Etyen Mahçupyan : Bizde Entelektüel niye zor?

 


http://www.karar.com/yazarlar/etyen-mahcupyan/bizde-entelektuel-niye-zor-4470#
 
Bireyselleşme kültürünü güdük bırakan zihniyet ortamları kamuoyuna çıkan aykırı seslerin sayısını da doğal olarak asgariye indirir. Türkiye de böyle bir ülke… Halen fazlasıyla cemaatçi… O kadar ki kendilerini bireyselleşmiş addeden laik kesim aydınları bile dar cemaatler içinde yaşayabiliyorlar. Diğer deyişle ataerkil zihniyetin etki alanından kurtulduğunu düşünüp otoriter zihniyetin ideolojik kalıpları arasında ‘özgürleşme’ arayanlar, dönüp dolaşıp kendi kültürlerinin kadim kodlarına esir düşüyor.
Yine de muhafazakar ve laik aydınlar arasında çok belirgin farklar var. Muhafazakar aydınlar cemaat siyasetini kutsallaştırdıkları ölçüde aşırı pragmatik, entelektüel açıdan neredeyse ‘oportünist’ bir tavır sergiliyor. Çünkü siyasetin gerekleri her dönemeçte değişebiliyor ve aydın kendisini bu yeni tercihi savunma zorunluluğu ile karşı karşıya bulabiliyor. Kişinin kendisi ve geçmiş söylemi ile tutarlı olma kaygısı önemsizleşirken, cemaatin bütünsel siyasi hedeflerinin kollanmasına yönelik bir ‘üst ilke’ doğrultusunda davranılıyor. Ne var ki bu düşünmenin değil, eylemin ilkesi olabilir ancak… Diğer deyişle aynı hedefe doğru gittiğiniz sürece neyi önereceğinizin ve savunacağınızın önemli olmadığını söyleyen bir ‘ilke’. Böylece muhafazakar aydının önüne kolay göğüsleyemeyeceği bir ahlak meselesi çıkmış oluyor.
***
Laik aydınlara gelince, onlar da bireyselleşmeyi taşımakta zorlandıkları ölçüde katı bir ahlak mirası bırakmanın, hiçbir somut işe yaramasa da bunda övünç aramanın peşindeler. ‘Ta başından bu yana’ aynı şeyi savunmak, ‘tutarlı’ bir çizgi izlemiş olmak hayati bir ilke haline geliyor. Oysa gerçekliğin sürekli değiştiğine dair bir öğretiyi sahiplendiklerini söylüyorlar. Ve üstelik hayat siyasi aktörlerin kendileriyle tutarlı davranma zorunluluğu duymadığını ortaya koyuyor. Diğer deyişle laik aydın, tutarlılığı sürekli es geçen bir dünyada ‘söylemsel tutarlılığı’ bir ahlak meselesi haline getirmenin peşinde… Bunu sağlamanın tek yolu ise kendi tutarlılığını bir ‘üst ilke’ haline getirmekten ve işlevsel açıdan başkalarının ne yaptığından bütünüyle kopartmaktan geçiyor. Sonuçta laik aydın kendi gözünde saygınlığını koruma uğruna siyaseti etkileme imkanından tümüyle vazgeçme noktasına sürükleniyor.
Bir yanda bilerek siyasetin kişisel ahlakı boğmasına izin veren muhafazakar aydın, diğer yanda siyaset konusunda kendisini kandırmayı içselleştirerek, yapay bir ahlakın peşinden giden laik aydın… Bu iki alandan da entelektüel çıkması çok zor ve nitekim her nesilde parmakla sayılabilecek birkaç kişi dışında kimseyi bulamıyorsunuz.
***
Mesele ahlakı evrensel doğrular olarak gördüğünüz ilkeleri, kendinizi ve gerçekliği kuşatan bir alan olarak kabullenebilmek ve sonu olmayan bir irdeleme faaliyeti olarak içselleştirebilmek. Erkan Koca’nın “entelektüel için ahlak bizatihi düşüncenin kendisidir” tanımı bu açıdan tam isabet. Çünkü entelektüel ahlak kendinize sürekli ve korkusuzca soru sormayı, dahası samimi cevaplarınızı da eksiksiz olarak kamuoyu ile paylaşmayı ima eder. Yanlış yapmaktan korkma, sürekli doğru tarafta kalma kaygısı, en az cemaatine zarar verme kaygısı kadar sorunludur, çünkü gerçek düşünmeyi engeller. Aydınlar savundukları tezlerin sonuçlarından değil, yaptıkları tercihlerden sorumludur. Çünkü kişisel ahlakı ilgilendiren ve özsaygıyı yaratan şey tercihlerinizdir… Şu veya bu siyasetçinin ne yaptığı değil. 
Türkiye’nin bireysel ahlaki bakışa sahip, gerçeklikle somut bağlantı kuran, siyaset ve toplum üzerine düşünen ve bu düşünceleri korkusuzca kamuoyu ile paylaşan yeni bir kuşağa ihtiyacı var. Kültürel olarak muhafazakar veya laik olmanın ise hiçbir getirisi yok… İkisi de ‘adam’ olmayı sağlamakta yetersiz, bari ‘adam’ olmayı engellemesinler…