk bakışta dışarıdan kavranılaması güç, ince taktik ve stratejilerle kazanıldığına, bu arka-plan bilgisinden mahrum olanların ise olup bitenleri talih ve tesadüfün eseri saydıklarına açıkça işaret eder.

Talihe inanmıyor musunuz?

Mucizelere veya talihe bilinçsizce yatırım yapmak, bizi en azından süreklilik ve kalıcılığın gereği olan nedensellik bağıntılarını gözardı etmiş olmaya sürükleyecektir. Burada vizyon eksikliğinden kaynaklanan bedel, başarı olanağının yokluğu olmayıp aksine bu olanağın süreklilik ve kalıcılıktan mahrum olması, dolayısıyla siyaseti ve siyasetçiyi rasyonel öngörülerden uzaklaştırmasıdır. 

Cemaat ile AK Parti arasındaki çatışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle İslam tarihinin örnek alınabilecek vasıfta görülen beş raşid halifesinden dördünün siyaseten katledildiğini hatırlatmak ve müslümanlar arasındaki ilk ciddi ihtilafların neredeyse tümünün siyasal nitelikte olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Bunun anlamı nedir?

Tarihsel tecrübeler, toplumsal ve siyasal çıkarları çatıştığında, ortak dinî değerlerden hareket etseler bile tarafların birbirlerine karşı şiddetli ve acımasız bir retorik kullanmaktan asla kaçınmadıklarını ve kaçınmayacaklarını gösteriyor. Basiretin eşlik etmediği kesin inançlılık her devirde siyasî manipülasyonlar için elverişlilik arzeder.

Tarih tekerrür mü ediyor? 

Eskimemek hakikate özgü bir ayrıcalık. İnsan hep aynı insan, hırs ve ihtirasları da öyle. Bu nedenle olup bitenleri hüzünle, ibretle, hatta teessüfle seyrediyorum. Her iki taraf da hakkın hu  zurunda ve toplumun önünde fütursuzca mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını iliştirmek gibi yollara tevessül etmemeli, hiç değilse kamu vicdanını böylesine derin biçimde yaralamaktan kaçınma basiretini gösterebilmeliydiler. Onlar savaşıyor, bizim yüzümüz kızarıyor.

Bu kavgada kendinizi bir tarafa daha yakın hissediyor musunuz? 

Ben cemaatlerin değil cemiyetin, hükümetlerin değil devletin, toplum ve devlet karşısında ise bireyin yanındayım, yani insanın, ama hep insanın yanında. Kartacalı şair Terentius gibi diyecek olursam, öncelikle “insanım ben, insana ait hiçbir şey bana yabancı değil!”

AK Parti’nin kalkınma vizyonuna damga vurmuş inşaat şehvetini kültürel ve estetik anlamda nasıl okuyorsunuz?

Çaresizlik diyemem, asıl neden tek kelimeyle yetersizlik. Sözgelimi şu TOKİ rezaleti, hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki tüm icraatı öteki’ni hesaba katma alışkanlığı olmayan, çevreden merkeze, dışarıdan içeriye, sen’den ben’e doğru hareket etmek bilincinden yoksun bir hoyratlığın mahsulü. Dünyadaki bütün kalkınmacı sağ doktrinlerin zaaflarına sahipler ne yazık ki. 

Bu bir hata mı?

Yaptıkları basitçe birer hata olarak adlandırılamaz, aksine bu yapılanlar tamıtamına birer telafi edilemez hata, ne kefareti var, ne de tevbesi, çünkü ülkenin sadece geçmişi ve bugünü değil, geleceği de heba ediliyor, hem de ne uğruna, planlanmamış bir kalkınma, hesabı verilmemiş bir ilerleme uğruna. Sermaye açlığıyla birleşmiş bir büyüklük, tam anlamıyla bir yücelik ideolojisi, abidevi olana düşkünlük, önüne geçilmesi imkansız gibi görünen bir monumentalizm çılgınlığı.

Bu durumda olan şehirlere oluyor.

Hem de nasıl. Şehirlerimizin hepsi birbirine benziyor artık, oran orantı duygusundan eser kalmamışcasına hep aynı çirkin caddeler, hep aynı çirkin binalar. Yerel yapı arşivlerine hürmet edilmediği gibi her bölgeye standart yapı teknikleri ve malzemesi uygulanıyor, sanki ülkenin üzerine gökten beton kütleleri yağıyor ve telafi edilemez biçimde şehirlerimiz demir-çimento çöplüğü haline geliyor. 

Çözüm?

Çözüm, insan yaşamının farklı ve aykırı, küçük ve zarif, narin ve nazik yönlerini güçlendirecek bir duyarlılığın oluşması. Schelling mimari’yi erstarrte Musik (taşlaşmış musiki) olarak tanımlamıştı, ne yazık ki bizim mimarimiz için yapılacak tek tanım var: betonlaşmış gürültü.

Bu beton gürültüsünü yaratan nedir?

Nedeni çok basit aslında. İrade ve kudrete, ki mutlak anlamda tanrılığın biricik vasıflarıdır, yanısıra şefkat ve rahmet sıfatlarının eşlik etmemesi. Bu çirkinliğin başlıca nedeni, siyasal hedeflere kitlenmekten yetkinliğin ilk koşulu olan iç ve dış güzellik (hüsn ü cemal) duygusunu geliştirmeye fırsat bulamamış kadroların bu türden meseleleri önemseyecek bir kavrayıştan uzak oluşları.

Vay halimize!

Ne yazık ki hakikat böyle, bilge mimar diye tanınan rahmetli Turgut Cansever’in çığlığı başka bir nedenden dolayı değil, sırf bu yüzden duyulmamış, kendisi yıllar önce sayın Başbakan’dan (Belediye Başkanlığı döneminde) bir randevu almayı bile başaramamıştı.

Peki sizin çığlıklarınız duyuldu mu?

Maalesef benim çığlıklarımın da işitildiğini, işitilse bile anlaşıldığını sanmıyorum. İrade ve kudretin çaresiz kaldığı tek sahadır estetik, eskilerin tabiriyle bediiyat, parayla da, buyrukla da olmuyor, zamanın öğreticiliği altında bilgiden çok sezgi, klişeleri tekrarlamaktan ziyade sabır ve hoşgörü gerekiyor, hepsinden önemlisi her devirde yöneticilerin hüsn ü cemale iştiyakını olmazsa olmaz bir şart olarak sînesinde saklıyor.

Sizce bu toplumda laiklerle muhafazakarlar arasındaki en büyük duvarlar hangileri?

En kalın perdeler insanların kendi vicdanlarının üzerine örttükleri perdelerdir, hemen ardından siyasetin yukarıdan aşağıya telkin ve talim ettiği perde suretindeki özsüz ve içeriksiz önyargı duvarları gelir, sonra da elde var bir kabul edilen o sözde açıklık ve kesinlik daha ilk adımda karartmaya dönüşür, vicdan öyle baskılanır ki kımıldamaya dahi mecali olmaz, öteki bir çırpıda yabancılaşır, düşmanlaşır, farklı olan, karşıt olan yok edilmesi gereken birer yaratık, mide bulandırıcı birer böcek gibi görünür ve çıkan hengâmede mazlumların çığlığını duyan olmaz.

Bu bir yazgı mı?

Türkiye’nin tarihi, ne yazık ki biraz da işitilmeyen çığlıkların tarihidir. Hınçtan beslenmek zayıflık olduğu halde insanoğlu nefsin azmanlaşmasına izin verip bugün onlar, yarın biz der durur. Öncelikle bu kalın perdeler kaldırılmalı, o muhkem önyargı duvarları yıkılmalı.

Nasıl?

Elbette yıkılabilir, yıkabiliriz, sert kutuplaşmaları bu ülkenin değişmez yazgısı olmaktan çıkarabiliriz, yeter ki her şeye rağmen olumsuz deneyimler kadar aydınlık umutlardan yola çıkalım, yeter ki insana, insanımıza, bu toprakların rüşdünü isbat etmiş irfanına güvenelim, belki o zaman ayağımızı bastığımız bu zemin, önyargı duvarlarının yıkıldığı ve birbirlerinin farklılıklarına hürmet etmeyi öğrenmiş insanların yaşadığı bir ülkeye dönüşebilir.

Bu bağlamda dindarlar ile sol ittifak kurabilir mi önümüzdeki dönemde? 

Felsefe geleneğimizde ittifak sözcüğü rastlantı anlamında kullanılır ve rastlantılar da istem ile zorunluluğun çarpışmasından doğan olgular olarak tanımlanır. Bu anlamıyla ittifaklara güvenilemez, çünkü geçicilik ve aldatıcılıkla maluldürler. Nitekim AK Parti ile Cemaat arasındaki ittifakın sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Oysa hikmet’in, Hegel’in dediği gibi, tarihten raslantısal olanı uzaklaştırmaktan başka bir amacı yoktur, bu nedenle ülkenin ittifaklardan daha soylu, daha kalıcı çabalara gereksinimi olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla gerçekleşse bile dindarlar ile sol arasındaki bir ittifakın ister istemez diğerleriyle aynı yazgıya yenik düşeceğine inanıyorum.

İttifak denilmese bile başka imkanlar yok mu?

Buna karşın ittifak olarak adlandırmasak bile ciddiye alınabilecek yakınlaşmaların gerçekleşeceğini söyleyebilirim. Nitekim küçük ölçeklerde de olsa ortak duyarlılıkların daha şimdiden karşıt grupları birbirlerine karşı müsamahaya zorladığını ve umut verici yakınlaşmalara yol açtığını gözlemlemek mümkün. Halihazırdaki kutuplaşma siyasal bakımdan kısa vadede tarafların işine geliyor gibi görünse de son tahlilde fevkalade yorucu ve kıyıcıdır, bu nedenle de çözülmeye mahkumdur. 

Kaos gibi çelişkileri de olumluyorsunuz. 

Çelişkilerin yaratıcılığına inanmak zorundayız, çünkü kalıcı çözümler çelişkilerin dışından değil, bilakis içinden çıkar. Asıl yapılması gereken, kutuplaşmanın dışında gelişen doğal yakınlaşmaları güçlendirecek düşünce ve kavrayışlar aracılığıyla diyalog kapılarını açık tutacak bir siyasal kültür oluşturmaktır.

Bu durumda katedecek çok yol var.

Elbette, ne ki karşıtlarını yok edemeyeceklerini bilen akl-ı selim sahipleri ancak karşıtlarıyla varolabileceklerini de pekala bilirler. Sufiler cemül-ezdâd olarak adlandırırlar bu ilkeyi, Latinlerse coincidentia oppositorum, yani çoklukta birliği, birlikte çokluğu görmek! Kınamalara aldırmamalı bu yüzden, acilci çözümlere iltifat etmeyip ısrarla kalıcı ilişkileri tesis etmenin yollarını aramalı ki bu da hiç kuşkusuz siyasetçiler kadar aydınların da görevi.



Günah işleme özgürlüğü vicdansızlara aittir

Çınar Oskay-Fotoğraf: Mustafa Kirazlı - Hürriyet


Günah işleme özgürlüğü vicdansızlara aittir

Çınar Oskay-Fotoğraf: Mustafa Kirazlı - Hürriyet

Günah işleme özgürlüğü vicdansızlara aittir

Çınar Oskay-Fotoğraf: Mustafa Kirazlı - Hürriyet

Çınar Oskay-Fotoğraf: Mustafa Kirazlı - Hürriyet

Çınar Oskay-Fotoğraf: Mustafa Kirazlı - Hürriyet

Onun için filozof da diyorlar, derviş de…

Sinema, mimari, sanat üzerine kitapları, Kur’an incelemeleri var.

Onun için filozof da diyorlar, derviş de…

Sinema, mimari, sanat üzerine kitapları, Kur’an incelemeleri var.

Onun için filozof da diyorlar, derviş de…

Sinema, mimari, sanat üzerine kitapları, Kur’an incelemeleri var.
Onun için filozof da diyorlar, derviş de…

Sinema, mimari, sanat üzerine kitapları, Kur’an incelemeleri var.

Felsefe, Boğaziçi Üniversitesi’nde Osmanlı Estetiği dersleri veriyor. 

Yeni Şafak’ta yazdığı, Çamlıca Camii projesini eleştiren ‘Çamlıca için Yakarış’ yazısı bir günde 1 milyon tık aldı. 

Hürriyet Pazar’da yayımlanan ‘Taksim Manifestosu’nu Gezi olayları sırasında arkadaşlarıma gözlerim yaşararak okuduğumu hatırlıyorum. 

Dücane Cündioğlu çok tanımadığım bir dünyadan enfes, umut veren bir ses oldu.  

Beş yıl önce “Mağarama çekiliyorum” dedi ve kitaplarını yazmak için Büyükada’ya taşındı. 

Burada okuyor, yazıyor, saatlerce bisiklet sürüyor. 

Söyleşi taleplerimi aylarca reddetti. “İşlerin bu kadar aşağı düştüğü yerde bu konuları düzeyli, biçimli konuşmak gerekir. O da gazeteci olarak seni tatmin etmez” diyordu. 

Bu, onun güncel meselelerle ilgili ilk gazete söyleşisi…

Başbakan Erdoğan’ın Berkin Elvan’ın ardından “Allah rahmet eylesin” dememesini ve “Terör örgütlerinin içine aldığı yüzü poşulu, eline sapan verilmiş, cebinde demir bilyelerle olan bir çocuk. Ne ekmek alması, ne alakası var?” sözlerini nasıl açıklayabiliriz?

-Bu durumu kimse açıklayamaz, çünkü tam da sözün bittiği yerdir burası. En temel insanî değerler dolayımında oluşan vicdanın iç sızlatıcı iniltileri, pragmatizme yenik düşen bu katı siyasal ve ideolojik nobranlık karşısında birer vızıltıya dönüşür. Esef etmekle yetinemem, teessüf de ediyorum!

Berkin Elvan’ın cenazesinin toprağa verildiği gün, Egemen Bağış’ın attığı bir tweet’te “nekrofiller” göndermesi yapmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Her suç cezasını kendi içinde taşır ve ilahi adaletin öte dünyada değil, bu dünyada tecelli etmek gibi bir hususiyeti vardır. Tarihte yaptığı vicdansızlığın yanına kâr kaldığı bir insan hatırlamıyorum.

Son olaylarda hükümetin Alevilere yönelik önyargısının yeniden ortaya çıktığı görüşüne katılıyor musunuz?

Hayır, mesele alevilik-sünnilik çelişkisine indirgenemeyecek denli derin, bu nedenle eleştiri düzeyinin insanî değerler ölçeğinde karşılığını bulması için ısrarla çabalamak zorundayız.

Ak Parti’li vekillerin ve entelijansiyanın Başbakan Erdoğan’ın gerilim siyasetine yeterince mesafe koyduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu politikayı tasvip ettiklerini, yanlış bulmadıklarını mı düşünmeliyiz?

Bu kendilerince bir muharebe değil, tamıtamına bir harb! En son tahlilde vicdanen rahatsız olduklarını düşünülebilir, lakin siyaset sözkonusu olduğunda insanların kendilerine aidiyet ve mensubiyet duygularını bir kenara bıraktıracak yüksek değerlerden hareket etmeleri çok güçtür. Bu nedenle ikrardan gelen sükut masumiyetten çok gaflet karinesidir.

Berkin Elvan ve digger kaybımız Burakcan Karamanoğlu’nun babalarının konuşmalarını dinledim. Bir taraf isyanda, Başbakan’ı suçluyor, 24 saat içinde suçluların bulunmasını istiyor; Burakcan’ın babası ise acısını “takdir-i ilahi” diye açıklıyor. Bu iki yaklaşım arasında bir fark var mı?

Cenab-ı Hak kimseyi böylesine büyük imtihanlarla karşı karşıya bırakmasın! Sözkonusu olan evlat acısı! İzleyebildiğim kadarıyla her iki babanın da Anadolu insanının irfanına yakışır bir soyluluk içinde hareket ettiklerini düşünüyorum.

Sokaklarda eli sopalı insanlar ve ölen gençlerimiz size geçmiş karanlık çatışma dönemlerini hatırlatıyor mu? Sizce Türkiye bu tür bir iç çatışmaya sürüklenebilir mi?

Hava kurşun gibi ağır, burası kesin, ancak yine de eski günlere dönüleceğini sanmıyorum. Umut derunumuzda yeşeren fidanın adı, onu kesmeye kimsenin gücü yetmez.

Siz yaşanan ‘kaosu’ ülke adına kazanç olarak niteliyorsunuz…

Kafka gibi ben de “abartıyorum, çünkü anlaşılmak istiyorum” diyebilirdim, fakat bu kez abartmıyorum, kaos hakikaten büyük bir imkandır, gelecek güzel günler için, umudumuzu koruyabilmek için, insan olmayı başarabilmek için bir lütuf, bir ihsan, bir kayradır, tıpkı dert gibi, ıstırap gibi, kıymetini bilene. Hesiodos’u hatırlayınız: önce kaos vardı, sonra toprak, sonra aşk. Mitlerin dilini bir yana bırakıp hikmetin diline müracaat edebiliriz: önce a’ma ve zulmet, yani belirsizlik ve karanlık, derken yine o ezelî yaşam tomurcuğu: aşk, daima aşk, umut ve aydınlık, ama unutmamalı öncesinde hep kaos, hep belirsizlik, hep karanlık.

 Mao’nun bir sözü vardır: “Yeryüzünde kaos var. İşler yolunda”… 

-Batmadıkça güneş doğmaz çünkü, karanlığı varsaymadıkça aydınlıktan, yokluğa tahammül etmedikçe varlıktan söz edemeyiz. Gece gündüzün, karanlık aydınlığın delilidir. Minerva’nın kuşu da  bu yüzden alacakaranlıkta uçar, zavallı, sırf şafak söksün de bir an evvel tan yeri ağarsın diye biteviye kanat çırpar durur.


Yerel seçimler kaosa çözüm olur mu? 


Kadîm dönemlerden bu yana sağaltım teşebbüsleri hastalığın türü tarafından belirlenir: ya ot (bitkisel ilaçlar), ya bıçak (cerrahî müdahaleler), ya da söz (entelektüel kavrayış, irfanî duyarlılık). Türkiye’de ilk iki yöntem yeterince denendi, hem de büyük bir şehvetle, ama alınan mesafe ortada, hâlâ sadra şifa olacak bir menzil katedebilmiş değiliz.

Niçin?

Bu yöntemlerden ilk ikisi toplumun bedeniyle, üçüncüsü ruhuyla alakalı olduğu için. Hiç kuşkusuz ki bilgiçce ve biraz da bilgince, ama kesinlikle bilgece değil. İrfandan yoksun çünkü. Hâlâ gövdesine uygun ruh derinliği arayan bir ülkenin çocuklarıyız, tarihsel deneyimlerin kolayca prangalara dönüştüğü sert toprağın insanları olarak ne çağın başdöndürücü hızına yetişebiliyoruz, ne de içinde nefes alıp verdiğimiz coğrafyanın bizden beklediği sükûnet ve bilgeliğin hakkını verebiliyoruz.

Bu coğrafyanın hakkını nasıl vermeliydik? 

Her şeyden önce farklılıklara hürmet etmek ve çağdaş yurttaşlık tanımının içini doldurmak suretiyle. Bu çok önemli, çünkü çoklu-birliğin özüne ancak bizim kadar başkalarının da yasa önünde eşit ve özgür bireyler olduğunu kabul etmekle ulaşabiliriz. Seçimlerin sonuçlarından ziyade kendisi bir fırsat olarak görülmeli bu yüzden. Çünkü demokrasi birbirini etkisiz hale getiren, birbirine galebe çalan, birbirini yenen tarafların değil, bilakis yenişemeyen tarafların rejimi, bir uzlaşı mekanizması, bir tür koleksiyon, uyum kadar farklılıkların da, çelişki ve çatışmaların da varlığını peşinen meşru kabul eden bir koleksiyon.

Bu seçimler sözünü ettiğiniz denetim işlevini yerine getirebilecek mi?

Kuşkuluyum, çünkü bu seçimler yerel yönetimlerin başarı ve başarısızlık oranlarını ölçmek için büyük bir fırsat olduğu halde, ülkenin içine gömüldüğü ağır siyasal kutuplaşma ve şiddetli retorik nedeniyle âdeta genel bir referandum niteliği kazanmış bulunuyor. Doğrudürüst kimse alternatif bir mekan tasavvuruna, daha çağdaş, daha yaşanabilir, daha insanca bir şehir idealine işaret bile etmiyor.

Niçin?

Belediye seçimleri öncesinde halkın “devlet ve vatan elden gidiyor” türünden klişeler dinlemek yerine daha inandırıcı tekliflerle, hiç değilse daha köklü eleştirilerle karşılaşması gerekirdi. Sanırım bu sert kutuplaşma, iki tarafın da, iktidarın da, muhalefetin de işine geliyor olmalı.

“Bir zamanlar Hak yanımızdaydı devlet-servet karşımızda, şimdiyse devlet-servet yanımızda ama Hak karşımızda.” Ne demek istediniz? Hak kimin karşısında ve neden?

Hayal kırıklıklarına aşina bir ülkenin çocuklarıyız biz. Genç yaşlarımdan itibaren anlamaya, özümsemeye çalıştığım değerler dünyasının bir tek eksiğinin olduğuna, yani devlet düzeyinde temsili zorunlu bir irade ve kudretten mahrum bulunduğuna inandığımdan, bu inancı taşıyan birçok yaşıtımın çok yakından tanıklık ettiği bir hayal kırıklığını, bir inkisarı dile getirmek istemiştim sadece. İrfan mektebinin en temel yasasıdır: buğday isteyenlere buğday, himmet isteyenlere himmet verilir, belki buğdayı ele geçirdik, lâkin görünen o ki himmeti çoktan yitirmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet dindarlığını sadece cami’nin şekillendirdiğini ve bunun neş’eden ve hüzünden uzak bir dindarlık olduğunu yazmıştınız. 11 yıllık AK Parti dönemi hayalinizdeki ‘dindarlık’ ile bir bağ kurabildi mi? 

Hayalden çok umuttu benimkisi. Keşke kurabilseydi, belki başlarda dener gibi oldu ama beceremedi, elinden gelmedi, çünkü iktidarın insan malzemesi umumiyetle zaten caminin şekillendirdiği dindarlığın ürünü. Tekke irfanından çok uzakta, sadece siyasal duyarlılıklarıyla kendini tanımlayan, mağduriyet duygusuyla yüklü kitlelerin heyecanından beslenen bir dindarlık biçimi bu! İktidar gücüne duyulan özlem, kamu yaşamının dışına itilen değerler dünyasının asırlar boyunca camilerden çok tekkelerde temsil olunduğunu unutturduğu içindir ki nezaket ve zarafetten mahrum. Bu yüzden belki dindarlara sahiplenmeyi kendilerine bir vazife bildiler ve fakat insanı, her sıfatıyla insanı kucaklamakta yetersiz kaldılar. 

Cami ile tekke arasında temelde ne fark var?

Camiye ‘öteki’ giremez, ama tekkeye girer, tıpkı partilerde olduğu gibi camilerde de gürültü yasaktır, safları bozamazsın, düzeni sarsamazsın, bütün kadar parçaya önem veremezsin, komutla yatar komutla kalkarsın, ama tekkede gürültü demek harmoni demektir, farklılık zenginliktir, sıradışılık bir hastalık olarak görülmez, aksine birkaç ismin değil sonsuz sayıda esmanın tecellisi olarak hürmete şâyandır. 

Niçin?

Korku büzer ve daraltır çünkü, sevgi ise çoğaltır ve çeşitlendirir, bu nedenle caminin temelinde korku ve birlik, tekkenin temelinde sevgi ve çokluk yer alır. Camide kudret, ciddiyet ve kat’iyet vardır, insan gönlünün simgesi olan tekkede ise tevazu, hüzün ve neş’e!

AK Parti ile filizlenen İslami kapitalizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

“İslamî kapitalizm” tabirini şahsen doğru bulmuyorum, sermayenin de, sermayeciliğin de dini olmaz çünkü. Dindarların modern yaşama katılımları oranında sermaye dünyasının içine girmeleri kaçınılmaz, bu nedenle çağdaş koşullar dolayımında üretim kadar ticareti de öğrenmeleri ve tabiatıyla zenginleşmeleri zorunlu. Bu süreç de AK Parti’den çok önce başladı, faizsiz bankacılık masalıyla gelişti. AK Parti’ye yakın çevrelerce icra edilen finans bankacılığı şöyle dursun, Cemaat’in de bir bankası olduğu unutulmamalı. Sözün özü, sermaye birikimini yönlendiren ilkeler dinî veya ahlakî kurallar değil, modern ekonominin, yani kapitalizmin yasalarıdır. 

Birikim tamam ama sermayenin dağılımı meselesi de var tabii…

Sermayenin birikimi kadar dağılımı da bir ülkenin çağdaşlığının göstergesidir, bu da takdir edersiniz ki sadece istemekle olmaz, etkin önlemler de almak gerek.

Kapitalist sistem buna imkan verir mi?

Asla! Çünkü kapitalizm insanın özü gereği bencil olduğunu, yani sattığını en pahalıya satmak, aldığını en ucuza almak istediğini, bunun da akla uygun olduğunu söyler. İnsanı yarar-zarar ilkesine dayanan akılcı ve pragmatik bir varoluşa indirgeyen bu kavrama biçimi, en temelde haz-acı ilkesine kadar geri götürebileceğimiz fedakarlık duygusunu görmezlikten gelir, oysa insanın özü bizatihi arzudur ve arzu da rasyonel değil, her duygu gibi irrasyoneldir. 

Bu durumda dindarlığın işi zor…

Çağdaş dindarlığın temel açmazı da burada başlıyor zaten, siyasal gerekçeler nedeniyle sermayeciliği özümserken, irade ve iktidar özlemiyle bu zihniyetin insan tasavvurunu içselleştirdiğini farketmiyor bile. En azından yaklaşık birbuçuk asırdır süreç böyle. Bütün yapılan ya ayet ve hadisler eşliğinde bu mekanizmayı bilinçsizce içselleştirmek, ya da yine aynı gerekçelerle bu mekanizmanın yol açtığı sorunlardan şikayetle feodal üretim tarzının ürettiği ahlakın (yani ethos’un, alışkanlıkların) edebiyatını yapmak. Her iki halde de eksik olan şey aynıdır: olup bitenin ciddiyetini kavrayamamak. 

Yapılması gereken nedir?

Modernitenin dindarların zihninde oluşturduğu çift-değerliliğin (ambivalence) sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin vergi ve zekat ikilemi. Vergi vermemek suç, zekat vermemek ise günah. Dindar bilinç, hakkını verip vermemesi bir yana, son tahlilde dinî buyruk ve yasaklara duyarlı davranmayı seçerken, duyarlılığı dışında kalan yasal konularda kendisini daha özgür hissediyor. Keza çokevlilik de yasal olarak suç ve fakat dinen caiz. Belediye nikahı ile dinî nikah arasındaki karşıtlığı da örnek olarak verebiliriz. Bu durumda dindar bilinç ‘caiz’in kendisine sağladığı özgürlüğe yaslanarak yaşamını düzenlemekten kaçınmıyor. 

Caiz ise sorun nedir?

Caizin karnı geniştir çünkü, ve İslam hukuk tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla fevkalade istismara müsaittir, dolayısıyla çağdaş dindarlığın toplumsal yaşamla ilişkilerinin sıhhat kazanması için günah-suç veya kanun-yasa karşıtlığı olarak özetlediğim bu çift-değerlilik sorunu ihmal edilmemeli, aksi takdirde bugünkü yolsuzluk iddialarının kendisinden beklenen toplumsal ve siyasal sonuçları nasıl olup da ortaya çıkarmadığı sorusu yanıtlanamaz.

Peki bu yolsuzluk meselesi hakkında siz ne diyorsunuz?

İşaret etmeye çalıştığım gibi, bu ideolojik çift-değerlilik toplumsal çelişkileri aklamanın en etkin yolu. Bu durumda vicdanlar kararsız kaldığı sürece siyaset hükmünü icra edecek ve bu kararsızlıktan sonuna kadar yararlanmaya çalışacaktır. 

Nasıl?

Zekasıyla aklı, çıkarlarıyla vicdanı arasında kalan her insan kısa vadede zekasına ve çıkarlarına tabi olur, ancak uzun vadede aklının ve vicdanının sesine kulak vermeyi başarabilir, çünkü öncelikle korku yerine güveni tercih eder. 

Sizin kişisel seçiminiz?

İtiraf etmeliyim ki çıkarlarım uğruna akıl ve vicdanımı bastıracak o kudretten mahrum bir halde yaşadım. Kimseyi kınamıyorum, hakikatin yolu tek kişiliktir.

Bir AK Parti milletvekili “günah işleme özgürlüğü”nden söz etti, ne diyorsunuz?

Daha önce yaptığım bir açıklamayı tekrarlayabilirim: vicdan sahiplerinin günah işleme özgürlüğü yoktur, Cenab-ı Hak bu özgürlüğü sadece vicdansızlara vermiştir.

Bir tek adam kutsanması mı yaşanıyor? Diken internet sitesindeki söyleşide psikiyatr Cemil Dindar Başbakan’ın ara sıra kullandığı hologram uygulaması için “mirac” benzetmesi yaptı. Düzce milletvekili Fevzi Arslan, Erdoğan hakkında “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış bir lider” dedi. Bunları nasıl görüyorsunuz?

Lidere tapınma zaafı, paternal toplumların en belirgin semptomu. Yaşadıkları çelişkilerin bir anda ve ancak mucizevî hamlelerle çözülebileceğine inanan kitleler ister istemez bu mucizeleri gösterecek bir kahraman arayışına girerler ve daima güçlü bir liderin bir mesih veya mehdi gibi elindeki âsayla denizi yarıp bir çırpıda onları tüm çelişkilerden kurtarmasını beklerler.

Peki sonra?

Demokrasi geliştikçe otoriteryen girişimler toplumda daha da yaygın bir rahatsızlığa yol açar. Aslında bir bakıma bu ülkenin insanları da aynı süreçten geçiyorlar.

Sadece bu ülkenin insanları mı?

Giambattista Vico kadîm Mısırlıların üç çağ ayırdettiklerini söyler: Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı, İnsanlar Çağı. Bir baba arayışı ilk iki çağa özgü kavrama biçiminin sonucu. Bu kavrayışla malul zihinlerin toplumsal ve siyasal sorunları darbelerle veya devrimlerle ya da ebedî iktidar özlemiyle çözme arzusu kısa bir sürede patolojik bir mekanizmaya dönüşür ve ister istemez siyasetçilerin toplumsal olguları kesintisiz bir süreç suretinde algılamalarını engeller.

Örneğin?

Örneğin Suriye politikasındaki başarısızlıkları pekala böylesi bir körlüğün zorunlu sonucu olarak açıklayabiliriz. Uluslararası hesaplaşmaların da etkisiyle Suriye ve Mısır’da olup bitenler, iktidar tarafından bir hamlede elde edilecek maliyetsiz ve kolay bir zafer gibi görülmek yerine, ancak uzun ve rasyonel süreçler içerisinde üstesinden gelinebilecek derin bir kriz olarak analiz edilebilseydi şayet, her şey çok daha farklı olabilir, hiç değilse Türkiye soğukkanlı ve akılcı bir diplomasi dilinin kendisine sağlayabileceği itibardan ustalıkla yararlanabilirdi. Olmadı, becerilemedi, çünkü kahramanların, varlığından bile nefret ettikleri en korkutucu seçenek bizatihi sürecin kendisidir.

Neden?

Kahramanlar acilcidirler de ondan, siyasal ve toplumsal hamlelerin zamanını beklemeyi, daha doğru bir deyişle rasyonel bir hamleler zincirine ihtiyaç duymayı zül addederler, çünkü her şeyden önce bu ihtiyaç kahramanlığın doğasına aykırıdır. Süreç demek gecikmek demektir, o nedenle mucizeler istenildiği anda, hemen, şimdi, burada gösterilmelidir.

Siyaset bir sonuç alma sanatı değil midir?

Elbette, tıb yerine büyü’nün, kimya yerine simya’nın, astronomi yerine astroloji’nin, aritmetik yerine numeroloji’nin göz kamaştırıcı seçenekler olarak görüldüğü çağlarda siyasetçiler toplumsal ve askerî konularda hemen sonuç alma arzusuyla yanıp tutuşurlar, oysa tarihsel deneyimlerin defalarca kanıtladığı üzere politikanın, özellikle dış politikanın en az tahammül edebildiği şey cüretkarlıktır, çünkü kolay zaferler hevesi tarih boyunca daima hüsranla sonuçlanmıştır.

Belki şansları yaver gider, olamaz mı?

Meşhur hikayedir, bir gün kurmayları kendisine birikimli bir subaydan söz ettiklerinde Napoleon hemen, “birikimi filan boş verin, talihi var mı, talihi?” diye sorar. Kahramanlar sadece mucizelere değil, talihe de güvenirler çünkü.

Talih sorunlu bir sözcük gibi duruyor burada

Haklısınız, nitekim savaşlarda zafer ve galibiyetin talih ve tesadüf kabilinden bir şey olduğunu belirten İbn Haldun, gizli ve kapalı nedenlerle hasıl olan şeylere talih denildiğini söyler ve savaşların, görünür maddi nedenlerin aksine ilk bakışta dışarıdan kavranılaması güç, ince taktik ve stratejilerle kazanıldığına, bu arka-plan bilgisinden mahrum olanların ise olup bitenleri talih ve tesadüfün eseri saydıklarına açıkça işaret eder.

Talihe inanmıyor musunuz?

Mucizelere veya talihe bilinçsizce yatırım yapmak, bizi en azından süreklilik ve kalıcılığın gereği olan nedensellik bağıntılarını gözardı etmiş olmaya sürükleyecektir. Burada vizyon eksikliğinden kaynaklanan bedel, başarı olanağının yokluğu olmayıp aksine bu olanağın süreklilik ve kalıcılıktan mahrum olması, dolayısıyla siyaseti ve siyasetçiyi rasyonel öngörülerden uzaklaştırmasıdır. 

Cemaat ile AK Parti arasındaki çatışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle İslam tarihinin örnek alınabilecek vasıfta görülen beş raşid halifesinden dördünün siyaseten katledildiğini hatırlatmak ve müslümanlar arasındaki ilk ciddi ihtilafların neredeyse tümünün siyasal nitelikte olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Bunun anlamı nedir?

Tarihsel tecrübeler, toplumsal ve siyasal çıkarları çatıştığında, ortak dinî değerlerden hareket etseler bile tarafların birbirlerine karşı şiddetli ve acımasız bir retorik kullanmaktan asla kaçınmadıklarını ve kaçınmayacaklarını gösteriyor. Basiretin eşlik etmediği kesin inançlılık her devirde siyasî manipülasyonlar için elverişlilik arzeder.

Tarih tekerrür mü ediyor? 

Eskimemek hakikate özgü bir ayrıcalık. İnsan hep aynı insan, hırs ve ihtirasları da öyle. Bu nedenle olup bitenleri hüzünle, ibretle, hatta teessüfle seyrediyorum. Her iki taraf da hakkın hu  zurunda ve toplumun önünde fütursuzca mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını iliştirmek gibi yollara tevessül etmemeli, hiç değilse kamu vicdanını böylesine derin biçimde yaralamaktan kaçınma basiretini gösterebilmeliydiler. Onlar savaşıyor, bizim yüzümüz kızarıyor.

Bu kavgada kendinizi bir tarafa daha yakın hissediyor musunuz? 

Ben cemaatlerin değil cemiyetin, hükümetlerin değil devletin, toplum ve devlet karşısında ise bireyin yanındayım, yani insanın, ama hep insanın yanında. Kartacalı şair Terentius gibi diyecek olursam, öncelikle “insanım ben, insana ait hiçbir şey bana yabancı değil!”

AK Parti’nin kalkınma vizyonuna damga vurmuş inşaat şehvetini kültürel ve estetik anlamda nasıl okuyorsunuz?

Çaresizlik diyemem, asıl neden tek kelimeyle yetersizlik. Sözgelimi şu TOKİ rezaleti, hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki tüm icraatı öteki’ni hesaba katma alışkanlığı olmayan, çevreden merkeze, dışarıdan içeriye, sen’den ben’e doğru hareket etmek bilincinden yoksun bir hoyratlığın mahsulü. Dünyadaki bütün kalkınmacı sağ doktrinlerin zaaflarına sahipler ne yazık ki. 

Bu bir hata mı?

Yaptıkları basitçe birer hata olarak adlandırılamaz, aksine bu yapılanlar tamıtamına birer telafi edilemez hata, ne kefareti var, ne de tevbesi, çünkü ülkenin sadece geçmişi ve bugünü değil, geleceği de heba ediliyor, hem de ne uğruna, planlanmamış bir kalkınma, hesabı verilmemiş bir ilerleme uğruna. Sermaye açlığıyla birleşmiş bir büyüklük, tam anlamıyla bir yücelik ideolojisi, abidevi olana düşkünlük, önüne geçilmesi imkansız gibi görünen bir monumentalizm çılgınlığı.

Bu durumda olan şehirlere oluyor.

Hem de nasıl. Şehirlerimizin hepsi birbirine benziyor artık, oran orantı duygusundan eser kalmamışcasına hep aynı çirkin caddeler, hep aynı çirkin binalar. Yerel yapı arşivlerine hürmet edilmediği gibi her bölgeye standart yapı teknikleri ve malzemesi uygulanıyor, sanki ülkenin üzerine gökten beton kütleleri yağıyor ve telafi edilemez biçimde şehirlerimiz demir-çimento çöplüğü haline geliyor. 

Çözüm?

Çözüm, insan yaşamının farklı ve aykırı, küçük ve zarif, narin ve nazik yönlerini güçlendirecek bir duyarlılığın oluşması. Schelling mimari’yi erstarrte Musik (taşlaşmış musiki) olarak tanımlamıştı, ne yazık ki bizim mimarimiz için yapılacak tek tanım var: betonlaşmış gürültü.

Bu beton gürültüsünü yaratan nedir?

Nedeni çok basit aslında. İrade ve kudrete, ki mutlak anlamda tanrılığın biricik vasıflarıdır, yanısıra şefkat ve rahmet sıfatlarının eşlik etmemesi. Bu çirkinliğin başlıca nedeni, siyasal hedeflere kitlenmekten yetkinliğin ilk koşulu olan iç ve dış güzellik (hüsn ü cemal) duygusunu geliştirmeye fırsat bulamamış kadroların bu türden meseleleri önemseyecek bir kavrayıştan uzak oluşları.

Vay halimize!

Ne yazık ki hakikat böyle, bilge mimar diye tanınan rahmetli Turgut Cansever’in çığlığı başka bir nedenden dolayı değil, sırf bu yüzden duyulmamış, kendisi yıllar önce sayın Başbakan’dan (Belediye Başkanlığı döneminde) bir randevu almayı bile başaramamıştı.

Peki sizin çığlıklarınız duyuldu mu?

Maalesef benim çığlıklarımın da işitildiğini, işitilse bile anlaşıldığını sanmıyorum. İrade ve kudretin çaresiz kaldığı tek sahadır estetik, eskilerin tabiriyle bediiyat, parayla da, buyrukla da olmuyor, zamanın öğreticiliği altında bilgiden çok sezgi, klişeleri tekrarlamaktan ziyade sabır ve hoşgörü gerekiyor, hepsinden önemlisi her devirde yöneticilerin hüsn ü cemale iştiyakını olmazsa olmaz bir şart olarak sînesinde saklıyor.

Sizce bu toplumda laiklerle muhafazakarlar arasındaki en büyük duvarlar hangileri?

En kalın perdeler insanların kendi vicdanlarının üzerine örttükleri perdelerdir, hemen ardından siyasetin yukarıdan aşağıya telkin ve talim ettiği perde suretindeki özsüz ve içeriksiz önyargı duvarları gelir, sonra da elde var bir kabul edilen o sözde açıklık ve kesinlik daha ilk adımda karartmaya dönüşür, vicdan öyle baskılanır ki kımıldamaya dahi mecali olmaz, öteki bir çırpıda yabancılaşır, düşmanlaşır, farklı olan, karşıt olan yok edilmesi gereken birer yaratık, mide bulandırıcı birer böcek gibi görünür ve çıkan hengâmede mazlumların çığlığını duyan olmaz.

Bu bir yazgı mı?

Türkiye’nin tarihi, ne yazık ki biraz da işitilmeyen çığlıkların tarihidir. Hınçtan beslenmek zayıflık olduğu halde insanoğlu nefsin azmanlaşmasına izin verip bugün onlar, yarın biz der durur. Öncelikle bu kalın perdeler kaldırılmalı, o muhkem önyargı duvarları yıkılmalı.

Nasıl?

Elbette yıkılabilir, yıkabiliriz, sert kutuplaşmaları bu ülkenin değişmez yazgısı olmaktan çıkarabiliriz, yeter ki her şeye rağmen olumsuz deneyimler kadar aydınlık umutlardan yola çıkalım, yeter ki insana, insanımıza, bu toprakların rüşdünü isbat etmiş irfanına güvenelim, belki o zaman ayağımızı bastığımız bu zemin, önyargı duvarlarının yıkıldığı ve birbirlerinin farklılıklarına hürmet etmeyi öğrenmiş insanların yaşadığı bir ülkeye dönüşebilir.

Bu bağlamda dindarlar ile sol ittifak kurabilir mi önümüzdeki dönemde? 

Felsefe geleneğimizde ittifak sözcüğü rastlantı anlamında kullanılır ve rastlantılar da istem ile zorunluluğun çarpışmasından doğan olgular olarak tanımlanır. Bu anlamıyla ittifaklara güvenilemez, çünkü geçicilik ve aldatıcılıkla maluldürler. Nitekim AK Parti ile Cemaat arasındaki ittifakın sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Oysa hikmet’in, Hegel’in dediği gibi, tarihten raslantısal olanı uzaklaştırmaktan başka bir amacı yoktur, bu nedenle ülkenin ittifaklardan daha soylu, daha kalıcı çabalara gereksinimi olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla gerçekleşse bile dindarlar ile sol arasındaki bir ittifakın ister istemez diğerleriyle aynı yazgıya yenik düşeceğine inanıyorum.

İttifak denilmese bile başka imkanlar yok mu?

Buna karşın ittifak olarak adlandırmasak bile ciddiye alınabilecek yakınlaşmaların gerçekleşeceğini söyleyebilirim. Nitekim küçük ölçeklerde de olsa ortak duyarlılıkların daha şimdiden karşıt grupları birbirlerine karşı müsamahaya zorladığını ve umut verici yakınlaşmalara yol açtığını gözlemlemek mümkün. Halihazırdaki kutuplaşma siyasal bakımdan kısa vadede tarafların işine geliyor gibi görünse de son tahlilde fevkalade yorucu ve kıyıcıdır, bu nedenle de çözülmeye mahkumdur. 

Kaos gibi çelişkileri de olumluyorsunuz. 

Çelişkilerin yaratıcılığına inanmak zorundayız, çünkü kalıcı çözümler çelişkilerin dışından değil, bilakis içinden çıkar. Asıl yapılması gereken, kutuplaşmanın dışında gelişen doğal yakınlaşmaları güçlendirecek düşünce ve kavrayışlar aracılığıyla diyalog kapılarını açık tutacak bir siyasal kültür oluşturmaktır.

Bu durumda katedecek çok yol var.

Elbette, ne ki karşıtlarını yok edemeyeceklerini bilen akl-ı selim sahipleri ancak karşıtlarıyla varolabileceklerini de pekala bilirler. Sufiler cemül-ezdâd olarak adlandırırlar bu ilkeyi, Latinlerse coincidentia oppositorum, yani çoklukta birliği, birlikte çokluğu görmek! Kınamalara aldırmamalı bu yüzden, acilci çözümlere iltifat etmeyip ısrarla kalıcı ilişkileri tesis etmenin yollarını aramalı ki bu da hiç kuşkusuz siyasetçiler kadar aydınların da görevi.


Felsefe, Boğaziçi Üniversitesi’nde Osmanlı Estetiği dersleri veriyor. 

Yeni Şafak’ta yazdığı, Çamlıca Camii projesini eleştiren ‘Çamlıca için Yakarış’ yazısı bir günde 1 milyon tık aldı. 

Hürriyet Pazar’da yayımlanan ‘Taksim Manifestosu’nu Gezi olayları sırasında arkadaşlarıma gözlerim yaşararak okuduğumu hatırlıyorum. 

Dücane Cündioğlu çok tanımadığım bir dünyadan enfes, umut veren bir ses oldu.  

Beş yıl önce “Mağarama çekiliyorum” dedi ve kitaplarını yazmak için Büyükada’ya taşındı. 

Burada okuyor, yazıyor, saatlerce bisiklet sürüyor. 

Söyleşi taleplerimi aylarca reddetti. “İşlerin bu kadar aşağı düştüğü yerde bu konuları düzeyli, biçimli konuşmak gerekir. O da gazeteci olarak seni tatmin etmez” diyordu. 

Bu, onun güncel meselelerle ilgili ilk gazete söyleşisi…

Felsefe, Boğaziçi Üniversitesi’nde Osmanlı Estetiği dersleri veriyor. 

Yeni Şafak’ta yazdığı, Çamlıca Camii projesini eleştiren ‘Çamlıca için Yakarış’ yazısı bir günde 1 milyon tık aldı. 

Hürriyet Pazar’da yayımlanan ‘Taksim Manifestosu’nu Gezi olayları sırasında arkadaşlarıma gözlerim yaşararak okuduğumu hatırlıyorum. 

Dücane Cündioğlu çok tanımadığım bir dünyadan enfes, umut veren bir ses oldu.  

Beş yıl önce “Mağarama çekiliyorum” dedi ve kitaplarını yazmak için Büyükada’ya taşındı. 

Burada okuyor, yazıyor, saatlerce bisiklet sürüyor. 

Söyleşi taleplerimi aylarca reddetti. “İşlerin bu kadar aşağı düştüğü yerde bu konuları düzeyli, biçimli konuşmak gerekir. O da gazeteci olarak seni tatmin etmez” diyordu. 

Bu, onun güncel meselelerle ilgili ilk gazete söyleşisi…
Felsefe, Boğaziçi Üniversitesi’nde Osmanlı Estetiği dersleri veriyor. 

Yeni Şafak’ta yazdığı, Çamlıca Camii projesini eleştiren ‘Çamlıca için Yakarış’ yazısı bir günde 1 milyon tık aldı. 

Hürriyet Pazar’da yayımlanan ‘Taksim Manifestosu’nu Gezi olayları sırasında arkadaşlarıma gözlerim yaşararak okuduğumu hatırlıyorum. 

Dücane Cündioğlu çok tanımadığım bir dünyadan enfes, umut veren bir ses oldu.  

Beş yıl önce “Mağarama çekiliyorum” dedi ve kitaplarını yazmak için Büyükada’ya taşındı. 

Burada okuyor, yazıyor, saatlerce bisiklet sürüyor. 

Söyleşi taleplerimi aylarca reddetti. “İşlerin bu kadar aşağı düştüğü yerde bu konuları düzeyli, biçimli konuşmak gerekir. O da gazeteci olarak seni tatmin etmez” diyordu. 














Başbakan Erdoğan’ın Berkin Elvan’ın ardından “Allah rahmet eylesin” dememesini ve “Terör örgütlerinin içine aldığı yüzü poşulu, eline sapan verilmiş, cebinde demir bilyelerle olan bir çocuk. Ne ekmek alması, ne alakası var?” sözlerini nasıl açıklayabiliriz?

-Bu durumu kimse açıklayamaz, çünkü tam da sözün bittiği yerdir burası. En temel insanî değerler dolayımında oluşan vicdanın iç sızlatıcı iniltileri, pragmatizme yenik düşen bu katı siyasal ve ideolojik nobranlık karşısında birer vızıltıya dönüşür. Esef etmekle yetinemem, teessüf de ediyorum!

Başbakan Erdoğan’ın Berkin Elvan’ın ardından “Allah rahmet eylesin” dememesini ve “Terör örgütlerinin içine aldığı yüzü poşulu, eline sapan verilmiş, cebinde demir bilyelerle olan bir çocuk. Ne ekmek alması, ne alakası var?” sözlerini nasıl açıklayabiliriz?

-Bu durumu kimse açıklayamaz, çünkü tam da sözün bittiği yerdir burası. En temel insanî değerler dolayımında oluşan vicdanın iç sızlatıcı iniltileri, pragmatizme yenik düşen bu katı siyasal ve ideolojik nobranlık karşısında birer vızıltıya dönüşür. Esef etmekle yetinemem, teessüf de ediyorum!

Başbakan Erdoğan’ın Berkin Elvan’ın ardından “Allah rahmet eylesin” dememesini ve “Terör örgütlerinin içine aldığı yüzü poşulu, eline sapan verilmiş, cebinde demir bilyelerle olan bir çocuk. Ne ekmek alması, ne alakası var?” sözlerini nasıl açıklayabiliriz?Başbakan Erdoğan?

-Bu durumu kimse açıklayamaz, çünkü tam da sözün bittiği yerdir burası. En temel insanî değerler dolayımında oluşan vicdanın iç sızlatıcı iniltileri, pragmatizme yenik düşen bu katı siyasal ve ideolojik nobranlık karşısında birer vızıltıya dönüşür. Esef etmekle yetinemem, teessüf de ediyorum!

Berkin Elvan’ın cenazesinin toprağa verildiği gün, Egemen Bağış’ın attığı bir tweet’te “nekrofiller” göndermesi yapmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Her suç cezasını kendi içinde taşır ve ilahi adaletin öte dünyada değil, bu dünyada tecelli etmek gibi bir hususiyeti vardır. Tarihte yaptığı vicdansızlığın yanına kâr kaldığı bir insan hatırlamıyorum.

Son olaylarda hükümetin Alevilere yönelik önyargısının yeniden ortaya çıktığı görüşüne katılıyor musunuz?

Hayır, mesele alevilik-sünnilik çelişkisine indirgenemeyecek denli derin, bu nedenle eleştiri düzeyinin insanî değerler ölçeğinde karşılığını bulması için ısrarla çabalamak zorundayız.

Ak Parti’li vekillerin ve entelijansiyanın Başbakan Erdoğan’ın gerilim siyasetine yeterince mesafe koyduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu politikayı tasvip ettiklerini, yanlış bulmadıklarını mı düşünmeliyiz?

Bu kendilerince bir muharebe değil, tamıtamına bir harb! En son tahlilde vicdanen rahatsız olduklarını düşünülebilir, lakin siyaset sözkonusu olduğunda insanların kendilerine aidiyet ve mensubiyet duygularını bir kenara bıraktıracak yüksek değerlerden hareket etmeleri çok güçtür. Bu nedenle ikrardan gelen sükut masumiyetten çok gaflet karinesidir.

Berkin Elvan ve digger kaybımız Burakcan Karamanoğlu’nun babalarının konuşmalarını dinledim. Bir taraf isyanda, Başbakan’ı suçluyor, 24 saat içinde suçluların bulunmasını istiyor; Burakcan’ın babası ise acısını “takdir-i ilahi” diye açıklıyor. Bu iki yaklaşım arasında bir fark var mı?

Cenab-ı Hak kimseyi böylesine büyük imtihanlarla karşı karşıya bırakmasın! Sözkonusu olan evlat acısı! İzleyebildiğim kadarıyla her iki babanın da Anadolu insanının irfanına yakışır bir soyluluk içinde hareket ettiklerini düşünüyorum.

Sokaklarda eli sopalı insanlar ve ölen gençlerimiz size geçmiş karanlık çatışma dönemlerini hatırlatıyor mu? Sizce Türkiye bu tür bir iç çatışmaya sürüklenebilir mi?

Hava kurşun gibi ağır, burası kesin, ancak yine de eski günlere dönüleceğini sanmıyorum. Umut derunumuzda yeşeren fidanın adı, onu kesmeye kimsenin gücü yetmez.

Berkin Elvan’ın cenazesinin toprağa verildiği gün, Egemen Bağış’ın attığı bir tweet’te “nekrofiller” göndermesi yapmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Her suç cezasını kendi içinde taşır ve ilahi adaletin öte dünyada değil, bu dünyada tecelli etmek gibi bir hususiyeti vardır. Tarihte yaptığı vicdansızlığın yanına kâr kaldığı bir insan hatırlamıyorum.

Son olaylarda hükümetin Alevilere yönelik önyargısının yeniden ortaya çıktığı görüşüne katılıyor musunuz?

Hayır, mesele alevilik-sünnilik çelişkisine indirgenemeyecek denli derin, bu nedenle eleştiri düzeyinin insanî değerler ölçeğinde karşılığını bulması için ısrarla çabalamak zorundayız.

Ak Parti’li vekillerin ve entelijansiyanın Başbakan Erdoğan’ın gerilim siyasetine yeterince mesafe koyduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu politikayı tasvip ettiklerini, yanlış bulmadıklarını mı düşünmeliyiz?

Bu kendilerince bir muharebe değil, tamıtamına bir harb! En son tahlilde vicdanen rahatsız olduklarını düşünülebilir, lakin siyaset sözkonusu olduğunda insanların kendilerine aidiyet ve mensubiyet duygularını bir kenara bıraktıracak yüksek değerlerden hareket etmeleri çok güçtür. Bu nedenle ikrardan gelen sükut masumiyetten çok gaflet karinesidir.

Berkin Elvan ve digger kaybımız Burakcan Karamanoğlu’nun babalarının konuşmalarını dinledim. Bir taraf isyanda, Başbakan’ı suçluyor, 24 saat içinde suçluların bulunmasını istiyor; Burakcan’ın babası ise acısını “takdir-i ilahi” diye açıklıyor. Bu iki yaklaşım arasında bir fark var mı?

Cenab-ı Hak kimseyi böylesine büyük imtihanlarla karşı karşıya bırakmasın! Sözkonusu olan evlat acısı! İzleyebildiğim kadarıyla her iki babanın da Anadolu insanının irfanına yakışır bir soyluluk içinde hareket ettiklerini düşünüyorum.

Sokaklarda eli sopalı insanlar ve ölen gençlerimiz size geçmiş karanlık çatışma dönemlerini hatırlatıyor mu? Sizce Türkiye bu tür bir iç çatışmaya sürüklenebilir mi?

Hava kurşun gibi ağır, burası kesin, ancak yine de eski günlere dönüleceğini sanmıyorum. Umut derunumuzda yeşeren fidanın adı, onu kesmeye kimsenin gücü yetmez.
Berkin Elvan’ın cenazesinin toprağa verildiği gün, Egemen Bağış’ın attığı bir tweet’te “nekrofiller” göndermesi yapmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Her suç cezasını kendi içinde taşır ve ilahi adaletin öte dünyada değil, bu dünyada tecelli etmek gibi bir hususiyeti vardır. Tarihte yaptığı vicdansızlığın yanına kâr kaldığı bir insan hatırlamıyorum.

Son olaylarda hükümetin Alevilere yönelik önyargısının yeniden ortaya çıktığı görüşüne katılıyor musunuz?

Hayır, mesele alevilik-sünnilik çelişkisine indirgenemeyecek denli derin, bu nedenle eleştiri düzeyinin insanî değerler ölçeğinde karşılığını bulması için ısrarla çabalamak zorundayız.

Ak Parti’li vekillerin ve entelijansiyanın Başbakan Erdoğan’ın gerilim siyasetine yeterince mesafe koyduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu politikayı tasvip ettiklerini, yanlış bulmadıklarını mı düşünmeliyiz?Ak Parti

Bu kendilerince bir muharebe değil, tamıtamına bir harb! En son tahlilde vicdanen rahatsız olduklarını düşünülebilir, lakin siyaset sözkonusu olduğunda insanların kendilerine aidiyet ve mensubiyet duygularını bir kenara bıraktıracak yüksek değerlerden hareket etmeleri çok güçtür. Bu nedenle ikrardan gelen sükut masumiyetten çok gaflet karinesidir.

Berkin Elvan ve digger kaybımız Burakcan Karamanoğlu’nun babalarının konuşmalarını dinledim. Bir taraf isyanda, Başbakan’ı suçluyor, 24 saat içinde suçluların bulunmasını istiyor; Burakcan’ın babası ise acısını “takdir-i ilahi” diye açıklıyor. Bu iki yaklaşım arasında bir fark var mı?

Cenab-ı Hak kimseyi böylesine büyük imtihanlarla karşı karşıya bırakmasın! Sözkonusu olan evlat acısı! İzleyebildiğim kadarıyla her iki babanın da Anadolu insanının irfanına yakışır bir soyluluk içinde hareket ettiklerini düşünüyorum.

Sokaklarda eli sopalı insanlar ve ölen gençlerimiz size geçmiş karanlık çatışma dönemlerini hatırlatıyor mu? Sizce Türkiye bu tür bir iç çatışmaya sürüklenebilir mi?

Hava kurşun gibi ağır, burası kesin, ancak yine de eski günlere dönüleceğini sanmıyorum. Umut derunumuzda yeşeren fidanın adı, onu kesmeye kimsenin gücü yetmez.

Siz yaşanan ‘kaosu’ ülke adına kazanç olarak niteliyorsunuz…

Kafka gibi ben de “abartıyorum, çünkü anlaşılmak istiyorum” diyebilirdim, fakat bu kez abartmıyorum, kaos hakikaten büyük bir imkandır, gelecek güzel günler için, umudumuzu koruyabilmek için, insan olmayı başarabilmek için bir lütuf, bir ihsan, bir kayradır, tıpkı dert gibi, ıstırap gibi, kıymetini bilene. Hesiodos’u hatırlayınız: önce kaos vardı, sonra toprak, sonra aşk. Mitlerin dilini bir yana bırakıp hikmetin diline müracaat edebiliriz: önce a’ma ve zulmet, yani belirsizlik ve karanlık, derken yine o ezelî yaşam tomurcuğu: aşk, daima aşk, umut ve aydınlık, ama unutmamalı öncesinde hep kaos, hep belirsizlik, hep karanlık.

 Mao’nun bir sözü vardır: “Yeryüzünde kaos var. İşler yolunda”… 

-Batmadıkça güneş doğmaz çünkü, karanlığı varsaymadıkça aydınlıktan, yokluğa tahammül etmedikçe varlıktan söz edemeyiz. Gece gündüzün, karanlık aydınlığın delilidir. Minerva’nın kuşu da  bu yüzden alacakaranlıkta uçar, zavallı, sırf şafak söksün de bir an evvel tan yeri ağarsın diye biteviye kanat çırpar durur.

Siz yaşanan ‘kaosu’ ülke adına kazanç olarak niteliyorsunuz…

Kafka gibi ben de “abartıyorum, çünkü anlaşılmak istiyorum” diyebilirdim, fakat bu kez abartmıyorum, kaos hakikaten büyük bir imkandır, gelecek güzel günler için, umudumuzu koruyabilmek için, insan olmayı başarabilmek için bir lütuf, bir ihsan, bir kayradır, tıpkı dert gibi, ıstırap gibi, kıymetini bilene. Hesiodos’u hatırlayınız: önce kaos vardı, sonra toprak, sonra aşk. Mitlerin dilini bir yana bırakıp hikmetin diline müracaat edebiliriz: önce a’ma ve zulmet, yani belirsizlik ve karanlık, derken yine o ezelî yaşam tomurcuğu: aşk, daima aşk, umut ve aydınlık, ama unutmamalı öncesinde hep kaos, hep belirsizlik, hep karanlık.

 Mao’nun bir sözü vardır: “Yeryüzünde kaos var. İşler yolunda”… 

-Batmadıkça güneş doğmaz çünkü, karanlığı varsaymadıkça aydınlıktan, yokluğa tahammül etmedikçe varlıktan söz edemeyiz. Gece gündüzün, karanlık aydınlığın delilidir. Minerva’nın kuşu da  bu yüzden alacakaranlıkta uçar, zavallı, sırf şafak söksün de bir an evvel tan yeri ağarsın diye biteviye kanat çırpar durur.
Siz yaşanan ‘kaosu’ ülke adına kazanç olarak niteliyorsunuz…

Kafka gibi ben de “abartıyorum, çünkü anlaşılmak istiyorum” diyebilirdim, fakat bu kez abartmıyorum, kaos hakikaten büyük bir imkandır, gelecek güzel günler için, umudumuzu koruyabilmek için, insan olmayı başarabilmek için bir lütuf, bir ihsan, bir kayradır, tıpkı dert gibi, ıstırap gibi, kıymetini bilene. Hesiodos’u hatırlayınız: önce kaos vardı, sonra toprak, sonra aşk. Mitlerin dilini bir yana bırakıp hikmetin diline müracaat edebiliriz: önce a’ma ve zulmet, yani belirsizlik ve karanlık, derken yine o ezelî yaşam tomurcuğu: aşk, daima aşk, umut ve aydınlık, ama unutmamalı öncesinde hep kaos, hep belirsizlik, hep karanlık.

Mao’nun bir sözü vardır: “Yeryüzünde kaos var. İşler yolunda”… 

-Batmadıkça güneş doğmaz çünkü, karanlığı varsaymadıkça aydınlıktan, yokluğa tahammül etmedikçe varlıktan söz edemeyiz. Gece gündüzün, karanlık aydınlığın delilidir. Minerva’nın kuşu da  bu yüzden alacakaranlıkta uçar, zavallı, sırf şafak söksün de bir an evvel tan yeri ağarsın diye biteviye kanat çırpar durur.


Yerel seçimler kaosa çözüm olur mu? 


Kadîm dönemlerden bu yana sağaltım teşebbüsleri hastalığın türü tarafından belirlenir: ya ot (bitkisel ilaçlar), ya bıçak (cerrahî müdahaleler), ya da söz (entelektüel kavrayış, irfanî duyarlılık). Türkiye’de ilk iki yöntem yeterince denendi, hem de büyük bir şehvetle, ama alınan mesafe ortada, hâlâ sadra şifa olacak bir menzil katedebilmiş değiliz.

Niçin?

Bu yöntemlerden ilk ikisi toplumun bedeniyle, üçüncüsü ruhuyla alakalı olduğu için. Hiç kuşkusuz ki bilgiçce ve biraz da bilgince, ama kesinlikle bilgece değil. İrfandan yoksun çünkü. Hâlâ gövdesine uygun ruh derinliği arayan bir ülkenin çocuklarıyız, tarihsel deneyimlerin kolayca prangalara dönüştüğü sert toprağın insanları olarak ne çağın başdöndürücü hızına yetişebiliyoruz, ne de içinde nefes alıp verdiğimiz coğrafyanın bizden beklediği sükûnet ve bilgeliğin hakkını verebiliyoruz.

Bu coğrafyanın hakkını nasıl vermeliydik? 

Her şeyden önce farklılıklara hürmet etmek ve çağdaş yurttaşlık tanımının içini doldurmak suretiyle. Bu çok önemli, çünkü çoklu-birliğin özüne ancak bizim kadar başkalarının da yasa önünde eşit ve özgür bireyler olduğunu kabul etmekle ulaşabiliriz. Seçimlerin sonuçlarından ziyade kendisi bir fırsat olarak görülmeli bu yüzden. Çünkü demokrasi birbirini etkisiz hale getiren, birbirine galebe çalan, birbirini yenen tarafların değil, bilakis yenişemeyen tarafların rejimi, bir uzlaşı mekanizması, bir tür koleksiyon, uyum kadar farklılıkların da, çelişki ve çatışmaların da varlığını peşinen meşru kabul eden bir koleksiyon.

Bu seçimler sözünü ettiğiniz denetim işlevini yerine getirebilecek mi?

Kuşkuluyum, çünkü bu seçimler yerel yönetimlerin başarı ve başarısızlık oranlarını ölçmek için büyük bir fırsat olduğu halde, ülkenin içine gömüldüğü ağır siyasal kutuplaşma ve şiddetli retorik nedeniyle âdeta genel bir referandum niteliği kazanmış bulunuyor. Doğrudürüst kimse alternatif bir mekan tasavvuruna, daha çağdaş, daha yaşanabilir, daha insanca bir şehir idealine işaret bile etmiyor.

Niçin?

Belediye seçimleri öncesinde halkın “devlet ve vatan elden gidiyor” türünden klişeler dinlemek yerine daha inandırıcı tekliflerle, hiç değilse daha köklü eleştirilerle karşılaşması gerekirdi. Sanırım bu sert kutuplaşma, iki tarafın da, iktidarın da, muhalefetin de işine geliyor olmalı.

“Bir zamanlar Hak yanımızdaydı devlet-servet karşımızda, şimdiyse devlet-servet yanımızda ama Hak karşımızda.” Ne demek istediniz? Hak kimin karşısında ve neden?

Hayal kırıklıklarına aşina bir ülkenin çocuklarıyız biz. Genç yaşlarımdan itibaren anlamaya, özümsemeye çalıştığım değerler dünyasının bir tek eksiğinin olduğuna, yani devlet düzeyinde temsili zorunlu bir irade ve kudretten mahrum bulunduğuna inandığımdan, bu inancı taşıyan birçok yaşıtımın çok yakından tanıklık ettiği bir hayal kırıklığını, bir inkisarı dile getirmek istemiştim sadece. İrfan mektebinin en temel yasasıdır: buğday isteyenlere buğday, himmet isteyenlere himmet verilir, belki buğdayı ele geçirdik, lâkin görünen o ki himmeti çoktan yitirmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet dindarlığını sadece cami’nin şekillendirdiğini ve bunun neş’eden ve hüzünden uzak bir dindarlık olduğunu yazmıştınız. 11 yıllık AK Parti dönemi hayalinizdeki ‘dindarlık’ ile bir bağ kurabildi mi? 

Hayalden çok umuttu benimkisi. Keşke kurabilseydi, belki başlarda dener gibi oldu ama beceremedi, elinden gelmedi, çünkü iktidarın insan malzemesi umumiyetle zaten caminin şekillendirdiği dindarlığın ürünü. Tekke irfanından çok uzakta, sadece siyasal duyarlılıklarıyla kendini tanımlayan, mağduriyet duygusuyla yüklü kitlelerin heyecanından beslenen bir dindarlık biçimi bu! İktidar gücüne duyulan özlem, kamu yaşamının dışına itilen değerler dünyasının asırlar boyunca camilerden çok tekkelerde temsil olunduğunu unutturduğu içindir ki nezaket ve zarafetten mahrum. Bu yüzden belki dindarlara sahiplenmeyi kendilerine bir vazife bildiler ve fakat insanı, her sıfatıyla insanı kucaklamakta yetersiz kaldılar. 

Cami ile tekke arasında temelde ne fark var?

Camiye ‘öteki’ giremez, ama tekkeye girer, tıpkı partilerde olduğu gibi camilerde de gürültü yasaktır, safları bozamazsın, düzeni sarsamazsın, bütün kadar parçaya önem veremezsin, komutla yatar komutla kalkarsın, ama tekkede gürültü demek harmoni demektir, farklılık zenginliktir, sıradışılık bir hastalık olarak görülmez, aksine birkaç ismin değil sonsuz sayıda esmanın tecellisi olarak hürmete şâyandır. 

Niçin?

Korku büzer ve daraltır çünkü, sevgi ise çoğaltır ve çeşitlendirir, bu nedenle caminin temelinde korku ve birlik, tekkenin temelinde sevgi ve çokluk yer alır. Camide kudret, ciddiyet ve kat’iyet vardır, insan gönlünün simgesi olan tekkede ise tevazu, hüzün ve neş’e!

AK Parti ile filizlenen İslami kapitalizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

“İslamî kapitalizm” tabirini şahsen doğru bulmuyorum, sermayenin de, sermayeciliğin de dini olmaz çünkü. Dindarların modern yaşama katılımları oranında sermaye dünyasının içine girmeleri kaçınılmaz, bu nedenle çağdaş koşullar dolayımında üretim kadar ticareti de öğrenmeleri ve tabiatıyla zenginleşmeleri zorunlu. Bu süreç de AK Parti’den çok önce başladı, faizsiz bankacılık masalıyla gelişti. AK Parti’ye yakın çevrelerce icra edilen finans bankacılığı şöyle dursun, Cemaat’in de bir bankası olduğu unutulmamalı. Sözün özü, sermaye birikimini yönlendiren ilkeler dinî veya ahlakî kurallar değil, modern ekonominin, yani kapitalizmin yasalarıdır. 

Birikim tamam ama sermayenin dağılımı meselesi de var tabii…

Sermayenin birikimi kadar dağılımı da bir ülkenin çağdaşlığının göstergesidir, bu da takdir edersiniz ki sadece istemekle olmaz, etkin önlemler de almak gerek.

Kapitalist sistem buna imkan verir mi?

Asla! Çünkü kapitalizm insanın özü gereği bencil olduğunu, yani sattığını en pahalıya satmak, aldığını en ucuza almak istediğini, bunun da akla uygun olduğunu söyler. İnsanı yarar-zarar ilkesine dayanan akılcı ve pragmatik bir varoluşa indirgeyen bu kavrama biçimi, en temelde haz-acı ilkesine kadar geri götürebileceğimiz fedakarlık duygusunu görmezlikten gelir, oysa insanın özü bizatihi arzudur ve arzu da rasyonel değil, her duygu gibi irrasyoneldir. 

Bu durumda dindarlığın işi zor…

Çağdaş dindarlığın temel açmazı da burada başlıyor zaten, siyasal gerekçeler nedeniyle sermayeciliği özümserken, irade ve iktidar özlemiyle bu zihniyetin insan tasavvurunu içselleştirdiğini farketmiyor bile. En azından yaklaşık birbuçuk asırdır süreç böyle. Bütün yapılan ya ayet ve hadisler eşliğinde bu mekanizmayı bilinçsizce içselleştirmek, ya da yine aynı gerekçelerle bu mekanizmanın yol açtığı sorunlardan şikayetle feodal üretim tarzının ürettiği ahlakın (yani ethos’un, alışkanlıkların) edebiyatını yapmak. Her iki halde de eksik olan şey aynıdır: olup bitenin ciddiyetini kavrayamamak. 

Yapılması gereken nedir?

Modernitenin dindarların zihninde oluşturduğu çift-değerliliğin (ambivalence) sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin vergi ve zekat ikilemi. Vergi vermemek suç, zekat vermemek ise günah. Dindar bilinç, hakkını verip vermemesi bir yana, son tahlilde dinî buyruk ve yasaklara duyarlı davranmayı seçerken, duyarlılığı dışında kalan yasal konularda kendisini daha özgür hissediyor. Keza çokevlilik de yasal olarak suç ve fakat dinen caiz. Belediye nikahı ile dinî nikah arasındaki karşıtlığı da örnek olarak verebiliriz. Bu durumda dindar bilinç ‘caiz’in kendisine sağladığı özgürlüğe yaslanarak yaşamını düzenlemekten kaçınmıyor. 

Caiz ise sorun nedir?

Caizin karnı geniştir çünkü, ve İslam hukuk tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla fevkalade istismara müsaittir, dolayısıyla çağdaş dindarlığın toplumsal yaşamla ilişkilerinin sıhhat kazanması için günah-suç veya kanun-yasa karşıtlığı olarak özetlediğim bu çift-değerlilik sorunu ihmal edilmemeli, aksi takdirde bugünkü yolsuzluk iddialarının kendisinden beklenen toplumsal ve siyasal sonuçları nasıl olup da ortaya çıkarmadığı sorusu yanıtlanamaz.

Peki bu yolsuzluk meselesi hakkında siz ne diyorsunuz?

İşaret etmeye çalıştığım gibi, bu ideolojik çift-değerlilik toplumsal çelişkileri aklamanın en etkin yolu. Bu durumda vicdanlar kararsız kaldığı sürece siyaset hükmünü icra edecek ve bu kararsızlıktan sonuna kadar yararlanmaya çalışacaktır. 

Nasıl?

Zekasıyla aklı, çıkarlarıyla vicdanı arasında kalan her insan kısa vadede zekasına ve çıkarlarına tabi olur, ancak uzun vadede aklının ve vicdanının sesine kulak vermeyi başarabilir, çünkü öncelikle korku yerine güveni tercih eder. 

Sizin kişisel seçiminiz?

İtiraf etmeliyim ki çıkarlarım uğruna akıl ve vicdanımı bastıracak o kudretten mahrum bir halde yaşadım. Kimseyi kınamıyorum, hakikatin yolu tek kişiliktir.

Bir AK Parti milletvekili “günah işleme özgürlüğü”nden söz etti, ne diyorsunuz?

Daha önce yaptığım bir açıklamayı tekrarlayabilirim: vicdan sahiplerinin günah işleme özgürlüğü yoktur, Cenab-ı Hak bu özgürlüğü sadece vicdansızlara vermiştir.

Bir tek adam kutsanması mı yaşanıyor? Diken internet sitesindeki söyleşide psikiyatr Cemil Dindar Başbakan’ın ara sıra kullandığı hologram uygulaması için “mirac” benzetmesi yaptı. Düzce milletvekili Fevzi Arslan, Erdoğan hakkında “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış bir lider” dedi. Bunları nasıl görüyorsunuz?

Lidere tapınma zaafı, paternal toplumların en belirgin semptomu. Yaşadıkları çelişkilerin bir anda ve ancak mucizevî hamlelerle çözülebileceğine inanan kitleler ister istemez bu mucizeleri gösterecek bir kahraman arayışına girerler ve daima güçlü bir liderin bir mesih veya mehdi gibi elindeki âsayla denizi yarıp bir çırpıda onları tüm çelişkilerden kurtarmasını beklerler.

Peki sonra?

Demokrasi geliştikçe otoriteryen girişimler toplumda daha da yaygın bir rahatsızlığa yol açar. Aslında bir bakıma bu ülkenin insanları da aynı süreçten geçiyorlar.

Sadece bu ülkenin insanları mı?

Giambattista Vico kadîm Mısırlıların üç çağ ayırdettiklerini söyler: Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı, İnsanlar Çağı. Bir baba arayışı ilk iki çağa özgü kavrama biçiminin sonucu. Bu kavrayışla malul zihinlerin toplumsal ve siyasal sorunları darbelerle veya devrimlerle ya da ebedî iktidar özlemiyle çözme arzusu kısa bir sürede patolojik bir mekanizmaya dönüşür ve ister istemez siyasetçilerin toplumsal olguları kesintisiz bir süreç suretinde algılamalarını engeller.

Örneğin?

Örneğin Suriye politikasındaki başarısızlıkları pekala böylesi bir körlüğün zorunlu sonucu olarak açıklayabiliriz. Uluslararası hesaplaşmaların da etkisiyle Suriye ve Mısır’da olup bitenler, iktidar tarafından bir hamlede elde edilecek maliyetsiz ve kolay bir zafer gibi görülmek yerine, ancak uzun ve rasyonel süreçler içerisinde üstesinden gelinebilecek derin bir kriz olarak analiz edilebilseydi şayet, her şey çok daha farklı olabilir, hiç değilse Türkiye soğukkanlı ve akılcı bir diplomasi dilinin kendisine sağlayabileceği itibardan ustalıkla yararlanabilirdi. Olmadı, becerilemedi, çünkü kahramanların, varlığından bile nefret ettikleri en korkutucu seçenek bizatihi sürecin kendisidir.

Neden?

Kahramanlar acilcidirler de ondan, siyasal ve toplumsal hamlelerin zamanını beklemeyi, daha doğru bir deyişle rasyonel bir hamleler zincirine ihtiyaç duymayı zül addederler, çünkü her şeyden önce bu ihtiyaç kahramanlığın doğasına aykırıdır. Süreç demek gecikmek demektir, o nedenle mucizeler istenildiği anda, hemen, şimdi, burada gösterilmelidir.

Siyaset bir sonuç alma sanatı değil midir?

Elbette, tıb yerine büyü’nün, kimya yerine simya’nın, astronomi yerine astroloji’nin, aritmetik yerine numeroloji’nin göz kamaştırıcı seçenekler olarak görüldüğü çağlarda siyasetçiler toplumsal ve askerî konularda hemen sonuç alma arzusuyla yanıp tutuşurlar, oysa tarihsel deneyimlerin defalarca kanıtladığı üzere politikanın, özellikle dış politikanın en az tahammül edebildiği şey cüretkarlıktır, çünkü kolay zaferler hevesi tarih boyunca daima hüsranla sonuçlanmıştır.

Belki şansları yaver gider, olamaz mı?

Meşhur hikayedir, bir gün kurmayları kendisine birikimli bir subaydan söz ettiklerinde Napoleon hemen, “birikimi filan boş verin, talihi var mı, talihi?” diye sorar. Kahramanlar sadece mucizelere değil, talihe de güvenirler çünkü.

Talih sorunlu bir sözcük gibi duruyor burada

Haklısınız, nitekim savaşlarda zafer ve galibiyetin talih ve tesadüf kabilinden bir şey olduğunu belirten İbn Haldun, gizli ve kapalı nedenlerle hasıl olan şeylere talih denildiğini söyler ve savaşların, görünür maddi nedenlerin aksine ilk bakışta dışarıdan kavranılaması güç, ince taktik ve stratejilerle kazanıldığına, bu arka-plan bilgisinden mahrum olanların ise olup bitenleri talih ve tesadüfün eseri saydıklarına açıkça işaret eder.

Talihe inanmıyor musunuz?

Mucizelere veya talihe bilinçsizce yatırım yapmak, bizi en azından süreklilik ve kalıcılığın gereği olan nedensellik bağıntılarını gözardı etmiş olmaya sürükleyecektir. Burada vizyon eksikliğinden kaynaklanan bedel, başarı olanağının yokluğu olmayıp aksine bu olanağın süreklilik ve kalıcılıktan mahrum olması, dolayısıyla siyaseti ve siyasetçiyi rasyonel öngörülerden uzaklaştırmasıdır. 

Cemaat ile AK Parti arasındaki çatışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle İslam tarihinin örnek alınabilecek vasıfta görülen beş raşid halifesinden dördünün siyaseten katledildiğini hatırlatmak ve müslümanlar arasındaki ilk ciddi ihtilafların neredeyse tümünün siyasal nitelikte olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Bunun anlamı nedir?

Tarihsel tecrübeler, toplumsal ve siyasal çıkarları çatıştığında, ortak dinî değerlerden hareket etseler bile tarafların birbirlerine karşı şiddetli ve acımasız bir retorik kullanmaktan asla kaçınmadıklarını ve kaçınmayacaklarını gösteriyor. Basiretin eşlik etmediği kesin inançlılık her devirde siyasî manipülasyonlar için elverişlilik arzeder.

Tarih tekerrür mü ediyor? 

Eskimemek hakikate özgü bir ayrıcalık. İnsan hep aynı insan, hırs ve ihtirasları da öyle. Bu nedenle olup bitenleri hüzünle, ibretle, hatta teessüfle seyrediyorum. Her iki taraf da hakkın hu  zurunda ve toplumun önünde fütursuzca mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını iliştirmek gibi yollara tevessül etmemeli, hiç değilse kamu vicdanını böylesine derin biçimde yaralamaktan kaçınma basiretini gösterebilmeliydiler. Onlar savaşıyor, bizim yüzümüz kızarıyor.

Bu kavgada kendinizi bir tarafa daha yakın hissediyor musunuz? 

Ben cemaatlerin değil cemiyetin, hükümetlerin değil devletin, toplum ve devlet karşısında ise bireyin yanındayım, yani insanın, ama hep insanın yanında. Kartacalı şair Terentius gibi diyecek olursam, öncelikle “insanım ben, insana ait hiçbir şey bana yabancı değil!”

AK Parti’nin kalkınma vizyonuna damga vurmuş inşaat şehvetini kültürel ve estetik anlamda nasıl okuyorsunuz?

Çaresizlik diyemem, asıl neden tek kelimeyle yetersizlik. Sözgelimi şu TOKİ rezaleti, hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki tüm icraatı öteki’ni hesaba katma alışkanlığı olmayan, çevreden merkeze, dışarıdan içeriye, sen’den ben’e doğru hareket etmek bilincinden yoksun bir hoyratlığın mahsulü. Dünyadaki bütün kalkınmacı sağ doktrinlerin zaaflarına sahipler ne yazık ki. 

Bu bir hata mı?

Yaptıkları basitçe birer hata olarak adlandırılamaz, aksine bu yapılanlar tamıtamına birer telafi edilemez hata, ne kefareti var, ne de tevbesi, çünkü ülkenin sadece geçmişi ve bugünü değil, geleceği de heba ediliyor, hem de ne uğruna, planlanmamış bir kalkınma, hesabı verilmemiş bir ilerleme uğruna. Sermaye açlığıyla birleşmiş bir büyüklük, tam anlamıyla bir yücelik ideolojisi, abidevi olana düşkünlük, önüne geçilmesi imkansız gibi görünen bir monumentalizm çılgınlığı.

Bu durumda olan şehirlere oluyor.

Hem de nasıl. Şehirlerimizin hepsi birbirine benziyor artık, oran orantı duygusundan eser kalmamışcasına hep aynı çirkin caddeler, hep aynı çirkin binalar. Yerel yapı arşivlerine hürmet edilmediği gibi her bölgeye standart yapı teknikleri ve malzemesi uygulanıyor, sanki ülkenin üzerine gökten beton kütleleri yağıyor ve telafi edilemez biçimde şehirlerimiz demir-çimento çöplüğü haline geliyor. 

Çözüm?

Çözüm, insan yaşamının farklı ve aykırı, küçük ve zarif, narin ve nazik yönlerini güçlendirecek bir duyarlılığın oluşması. Schelling mimari’yi erstarrte Musik (taşlaşmış musiki) olarak tanımlamıştı, ne yazık ki bizim mimarimiz için yapılacak tek tanım var: betonlaşmış gürültü.

Bu beton gürültüsünü yaratan nedir?

Nedeni çok basit aslında. İrade ve kudrete, ki mutlak anlamda tanrılığın biricik vasıflarıdır, yanısıra şefkat ve rahmet sıfatlarının eşlik etmemesi. Bu çirkinliğin başlıca nedeni, siyasal hedeflere kitlenmekten yetkinliğin ilk koşulu olan iç ve dış güzellik (hüsn ü cemal) duygusunu geliştirmeye fırsat bulamamış kadroların bu türden meseleleri önemseyecek bir kavrayıştan uzak oluşları.

Vay halimize!

Ne yazık ki hakikat böyle, bilge mimar diye tanınan rahmetli Turgut Cansever’in çığlığı başka bir nedenden dolayı değil, sırf bu yüzden duyulmamış, kendisi yıllar önce sayın Başbakan’dan (Belediye Başkanlığı döneminde) bir randevu almayı bile başaramamıştı.

Peki sizin çığlıklarınız duyuldu mu?

Maalesef benim çığlıklarımın da işitildiğini, işitilse bile anlaşıldığını sanmıyorum. İrade ve kudretin çaresiz kaldığı tek sahadır estetik, eskilerin tabiriyle bediiyat, parayla da, buyrukla da olmuyor, zamanın öğreticiliği altında bilgiden çok sezgi, klişeleri tekrarlamaktan ziyade sabır ve hoşgörü gerekiyor, hepsinden önemlisi her devirde yöneticilerin hüsn ü cemale iştiyakını olmazsa olmaz bir şart olarak sînesinde saklıyor.

Sizce bu toplumda laiklerle muhafazakarlar arasındaki en büyük duvarlar hangileri?

En kalın perdeler insanların kendi vicdanlarının üzerine örttükleri perdelerdir, hemen ardından siyasetin yukarıdan aşağıya telkin ve talim ettiği perde suretindeki özsüz ve içeriksiz önyargı duvarları gelir, sonra da elde var bir kabul edilen o sözde açıklık ve kesinlik daha ilk adımda karartmaya dönüşür, vicdan öyle baskılanır ki kımıldamaya dahi mecali olmaz, öteki bir çırpıda yabancılaşır, düşmanlaşır, farklı olan, karşıt olan yok edilmesi gereken birer yaratık, mide bulandırıcı birer böcek gibi görünür ve çıkan hengâmede mazlumların çığlığını duyan olmaz.

Bu bir yazgı mı?

Türkiye’nin tarihi, ne yazık ki biraz da işitilmeyen çığlıkların tarihidir. Hınçtan beslenmek zayıflık olduğu halde insanoğlu nefsin azmanlaşmasına izin verip bugün onlar, yarın biz der durur. Öncelikle bu kalın perdeler kaldırılmalı, o muhkem önyargı duvarları yıkılmalı.

Nasıl?

Elbette yıkılabilir, yıkabiliriz, sert kutuplaşmaları bu ülkenin değişmez yazgısı olmaktan çıkarabiliriz, yeter ki her şeye rağmen olumsuz deneyimler kadar aydınlık umutlardan yola çıkalım, yeter ki insana, insanımıza, bu toprakların rüşdünü isbat etmiş irfanına güvenelim, belki o zaman ayağımızı bastığımız bu zemin, önyargı duvarlarının yıkıldığı ve birbirlerinin farklılıklarına hürmet etmeyi öğrenmiş insanların yaşadığı bir ülkeye dönüşebilir.

Bu bağlamda dindarlar ile sol ittifak kurabilir mi önümüzdeki dönemde? 

Felsefe geleneğimizde ittifak sözcüğü rastlantı anlamında kullanılır ve rastlantılar da istem ile zorunluluğun çarpışmasından doğan olgular olarak tanımlanır. Bu anlamıyla ittifaklara güvenilemez, çünkü geçicilik ve aldatıcılıkla maluldürler. Nitekim AK Parti ile Cemaat arasındaki ittifakın sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Oysa hikmet’in, Hegel’in dediği gibi, tarihten raslantısal olanı uzaklaştırmaktan başka bir amacı yoktur, bu nedenle ülkenin ittifaklardan daha soylu, daha kalıcı çabalara gereksinimi olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla gerçekleşse bile dindarlar ile sol arasındaki bir ittifakın ister istemez diğerleriyle aynı yazgıya yenik düşeceğine inanıyorum.

İttifak denilmese bile başka imkanlar yok mu?

Buna karşın ittifak olarak adlandırmasak bile ciddiye alınabilecek yakınlaşmaların gerçekleşeceğini söyleyebilirim. Nitekim küçük ölçeklerde de olsa ortak duyarlılıkların daha şimdiden karşıt grupları birbirlerine karşı müsamahaya zorladığını ve umut verici yakınlaşmalara yol açtığını gözlemlemek mümkün. Halihazırdaki kutuplaşma siyasal bakımdan kısa vadede tarafların işine geliyor gibi görünse de son tahlilde fevkalade yorucu ve kıyıcıdır, bu nedenle de çözülmeye mahkumdur. 

Kaos gibi çelişkileri de olumluyorsunuz. 

Çelişkilerin yaratıcılığına inanmak zorundayız, çünkü kalıcı çözümler çelişkilerin dışından değil, bilakis içinden çıkar. Asıl yapılması gereken, kutuplaşmanın dışında gelişen doğal yakınlaşmaları güçlendirecek düşünce ve kavrayışlar aracılığıyla diyalog kapılarını açık tutacak bir siyasal kültür oluşturmaktır.

Bu durumda katedecek çok yol var.

Elbette, ne ki karşıtlarını yok edemeyeceklerini bilen akl-ı selim sahipleri ancak karşıtlarıyla varolabileceklerini de pekala bilirler. Sufiler cemül-ezdâd olarak adlandırırlar bu ilkeyi, Latinlerse coincidentia oppositorum, yani çoklukta birliği, birlikte çokluğu görmek! Kınamalara aldırmamalı bu yüzden, acilci çözümlere iltifat etmeyip ısrarla kalıcı ilişkileri tesis etmenin yollarını aramalı ki bu da hiç kuşkusuz siyasetçiler kadar aydınların da görevi.


Yerel seçimler kaosa çözüm olur mu? 


Kadîm dönemlerden bu yana sağaltım teşebbüsleri hastalığın türü tarafından belirlenir: ya ot (bitkisel ilaçlar), ya bıçak (cerrahî müdahaleler), ya da söz (entelektüel kavrayış, irfanî duyarlılık). Türkiye’de ilk iki yöntem yeterince denendi, hem de büyük bir şehvetle, ama alınan mesafe ortada, hâlâ sadra şifa olacak bir menzil katedebilmiş değiliz.

Niçin?

Bu yöntemlerden ilk ikisi toplumun bedeniyle, üçüncüsü ruhuyla alakalı olduğu için. Hiç kuşkusuz ki bilgiçce ve biraz da bilgince, ama kesinlikle bilgece değil. İrfandan yoksun çünkü. Hâlâ gövdesine uygun ruh derinliği arayan bir ülkenin çocuklarıyız, tarihsel deneyimlerin kolayca prangalara dönüştüğü sert toprağın insanları olarak ne çağın başdöndürücü hızına yetişebiliyoruz, ne de içinde nefes alıp verdiğimiz coğrafyanın bizden beklediği sükûnet ve bilgeliğin hakkını verebiliyoruz.

Bu coğrafyanın hakkını nasıl vermeliydik? 

Her şeyden önce farklılıklara hürmet etmek ve çağdaş yurttaşlık tanımının içini doldurmak suretiyle. Bu çok önemli, çünkü çoklu-birliğin özüne ancak bizim kadar başkalarının da yasa önünde eşit ve özgür bireyler olduğunu kabul etmekle ulaşabiliriz. Seçimlerin sonuçlarından ziyade kendisi bir fırsat olarak görülmeli bu yüzden. Çünkü demokrasi birbirini etkisiz hale getiren, birbirine galebe çalan, birbirini yenen tarafların değil, bilakis yenişemeyen tarafların rejimi, bir uzlaşı mekanizması, bir tür koleksiyon, uyum kadar farklılıkların da, çelişki ve çatışmaların da varlığını peşinen meşru kabul eden bir koleksiyon.

Bu seçimler sözünü ettiğiniz denetim işlevini yerine getirebilecek mi?

Kuşkuluyum, çünkü bu seçimler yerel yönetimlerin başarı ve başarısızlık oranlarını ölçmek için büyük bir fırsat olduğu halde, ülkenin içine gömüldüğü ağır siyasal kutuplaşma ve şiddetli retorik nedeniyle âdeta genel bir referandum niteliği kazanmış bulunuyor. Doğrudürüst kimse alternatif bir mekan tasavvuruna, daha çağdaş, daha yaşanabilir, daha insanca bir şehir idealine işaret bile etmiyor.

Niçin?

Belediye seçimleri öncesinde halkın “devlet ve vatan elden gidiyor” türünden klişeler dinlemek yerine daha inandırıcı tekliflerle, hiç değilse daha köklü eleştirilerle karşılaşması gerekirdi. Sanırım bu sert kutuplaşma, iki tarafın da, iktidarın da, muhalefetin de işine geliyor olmalı.

“Bir zamanlar Hak yanımızdaydı devlet-servet karşımızda, şimdiyse devlet-servet yanımızda ama Hak karşımızda.” Ne demek istediniz? Hak kimin karşısında ve neden?

Hayal kırıklıklarına aşina bir ülkenin çocuklarıyız biz. Genç yaşlarımdan itibaren anlamaya, özümsemeye çalıştığım değerler dünyasının bir tek eksiğinin olduğuna, yani devlet düzeyinde temsili zorunlu bir irade ve kudretten mahrum bulunduğuna inandığımdan, bu inancı taşıyan birçok yaşıtımın çok yakından tanıklık ettiği bir hayal kırıklığını, bir inkisarı dile getirmek istemiştim sadece. İrfan mektebinin en temel yasasıdır: buğday isteyenlere buğday, himmet isteyenlere himmet verilir, belki buğdayı ele geçirdik, lâkin görünen o ki himmeti çoktan yitirmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet dindarlığını sadece cami’nin şekillendirdiğini ve bunun neş’eden ve hüzünden uzak bir dindarlık olduğunu yazmıştınız. 11 yıllık AK Parti dönemi hayalinizdeki ‘dindarlık’ ile bir bağ kurabildi mi? 

Hayalden çok umuttu benimkisi. Keşke kurabilseydi, belki başlarda dener gibi oldu ama beceremedi, elinden gelmedi, çünkü iktidarın insan malzemesi umumiyetle zaten caminin şekillendirdiği dindarlığın ürünü. Tekke irfanından çok uzakta, sadece siyasal duyarlılıklarıyla kendini tanımlayan, mağduriyet duygusuyla yüklü kitlelerin heyecanından beslenen bir dindarlık biçimi bu! İktidar gücüne duyulan özlem, kamu yaşamının dışına itilen değerler dünyasının asırlar boyunca camilerden çok tekkelerde temsil olunduğunu unutturduğu içindir ki nezaket ve zarafetten mahrum. Bu yüzden belki dindarlara sahiplenmeyi kendilerine bir vazife bildiler ve fakat insanı, her sıfatıyla insanı kucaklamakta yetersiz kaldılar. 

Cami ile tekke arasında temelde ne fark var?

Camiye ‘öteki’ giremez, ama tekkeye girer, tıpkı partilerde olduğu gibi camilerde de gürültü yasaktır, safları bozamazsın, düzeni sarsamazsın, bütün kadar parçaya önem veremezsin, komutla yatar komutla kalkarsın, ama tekkede gürültü demek harmoni demektir, farklılık zenginliktir, sıradışılık bir hastalık olarak görülmez, aksine birkaç ismin değil sonsuz sayıda esmanın tecellisi olarak hürmete şâyandır. 

Niçin?

Korku büzer ve daraltır çünkü, sevgi ise çoğaltır ve çeşitlendirir, bu nedenle caminin temelinde korku ve birlik, tekkenin temelinde sevgi ve çokluk yer alır. Camide kudret, ciddiyet ve kat’iyet vardır, insan gönlünün simgesi olan tekkede ise tevazu, hüzün ve neş’e!

AK Parti ile filizlenen İslami kapitalizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

“İslamî kapitalizm” tabirini şahsen doğru bulmuyorum, sermayenin de, sermayeciliğin de dini olmaz çünkü. Dindarların modern yaşama katılımları oranında sermaye dünyasının içine girmeleri kaçınılmaz, bu nedenle çağdaş koşullar dolayımında üretim kadar ticareti de öğrenmeleri ve tabiatıyla zenginleşmeleri zorunlu. Bu süreç de AK Parti’den çok önce başladı, faizsiz bankacılık masalıyla gelişti. AK Parti’ye yakın çevrelerce icra edilen finans bankacılığı şöyle dursun, Cemaat’in de bir bankası olduğu unutulmamalı. Sözün özü, sermaye birikimini yönlendiren ilkeler dinî veya ahlakî kurallar değil, modern ekonominin, yani kapitalizmin yasalarıdır. 

Birikim tamam ama sermayenin dağılımı meselesi de var tabii…

Sermayenin birikimi kadar dağılımı da bir ülkenin çağdaşlığının göstergesidir, bu da takdir edersiniz ki sadece istemekle olmaz, etkin önlemler de almak gerek.

Kapitalist sistem buna imkan verir mi?

Asla! Çünkü kapitalizm insanın özü gereği bencil olduğunu, yani sattığını en pahalıya satmak, aldığını en ucuza almak istediğini, bunun da akla uygun olduğunu söyler. İnsanı yarar-zarar ilkesine dayanan akılcı ve pragmatik bir varoluşa indirgeyen bu kavrama biçimi, en temelde haz-acı ilkesine kadar geri götürebileceğimiz fedakarlık duygusunu görmezlikten gelir, oysa insanın özü bizatihi arzudur ve arzu da rasyonel değil, her duygu gibi irrasyoneldir. 

Bu durumda dindarlığın işi zor…

Çağdaş dindarlığın temel açmazı da burada başlıyor zaten, siyasal gerekçeler nedeniyle sermayeciliği özümserken, irade ve iktidar özlemiyle bu zihniyetin insan tasavvurunu içselleştirdiğini farketmiyor bile. En azından yaklaşık birbuçuk asırdır süreç böyle. Bütün yapılan ya ayet ve hadisler eşliğinde bu mekanizmayı bilinçsizce içselleştirmek, ya da yine aynı gerekçelerle bu mekanizmanın yol açtığı sorunlardan şikayetle feodal üretim tarzının ürettiği ahlakın (yani ethos’un, alışkanlıkların) edebiyatını yapmak. Her iki halde de eksik olan şey aynıdır: olup bitenin ciddiyetini kavrayamamak. 

Yapılması gereken nedir?

Modernitenin dindarların zihninde oluşturduğu çift-değerliliğin (ambivalence) sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin vergi ve zekat ikilemi. Vergi vermemek suç, zekat vermemek ise günah. Dindar bilinç, hakkını verip vermemesi bir yana, son tahlilde dinî buyruk ve yasaklara duyarlı davranmayı seçerken, duyarlılığı dışında kalan yasal konularda kendisini daha özgür hissediyor. Keza çokevlilik de yasal olarak suç ve fakat dinen caiz. Belediye nikahı ile dinî nikah arasındaki karşıtlığı da örnek olarak verebiliriz. Bu durumda dindar bilinç ‘caiz’in kendisine sağladığı özgürlüğe yaslanarak yaşamını düzenlemekten kaçınmıyor. 

Caiz ise sorun nedir?

Caizin karnı geniştir çünkü, ve İslam hukuk tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla fevkalade istismara müsaittir, dolayısıyla çağdaş dindarlığın toplumsal yaşamla ilişkilerinin sıhhat kazanması için günah-suç veya kanun-yasa karşıtlığı olarak özetlediğim bu çift-değerlilik sorunu ihmal edilmemeli, aksi takdirde bugünkü yolsuzluk iddialarının kendisinden beklenen toplumsal ve siyasal sonuçları nasıl olup da ortaya çıkarmadığı sorusu yanıtlanamaz.

Peki bu yolsuzluk meselesi hakkında siz ne diyorsunuz?

İşaret etmeye çalıştığım gibi, bu ideolojik çift-değerlilik toplumsal çelişkileri aklamanın en etkin yolu. Bu durumda vicdanlar kararsız kaldığı sürece siyaset hükmünü icra edecek ve bu kararsızlıktan sonuna kadar yararlanmaya çalışacaktır. 

Nasıl?

Zekasıyla aklı, çıkarlarıyla vicdanı arasında kalan her insan kısa vadede zekasına ve çıkarlarına tabi olur, ancak uzun vadede aklının ve vicdanının sesine kulak vermeyi başarabilir, çünkü öncelikle korku yerine güveni tercih eder. 

Sizin kişisel seçiminiz?

İtiraf etmeliyim ki çıkarlarım uğruna akıl ve vicdanımı bastıracak o kudretten mahrum bir halde yaşadım. Kimseyi kınamıyorum, hakikatin yolu tek kişiliktir.

Bir AK Parti milletvekili “günah işleme özgürlüğü”nden söz etti, ne diyorsunuz?

Daha önce yaptığım bir açıklamayı tekrarlayabilirim: vicdan sahiplerinin günah işleme özgürlüğü yoktur, Cenab-ı Hak bu özgürlüğü sadece vicdansızlara vermiştir.

Bir tek adam kutsanması mı yaşanıyor? Diken internet sitesindeki söyleşide psikiyatr Cemil Dindar Başbakan’ın ara sıra kullandığı hologram uygulaması için “mirac” benzetmesi yaptı. Düzce milletvekili Fevzi Arslan, Erdoğan hakkında “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış bir lider” dedi. Bunları nasıl görüyorsunuz?

Lidere tapınma zaafı, paternal toplumların en belirgin semptomu. Yaşadıkları çelişkilerin bir anda ve ancak mucizevî hamlelerle çözülebileceğine inanan kitleler ister istemez bu mucizeleri gösterecek bir kahraman arayışına girerler ve daima güçlü bir liderin bir mesih veya mehdi gibi elindeki âsayla denizi yarıp bir çırpıda onları tüm çelişkilerden kurtarmasını beklerler.

Peki sonra?

Demokrasi geliştikçe otoriteryen girişimler toplumda daha da yaygın bir rahatsızlığa yol açar. Aslında bir bakıma bu ülkenin insanları da aynı süreçten geçiyorlar.

Sadece bu ülkenin insanları mı?

Giambattista Vico kadîm Mısırlıların üç çağ ayırdettiklerini söyler: Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı, İnsanlar Çağı. Bir baba arayışı ilk iki çağa özgü kavrama biçiminin sonucu. Bu kavrayışla malul zihinlerin toplumsal ve siyasal sorunları darbelerle veya devrimlerle ya da ebedî iktidar özlemiyle çözme arzusu kısa bir sürede patolojik bir mekanizmaya dönüşür ve ister istemez siyasetçilerin toplumsal olguları kesintisiz bir süreç suretinde algılamalarını engeller.

Örneğin?

Örneğin Suriye politikasındaki başarısızlıkları pekala böylesi bir körlüğün zorunlu sonucu olarak açıklayabiliriz. Uluslararası hesaplaşmaların da etkisiyle Suriye ve Mısır’da olup bitenler, iktidar tarafından bir hamlede elde edilecek maliyetsiz ve kolay bir zafer gibi görülmek yerine, ancak uzun ve rasyonel süreçler içerisinde üstesinden gelinebilecek derin bir kriz olarak analiz edilebilseydi şayet, her şey çok daha farklı olabilir, hiç değilse Türkiye soğukkanlı ve akılcı bir diplomasi dilinin kendisine sağlayabileceği itibardan ustalıkla yararlanabilirdi. Olmadı, becerilemedi, çünkü kahramanların, varlığından bile nefret ettikleri en korkutucu seçenek bizatihi sürecin kendisidir.

Neden?

Kahramanlar acilcidirler de ondan, siyasal ve toplumsal hamlelerin zamanını beklemeyi, daha doğru bir deyişle rasyonel bir hamleler zincirine ihtiyaç duymayı zül addederler, çünkü her şeyden önce bu ihtiyaç kahramanlığın doğasına aykırıdır. Süreç demek gecikmek demektir, o nedenle mucizeler istenildiği anda, hemen, şimdi, burada gösterilmelidir.

Siyaset bir sonuç alma sanatı değil midir?

Elbette, tıb yerine büyü’nün, kimya yerine simya’nın, astronomi yerine astroloji’nin, aritmetik yerine numeroloji’nin göz kamaştırıcı seçenekler olarak görüldüğü çağlarda siyasetçiler toplumsal ve askerî konularda hemen sonuç alma arzusuyla yanıp tutuşurlar, oysa tarihsel deneyimlerin defalarca kanıtladığı üzere politikanın, özellikle dış politikanın en az tahammül edebildiği şey cüretkarlıktır, çünkü kolay zaferler hevesi tarih boyunca daima hüsranla sonuçlanmıştır.

Belki şansları yaver gider, olamaz mı?

Meşhur hikayedir, bir gün kurmayları kendisine birikimli bir subaydan söz ettiklerinde Napoleon hemen, “birikimi filan boş verin, talihi var mı, talihi?” diye sorar. Kahramanlar sadece mucizelere değil, talihe de güvenirler çünkü.

Talih sorunlu bir sözcük gibi duruyor burada

Haklısınız, nitekim savaşlarda zafer ve galibiyetin talih ve tesadüf kabilinden bir şey olduğunu belirten İbn Haldun, gizli ve kapalı nedenlerle hasıl olan şeylere talih denildiğini söyler ve savaşların, görünür maddi nedenlerin aksine ilk bakışta dışarıdan kavranılaması güç, ince taktik ve stratejilerle kazanıldığına, bu arka-plan bilgisinden mahrum olanların ise olup bitenleri talih ve tesadüfün eseri saydıklarına açıkça işaret eder.

Talihe inanmıyor musunuz?

Mucizelere veya talihe bilinçsizce yatırım yapmak, bizi en azından süreklilik ve kalıcılığın gereği olan nedensellik bağıntılarını gözardı etmiş olmaya sürükleyecektir. Burada vizyon eksikliğinden kaynaklanan bedel, başarı olanağının yokluğu olmayıp aksine bu olanağın süreklilik ve kalıcılıktan mahrum olması, dolayısıyla siyaseti ve siyasetçiyi rasyonel öngörülerden uzaklaştırmasıdır. 

Cemaat ile AK Parti arasındaki çatışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle İslam tarihinin örnek alınabilecek vasıfta görülen beş raşid halifesinden dördünün siyaseten katledildiğini hatırlatmak ve müslümanlar arasındaki ilk ciddi ihtilafların neredeyse tümünün siyasal nitelikte olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Bunun anlamı nedir?

Tarihsel tecrübeler, toplumsal ve siyasal çıkarları çatıştığında, ortak dinî değerlerden hareket etseler bile tarafların birbirlerine karşı şiddetli ve acımasız bir retorik kullanmaktan asla kaçınmadıklarını ve kaçınmayacaklarını gösteriyor. Basiretin eşlik etmediği kesin inançlılık her devirde siyasî manipülasyonlar için elverişlilik arzeder.

Tarih tekerrür mü ediyor? 

Eskimemek hakikate özgü bir ayrıcalık. İnsan hep aynı insan, hırs ve ihtirasları da öyle. Bu nedenle olup bitenleri hüzünle, ibretle, hatta teessüfle seyrediyorum. Her iki taraf da hakkın hu  zurunda ve toplumun önünde fütursuzca mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını iliştirmek gibi yollara tevessül etmemeli, hiç değilse kamu vicdanını böylesine derin biçimde yaralamaktan kaçınma basiretini gösterebilmeliydiler. Onlar savaşıyor, bizim yüzümüz kızarıyor.

Bu kavgada kendinizi bir tarafa daha yakın hissediyor musunuz? 

Ben cemaatlerin değil cemiyetin, hükümetlerin değil devletin, toplum ve devlet karşısında ise bireyin yanındayım, yani insanın, ama hep insanın yanında. Kartacalı şair Terentius gibi diyecek olursam, öncelikle “insanım ben, insana ait hiçbir şey bana yabancı değil!”

AK Parti’nin kalkınma vizyonuna damga vurmuş inşaat şehvetini kültürel ve estetik anlamda nasıl okuyorsunuz?

Çaresizlik diyemem, asıl neden tek kelimeyle yetersizlik. Sözgelimi şu TOKİ rezaleti, hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki tüm icraatı öteki’ni hesaba katma alışkanlığı olmayan, çevreden merkeze, dışarıdan içeriye, sen’den ben’e doğru hareket etmek bilincinden yoksun bir hoyratlığın mahsulü. Dünyadaki bütün kalkınmacı sağ doktrinlerin zaaflarına sahipler ne yazık ki. 

Bu bir hata mı?

Yaptıkları basitçe birer hata olarak adlandırılamaz, aksine bu yapılanlar tamıtamına birer telafi edilemez hata, ne kefareti var, ne de tevbesi, çünkü ülkenin sadece geçmişi ve bugünü değil, geleceği de heba ediliyor, hem de ne uğruna, planlanmamış bir kalkınma, hesabı verilmemiş bir ilerleme uğruna. Sermaye açlığıyla birleşmiş bir büyüklük, tam anlamıyla bir yücelik ideolojisi, abidevi olana düşkünlük, önüne geçilmesi imkansız gibi görünen bir monumentalizm çılgınlığı.

Bu durumda olan şehirlere oluyor.

Hem de nasıl. Şehirlerimizin hepsi birbirine benziyor artık, oran orantı duygusundan eser kalmamışcasına hep aynı çirkin caddeler, hep aynı çirkin binalar. Yerel yapı arşivlerine hürmet edilmediği gibi her bölgeye standart yapı teknikleri ve malzemesi uygulanıyor, sanki ülkenin üzerine gökten beton kütleleri yağıyor ve telafi edilemez biçimde şehirlerimiz demir-çimento çöplüğü haline geliyor. 

Çözüm?

Çözüm, insan yaşamının farklı ve aykırı, küçük ve zarif, narin ve nazik yönlerini güçlendirecek bir duyarlılığın oluşması. Schelling mimari’yi erstarrte Musik (taşlaşmış musiki) olarak tanımlamıştı, ne yazık ki bizim mimarimiz için yapılacak tek tanım var: betonlaşmış gürültü.

Bu beton gürültüsünü yaratan nedir?

Nedeni çok basit aslında. İrade ve kudrete, ki mutlak anlamda tanrılığın biricik vasıflarıdır, yanısıra şefkat ve rahmet sıfatlarının eşlik etmemesi. Bu çirkinliğin başlıca nedeni, siyasal hedeflere kitlenmekten yetkinliğin ilk koşulu olan iç ve dış güzellik (hüsn ü cemal) duygusunu geliştirmeye fırsat bulamamış kadroların bu türden meseleleri önemseyecek bir kavrayıştan uzak oluşları.

Vay halimize!

Ne yazık ki hakikat böyle, bilge mimar diye tanınan rahmetli Turgut Cansever’in çığlığı başka bir nedenden dolayı değil, sırf bu yüzden duyulmamış, kendisi yıllar önce sayın Başbakan’dan (Belediye Başkanlığı döneminde) bir randevu almayı bile başaramamıştı.

Peki sizin çığlıklarınız duyuldu mu?

Maalesef benim çığlıklarımın da işitildiğini, işitilse bile anlaşıldığını sanmıyorum. İrade ve kudretin çaresiz kaldığı tek sahadır estetik, eskilerin tabiriyle bediiyat, parayla da, buyrukla da olmuyor, zamanın öğreticiliği altında bilgiden çok sezgi, klişeleri tekrarlamaktan ziyade sabır ve hoşgörü gerekiyor, hepsinden önemlisi her devirde yöneticilerin hüsn ü cemale iştiyakını olmazsa olmaz bir şart olarak sînesinde saklıyor.

Sizce bu toplumda laiklerle muhafazakarlar arasındaki en büyük duvarlar hangileri?

En kalın perdeler insanların kendi vicdanlarının üzerine örttükleri perdelerdir, hemen ardından siyasetin yukarıdan aşağıya telkin ve talim ettiği perde suretindeki özsüz ve içeriksiz önyargı duvarları gelir, sonra da elde var bir kabul edilen o sözde açıklık ve kesinlik daha ilk adımda karartmaya dönüşür, vicdan öyle baskılanır ki kımıldamaya dahi mecali olmaz, öteki bir çırpıda yabancılaşır, düşmanlaşır, farklı olan, karşıt olan yok edilmesi gereken birer yaratık, mide bulandırıcı birer böcek gibi görünür ve çıkan hengâmede mazlumların çığlığını duyan olmaz.

Bu bir yazgı mı?

Türkiye’nin tarihi, ne yazık ki biraz da işitilmeyen çığlıkların tarihidir. Hınçtan beslenmek zayıflık olduğu halde insanoğlu nefsin azmanlaşmasına izin verip bugün onlar, yarın biz der durur. Öncelikle bu kalın perdeler kaldırılmalı, o muhkem önyargı duvarları yıkılmalı.

Nasıl?

Elbette yıkılabilir, yıkabiliriz, sert kutuplaşmaları bu ülkenin değişmez yazgısı olmaktan çıkarabiliriz, yeter ki her şeye rağmen olumsuz deneyimler kadar aydınlık umutlardan yola çıkalım, yeter ki insana, insanımıza, bu toprakların rüşdünü isbat etmiş irfanına güvenelim, belki o zaman ayağımızı bastığımız bu zemin, önyargı duvarlarının yıkıldığı ve birbirlerinin farklılıklarına hürmet etmeyi öğrenmiş insanların yaşadığı bir ülkeye dönüşebilir.

Bu bağlamda dindarlar ile sol ittifak kurabilir mi önümüzdeki dönemde? 

Felsefe geleneğimizde ittifak sözcüğü rastlantı anlamında kullanılır ve rastlantılar da istem ile zorunluluğun çarpışmasından doğan olgular olarak tanımlanır. Bu anlamıyla ittifaklara güvenilemez, çünkü geçicilik ve aldatıcılıkla maluldürler. Nitekim AK Parti ile Cemaat arasındaki ittifakın sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Oysa hikmet’in, Hegel’in dediği gibi, tarihten raslantısal olanı uzaklaştırmaktan başka bir amacı yoktur, bu nedenle ülkenin ittifaklardan daha soylu, daha kalıcı çabalara gereksinimi olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla gerçekleşse bile dindarlar ile sol arasındaki bir ittifakın ister istemez diğerleriyle aynı yazgıya yenik düşeceğine inanıyorum.

İttifak denilmese bile başka imkanlar yok mu?

Buna karşın ittifak olarak adlandırmasak bile ciddiye alınabilecek yakınlaşmaların gerçekleşeceğini söyleyebilirim. Nitekim küçük ölçeklerde de olsa ortak duyarlılıkların daha şimdiden karşıt grupları birbirlerine karşı müsamahaya zorladığını ve umut verici yakınlaşmalara yol açtığını gözlemlemek mümkün. Halihazırdaki kutuplaşma siyasal bakımdan kısa vadede tarafların işine geliyor gibi görünse de son tahlilde fevkalade yorucu ve kıyıcıdır, bu nedenle de çözülmeye mahkumdur. 

Kaos gibi çelişkileri de olumluyorsunuz. 

Çelişkilerin yaratıcılığına inanmak zorundayız, çünkü kalıcı çözümler çelişkilerin dışından değil, bilakis içinden çıkar. Asıl yapılması gereken, kutuplaşmanın dışında gelişen doğal yakınlaşmaları güçlendirecek düşünce ve kavrayışlar aracılığıyla diyalog kapılarını açık tutacak bir siyasal kültür oluşturmaktır.

Bu durumda katedecek çok yol var.

Elbette, ne ki karşıtlarını yok edemeyeceklerini bilen akl-ı selim sahipleri ancak karşıtlarıyla varolabileceklerini de pekala bilirler. Sufiler cemül-ezdâd olarak adlandırırlar bu ilkeyi, Latinlerse coincidentia oppositorum, yani çoklukta birliği, birlikte çokluğu görmek! Kınamalara aldırmamalı bu yüzden, acilci çözümlere iltifat etmeyip ısrarla kalıcı ilişkileri tesis etmenin yollarını aramalı ki bu da hiç kuşkusuz siyasetçiler kadar aydınların da görevi.

Yerel seçimler kaosa çözüm olur mu? 



Kadîm dönemlerden bu yana sağaltım teşebbüsleri hastalığın türü tarafından belirlenir: ya ot (bitkisel ilaçlar), ya bıçak (cerrahî müdahaleler), ya da söz (entelektüel kavrayış, irfanî duyarlılık). Türkiye’de ilk iki yöntem yeterince denendi, hem de büyük bir şehvetle, ama alınan mesafe ortada, hâlâ sadra şifa olacak bir menzil katedebilmiş değiliz.

Niçin?

Bu yöntemlerden ilk ikisi toplumun bedeniyle, üçüncüsü ruhuyla alakalı olduğu için. Hiç kuşkusuz ki bilgiçce ve biraz da bilgince, ama kesinlikle bilgece değil. İrfandan yoksun çünkü. Hâlâ gövdesine uygun ruh derinliği arayan bir ülkenin çocuklarıyız, tarihsel deneyimlerin kolayca prangalara dönüştüğü sert toprağın insanları olarak ne çağın başdöndürücü hızına yetişebiliyoruz, ne de içinde nefes alıp verdiğimiz coğrafyanın bizden beklediği sükûnet ve bilgeliğin hakkını verebiliyoruz.

Bu coğrafyanın hakkını nasıl vermeliydik? 

Her şeyden önce farklılıklara hürmet etmek ve çağdaş yurttaşlık tanımının içini doldurmak suretiyle. Bu çok önemli, çünkü çoklu-birliğin özüne ancak bizim kadar başkalarının da yasa önünde eşit ve özgür bireyler olduğunu kabul etmekle ulaşabiliriz. Seçimlerin sonuçlarından ziyade kendisi bir fırsat olarak görülmeli bu yüzden. Çünkü demokrasi birbirini etkisiz hale getiren, birbirine galebe çalan, birbirini yenen tarafların değil, bilakis yenişemeyen tarafların rejimi, bir uzlaşı mekanizması, bir tür koleksiyon, uyum kadar farklılıkların da, çelişki ve çatışmaların da varlığını peşinen meşru kabul eden bir koleksiyon.

Bu seçimler sözünü ettiğiniz denetim işlevini yerine getirebilecek mi?

Kuşkuluyum, çünkü bu seçimler yerel yönetimlerin başarı ve başarısızlık oranlarını ölçmek için büyük bir fırsat olduğu halde, ülkenin içine gömüldüğü ağır siyasal kutuplaşma ve şiddetli retorik nedeniyle âdeta genel bir referandum niteliği kazanmış bulunuyor. Doğrudürüst kimse alternatif bir mekan tasavvuruna, daha çağdaş, daha yaşanabilir, daha insanca bir şehir idealine işaret bile etmiyor.

Niçin?

Belediye seçimleri öncesinde halkın “devlet ve vatan elden gidiyor” türünden klişeler dinlemek yerine daha inandırıcı tekliflerle, hiç değilse daha köklü eleştirilerle karşılaşması gerekirdi. Sanırım bu sert kutuplaşma, iki tarafın da, iktidarın da, muhalefetin de işine geliyor olmalı.

“Bir zamanlar Hak yanımızdaydı devlet-servet karşımızda, şimdiyse devlet-servet yanımızda ama Hak karşımızda.” Ne demek istediniz? Hak kimin karşısında ve neden?

Hayal kırıklıklarına aşina bir ülkenin çocuklarıyız biz. Genç yaşlarımdan itibaren anlamaya, özümsemeye çalıştığım değerler dünyasının bir tek eksiğinin olduğuna, yani devlet düzeyinde temsili zorunlu bir irade ve kudretten mahrum bulunduğuna inandığımdan, bu inancı taşıyan birçok yaşıtımın çok yakından tanıklık ettiği bir hayal kırıklığını, bir inkisarı dile getirmek istemiştim sadece. İrfan mektebinin en temel yasasıdır: buğday isteyenlere buğday, himmet isteyenlere himmet verilir, belki buğdayı ele geçirdik, lâkin görünen o ki himmeti çoktan yitirmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet dindarlığını sadece cami’nin şekillendirdiğini ve bunun neş’eden ve hüzünden uzak bir dindarlık olduğunu yazmıştınız. 11 yıllık AK Parti dönemi hayalinizdeki ‘dindarlık’ ile bir bağ kurabildi mi? 



Hayalden çok umuttu benimkisi. Keşke kurabilseydi, belki başlarda dener gibi oldu ama beceremedi, elinden gelmedi, çünkü iktidarın insan malzemesi umumiyetle zaten caminin şekillendirdiği dindarlığın ürünü. Tekke irfanından çok uzakta, sadece siyasal duyarlılıklarıyla kendini tanımlayan, mağduriyet duygusuyla yüklü kitlelerin heyecanından beslenen bir dindarlık biçimi bu! İktidar gücüne duyulan özlem, kamu yaşamının dışına itilen değerler dünyasının asırlar boyunca camilerden çok tekkelerde temsil olunduğunu unutturduğu içindir ki nezaket ve zarafetten mahrum. Bu yüzden belki dindarlara sahiplenmeyi kendilerine bir vazife bildiler ve fakat insanı, her sıfatıyla insanı kucaklamakta yetersiz kaldılar. 

Cami ile tekke arasında temelde ne fark var?

Camiye ‘öteki’ giremez, ama tekkeye girer, tıpkı partilerde olduğu gibi camilerde de gürültü yasaktır, safları bozamazsın, düzeni sarsamazsın, bütün kadar parçaya önem veremezsin, komutla yatar komutla kalkarsın, ama tekkede gürültü demek harmoni demektir, farklılık zenginliktir, sıradışılık bir hastalık olarak görülmez, aksine birkaç ismin değil sonsuz sayıda esmanın tecellisi olarak hürmete şâyandır. 

Niçin?

Korku büzer ve daraltır çünkü, sevgi ise çoğaltır ve çeşitlendirir, bu nedenle caminin temelinde korku ve birlik, tekkenin temelinde sevgi ve çokluk yer alır. Camide kudret, ciddiyet ve kat’iyet vardır, insan gönlünün simgesi olan tekkede ise tevazu, hüzün ve neş’e!

AK Parti ile filizlenen İslami kapitalizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

“İslamî kapitalizm” tabirini şahsen doğru bulmuyorum, sermayenin de, sermayeciliğin de dini olmaz çünkü. Dindarların modern yaşama katılımları oranında sermaye dünyasının içine girmeleri kaçınılmaz, bu nedenle çağdaş koşullar dolayımında üretim kadar ticareti de öğrenmeleri ve tabiatıyla zenginleşmeleri zorunlu. Bu süreç de AK Parti’den çok önce başladı, faizsiz bankacılık masalıyla gelişti. AK Parti’ye yakın çevrelerce icra edilen finans bankacılığı şöyle dursun, Cemaat’in de bir bankası olduğu unutulmamalı. Sözün özü, sermaye birikimini yönlendiren ilkeler dinî veya ahlakî kurallar değil, modern ekonominin, yani kapitalizmin yasalarıdır. 

Birikim tamam ama sermayenin dağılımı meselesi de var tabii…

Sermayenin birikimi kadar dağılımı da bir ülkenin çağdaşlığının göstergesidir, bu da takdir edersiniz ki sadece istemekle olmaz, etkin önlemler de almak gerek.

Kapitalist sistem buna imkan verir mi?

Asla! Çünkü kapitalizm insanın özü gereği bencil olduğunu, yani sattığını en pahalıya satmak, aldığını en ucuza almak istediğini, bunun da akla uygun olduğunu söyler. İnsanı yarar-zarar ilkesine dayanan akılcı ve pragmatik bir varoluşa indirgeyen bu kavrama biçimi, en temelde haz-acı ilkesine kadar geri götürebileceğimiz fedakarlık duygusunu görmezlikten gelir, oysa insanın özü bizatihi arzudur ve arzu da rasyonel değil, her duygu gibi irrasyoneldir. 

Bu durumda dindarlığın işi zor…

Çağdaş dindarlığın temel açmazı da burada başlıyor zaten, siyasal gerekçeler nedeniyle sermayeciliği özümserken, irade ve iktidar özlemiyle bu zihniyetin insan tasavvurunu içselleştirdiğini farketmiyor bile. En azından yaklaşık birbuçuk asırdır süreç böyle. Bütün yapılan ya ayet ve hadisler eşliğinde bu mekanizmayı bilinçsizce içselleştirmek, ya da yine aynı gerekçelerle bu mekanizmanın yol açtığı sorunlardan şikayetle feodal üretim tarzının ürettiği ahlakın (yani ethos’un, alışkanlıkların) edebiyatını yapmak. Her iki halde de eksik olan şey aynıdır: olup bitenin ciddiyetini kavrayamamak. 

Yapılması gereken nedir?

Modernitenin dindarların zihninde oluşturduğu çift-değerliliğin (ambivalence) sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin vergi ve zekat ikilemi. Vergi vermemek suç, zekat vermemek ise günah. Dindar bilinç, hakkını verip vermemesi bir yana, son tahlilde dinî buyruk ve yasaklara duyarlı davranmayı seçerken, duyarlılığı dışında kalan yasal konularda kendisini daha özgür hissediyor. Keza çokevlilik de yasal olarak suç ve fakat dinen caiz. Belediye nikahı ile dinî nikah arasındaki karşıtlığı da örnek olarak verebiliriz. Bu durumda dindar bilinç ‘caiz’in kendisine sağladığı özgürlüğe yaslanarak yaşamını düzenlemekten kaçınmıyor. 

Caiz ise sorun nedir?

Caizin karnı geniştir çünkü, ve İslam hukuk tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla fevkalade istismara müsaittir, dolayısıyla çağdaş dindarlığın toplumsal yaşamla ilişkilerinin sıhhat kazanması için günah-suç veya kanun-yasa karşıtlığı olarak özetlediğim bu çift-değerlilik sorunu ihmal edilmemeli, aksi takdirde bugünkü yolsuzluk iddialarının kendisinden beklenen toplumsal ve siyasal sonuçları nasıl olup da ortaya çıkarmadığı sorusu yanıtlanamaz.

Peki bu yolsuzluk meselesi hakkında siz ne diyorsunuz?

İşaret etmeye çalıştığım gibi, bu ideolojik çift-değerlilik toplumsal çelişkileri aklamanın en etkin yolu. Bu durumda vicdanlar kararsız kaldığı sürece siyaset hükmünü icra edecek ve bu kararsızlıktan sonuna kadar yararlanmaya çalışacaktır. 

Nasıl?

Zekasıyla aklı, çıkarlarıyla vicdanı arasında kalan her insan kısa vadede zekasına ve çıkarlarına tabi olur, ancak uzun vadede aklının ve vicdanının sesine kulak vermeyi başarabilir, çünkü öncelikle korku yerine güveni tercih eder. 

Sizin kişisel seçiminiz?

İtiraf etmeliyim ki çıkarlarım uğruna akıl ve vicdanımı bastıracak o kudretten mahrum bir halde yaşadım. Kimseyi kınamıyorum, hakikatin yolu tek kişiliktir.

Bir AK Parti milletvekili “günah işleme özgürlüğü”nden söz etti, ne diyorsunuz?

Daha önce yaptığım bir açıklamayı tekrarlayabilirim: vicdan sahiplerinin günah işleme özgürlüğü yoktur, Cenab-ı Hak bu özgürlüğü sadece vicdansızlara vermiştir.

Bir tek adam kutsanması mı yaşanıyor? Diken internet sitesindeki söyleşide psikiyatr Cemil Dindar Başbakan’ın ara sıra kullandığı hologram uygulaması için “mirac” benzetmesi yaptı. Düzce milletvekili Fevzi Arslan, Erdoğan hakkında “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış bir lider” dedi. Bunları nasıl görüyorsunuz?

Lidere tapınma zaafı, paternal toplumların en belirgin semptomu. Yaşadıkları çelişkilerin bir anda ve ancak mucizevî hamlelerle çözülebileceğine inanan kitleler ister istemez bu mucizeleri gösterecek bir kahraman arayışına girerler ve daima güçlü bir liderin bir mesih veya mehdi gibi elindeki âsayla denizi yarıp bir çırpıda onları tüm çelişkilerden kurtarmasını beklerler.

Peki sonra?

Demokrasi geliştikçe otoriteryen girişimler toplumda daha da yaygın bir rahatsızlığa yol açar. Aslında bir bakıma bu ülkenin insanları da aynı süreçten geçiyorlar.

Sadece bu ülkenin insanları mı?

Giambattista Vico kadîm Mısırlıların üç çağ ayırdettiklerini söyler: Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı, İnsanlar Çağı. Bir baba arayışı ilk iki çağa özgü kavrama biçiminin sonucu. Bu kavrayışla malul zihinlerin toplumsal ve siyasal sorunları darbelerle veya devrimlerle ya da ebedî iktidar özlemiyle çözme arzusu kısa bir sürede patolojik bir mekanizmaya dönüşür ve ister istemez siyasetçilerin toplumsal olguları kesintisiz bir süreç suretinde algılamalarını engeller.

Örneğin?

Örneğin Suriye politikasındaki başarısızlıkları pekala böylesi bir körlüğün zorunlu sonucu olarak açıklayabiliriz. Uluslararası hesaplaşmaların da etkisiyle Suriye ve Mısır’da olup bitenler, iktidar tarafından bir hamlede elde edilecek maliyetsiz ve kolay bir zafer gibi görülmek yerine, ancak uzun ve rasyonel süreçler içerisinde üstesinden gelinebilecek derin bir kriz olarak analiz edilebilseydi şayet, her şey çok daha farklı olabilir, hiç değilse Türkiye soğukkanlı ve akılcı bir diplomasi dilinin kendisine sağlayabileceği itibardan ustalıkla yararlanabilirdi. Olmadı, becerilemedi, çünkü kahramanların, varlığından bile nefret ettikleri en korkutucu seçenek bizatihi sürecin kendisidir.

Neden?

Kahramanlar acilcidirler de ondan, siyasal ve toplumsal hamlelerin zamanını beklemeyi, daha doğru bir deyişle rasyonel bir hamleler zincirine ihtiyaç duymayı zül addederler, çünkü her şeyden önce bu ihtiyaç kahramanlığın doğasına aykırıdır. Süreç demek gecikmek demektir, o nedenle mucizeler istenildiği anda, hemen, şimdi, burada gösterilmelidir.

Siyaset bir sonuç alma sanatı değil midir?



Elbette, tıb yerine büyü’nün, kimya yerine simya’nın, astronomi yerine astroloji’nin, aritmetik yerine numeroloji’nin göz kamaştırıcı seçenekler olarak görüldüğü çağlarda siyasetçiler toplumsal ve askerî konularda hemen sonuç alma arzusuyla yanıp tutuşurlar, oysa tarihsel deneyimlerin defalarca kanıtladığı üzere politikanın, özellikle dış politikanın en az tahammül edebildiği şey cüretkarlıktır, çünkü kolay zaferler hevesi tarih boyunca daima hüsranla sonuçlanmıştır.

Belki şansları yaver gider, olamaz mı?

Meşhur hikayedir, bir gün kurmayları kendisine birikimli bir subaydan söz ettiklerinde Napoleon hemen, “birikimi filan boş verin, talihi var mı, talihi?” diye sorar. Kahramanlar sadece mucizelere değil, talihe de güvenirler çünkü.

Talih sorunlu bir sözcük gibi duruyor burada

Haklısınız, nitekim savaşlarda zafer ve galibiyetin talih ve tesadüf kabilinden bir şey olduğunu belirten İbn Haldun, gizli ve kapalı nedenlerle hasıl olan şeylere talih denildiğini söyler ve savaşların, görünür maddi nedenlerin aksine ilk bakışta dışarıdan kavranılaması güç, ince taktik ve stratejilerle kazanıldığına, bu arka-plan bilgisinden mahrum olanların ise olup bitenleri talih ve tesadüfün eseri saydıklarına açıkça işaret eder.

Talihe inanmıyor musunuz?

Mucizelere veya talihe bilinçsizce yatırım yapmak, bizi en azından süreklilik ve kalıcılığın gereği olan nedensellik bağıntılarını gözardı etmiş olmaya sürükleyecektir. Burada vizyon eksikliğinden kaynaklanan bedel, başarı olanağının yokluğu olmayıp aksine bu olanağın süreklilik ve kalıcılıktan mahrum olması, dolayısıyla siyaseti ve siyasetçiyi rasyonel öngörülerden uzaklaştırmasıdır. 

Cemaat ile AK Parti arasındaki çatışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle İslam tarihinin örnek alınabilecek vasıfta görülen beş raşid halifesinden dördünün siyaseten katledildiğini hatırlatmak ve müslümanlar arasındaki ilk ciddi ihtilafların neredeyse tümünün siyasal nitelikte olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Bunun anlamı nedir?

Tarihsel tecrübeler, toplumsal ve siyasal çıkarları çatıştığında, ortak dinî değerlerden hareket etseler bile tarafların birbirlerine karşı şiddetli ve acımasız bir retorik kullanmaktan asla kaçınmadıklarını ve kaçınmayacaklarını gösteriyor. Basiretin eşlik etmediği kesin inançlılık her devirde siyasî manipülasyonlar için elverişlilik arzeder.

Tarih tekerrür mü ediyor? 

Eskimemek hakikate özgü bir ayrıcalık. İnsan hep aynı insan, hırs ve ihtirasları da öyle. Bu nedenle olup bitenleri hüzünle, ibretle, hatta teessüfle seyrediyorum. Her iki taraf da hakkın hu  zurunda ve toplumun önünde fütursuzca mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını iliştirmek gibi yollara tevessül etmemeli, hiç değilse kamu vicdanını böylesine derin biçimde yaralamaktan kaçınma basiretini gösterebilmeliydiler. Onlar savaşıyor, bizim yüzümüz kızarıyor.

Bu kavgada kendinizi bir tarafa daha yakın hissediyor musunuz? 

Ben cemaatlerin değil cemiyetin, hükümetlerin değil devletin, toplum ve devlet karşısında ise bireyin yanındayım, yani insanın, ama hep insanın yanında. Kartacalı şair Terentius gibi diyecek olursam, öncelikle “insanım ben, insana ait hiçbir şey bana yabancı değil!”

AK Parti’nin kalkınma vizyonuna damga vurmuş inşaat şehvetini kültürel ve estetik anlamda nasıl okuyorsunuz?

Çaresizlik diyemem, asıl neden tek kelimeyle yetersizlik. Sözgelimi şu TOKİ rezaleti, hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki tüm icraatı öteki’ni hesaba katma alışkanlığı olmayan, çevreden merkeze, dışarıdan içeriye, sen’den ben’e doğru hareket etmek bilincinden yoksun bir hoyratlığın mahsulü. Dünyadaki bütün kalkınmacı sağ doktrinlerin zaaflarına sahipler ne yazık ki. 

Bu bir hata mı?

Yaptıkları basitçe birer hata olarak adlandırılamaz, aksine bu yapılanlar tamıtamına birer telafi edilemez hata, ne kefareti var, ne de tevbesi, çünkü ülkenin sadece geçmişi ve bugünü değil, geleceği de heba ediliyor, hem de ne uğruna, planlanmamış bir kalkınma, hesabı verilmemiş bir ilerleme uğruna. Sermaye açlığıyla birleşmiş bir büyüklük, tam anlamıyla bir yücelik ideolojisi, abidevi olana düşkünlük, önüne geçilmesi imkansız gibi görünen bir monumentalizm çılgınlığı.

Bu durumda olan şehirlere oluyor.

Hem de nasıl. Şehirlerimizin hepsi birbirine benziyor artık, oran orantı duygusundan eser kalmamışcasına hep aynı çirkin caddeler, hep aynı çirkin binalar. Yerel yapı arşivlerine hürmet edilmediği gibi her bölgeye standart yapı teknikleri ve malzemesi uygulanıyor, sanki ülkenin üzerine gökten beton kütleleri yağıyor ve telafi edilemez biçimde şehirlerimiz demir-çimento çöplüğü haline geliyor. 

Çözüm?

Çözüm, insan yaşamının farklı ve aykırı, küçük ve zarif, narin ve nazik yönlerini güçlendirecek bir duyarlılığın oluşması. Schelling mimari’yi erstarrte Musik (taşlaşmış musiki) olarak tanımlamıştı, ne yazık ki bizim mimarimiz için yapılacak tek tanım var: betonlaşmış gürültü.

Bu beton gürültüsünü yaratan nedir?

Nedeni çok basit aslında. İrade ve kudrete, ki mutlak anlamda tanrılığın biricik vasıflarıdır, yanısıra şefkat ve rahmet sıfatlarının eşlik etmemesi. Bu çirkinliğin başlıca nedeni, siyasal hedeflere kitlenmekten yetkinliğin ilk koşulu olan iç ve dış güzellik (hüsn ü cemal) duygusunu geliştirmeye fırsat bulamamış kadroların bu türden meseleleri önemseyecek bir kavrayıştan uzak oluşları.

Vay halimize!

Ne yazık ki hakikat böyle, bilge mimar diye tanınan rahmetli Turgut Cansever’in çığlığı başka bir nedenden dolayı değil, sırf bu yüzden duyulmamış, kendisi yıllar önce sayın Başbakan’dan (Belediye Başkanlığı döneminde) bir randevu almayı bile başaramamıştı.

Peki sizin çığlıklarınız duyuldu mu?

Maalesef benim çığlıklarımın da işitildiğini, işitilse bile anlaşıldığını sanmıyorum. İrade ve kudretin çaresiz kaldığı tek sahadır estetik, eskilerin tabiriyle bediiyat, parayla da, buyrukla da olmuyor, zamanın öğreticiliği altında bilgiden çok sezgi, klişeleri tekrarlamaktan ziyade sabır ve hoşgörü gerekiyor, hepsinden önemlisi her devirde yöneticilerin hüsn ü cemale iştiyakını olmazsa olmaz bir şart olarak sînesinde saklıyor.

Sizce bu toplumda laiklerle muhafazakarlar arasındaki en büyük duvarlar hangileri?

En kalın perdeler insanların kendi vicdanlarının üzerine örttükleri perdelerdir, hemen ardından siyasetin yukarıdan aşağıya telkin ve talim ettiği perde suretindeki özsüz ve içeriksiz önyargı duvarları gelir, sonra da elde var bir kabul edilen o sözde açıklık ve kesinlik daha ilk adımda karartmaya dönüşür, vicdan öyle baskılanır ki kımıldamaya dahi mecali olmaz, öteki bir çırpıda yabancılaşır, düşmanlaşır, farklı olan, karşıt olan yok edilmesi gereken birer yaratık, mide bulandırıcı birer böcek gibi görünür ve çıkan hengâmede mazlumların çığlığını duyan olmaz.

Bu bir yazgı mı?

Türkiye’nin tarihi, ne yazık ki biraz da işitilmeyen çığlıkların tarihidir. Hınçtan beslenmek zayıflık olduğu halde insanoğlu nefsin azmanlaşmasına izin verip bugün onlar, yarın biz der durur. Öncelikle bu kalın perdeler kaldırılmalı, o muhkem önyargı duvarları yıkılmalı.

Nasıl?

Elbette yıkılabilir, yıkabiliriz, sert kutuplaşmaları bu ülkenin değişmez yazgısı olmaktan çıkarabiliriz, yeter ki her şeye rağmen olumsuz deneyimler kadar aydınlık umutlardan yola çıkalım, yeter ki insana, insanımıza, bu toprakların rüşdünü isbat etmiş irfanına güvenelim, belki o zaman ayağımızı bastığımız bu zemin, önyargı duvarlarının yıkıldığı ve birbirlerinin farklılıklarına hürmet etmeyi öğrenmiş insanların yaşadığı bir ülkeye dönüşebilir.

Bu bağlamda dindarlar ile sol ittifak kurabilir mi önümüzdeki dönemde? 



Felsefe geleneğimizde ittifak sözcüğü rastlantı anlamında kullanılır ve rastlantılar da istem ile zorunluluğun çarpışmasından doğan olgular olarak tanımlanır. Bu anlamıyla ittifaklara güvenilemez, çünkü geçicilik ve aldatıcılıkla maluldürler. Nitekim AK Parti ile Cemaat arasındaki ittifakın sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Oysa hikmet’in, Hegel’in dediği gibi, tarihten raslantısal olanı uzaklaştırmaktan başka bir amacı yoktur, bu nedenle ülkenin ittifaklardan daha soylu, daha kalıcı çabalara gereksinimi olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla gerçekleşse bile dindarlar ile sol arasındaki bir ittifakın ister istemez diğerleriyle aynı yazgıya yenik düşeceğine inanıyorum.

İttifak denilmese bile başka imkanlar yok mu?

Buna karşın ittifak olarak adlandırmasak bile ciddiye alınabilecek yakınlaşmaların gerçekleşeceğini söyleyebilirim. Nitekim küçük ölçeklerde de olsa ortak duyarlılıkların daha şimdiden karşıt grupları birbirlerine karşı müsamahaya zorladığını ve umut verici yakınlaşmalara yol açtığını gözlemlemek mümkün. Halihazırdaki kutuplaşma siyasal bakımdan kısa vadede tarafların işine geliyor gibi görünse de son tahlilde fevkalade yorucu ve kıyıcıdır, bu nedenle de çözülmeye mahkumdur. 

Kaos gibi çelişkileri de olumluyorsunuz. 

Çelişkilerin yaratıcılığına inanmak zorundayız, çünkü kalıcı çözümler çelişkilerin dışından değil, bilakis içinden çıkar. Asıl yapılması gereken, kutuplaşmanın dışında gelişen doğal yakınlaşmaları güçlendirecek düşünce ve kavrayışlar aracılığıyla diyalog kapılarını açık tutacak bir siyasal kültür oluşturmaktır.

Bu durumda katedecek çok yol var.

Elbette, ne ki karşıtlarını yok edemeyeceklerini bilen akl-ı selim sahipleri ancak karşıtlarıyla varolabileceklerini de pekala bilirler. Sufiler cemül-ezdâd olarak adlandırırlar bu ilkeyi, Latinlerse coincidentia oppositorum, yani çoklukta birliği, birlikte çokluğu görmek! Kınamalara aldırmamalı bu yüzden, acilci çözümlere iltifat etmeyip ısrarla kalıcı ilişkileri tesis etmenin yollarını aramalı ki bu da hiç kuşkusuz siyasetçiler kadar aydınların da görevi.