Prof. Dr. Abdülkerim SURUŞ : “Din Modern Zamanlarda Nereye Gidiyor?



Ateşin yıldızı demirden sıçrıyor

Ve bu yanık gönül ikrama razı tadıyor

Lakin karanlıkta bir hırsız gizli saklı

Uzatmış yıldızlara parmağını

Tek tek yıldızları çekiyor

Ki felekte bir çerağ tutuşmasın

Bir hal ki, perdenin derununda öyle çok fitne geçip gidiyor

Hele bir perde insin, ne yapacaklar, işte o ana değin! 

Din ve modernite, bütün zamanların en büyük polemiğidir. Oysa ne geleneğin bir tek kimliği vardır, ne de modernitenin. Ne dinin sabit bir özü vardır, ne de tarihin. Belli bir öz ve mahiyete sahip olduklarını düşündüğümüz bu ikisi hakkında, hüküm verecek göze toprak savurmaktan başka bir fayda ve etkisi olmayan bir polemiğe düçar olmuş durumdayız. 

Modernitenin dine ne yaptığı sorusu; belirsizliklere bulaştıracak, kafa karışıklıkları yaratacak ve bahsi geçen polemiğe düşürecek bir sorudur. Önce, analitik filozofların usulüne uyarak, cevabı bulabilmek için yolu açmak üzere sorunun kazısını yapmalıyız. 

Modernitenin ne ruhu vardır, ne de zâtı. Modernite; modern bilim, modern felsefeler, modern sanat, modern siyaset, modern ekonomi, modern mimari ve benzerlerinden başka bir şey değildir. Öyleyse modernitenin dine ne yaptığını sorduğumuzda aslında onlarca soruyu birbirine karıştırıp bir tek cevap almaya çalışıyoruz demektir ki bundan sonuç almak mümkün değildir. Şu halde modern bilimin, modern felsefelerinin, modern siyasetin vs. dine ne yaptığını sormalı ve herbirinin hükmünü ayrı ayrı vermeliyiz. Burada “yeni akılcılık”ın öyküsünü gündeme getirmek de derde deva olmayacaktır. Çünkü “yeni akılcılık” da neticede modern bilim, felsefe, ahlak ve sanatta ortaya çıkan bir şeydir. Bu durumda yine başa dönmüş oluyoruz. Aslına bakılırsa dinin de bir tek anlamı yoktur. Kasdettiğimiz dinin İslam mı, Hıristiyanlık mı, Budizm mi, yoksa diğer dinlerden biri mi olduğuna göre sorumuz değişecektir: bu defa modern bilimin İslam’a veya Hıristiyanlıkğa ne yaptığını soracağız. Sona ulaştığımızda sorunun ve elbette cevabın ufku aydınlanmış olacaktır. Modern bilimin mesela Hıristiyanlığa ne yaptığını görmek için tarihsel tecrübeye bakmalıyız. Cevap ortadadır. Modern bilim, Hıristiyanlığın itibarsızlaştırmasına veya itibarının düşürmesine yolaçmıştır. 15. ve 16. yüzyıldaki kilise-modern bilim çatışması, kader belirleyecek bir tartışmaydı ve  sonuçta Hıristiyanlığın daha mütevazi davranmasına, haddini bilmesine ve ayağını yorganına göre uzatmasına neden oldu. Bundan böyle antropoloji, kozmoloji ve teolojiye dair iddalarını daha açıklayıcı bir sisteme kavuşturacak ve bilimle birarada yaşamaya başlayacaktı. Tabir caizse “daha din” haline geldi. Yani dinin, yaratılmışla Yaratan arasındaki deruni ilişkiyi tanzim etmek olan asli işlevine daha yakın oldu. 

Bu tecrübeden bakınca modern bilimin İslam’a ne yapacağı sorusu tarihseldir, tahmini ve farazi bir cevabı vardır. Müslümanlar henüz bu karşılaşmayı yaşamış değillerdir. 

Hıristiyanlığın ve kilisenin itibarsızlaşmasına ve gücünü kaybetmesine yolaçan din-bilim çatışması, aynı zamanda sekülarizme de neden oluşturdu. Yani kilise ve din kurumunun, iktidar ve siyaset sahasında rol oynamasına imkân sağlayacak güç ve dayanaktan eser bırakmamıştı. Siyaset, muktedirlerin güç denemelerinin alanıdır ve oyunculardan biri gücünü yitirir ve nefesi kesilirse kendiliğinden iktidar odağının dışına çıkar ve yerini diğerine bırakır. Sekülarizm, ne birinin buyruğu veya tavsiyesiyle gelir, ne de bir başkasının buyruğu veya tavsiyesiyle gider. İktidar alanındaki oyuncuların gücü veya güçsüzlüğünün kaçınılmaz sonucudur. Hıristiyanlık işte bu kaderi zorunlu olarak yaşamıştır. Bu arada Hıristiyanlıkta vuku bulan bir diğer gelişmeyi atlamayalım. O da modern zamanların başında Hıristiyanlığın Protestanlık ve Katoliklik olarak ikiye ayrılmasıdır ve bu gelişme, kilisenin velayeti üzerinde çok önemli rol oynamıştır. 

Müslümanlar kendi tarihlerinin başlangıcında bu ikiye bölünme tecrübesini yaşadılar. O tarihten itibaren aşağı yukarı Sünni ve Şii damar olarak kaldılar ama bu, onların zayıflık ya da güçlülüklerine sebep olmadı. 

Modern felsefeler de dinle çatışmada bilimden aşağı kalmadı. Tek fark, bilimin etkileri daha hissedilir türdendi, ama felsefeninki duyumsanabilecek bir şey değildi. İslam ülkelerindeki istibdad iklimi bu iki rakibin doğal ve özgür karşılaşmasına hiçbir zaman imkân ve izin vermedi. Böyle olunca İslam’ın bu odaktaki zaaf ve kuvveti hep gizli ve bir bilinmeyen olarak kaldı. İşte bu durumun oluşturduğu müstağni vehim bir türlü Müslümanların yakasını bırakmıyor. Gelenekçilerin ve denenmemişlerin bir kısmı, hala İslam felsefesinin mevcut felsefeler arasında en saygın ve en doğru felsefe olduğunu; modern felsefecilerin de sapkın polemikçilerden başka bir şey olmadığını sanıyor. Nitekim “Hakikati görmediklerinden/Efsane yoluna düştüler.” Meşrutiyet eşiğinden İran’ın İslam kentine adım atan şey, ne modern bilimin, ne de modern felsefenin içeri girdiği anlamına geliyordu. Dolayısıyla gücü ve zayıflığı o iki odakta imtihan edilmemiş ve sınırlarını görememiş olan din siyaset meydanına girdiğinde bu işin sonucu, başarısızlık, hesapta olmayan şeyler ve eksiklikten başka ne olabilirdi. Sonuç, ne sekülerlerin sekülarizmi, ne de teokratların teokrasisiydi. Ondan sonra doğan ne varsa ibretlik prematüre bir yaratık oldu. Buna “erken doğum” diyoruz.
Hulasa, kalem erbabına beşeri takat ölçüsünde aşikâr olan şudur: Modern zamanlarda İslam’ın tecrübesi, Hıristiyanlık ve Yahudilikten pek farklı olmayacaktır. Yani safça ve imkansız olarak geçmişe dönmeyi isteyen gelenekçilerin çabasına ve tahminine rağmen böyle olacaktır. Elbette bu yaklaşımlarını topluma tumturaklı sözlerle takdim edeceklerdir. Bu halkanın başı da, bir vakitler Farah Pehlevi’nin ofisinden işrak teleskopuyla kutsal bir emrin peşinde hikmet-i hâlide semasında dolaşırken, şimdilerde her zamankinden daha iddialı biçimde, kadim övgücüleri ve talebelerinin yardımıyla şöhret meydanına adım atmış bulunuyor. Evet, işte bu gelenekçilerin varsayımının aksine… 

Eğer geleneksel İslam, bilgi ve kimlik dengesini aklın benimseyeceği bir sisteme oturtamazsa bilgi ve hakikatten yoksun gelenekperestlere ve kimlikçilere giriftar olacaktır. Hıristiyanlığın tarihi tecrübesi şunu söylemektedir: modern bilim, felsefe, sanat, teknoloji ve siyaset başlangıçta dini karşı konulamaz bir girdaba sürükleyecek, onun iman ve tecrübe dayanaklarını ortadan kaldıracak, sonra iyi ve kötü haller karnesini önüne koyacak ve bundan sonra ikinci aşamaya, yani yeni yorumlar aşamasına ulaşılacak, bu meseleyi dert edinenler de insanlığın modern kazanımları ışığında dinî mirası yeniden anlamaya destek bulmuş olacaklardır. Dinin hep katettiği yolu, yani onun din dışı faraziyelerden yardım almayı sürdürecektir. Yeni içtihadlarla mukayese ve uyum kapısı açılacaktır. Bu noktada üçüncü aşamaya geçmiş oluyoruz. O da, ilk dönemin ihlasına dönmenin, fikrî çekişmelerden el etek çekmenin, geleneksel mirasın üstüne yatmanın, mazlumiyet ve hakkı yenmiş olma kimliğinden dem vurmanın, geçmişteki üzüntü ve iftihar konuları için mersiyeler söylemenin , modern ekol ve düşünceleri kötülemenin beklenmesidir. Bu geriye dönüş hareketinin aktif ve pasif iki şekli vardır. Gelenekçilik onun pasif yanıdır. Daha çok bilgisiz kimlikçilik olarak tanımlayabileceğimiz köktencilik ise onun aktif ve saldırgan tarafıdır. 

Bidat ve yeniliklerin ortaya çıkmasını modernitenin dinle karşılaşmasının dördüncü aşaması sayabiliriz. Hıristiyanlığın tecrübe ettiği, İslam’da ve Şia’da da son dönemlerde görülen yeni dinî fırkaların ortaya çıkışı, diyanet sahasındaki teceddüd ve yenilenmeyle çok da ilgisiz değildir. Hep bir kısım bidatlerin içtihad, bazı içtihadların da bidat sayılmalarından ve kurunun yanında yaşın da yanmasından korkulmuştur. Hıristiyanlığın tecrübesiyle İslam’ınkinin benzerliğini müşahade etmemiş; en azından, zikredilen havzalarda bunun doğruluğuna tanıklık etmeyecek aklı başında hiçbir gözlemcinin çıkacağını sanmıyorum. Bugün, “geleneği yeniden düşünmek” veya “geleneği aktif hale getirmek” adı altında öne sürülenlerin herşeyden önce özlü bir anlamı yoktur. İkinci olarak açık bir yol öneriyor da değildir. Geleneğin parçalarından biri olan kadim bilim ve doğayı yeniden düşünmeye yönelmemizin ve onu aktif hale getirmeye çalışmamızın  ne anlamı vardır. Hangi anlam, temel, yöntem ve faydası bulunduğu ortada olmayan kadim felsefeyi aktif hale getirmenin manası nedir. Bütün bunlar, sürekli tekrar edilerek ve birbirini taklitle aramızda dolaşan boş sözler ve üzerinde yeterince düşünülmemiş laflardır; ayrıca apaçık soruların üzerini örtmekten başka bir getirisi ve işlevi de yoktur. Eğer kasıt, dinî geleneği canlandırmak ise bunu açık biçimde dile getirmek gerekir. Sonra dinden maksadın dinî kimlik mi, yoksa dinî bilgi mi olduğunu açıklıkla söylemeliyiz. Bilgi yoksunu kimliği aktif hale getirmek, gizli köktenci şiddeti açığa çıkarmaktan başka bir şeye yolaçmaz. Dinî bilgiyi aktifleştirmeyi de modern düşüncelerin ışığı altında yapmaktan başka bir yol yoktur. Dinin, deruni kuvvetini, varolduğu şekilde göstereceği ve kalıcı olup olmadığının ortaya çıkacağı yer, işte bu yeniden düşünme ve yeniden yorumlama sahasıdır. Bundan sonradır ki ya maişet derdine düşmüşlerin inzivası olacak ve hayatın alışkanlıklarından birine dönüşecektir, ya da bilgi ve tecrübe derdindekilere ilham verecek ve onların zihinlerini ve ruhlarını doyuracaktır. Gerçi bilginin derdine düşmek, bu iman tecrübesini de rahat bırakmayacak ve “nedensellik”, Mevlana’nın sözüyle, hayretin kanına girip yakın yolu daha da kısaltacaktır. 

İslam medeniyetine dönmek ve onu diriltmek isteyenler unutmasınlar ki, o medeniyet, ruhu da bulunan bir bedendi. İşte İslam’ın uzun süredir uykudaki bu ruhunu sadece bilginin çatışma alanlarında uyandırabiliriz. Azman bedene ve acı çeken ruha gönül bağlamak, kurtçukların yediği asasına yaslanmış ama ölmüş Süleyman’ın hikayesini hatırlatmaktadır. 

Visal-i devlet, daha uyanık olmayana verilmez

Sense, uykugillerin baht kucağına gizlenmişsin

 

Selam, Allah’ın salih kullarına. 

[Abdulkerim Suruş bu konuşmayı 17 Ağustos 2006 günü Tahran’da, merhum Ali Şeriati’nin konferanslarını verdiği Hüseyniye-i İrşad’da yapmıştır.]

 

Ateşin yıldızı demirden sıçrıyor

Ve bu yanık gönül ikrama razı tadıyor

Lakin karanlıkta bir hırsız gizli saklı

Uzatmış yıldızlara parmağını

Tek tek yıldızları çekiyor

Ki felekte bir çerağ tutuşmasın

Bir hal ki, perdenin derununda öyle çok fitne geçip gidiyor

Hele bir perde insin, ne yapacaklar, işte o ana değin! 

Din ve modernite, bütün zamanların en büyük polemiğidir. Oysa ne geleneğin bir tek kimliği vardır, ne de modernitenin. Ne dinin sabit bir özü vardır, ne de tarihin. Belli bir öz ve mahiyete sahip olduklarını düşündüğümüz bu ikisi hakkında, hüküm verecek göze toprak savurmaktan başka bir fayda ve etkisi olmayan bir polemiğe düçar olmuş durumdayız. 

Modernitenin dine ne yaptığı sorusu; belirsizliklere bulaştıracak, kafa karışıklıkları yaratacak ve bahsi geçen polemiğe düşürecek bir sorudur. Önce, analitik filozofların usulüne uyarak, cevabı bulabilmek için yolu açmak üzere sorunun kazısını yapmalıyız. 

Modernitenin ne ruhu vardır, ne de zâtı. Modernite; modern bilim, modern felsefeler, modern sanat, modern siyaset, modern ekonomi, modern mimari ve benzerlerinden başka bir şey değildir. Öyleyse modernitenin dine ne yaptığını sorduğumuzda aslında onlarca soruyu birbirine karıştırıp bir tek cevap almaya çalışıyoruz demektir ki bundan sonuç almak mümkün değildir. Şu halde modern bilimin, modern felsefelerinin, modern siyasetin vs. dine ne yaptığını sormalı ve herbirinin hükmünü ayrı ayrı vermeliyiz. Burada “yeni akılcılık”ın öyküsünü gündeme getirmek de derde deva olmayacaktır. Çünkü “yeni akılcılık” da neticede modern bilim, felsefe, ahlak ve sanatta ortaya çıkan bir şeydir. Bu durumda yine başa dönmüş oluyoruz. Aslına bakılırsa dinin de bir tek anlamı yoktur. Kasdettiğimiz dinin İslam mı, Hıristiyanlık mı, Budizm mi, yoksa diğer dinlerden biri mi olduğuna göre sorumuz değişecektir: bu defa modern bilimin İslam’a veya Hıristiyanlıkğa ne yaptığını soracağız. Sona ulaştığımızda sorunun ve elbette cevabın ufku aydınlanmış olacaktır. Modern bilimin mesela Hıristiyanlığa ne yaptığını görmek için tarihsel tecrübeye bakmalıyız. Cevap ortadadır. Modern bilim, Hıristiyanlığın itibarsızlaştırmasına veya itibarının düşürmesine yolaçmıştır. 15. ve 16. yüzyıldaki kilise-modern bilim çatışması, kader belirleyecek bir tartışmaydı ve  sonuçta Hıristiyanlığın daha mütevazi davranmasına, haddini bilmesine ve ayağını yorganına göre uzatmasına neden oldu. Bundan böyle antropoloji, kozmoloji ve teolojiye dair iddalarını daha açıklayıcı bir sisteme kavuşturacak ve bilimle birarada yaşamaya başlayacaktı. Tabir caizse “daha din” haline geldi. Yani dinin, yaratılmışla Yaratan arasındaki deruni ilişkiyi tanzim etmek olan asli işlevine daha yakın oldu. 

Bu tecrübeden bakınca modern bilimin İslam’a ne yapacağı sorusu tarihseldir, tahmini ve farazi bir cevabı vardır. Müslümanlar henüz bu karşılaşmayı yaşamış değillerdir. 

Hıristiyanlığın ve kilisenin itibarsızlaşmasına ve gücünü kaybetmesine yolaçan din-bilim çatışması, aynı zamanda sekülarizme de neden oluşturdu. Yani kilise ve din kurumunun, iktidar ve siyaset sahasında rol oynamasına imkân sağlayacak güç ve dayanaktan eser bırakmamıştı. Siyaset, muktedirlerin güç denemelerinin alanıdır ve oyunculardan biri gücünü yitirir ve nefesi kesilirse kendiliğinden iktidar odağının dışına çıkar ve yerini diğerine bırakır. Sekülarizm, ne birinin buyruğu veya tavsiyesiyle gelir, ne de bir başkasının buyruğu veya tavsiyesiyle gider. İktidar alanındaki oyuncuların gücü veya güçsüzlüğünün kaçınılmaz sonucudur. Hıristiyanlık işte bu kaderi zorunlu olarak yaşamıştır. Bu arada Hıristiyanlıkta vuku bulan bir diğer gelişmeyi atlamayalım. O da modern zamanların başında Hıristiyanlığın Protestanlık ve Katoliklik olarak ikiye ayrılmasıdır ve bu gelişme, kilisenin velayeti üzerinde çok önemli rol oynamıştır. 

Müslümanlar kendi tarihlerinin başlangıcında bu ikiye bölünme tecrübesini yaşadılar. O tarihten itibaren aşağı yukarı Sünni ve Şii damar olarak kaldılar ama bu, onların zayıflık ya da güçlülüklerine sebep olmadı. 

Modern felsefeler de dinle çatışmada bilimden aşağı kalmadı. Tek fark, bilimin etkileri daha hissedilir türdendi, ama felsefeninki duyumsanabilecek bir şey değildi. İslam ülkelerindeki istibdad iklimi bu iki rakibin doğal ve özgür karşılaşmasına hiçbir zaman imkân ve izin vermedi. Böyle olunca İslam’ın bu odaktaki zaaf ve kuvveti hep gizli ve bir bilinmeyen olarak kaldı. İşte bu durumun oluşturduğu müstağni vehim bir türlü Müslümanların yakasını bırakmıyor. Gelenekçilerin ve denenmemişlerin bir kısmı, hala İslam felsefesinin mevcut felsefeler arasında en saygın ve en doğru felsefe olduğunu; modern felsefecilerin de sapkın polemikçilerden başka bir şey olmadığını sanıyor. Nitekim “Hakikati görmediklerinden/Efsane yoluna düştüler.” Meşrutiyet eşiğinden İran’ın İslam kentine adım atan şey, ne modern bilimin, ne de modern felsefenin içeri girdiği anlamına geliyordu. Dolayısıyla gücü ve zayıflığı o iki odakta imtihan edilmemiş ve sınırlarını görememiş olan din siyaset meydanına girdiğinde bu işin sonucu, başarısızlık, hesapta olmayan şeyler ve eksiklikten başka ne olabilirdi. Sonuç, ne sekülerlerin sekülarizmi, ne de teokratların teokrasisiydi. Ondan sonra doğan ne varsa ibretlik prematüre bir yaratık oldu. Buna “erken doğum” diyoruz.
Hulasa, kalem erbabına beşeri takat ölçüsünde aşikâr olan şudur: Modern zamanlarda İslam’ın tecrübesi, Hıristiyanlık ve Yahudilikten pek farklı olmayacaktır. Yani safça ve imkansız olarak geçmişe dönmeyi isteyen gelenekçilerin çabasına ve tahminine rağmen böyle olacaktır. Elbette bu yaklaşımlarını topluma tumturaklı sözlerle takdim edeceklerdir. Bu halkanın başı da, bir vakitler Farah Pehlevi’nin ofisinden işrak teleskopuyla kutsal bir emrin peşinde hikmet-i hâlide semasında dolaşırken, şimdilerde her zamankinden daha iddialı biçimde, kadim övgücüleri ve talebelerinin yardımıyla şöhret meydanına adım atmış bulunuyor. Evet, işte bu gelenekçilerin varsayımının aksine… 

Eğer geleneksel İslam, bilgi ve kimlik dengesini aklın benimseyeceği bir sisteme oturtamazsa bilgi ve hakikatten yoksun gelenekperestlere ve kimlikçilere giriftar olacaktır. Hıristiyanlığın tarihi tecrübesi şunu söylemektedir: modern bilim, felsefe, sanat, teknoloji ve siyaset başlangıçta dini karşı konulamaz bir girdaba sürükleyecek, onun iman ve tecrübe dayanaklarını ortadan kaldıracak, sonra iyi ve kötü haller karnesini önüne koyacak ve bundan sonra ikinci aşamaya, yani yeni yorumlar aşamasına ulaşılacak, bu meseleyi dert edinenler de insanlığın modern kazanımları ışığında dinî mirası yeniden anlamaya destek bulmuş olacaklardır. Dinin hep katettiği yolu, yani onun din dışı faraziyelerden yardım almayı sürdürecektir. Yeni içtihadlarla mukayese ve uyum kapısı açılacaktır. Bu noktada üçüncü aşamaya geçmiş oluyoruz. O da, ilk dönemin ihlasına dönmenin, fikrî çekişmelerden el etek çekmenin, geleneksel mirasın üstüne yatmanın, mazlumiyet ve hakkı yenmiş olma kimliğinden dem vurmanın, geçmişteki üzüntü ve iftihar konuları için mersiyeler söylemenin , modern ekol ve düşünceleri kötülemenin beklenmesidir. Bu geriye dönüş hareketinin aktif ve pasif iki şekli vardır. Gelenekçilik onun pasif yanıdır. Daha çok bilgisiz kimlikçilik olarak tanımlayabileceğimiz köktencilik ise onun aktif ve saldırgan tarafıdır. 

Bidat ve yeniliklerin ortaya çıkmasını modernitenin dinle karşılaşmasının dördüncü aşaması sayabiliriz. Hıristiyanlığın tecrübe ettiği, İslam’da ve Şia’da da son dönemlerde görülen yeni dinî fırkaların ortaya çıkışı, diyanet sahasındaki teceddüd ve yenilenmeyle çok da ilgisiz değildir. Hep bir kısım bidatlerin içtihad, bazı içtihadların da bidat sayılmalarından ve kurunun yanında yaşın da yanmasından korkulmuştur. Hıristiyanlığın tecrübesiyle İslam’ınkinin benzerliğini müşahade etmemiş; en azından, zikredilen havzalarda bunun doğruluğuna tanıklık etmeyecek aklı başında hiçbir gözlemcinin çıkacağını sanmıyorum. Bugün, “geleneği yeniden düşünmek” veya “geleneği aktif hale getirmek” adı altında öne sürülenlerin herşeyden önce özlü bir anlamı yoktur. İkinci olarak açık bir yol öneriyor da değildir. Geleneğin parçalarından biri olan kadim bilim ve doğayı yeniden düşünmeye yönelmemizin ve onu aktif hale getirmeye çalışmamızın  ne anlamı vardır. Hangi anlam, temel, yöntem ve faydası bulunduğu ortada olmayan kadim felsefeyi aktif hale getirmenin manası nedir. Bütün bunlar, sürekli tekrar edilerek ve birbirini taklitle aramızda dolaşan boş sözler ve üzerinde yeterince düşünülmemiş laflardır; ayrıca apaçık soruların üzerini örtmekten başka bir getirisi ve işlevi de yoktur. Eğer kasıt, dinî geleneği canlandırmak ise bunu açık biçimde dile getirmek gerekir. Sonra dinden maksadın dinî kimlik mi, yoksa dinî bilgi mi olduğunu açıklıkla söylemeliyiz. Bilgi yoksunu kimliği aktif hale getirmek, gizli köktenci şiddeti açığa çıkarmaktan başka bir şeye yolaçmaz. Dinî bilgiyi aktifleştirmeyi de modern düşüncelerin ışığı altında yapmaktan başka bir yol yoktur. Dinin, deruni kuvvetini, varolduğu şekilde göstereceği ve kalıcı olup olmadığının ortaya çıkacağı yer, işte bu yeniden düşünme ve yeniden yorumlama sahasıdır. Bundan sonradır ki ya maişet derdine düşmüşlerin inzivası olacak ve hayatın alışkanlıklarından birine dönüşecektir, ya da bilgi ve tecrübe derdindekilere ilham verecek ve onların zihinlerini ve ruhlarını doyuracaktır. Gerçi bilginin derdine düşmek, bu iman tecrübesini de rahat bırakmayacak ve “nedensellik”, Mevlana’nın sözüyle, hayretin kanına girip yakın yolu daha da kısaltacaktır. 

İslam medeniyetine dönmek ve onu diriltmek isteyenler unutmasınlar ki, o medeniyet, ruhu da bulunan bir bedendi. İşte İslam’ın uzun süredir uykudaki bu ruhunu sadece bilginin çatışma alanlarında uyandırabiliriz. Azman bedene ve acı çeken ruha gönül bağlamak, kurtçukların yediği asasına yaslanmış ama ölmüş Süleyman’ın hikayesini hatırlatmaktadır. 

Visal-i devlet, daha uyanık olmayana verilmez

Sense, uykugillerin baht kucağına gizlenmişsin

 

Selam, Allah’ın salih kullarına. 

[Abdulkerim Suruş bu konuşmayı 17 Ağustos 2006 günü Tahran’da, merhum Ali Şeriati’nin konferanslarını verdiği Hüseyniye-i İrşad’da yapmıştır.]

 

Ateşin yıldızı demirden sıçrıyor

Ve bu yanık gönül ikrama razı tadıyor

Lakin karanlıkta bir hırsız gizli saklı

Uzatmış yıldızlara parmağını

Tek tek yıldızları çekiyor

Ki felekte bir çerağ tutuşmasın

Bir hal ki, perdenin derununda öyle çok fitne geçip gidiyor

Hele bir perde insin, ne yapacaklar, işte o ana değin! 

Din ve modernite, bütün zamanların en büyük polemiğidir. Oysa ne geleneğin bir tek kimliği vardır, ne de modernitenin. Ne dinin sabit bir özü vardır, ne de tarihin. Belli bir öz ve mahiyete sahip olduklarını düşündüğümüz bu ikisi hakkında, hüküm verecek göze toprak savurmaktan başka bir fayda ve etkisi olmayan bir polemiğe düçar olmuş durumdayız. 

Modernitenin dine ne yaptığı sorusu; belirsizliklere bulaştıracak, kafa karışıklıkları yaratacak ve bahsi geçen polemiğe düşürecek bir sorudur. Önce, analitik filozofların usulüne uyarak, cevabı bulabilmek için yolu açmak üzere sorunun kazısını yapmalıyız. 

Modernitenin ne ruhu vardır, ne de zâtı. Modernite; modern bilim, modern felsefeler, modern sanat, modern siyaset, modern ekonomi, modern mimari ve benzerlerinden başka bir şey değildir. Öyleyse modernitenin dine ne yaptığını sorduğumuzda aslında onlarca soruyu birbirine karıştırıp bir tek cevap almaya çalışıyoruz demektir ki bundan sonuç almak mümkün değildir. Şu halde modern bilimin, modern felsefelerinin, modern siyasetin vs. dine ne yaptığını sormalı ve herbirinin hükmünü ayrı ayrı vermeliyiz. Burada “yeni akılcılık”ın öyküsünü gündeme getirmek de derde deva olmayacaktır. Çünkü “yeni akılcılık” da neticede modern bilim, felsefe, ahlak ve sanatta ortaya çıkan bir şeydir. Bu durumda yine başa dönmüş oluyoruz. Aslına bakılırsa dinin de bir tek anlamı yoktur. Kasdettiğimiz dinin İslam mı, Hıristiyanlık mı, Budizm mi, yoksa diğer dinlerden biri mi olduğuna göre sorumuz değişecektir: bu defa modern bilimin İslam’a veya Hıristiyanlıkğa ne yaptığını soracağız. Sona ulaştığımızda sorunun ve elbette cevabın ufku aydınlanmış olacaktır. Modern bilimin mesela Hıristiyanlığa ne yaptığını görmek için tarihsel tecrübeye bakmalıyız. Cevap ortadadır. Modern bilim, Hıristiyanlığın itibarsızlaştırmasına veya itibarının düşürmesine yolaçmıştır. 15. ve 16. yüzyıldaki kilise-modern bilim çatışması, kader belirleyecek bir tartışmaydı ve  sonuçta Hıristiyanlığın daha mütevazi davranmasına, haddini bilmesine ve ayağını yorganına göre uzatmasına neden oldu. Bundan böyle antropoloji, kozmoloji ve teolojiye dair iddalarını daha açıklayıcı bir sisteme kavuşturacak ve bilimle birarada yaşamaya başlayacaktı. Tabir caizse “daha din” haline geldi. Yani dinin, yaratılmışla Yaratan arasındaki deruni ilişkiyi tanzim etmek olan asli işlevine daha yakın oldu. 

Bu tecrübeden bakınca modern bilimin İslam’a ne yapacağı sorusu tarihseldir, tahmini ve farazi bir cevabı vardır. Müslümanlar henüz bu karşılaşmayı yaşamış değillerdir. 

Hıristiyanlığın ve kilisenin itibarsızlaşmasına ve gücünü kaybetmesine yolaçan din-bilim çatışması, aynı zamanda sekülarizme de neden oluşturdu. Yani kilise ve din kurumunun, iktidar ve siyaset sahasında rol oynamasına imkân sağlayacak güç ve dayanaktan eser bırakmamıştı. Siyaset, muktedirlerin güç denemelerinin alanıdır ve oyunculardan biri gücünü yitirir ve nefesi kesilirse kendiliğinden iktidar odağının dışına çıkar ve yerini diğerine bırakır. Sekülarizm, ne birinin buyruğu veya tavsiyesiyle gelir, ne de bir başkasının buyruğu veya tavsiyesiyle gider. İktidar alanındaki oyuncuların gücü veya güçsüzlüğünün kaçınılmaz sonucudur. Hıristiyanlık işte bu kaderi zorunlu olarak yaşamıştır. Bu arada Hıristiyanlıkta vuku bulan bir diğer gelişmeyi atlamayalım. O da modern zamanların başında Hıristiyanlığın Protestanlık ve Katoliklik olarak ikiye ayrılmasıdır ve bu gelişme, kilisenin velayeti üzerinde çok önemli rol oynamıştır. 

Müslümanlar kendi tarihlerinin başlangıcında bu ikiye bölünme tecrübesini yaşadılar. O tarihten itibaren aşağı yukarı Sünni ve Şii damar olarak kaldılar ama bu, onların zayıflık ya da güçlülüklerine sebep olmadı. 

Modern felsefeler de dinle çatışmada bilimden aşağı kalmadı. Tek fark, bilimin etkileri daha hissedilir türdendi, ama felsefeninki duyumsanabilecek bir şey değildi. İslam ülkelerindeki istibdad iklimi bu iki rakibin doğal ve özgür karşılaşmasına hiçbir zaman imkân ve izin vermedi. Böyle olunca İslam’ın bu odaktaki zaaf ve kuvveti hep gizli ve bir bilinmeyen olarak kaldı. İşte bu durumun oluşturduğu müstağni vehim bir türlü Müslümanların yakasını bırakmıyor. Gelenekçilerin ve denenmemişlerin bir kısmı, hala İslam felsefesinin mevcut felsefeler arasında en saygın ve en doğru felsefe olduğunu; modern felsefecilerin de sapkın polemikçilerden başka bir şey olmadığını sanıyor. Nitekim “Hakikati görmediklerinden/Efsane yoluna düştüler.” Meşrutiyet eşiğinden İran’ın İslam kentine adım atan şey, ne modern bilimin, ne de modern felsefenin içeri girdiği anlamına geliyordu. Dolayısıyla gücü ve zayıflığı o iki odakta imtihan edilmemiş ve sınırlarını görememiş olan din siyaset meydanına girdiğinde bu işin sonucu, başarısızlık, hesapta olmayan şeyler ve eksiklikten başka ne olabilirdi. Sonuç, ne sekülerlerin sekülarizmi, ne de teokratların teokrasisiydi. Ondan sonra doğan ne varsa ibretlik prematüre bir yaratık oldu. Buna “erken doğum” diyoruz.
Hulasa, kalem erbabına beşeri takat ölçüsünde aşikâr olan şudur: Modern zamanlarda İslam’ın tecrübesi, Hıristiyanlık ve Yahudilikten pek farklı olmayacaktır. Yani safça ve imkansız olarak geçmişe dönmeyi isteyen gelenekçilerin çabasına ve tahminine rağmen böyle olacaktır. Elbette bu yaklaşımlarını topluma tumturaklı sözlerle takdim edeceklerdir. Bu halkanın başı da, bir vakitler Farah Pehlevi’nin ofisinden işrak teleskopuyla kutsal bir emrin peşinde hikmet-i hâlide semasında dolaşırken, şimdilerde her zamankinden daha iddialı biçimde, kadim övgücüleri ve talebelerinin yardımıyla şöhret meydanına adım atmış bulunuyor. Evet, işte bu gelenekçilerin varsayımının aksine… 

Eğer geleneksel İslam, bilgi ve kimlik dengesini aklın benimseyeceği bir sisteme oturtamazsa bilgi ve hakikatten yoksun gelenekperestlere ve kimlikçilere giriftar olacaktır. Hıristiyanlığın tarihi tecrübesi şunu söylemektedir: modern bilim, felsefe, sanat, teknoloji ve siyaset başlangıçta dini karşı konulamaz bir girdaba sürükleyecek, onun iman ve tecrübe dayanaklarını ortadan kaldıracak, sonra iyi ve kötü haller karnesini önüne koyacak ve bundan sonra ikinci aşamaya, yani yeni yorumlar aşamasına ulaşılacak, bu meseleyi dert edinenler de insanlığın modern kazanımları ışığında dinî mirası yeniden anlamaya destek bulmuş olacaklardır. Dinin hep katettiği yolu, yani onun din dışı faraziyelerden yardım almayı sürdürecektir. Yeni içtihadlarla mukayese ve uyum kapısı açılacaktır. Bu noktada üçüncü aşamaya geçmiş oluyoruz. O da, ilk dönemin ihlasına dönmenin, fikrî çekişmelerden el etek çekmenin, geleneksel mirasın üstüne yatmanın, mazlumiyet ve hakkı yenmiş olma kimliğinden dem vurmanın, geçmişteki üzüntü ve iftihar konuları için mersiyeler söylemenin , modern ekol ve düşünceleri kötülemenin beklenmesidir. Bu geriye dönüş hareketinin aktif ve pasif iki şekli vardır. Gelenekçilik onun pasif yanıdır. Daha çok bilgisiz kimlikçilik olarak tanımlayabileceğimiz köktencilik ise onun aktif ve saldırgan tarafıdır. 

Bidat ve yeniliklerin ortaya çıkmasını modernitenin dinle karşılaşmasının dördüncü aşaması sayabiliriz. Hıristiyanlığın tecrübe ettiği, İslam’da ve Şia’da da son dönemlerde görülen yeni dinî fırkaların ortaya çıkışı, diyanet sahasındaki teceddüd ve yenilenmeyle çok da ilgisiz değildir. Hep bir kısım bidatlerin içtihad, bazı içtihadların da bidat sayılmalarından ve kurunun yanında yaşın da yanmasından korkulmuştur. Hıristiyanlığın tecrübesiyle İslam’ınkinin benzerliğini müşahade etmemiş; en azından, zikredilen havzalarda bunun doğruluğuna tanıklık etmeyecek aklı başında hiçbir gözlemcinin çıkacağını sanmıyorum. Bugün, “geleneği yeniden düşünmek” veya “geleneği aktif hale getirmek” adı altında öne sürülenlerin herşeyden önce özlü bir anlamı yoktur. İkinci olarak açık bir yol öneriyor da değildir. Geleneğin parçalarından biri olan kadim bilim ve doğayı yeniden düşünmeye yönelmemizin ve onu aktif hale getirmeye çalışmamızın  ne anlamı vardır. Hangi anlam, temel, yöntem ve faydası bulunduğu ortada olmayan kadim felsefeyi aktif hale getirmenin manası nedir. Bütün bunlar, sürekli tekrar edilerek ve birbirini taklitle aramızda dolaşan boş sözler ve üzerinde yeterince düşünülmemiş laflardır; ayrıca apaçık soruların üzerini örtmekten başka bir getirisi ve işlevi de yoktur. Eğer kasıt, dinî geleneği canlandırmak ise bunu açık biçimde dile getirmek gerekir. Sonra dinden maksadın dinî kimlik mi, yoksa dinî bilgi mi olduğunu açıklıkla söylemeliyiz. Bilgi yoksunu kimliği aktif hale getirmek, gizli köktenci şiddeti açığa çıkarmaktan başka bir şeye yolaçmaz. Dinî bilgiyi aktifleştirmeyi de modern düşüncelerin ışığı altında yapmaktan başka bir yol yoktur. Dinin, deruni kuvvetini, varolduğu şekilde göstereceği ve kalıcı olup olmadığının ortaya çıkacağı yer, işte bu yeniden düşünme ve yeniden yorumlama sahasıdır. Bundan sonradır ki ya maişet derdine düşmüşlerin inzivası olacak ve hayatın alışkanlıklarından birine dönüşecektir, ya da bilgi ve tecrübe derdindekilere ilham verecek ve onların zihinlerini ve ruhlarını doyuracaktır. Gerçi bilginin derdine düşmek, bu iman tecrübesini de rahat bırakmayacak ve “nedensellik”, Mevlana’nın sözüyle, hayretin kanına girip yakın yolu daha da kısaltacaktır. 

İslam medeniyetine dönmek ve onu diriltmek isteyenler unutmasınlar ki, o medeniyet, ruhu da bulunan bir bedendi. İşte İslam’ın uzun süredir uykudaki bu ruhunu sadece bilginin çatışma alanlarında uyandırabiliriz. Azman bedene ve acı çeken ruha gönül bağlamak, kurtçukların yediği asasına yaslanmış ama ölmüş Süleyman’ın hikayesini hatırlatmaktadır. 

Visal-i devlet, daha uyanık olmayana verilmez

Sense, uykugillerin baht kucağına gizlenmişsin

 

Selam, Allah’ın salih kullarına. 

[Abdulkerim Suruş bu konuşmayı 17 Ağustos 2006 günü Tahran’da, merhum Ali Şeriati’nin konferanslarını verdiği Hüseyniye-i İrşad’da yapmıştır.]

 

Ateşin yıldızı demirden sıçrıyor

Ve bu yanık gönül ikrama razı tadıyor

Lakin karanlıkta bir hırsız gizli saklı

Uzatmış yıldızlara parmağını

Tek tek yıldızları çekiyor

Ki felekte bir çerağ tutuşmasın

Bir hal ki, perdenin derununda öyle çok fitne geçip gidiyor

Hele bir perde insin, ne yapacaklar, işte o ana değin! 

Din ve modernite, bütün zamanların en büyük polemiğidir. Oysa ne geleneğin bir tek kimliği vardır, ne de modernitenin. Ne dinin sabit bir özü vardır, ne de tarihin. Belli bir öz ve mahiyete sahip olduklarını düşündüğümüz bu ikisi hakkında, hüküm verecek göze toprak savurmaktan başka bir fayda ve etkisi olmayan bir polemiğe düçar olmuş durumdayız. 

Modernitenin dine ne yaptığı sorusu; belirsizliklere bulaştıracak, kafa karışıklıkları yaratacak ve bahsi geçen polemiğe düşürecek bir sorudur. Önce, analitik filozofların usulüne uyarak, cevabı bulabilmek için yolu açmak üzere sorunun kazısını yapmalıyız. 

Modernitenin ne ruhu vardır, ne de zâtı. Modernite; modern bilim, modern felsefeler, modern sanat, modern siyaset, modern ekonomi, modern mimari ve benzerlerinden başka bir şey değildir. Öyleyse modernitenin dine ne yaptığını sorduğumuzda aslında onlarca soruyu birbirine karıştırıp bir tek cevap almaya çalışıyoruz demektir ki bundan sonuç almak mümkün değildir. Şu halde modern bilimin, modern felsefelerinin, modern siyasetin vs. dine ne yaptığını sormalı ve herbirinin hükmünü ayrı ayrı vermeliyiz. Burada “yeni akılcılık”ın öyküsünü gündeme getirmek de derde deva olmayacaktır. Çünkü “yeni akılcılık” da neticede modern bilim, felsefe, ahlak ve sanatta ortaya çıkan bir şeydir. Bu durumda yine başa dönmüş oluyoruz. Aslına bakılırsa dinin de bir tek anlamı yoktur. Kasdettiğimiz dinin İslam mı, Hıristiyanlık mı, Budizm mi, yoksa diğer dinlerden biri mi olduğuna göre sorumuz değişecektir: bu defa modern bilimin İslam’a veya Hıristiyanlıkğa ne yaptığını soracağız. Sona ulaştığımızda sorunun ve elbette cevabın ufku aydınlanmış olacaktır. Modern bilimin mesela Hıristiyanlığa ne yaptığını görmek için tarihsel tecrübeye bakmalıyız. Cevap ortadadır. Modern bilim, Hıristiyanlığın itibarsızlaştırmasına veya itibarının düşürmesine yolaçmıştır. 15. ve 16. yüzyıldaki kilise-modern bilim çatışması, kader belirleyecek bir tartışmaydı ve  sonuçta Hıristiyanlığın daha mütevazi davranmasına, haddini bilmesine ve ayağını yorganına göre uzatmasına neden oldu. Bundan böyle antropoloji, kozmoloji ve teolojiye dair iddalarını daha açıklayıcı bir sisteme kavuşturacak ve bilimle birarada yaşamaya başlayacaktı. Tabir caizse “daha din” haline geldi. Yani dinin, yaratılmışla Yaratan arasındaki deruni ilişkiyi tanzim etmek olan asli işlevine daha yakın oldu. 

Bu tecrübeden bakınca modern bilimin İslam’a ne yapacağı sorusu tarihseldir, tahmini ve farazi bir cevabı vardır. Müslümanlar henüz bu karşılaşmayı yaşamış değillerdir. 

Hıristiyanlığın ve kilisenin itibarsızlaşmasına ve gücünü kaybetmesine yolaçan din-bilim çatışması, aynı zamanda sekülarizme de neden oluşturdu. Yani kilise ve din kurumunun, iktidar ve siyaset sahasında rol oynamasına imkân sağlayacak güç ve dayanaktan eser bırakmamıştı. Siyaset, muktedirlerin güç denemelerinin alanıdır ve oyunculardan biri gücünü yitirir ve nefesi kesilirse kendiliğinden iktidar odağının dışına çıkar ve yerini diğerine bırakır. Sekülarizm, ne birinin buyruğu veya tavsiyesiyle gelir, ne de bir başkasının buyruğu veya tavsiyesiyle gider. İktidar alanındaki oyuncuların gücü veya güçsüzlüğünün kaçınılmaz sonucudur. Hıristiyanlık işte bu kaderi zorunlu olarak yaşamıştır. Bu arada Hıristiyanlıkta vuku bulan bir diğer gelişmeyi atlamayalım. O da modern zamanların başında Hıristiyanlığın Protestanlık ve Katoliklik olarak ikiye ayrılmasıdır ve bu gelişme, kilisenin velayeti üzerinde çok önemli rol oynamıştır. 

Müslümanlar kendi tarihlerinin başlangıcında bu ikiye bölünme tecrübesini yaşadılar. O tarihten itibaren aşağı yukarı Sünni ve Şii damar olarak kaldılar ama bu, onların zayıflık ya da güçlülüklerine sebep olmadı. 

Modern felsefeler de dinle çatışmada bilimden aşağı kalmadı. Tek fark, bilimin etkileri daha hissedilir türdendi, ama felsefeninki duyumsanabilecek bir şey değildi. İslam ülkelerindeki istibdad iklimi bu iki rakibin doğal ve özgür karşılaşmasına hiçbir zaman imkân ve izin vermedi. Böyle olunca İslam’ın bu odaktaki zaaf ve kuvveti hep gizli ve bir bilinmeyen olarak kaldı. İşte bu durumun oluşturduğu müstağni vehim bir türlü Müslümanların yakasını bırakmıyor. Gelenekçilerin ve denenmemişlerin bir kısmı, hala İslam felsefesinin mevcut felsefeler arasında en saygın ve en doğru felsefe olduğunu; modern felsefecilerin de sapkın polemikçilerden başka bir şey olmadığını sanıyor. Nitekim “Hakikati görmediklerinden/Efsane yoluna düştüler.” Meşrutiyet eşiğinden İran’ın İslam kentine adım atan şey, ne modern bilimin, ne de modern felsefenin içeri girdiği anlamına geliyordu. Dolayısıyla gücü ve zayıflığı o iki odakta imtihan edilmemiş ve sınırlarını görememiş olan din siyaset meydanına girdiğinde bu işin sonucu, başarısızlık, hesapta olmayan şeyler ve eksiklikten başka ne olabilirdi. Sonuç, ne sekülerlerin sekülarizmi, ne de teokratların teokrasisiydi. Ondan sonra doğan ne varsa ibretlik prematüre bir yaratık oldu. Buna “erken doğum” diyoruz.
Hulasa, kalem erbabına beşeri takat ölçüsünde aşikâr olan şudur: Modern zamanlarda İslam’ın tecrübesi, Hıristiyanlık ve Yahudilikten pek farklı olmayacaktır. Yani safça ve imkansız olarak geçmişe dönmeyi isteyen gelenekçilerin çabasına ve tahminine rağmen böyle olacaktır. Elbette bu yaklaşımlarını topluma tumturaklı sözlerle takdim edeceklerdir. Bu halkanın başı da, bir vakitler Farah Pehlevi’nin ofisinden işrak teleskopuyla kutsal bir emrin peşinde hikmet-i hâlide semasında dolaşırken, şimdilerde her zamankinden daha iddialı biçimde, kadim övgücüleri ve talebelerinin yardımıyla şöhret meydanına adım atmış bulunuyor. Evet, işte bu gelenekçilerin varsayımının aksine… 

Eğer geleneksel İslam, bilgi ve kimlik dengesini aklın benimseyeceği bir sisteme oturtamazsa bilgi ve hakikatten yoksun gelenekperestlere ve kimlikçilere giriftar olacaktır. Hıristiyanlığın tarihi tecrübesi şunu söylemektedir: modern bilim, felsefe, sanat, teknoloji ve siyaset başlangıçta dini karşı konulamaz bir girdaba sürükleyecek, onun iman ve tecrübe dayanaklarını ortadan kaldıracak, sonra iyi ve kötü haller karnesini önüne koyacak ve bundan sonra ikinci aşamaya, yani yeni yorumlar aşamasına ulaşılacak, bu meseleyi dert edinenler de insanlığın modern kazanımları ışığında dinî mirası yeniden anlamaya destek bulmuş olacaklardır. Dinin hep katettiği yolu, yani onun din dışı faraziyelerden yardım almayı sürdürecektir. Yeni içtihadlarla mukayese ve uyum kapısı açılacaktır. Bu noktada üçüncü aşamaya geçmiş oluyoruz. O da, ilk dönemin ihlasına dönmenin, fikrî çekişmelerden el etek çekmenin, geleneksel mirasın üstüne yatmanın, mazlumiyet ve hakkı yenmiş olma kimliğinden dem vurmanın, geçmişteki üzüntü ve iftihar konuları için mersiyeler söylemenin , modern ekol ve düşünceleri kötülemenin beklenmesidir. Bu geriye dönüş hareketinin aktif ve pasif iki şekli vardır. Gelenekçilik onun pasif yanıdır. Daha çok bilgisiz kimlikçilik olarak tanımlayabileceğimiz köktencilik ise onun aktif ve saldırgan tarafıdır. 

Bidat ve yeniliklerin ortaya çıkmasını modernitenin dinle karşılaşmasının dördüncü aşaması sayabiliriz. Hıristiyanlığın tecrübe ettiği, İslam’da ve Şia’da da son dönemlerde görülen yeni dinî fırkaların ortaya çıkışı, diyanet sahasındaki teceddüd ve yenilenmeyle çok da ilgisiz değildir. Hep bir kısım bidatlerin içtihad, bazı içtihadların da bidat sayılmalarından ve kurunun yanında yaşın da yanmasından korkulmuştur. Hıristiyanlığın tecrübesiyle İslam’ınkinin benzerliğini müşahade etmemiş; en azından, zikredilen havzalarda bunun doğruluğuna tanıklık etmeyecek aklı başında hiçbir gözlemcinin çıkacağını sanmıyorum. Bugün, “geleneği yeniden düşünmek” veya “geleneği aktif hale getirmek” adı altında öne sürülenlerin herşeyden önce özlü bir anlamı yoktur. İkinci olarak açık bir yol öneriyor da değildir. Geleneğin parçalarından biri olan kadim bilim ve doğayı yeniden düşünmeye yönelmemizin ve onu aktif hale getirmeye çalışmamızın  ne anlamı vardır. Hangi anlam, temel, yöntem ve faydası bulunduğu ortada olmayan kadim felsefeyi aktif hale getirmenin manası nedir. Bütün bunlar, sürekli tekrar edilerek ve birbirini taklitle aramızda dolaşan boş sözler ve üzerinde yeterince düşünülmemiş laflardır; ayrıca apaçık soruların üzerini örtmekten başka bir getirisi ve işlevi de yoktur. Eğer kasıt, dinî geleneği canlandırmak ise bunu açık biçimde dile getirmek gerekir. Sonra dinden maksadın dinî kimlik mi, yoksa dinî bilgi mi olduğunu açıklıkla söylemeliyiz. Bilgi yoksunu kimliği aktif hale getirmek, gizli köktenci şiddeti açığa çıkarmaktan başka bir şeye yolaçmaz. Dinî bilgiyi aktifleştirmeyi de modern düşüncelerin ışığı altında yapmaktan başka bir yol yoktur. Dinin, deruni kuvvetini, varolduğu şekilde göstereceği ve kalıcı olup olmadığının ortaya çıkacağı yer, işte bu yeniden düşünme ve yeniden yorumlama sahasıdır. Bundan sonradır ki ya maişet derdine düşmüşlerin inzivası olacak ve hayatın alışkanlıklarından birine dönüşecektir, ya da bilgi ve tecrübe derdindekilere ilham verecek ve onların zihinlerini ve ruhlarını doyuracaktır. Gerçi bilginin derdine düşmek, bu iman tecrübesini de rahat bırakmayacak ve “nedensellik”, Mevlana’nın sözüyle, hayretin kanına girip yakın yolu daha da kısaltacaktır. 

İslam medeniyetine dönmek ve onu diriltmek isteyenler unutmasınlar ki, o medeniyet, ruhu da bulunan bir bedendi. İşte İslam’ın uzun süredir uykudaki bu ruhunu sadece bilginin çatışma alanlarında uyandırabiliriz. Azman bedene ve acı çeken ruha gönül bağlamak, kurtçukların yediği asasına yaslanmış ama ölmüş Süleyman’ın hikayesini hatırlatmaktadır. 

Visal-i devlet, daha uyanık olmayana verilmez

Sense, uykugillerin baht kucağına gizlenmişsin

 

Selam, Allah’ın salih kullarına. 

[Abdulkerim Suruş bu konuşmayı 17 Ağustos 2006 günü Tahran’da, merhum Ali Şeriati’nin konferanslarını verdiği Hüseyniye-i İrşad’da yapmıştır.]

 

Ateşin yıldızı demirden sıçrıyor

Ateşin yıldızı demirden sıçrıyorAteşin yıldızı demirden sıçrıyor

Ve bu yanık gönül ikrama razı tadıyor

Ve bu yanık gönül ikrama razı tadıyorVe bu yanık gönül ikrama razı tadıyor

Lakin karanlıkta bir hırsız gizli saklı

Lakin karanlıkta bir hırsız gizli saklıLakin karanlıkta bir hırsız gizli saklı

Uzatmış yıldızlara parmağını

Uzatmış yıldızlara parmağınıUzatmış yıldızlara parmağını

Tek tek yıldızları çekiyor

Tek tek yıldızları çekiyorTek tek yıldızları çekiyor

Ki felekte bir çerağ tutuşmasın

Ki felekte bir çerağ tutuşmasınKi felekte bir çerağ tutuşmasın

Bir hal ki, perdenin derununda öyle çok fitne geçip gidiyor

Bir hal ki, perdenin derununda öyle çok fitne geçip gidiyorBir hal ki, perdenin derununda öyle çok fitne geçip gidiyor

Hele bir perde insin, ne yapacaklar, işte o ana değin! 

Hele bir perde insin, ne yapacaklar, işte o ana değin! Hele bir perde insin, ne yapacaklar, işte o ana değin! 

Din ve modernite, bütün zamanların en büyük polemiğidir. Oysa ne geleneğin bir tek kimliği vardır, ne de modernitenin. Ne dinin sabit bir özü vardır, ne de tarihin. Belli bir öz ve mahiyete sahip olduklarını düşündüğümüz bu ikisi hakkında, hüküm verecek göze toprak savurmaktan başka bir fayda ve etkisi olmayan bir polemiğe düçar olmuş durumdayız. 

Din ve modernite, bütün zamanların en büyük polemiğidir. Oysa ne geleneğin bir tek kimliği vardır, ne de modernitenin. Ne dinin sabit bir özü vardır, ne de tarihin. Belli bir öz ve mahiyete sahip olduklarını düşündüğümüz bu ikisi hakkında, hüküm verecek göze toprak savurmaktan başka bir fayda ve etkisi olmayan bir polemiğe düçar olmuş durumdayız. 

Modernitenin dine ne yaptığı sorusu; belirsizliklere bulaştıracak, kafa karışıklıkları yaratacak ve bahsi geçen polemiğe düşürecek bir sorudur. Önce, analitik filozofların usulüne uyarak, cevabı bulabilmek için yolu açmak üzere sorunun kazısını yapmalıyız. 

Modernitenin dine ne yaptığı sorusu; belirsizliklere bulaştıracak, kafa karışıklıkları yaratacak ve bahsi geçen polemiğe düşürecek bir sorudur. Önce, analitik filozofların usulüne uyarak, cevabı bulabilmek için yolu açmak üzere sorunun kazısını yapmalıyız. 

Modernitenin ne ruhu vardır, ne de zâtı. Modernite; modern bilim, modern felsefeler, modern sanat, modern siyaset, modern ekonomi, modern mimari ve benzerlerinden başka bir şey değildir. Öyleyse modernitenin dine ne yaptığını sorduğumuzda aslında onlarca soruyu birbirine karıştırıp bir tek cevap almaya çalışıyoruz demektir ki bundan sonuç almak mümkün değildir. Şu halde modern bilimin, modern felsefelerinin, modern siyasetin vs. dine ne yaptığını sormalı ve herbirinin hükmünü ayrı ayrı vermeliyiz. Burada “yeni akılcılık”ın öyküsünü gündeme getirmek de derde deva olmayacaktır. Çünkü “yeni akılcılık” da neticede modern bilim, felsefe, ahlak ve sanatta ortaya çıkan bir şeydir. Bu durumda yine başa dönmüş oluyoruz. Aslına bakılırsa dinin de bir tek anlamı yoktur. Kasdettiğimiz dinin İslam mı, Hıristiyanlık mı, Budizm mi, yoksa diğer dinlerden biri mi olduğuna göre sorumuz değişecektir: bu defa modern bilimin İslam’a veya Hıristiyanlıkğa ne yaptığını soracağız. Sona ulaştığımızda sorunun ve elbette cevabın ufku aydınlanmış olacaktır. Modern bilimin mesela Hıristiyanlığa ne yaptığını görmek için tarihsel tecrübeye bakmalıyız. Cevap ortadadır. Modern bilim, Hıristiyanlığın itibarsızlaştırmasına veya itibarının düşürmesine yolaçmıştır. 15. ve 16. yüzyıldaki kilise-modern bilim çatışması, kader belirleyecek bir tartışmaydı ve  sonuçta Hıristiyanlığın daha mütevazi davranmasına, haddini bilmesine ve ayağını yorganına göre uzatmasına neden oldu. Bundan böyle antropoloji, kozmoloji ve teolojiye dair iddalarını daha açıklayıcı bir sisteme kavuşturacak ve bilimle birarada yaşamaya başlayacaktı. Tabir caizse “daha din” haline geldi. Yani dinin, yaratılmışla Yaratan arasındaki deruni ilişkiyi tanzim etmek olan asli işlevine daha yakın oldu. 

Modernitenin ne ruhu vardır, ne de zâtı. Modernite; modern bilim, modern felsefeler, modern sanat, modern siyaset, modern ekonomi, modern mimari ve benzerlerinden başka bir şey değildir. Öyleyse modernitenin dine ne yaptığını sorduğumuzda aslında onlarca soruyu birbirine karıştırıp bir tek cevap almaya çalışıyoruz demektir ki bundan sonuç almak mümkün değildir. Şu halde modern bilimin, modern felsefelerinin, modern siyasetin vs. dine ne yaptığını sormalı ve herbirinin hükmünü ayrı ayrı vermeliyiz. Burada “yeni akılcılık”ın öyküsünü gündeme getirmek de derde deva olmayacaktır. Çünkü “yeni akılcılık” da neticede modern bilim, felsefe, ahlak ve sanatta ortaya çıkan bir şeydir. Bu durumda yine başa dönmüş oluyoruz. Aslına bakılırsa dinin de bir tek anlamı yoktur. Kasdettiğimiz dinin İslam mı, Hıristiyanlık mı, Budizm mi, yoksa diğer dinlerden biri mi olduğuna göre sorumuz değişecektir: bu defa modern bilimin İslam’a veya Hıristiyanlıkğa ne yaptığını soracağız. Sona ulaştığımızda sorunun ve elbette cevabın ufku aydınlanmış olacaktır. Modern bilimin mesela Hıristiyanlığa ne yaptığını görmek için tarihsel tecrübeye bakmalıyız. Cevap ortadadır. Modern bilim, Hıristiyanlığın itibarsızlaştırmasına veya itibarının düşürmesine yolaçmıştır. 15. ve 16. yüzyıldaki kilise-modern bilim çatışması, kader belirleyecek bir tartışmaydı ve  sonuçta Hıristiyanlığın daha mütevazi davranmasına, haddini bilmesine ve ayağını yorganına göre uzatmasına neden oldu. Bundan böyle antropoloji, kozmoloji ve teolojiye dair iddalarını daha açıklayıcı bir sisteme kavuşturacak ve bilimle birarada yaşamaya başlayacaktı. Tabir caizse “daha din” haline geldi. Yani dinin, yaratılmışla Yaratan arasındaki deruni ilişkiyi tanzim etmek olan asli işlevine daha yakın oldu. 

Bu tecrübeden bakınca modern bilimin İslam’a ne yapacağı sorusu tarihseldir, tahmini ve farazi bir cevabı vardır. Müslümanlar henüz bu karşılaşmayı yaşamış değillerdir. 

Bu tecrübeden bakınca modern bilimin İslam’a ne yapacağı sorusu tarihseldir, tahmini ve farazi bir cevabı vardır. Müslümanlar henüz bu karşılaşmayı yaşamış değillerdir. 

Hıristiyanlığın ve kilisenin itibarsızlaşmasına ve gücünü kaybetmesine yolaçan din-bilim çatışması, aynı zamanda sekülarizme de neden oluşturdu. Yani kilise ve din kurumunun, iktidar ve siyaset sahasında rol oynamasına imkân sağlayacak güç ve dayanaktan eser bırakmamıştı. Siyaset, muktedirlerin güç denemelerinin alanıdır ve oyunculardan biri gücünü yitirir ve nefesi kesilirse kendiliğinden iktidar odağının dışına çıkar ve yerini diğerine bırakır. Sekülarizm, ne birinin buyruğu veya tavsiyesiyle gelir, ne de bir başkasının buyruğu veya tavsiyesiyle gider. İktidar alanındaki oyuncuların gücü veya güçsüzlüğünün kaçınılmaz sonucudur. Hıristiyanlık işte bu kaderi zorunlu olarak yaşamıştır. Bu arada Hıristiyanlıkta vuku bulan bir diğer gelişmeyi atlamayalım. O da modern zamanların başında Hıristiyanlığın Protestanlık ve Katoliklik olarak ikiye ayrılmasıdır ve bu gelişme, kilisenin velayeti üzerinde çok önemli rol oynamıştır. 

Hıristiyanlığın ve kilisenin itibarsızlaşmasına ve gücünü kaybetmesine yolaçan din-bilim çatışması, aynı zamanda sekülarizme de neden oluşturdu. Yani kilise ve din kurumunun, iktidar ve siyaset sahasında rol oynamasına imkân sağlayacak güç ve dayanaktan eser bırakmamıştı. Siyaset, muktedirlerin güç denemelerinin alanıdır ve oyunculardan biri gücünü yitirir ve nefesi kesilirse kendiliğinden iktidar odağının dışına çıkar ve yerini diğerine bırakır. Sekülarizm, ne birinin buyruğu veya tavsiyesiyle gelir, ne de bir başkasının buyruğu veya tavsiyesiyle gider. İktidar alanındaki oyuncuların gücü veya güçsüzlüğünün kaçınılmaz sonucudur. Hıristiyanlık işte bu kaderi zorunlu olarak yaşamıştır. Bu arada Hıristiyanlıkta vuku bulan bir diğer gelişmeyi atlamayalım. O da modern zamanların başında Hıristiyanlığın Protestanlık ve Katoliklik olarak ikiye ayrılmasıdır ve bu gelişme, kilisenin velayeti üzerinde çok önemli rol oynamıştır. 

Müslümanlar kendi tarihlerinin başlangıcında bu ikiye bölünme tecrübesini yaşadılar. O tarihten itibaren aşağı yukarı Sünni ve Şii damar olarak kaldılar ama bu, onların zayıflık ya da güçlülüklerine sebep olmadı. 

Müslümanlar kendi tarihlerinin başlangıcında bu ikiye bölünme tecrübesini yaşadılar. O tarihten itibaren aşağı yukarı Sünni ve Şii damar olarak kaldılar ama bu, onların zayıflık ya da güçlülüklerine sebep olmadı. 

Modern felsefeler de dinle çatışmada bilimden aşağı kalmadı. Tek fark, bilimin etkileri daha hissedilir türdendi, ama felsefeninki duyumsanabilecek bir şey değildi. İslam ülkelerindeki istibdad iklimi bu iki rakibin doğal ve özgür karşılaşmasına hiçbir zaman imkân ve izin vermedi. Böyle olunca İslam’ın bu odaktaki zaaf ve kuvveti hep gizli ve bir bilinmeyen olarak kaldı. İşte bu durumun oluşturduğu müstağni vehim bir türlü Müslümanların yakasını bırakmıyor. Gelenekçilerin ve denenmemişlerin bir kısmı, hala İslam felsefesinin mevcut felsefeler arasında en saygın ve en doğru felsefe olduğunu; modern felsefecilerin de sapkın polemikçilerden başka bir şey olmadığını sanıyor. Nitekim “Hakikati görmediklerinden/Efsane yoluna düştüler.” Meşrutiyet eşiğinden İran’ın İslam kentine adım atan şey, ne modern bilimin, ne de modern felsefenin içeri girdiği anlamına geliyordu. Dolayısıyla gücü ve zayıflığı o iki odakta imtihan edilmemiş ve sınırlarını görememiş olan din siyaset meydanına girdiğinde bu işin sonucu, başarısızlık, hesapta olmayan şeyler ve eksiklikten başka ne olabilirdi. Sonuç, ne sekülerlerin sekülarizmi, ne de teokratların teokrasisiydi. Ondan sonra doğan ne varsa ibretlik prematüre bir yaratık oldu. Buna “erken doğum” diyoruz.
Hulasa, kalem erbabına beşeri takat ölçüsünde aşikâr olan şudur: Modern zamanlarda İslam’ın tecrübesi, Hıristiyanlık ve Yahudilikten pek farklı olmayacaktır. Yani safça ve imkansız olarak geçmişe dönmeyi isteyen gelenekçilerin çabasına ve tahminine rağmen böyle olacaktır. Elbette bu yaklaşımlarını topluma tumturaklı sözlerle takdim edeceklerdir. Bu halkanın başı da, bir vakitler Farah Pehlevi’nin ofisinden işrak teleskopuyla kutsal bir emrin peşinde hikmet-i hâlide semasında dolaşırken, şimdilerde her zamankinden daha iddialı biçimde, kadim övgücüleri ve talebelerinin yardımıyla şöhret meydanına adım atmış bulunuyor. Evet, işte bu gelenekçilerin varsayımının aksine… 

Modern felsefeler de dinle çatışmada bilimden aşağı kalmadı. Tek fark, bilimin etkileri daha hissedilir türdendi, ama felsefeninki duyumsanabilecek bir şey değildi. İslam ülkelerindeki istibdad iklimi bu iki rakibin doğal ve özgür karşılaşmasına hiçbir zaman imkân ve izin vermedi. Böyle olunca İslam’ın bu odaktaki zaaf ve kuvveti hep gizli ve bir bilinmeyen olarak kaldı. İşte bu durumun oluşturduğu müstağni vehim bir türlü Müslümanların yakasını bırakmıyor. Gelenekçilerin ve denenmemişlerin bir kısmı, hala İslam felsefesinin mevcut felsefeler arasında en saygın ve en doğru felsefe olduğunu; modern felsefecilerin de sapkın polemikçilerden başka bir şey olmadığını sanıyor. Nitekim “Hakikati görmediklerinden/Efsane yoluna düştüler.” Meşrutiyet eşiğinden İran’ın İslam kentine adım atan şey, ne modern bilimin, ne de modern felsefenin içeri girdiği anlamına geliyordu. Dolayısıyla gücü ve zayıflığı o iki odakta imtihan edilmemiş ve sınırlarını görememiş olan din siyaset meydanına girdiğinde bu işin sonucu, başarısızlık, hesapta olmayan şeyler ve eksiklikten başka ne olabilirdi. Sonuç, ne sekülerlerin sekülarizmi, ne de teokratların teokrasisiydi. Ondan sonra doğan ne varsa ibretlik prematüre bir yaratık oldu. Buna “erken doğum” diyoruz.
Hulasa, kalem erbabına beşeri takat ölçüsünde aşikâr olan şudur: Modern zamanlarda İslam’ın tecrübesi, Hıristiyanlık ve Yahudilikten pek farklı olmayacaktır. Yani safça ve imkansız olarak geçmişe dönmeyi isteyen gelenekçilerin çabasına ve tahminine rağmen böyle olacaktır. Elbette bu yaklaşımlarını topluma tumturaklı sözlerle takdim edeceklerdir. Bu halkanın başı da, bir vakitler Farah Pehlevi’nin ofisinden işrak teleskopuyla kutsal bir emrin peşinde hikmet-i hâlide semasında dolaşırken, şimdilerde her zamankinden daha iddialı biçimde, kadim övgücüleri ve talebelerinin yardımıyla şöhret meydanına adım atmış bulunuyor. Evet, işte bu gelenekçilerin varsayımının aksine… 

Eğer geleneksel İslam, bilgi ve kimlik dengesini aklın benimseyeceği bir sisteme oturtamazsa bilgi ve hakikatten yoksun gelenekperestlere ve kimlikçilere giriftar olacaktır. Hıristiyanlığın tarihi tecrübesi şunu söylemektedir: modern bilim, felsefe, sanat, teknoloji ve siyaset başlangıçta dini karşı konulamaz bir girdaba sürükleyecek, onun iman ve tecrübe dayanaklarını ortadan kaldıracak, sonra iyi ve kötü haller karnesini önüne koyacak ve bundan sonra ikinci aşamaya, yani yeni yorumlar aşamasına ulaşılacak, bu meseleyi dert edinenler de insanlığın modern kazanımları ışığında dinî mirası yeniden anlamaya destek bulmuş olacaklardır. Dinin hep katettiği yolu, yani onun din dışı faraziyelerden yardım almayı sürdürecektir. Yeni içtihadlarla mukayese ve uyum kapısı açılacaktır. Bu noktada üçüncü aşamaya geçmiş oluyoruz. O da, ilk dönemin ihlasına dönmenin, fikrî çekişmelerden el etek çekmenin, geleneksel mirasın üstüne yatmanın, mazlumiyet ve hakkı yenmiş olma kimliğinden dem vurmanın, geçmişteki üzüntü ve iftihar konuları için mersiyeler söylemenin , modern ekol ve düşünceleri kötülemenin beklenmesidir. Bu geriye dönüş hareketinin aktif ve pasif iki şekli vardır. Gelenekçilik onun pasif yanıdır. Daha çok bilgisiz kimlikçilik olarak tanımlayabileceğimiz köktencilik ise onun aktif ve saldırgan tarafıdır. 

Eğer geleneksel İslam, bilgi ve kimlik dengesini aklın benimseyeceği bir sisteme oturtamazsa bilgi ve hakikatten yoksun gelenekperestlere ve kimlikçilere giriftar olacaktır. Hıristiyanlığın tarihi tecrübesi şunu söylemektedir: modern bilim, felsefe, sanat, teknoloji ve siyaset başlangıçta dini karşı konulamaz bir girdaba sürükleyecek, onun iman ve tecrübe dayanaklarını ortadan kaldıracak, sonra iyi ve kötü haller karnesini önüne koyacak ve bundan sonra ikinci aşamaya, yani yeni yorumlar aşamasına ulaşılacak, bu meseleyi dert edinenler de insanlığın modern kazanımları ışığında dinî mirası yeniden anlamaya destek bulmuş olacaklardır. Dinin hep katettiği yolu, yani onun din dışı faraziyelerden yardım almayı sürdürecektir. Yeni içtihadlarla mukayese ve uyum kapısı açılacaktır. Bu noktada üçüncü aşamaya geçmiş oluyoruz. O da, ilk dönemin ihlasına dönmenin, fikrî çekişmelerden el etek çekmenin, geleneksel mirasın üstüne yatmanın, mazlumiyet ve hakkı yenmiş olma kimliğinden dem vurmanın, geçmişteki üzüntü ve iftihar konuları için mersiyeler söylemenin , modern ekol ve düşünceleri kötülemenin beklenmesidir. Bu geriye dönüş hareketinin aktif ve pasif iki şekli vardır. Gelenekçilik onun pasif yanıdır. Daha çok bilgisiz kimlikçilik olarak tanımlayabileceğimiz köktencilik ise onun aktif ve saldırgan tarafıdır. 

Bidat ve yeniliklerin ortaya çıkmasını modernitenin dinle karşılaşmasının dördüncü aşaması sayabiliriz. Hıristiyanlığın tecrübe ettiği, İslam’da ve Şia’da da son dönemlerde görülen yeni dinî fırkaların ortaya çıkışı, diyanet sahasındaki teceddüd ve yenilenmeyle çok da ilgisiz değildir. Hep bir kısım bidatlerin içtihad, bazı içtihadların da bidat sayılmalarından ve kurunun yanında yaşın da yanmasından korkulmuştur. Hıristiyanlığın tecrübesiyle İslam’ınkinin benzerliğini müşahade etmemiş; en azından, zikredilen havzalarda bunun doğruluğuna tanıklık etmeyecek aklı başında hiçbir gözlemcinin çıkacağını sanmıyorum. Bugün, “geleneği yeniden düşünmek” veya “geleneği aktif hale getirmek” adı altında öne sürülenlerin herşeyden önce özlü bir anlamı yoktur. İkinci olarak açık bir yol öneriyor da değildir. Geleneğin parçalarından biri olan kadim bilim ve doğayı yeniden düşünmeye yönelmemizin ve onu aktif hale getirmeye çalışmamızın  ne anlamı vardır. Hangi anlam, temel, yöntem ve faydası bulunduğu ortada olmayan kadim felsefeyi aktif hale getirmenin manası nedir. Bütün bunlar, sürekli tekrar edilerek ve birbirini taklitle aramızda dolaşan boş sözler ve üzerinde yeterince düşünülmemiş laflardır; ayrıca apaçık soruların üzerini örtmekten başka bir getirisi ve işlevi de yoktur. Eğer kasıt, dinî geleneği canlandırmak ise bunu açık biçimde dile getirmek gerekir. Sonra dinden maksadın dinî kimlik mi, yoksa dinî bilgi mi olduğunu açıklıkla söylemeliyiz. Bilgi yoksunu kimliği aktif hale getirmek, gizli köktenci şiddeti açığa çıkarmaktan başka bir şeye yolaçmaz. Dinî bilgiyi aktifleştirmeyi de modern düşüncelerin ışığı altında yapmaktan başka bir yol yoktur. Dinin, deruni kuvvetini, varolduğu şekilde göstereceği ve kalıcı olup olmadığının ortaya çıkacağı yer, işte bu yeniden düşünme ve yeniden yorumlama sahasıdır. Bundan sonradır ki ya maişet derdine düşmüşlerin inzivası olacak ve hayatın alışkanlıklarından birine dönüşecektir, ya da bilgi ve tecrübe derdindekilere ilham verecek ve onların zihinlerini ve ruhlarını doyuracaktır. Gerçi bilginin derdine düşmek, bu iman tecrübesini de rahat bırakmayacak ve “nedensellik”, Mevlana’nın sözüyle, hayretin kanına girip yakın yolu daha da kısaltacaktır. 

Bidat ve yeniliklerin ortaya çıkmasını modernitenin dinle karşılaşmasının dördüncü aşaması sayabiliriz. Hıristiyanlığın tecrübe ettiği, İslam’da ve Şia’da da son dönemlerde görülen yeni dinî fırkaların ortaya çıkışı, diyanet sahasındaki teceddüd ve yenilenmeyle çok da ilgisiz değildir. Hep bir kısım bidatlerin içtihad, bazı içtihadların da bidat sayılmalarından ve kurunun yanında yaşın da yanmasından korkulmuştur. Hıristiyanlığın tecrübesiyle İslam’ınkinin benzerliğini müşahade etmemiş; en azından, zikredilen havzalarda bunun doğruluğuna tanıklık etmeyecek aklı başında hiçbir gözlemcinin çıkacağını sanmıyorum. Bugün, “geleneği yeniden düşünmek” veya “geleneği aktif hale getirmek” adı altında öne sürülenlerin herşeyden önce özlü bir anlamı yoktur. İkinci olarak açık bir yol öneriyor da değildir. Geleneğin parçalarından biri olan kadim bilim ve doğayı yeniden düşünmeye yönelmemizin ve onu aktif hale getirmeye çalışmamızın  ne anlamı vardır. Hangi anlam, temel, yöntem ve faydası bulunduğu ortada olmayan kadim felsefeyi aktif hale getirmenin manası nedir. Bütün bunlar, sürekli tekrar edilerek ve birbirini taklitle aramızda dolaşan boş sözler ve üzerinde yeterince düşünülmemiş laflardır; ayrıca apaçık soruların üzerini örtmekten başka bir getirisi ve işlevi de yoktur. Eğer kasıt, dinî geleneği canlandırmak ise bunu açık biçimde dile getirmek gerekir. Sonra dinden maksadın dinî kimlik mi, yoksa dinî bilgi mi olduğunu açıklıkla söylemeliyiz. Bilgi yoksunu kimliği aktif hale getirmek, gizli köktenci şiddeti açığa çıkarmaktan başka bir şeye yolaçmaz. Dinî bilgiyi aktifleştirmeyi de modern düşüncelerin ışığı altında yapmaktan başka bir yol yoktur. Dinin, deruni kuvvetini, varolduğu şekilde göstereceği ve kalıcı olup olmadığının ortaya çıkacağı yer, işte bu yeniden düşünme ve yeniden yorumlama sahasıdır. Bundan sonradır ki ya maişet derdine düşmüşlerin inzivası olacak ve hayatın alışkanlıklarından birine dönüşecektir, ya da bilgi ve tecrübe derdindekilere ilham verecek ve onların zihinlerini ve ruhlarını doyuracaktır. Gerçi bilginin derdine düşmek, bu iman tecrübesini de rahat bırakmayacak ve “nedensellik”, Mevlana’nın sözüyle, hayretin kanına girip yakın yolu daha da kısaltacaktır. 

İslam medeniyetine dönmek ve onu diriltmek isteyenler unutmasınlar ki, o medeniyet, ruhu da bulunan bir bedendi. İşte İslam’ın uzun süredir uykudaki bu ruhunu sadece bilginin çatışma alanlarında uyandırabiliriz. Azman bedene ve acı çeken ruha gönül bağlamak, kurtçukların yediği asasına yaslanmış ama ölmüş Süleyman’ın hikayesini hatırlatmaktadır. 

İslam medeniyetine dönmek ve onu diriltmek isteyenler unutmasınlar ki, o medeniyet, ruhu da bulunan bir bedendi. İşte İslam’ın uzun süredir uykudaki bu ruhunu sadece bilginin çatışma alanlarında uyandırabiliriz. Azman bedene ve acı çeken ruha gönül bağlamak, kurtçukların yediği asasına yaslanmış ama ölmüş Süleyman’ın hikayesini hatırlatmaktadır. 

Visal-i devlet, daha uyanık olmayana verilmez

Visal-i devlet, daha uyanık olmayana verilmez

Sense, uykugillerin baht kucağına gizlenmişsin

Sense, uykugillerin baht kucağına gizlenmişsin

 

 

Selam, Allah’ın salih kullarına. 

Selam, Allah’ın salih kullarına. 

[Abdulkerim Suruş bu konuşmayı 17 Ağustos 2006 günü Tahran’da, merhum Ali Şeriati’nin konferanslarını verdiği Hüseyniye-i İrşad’da yapmıştır.]

[Abdulkerim Suruş bu konuşmayı 17 Ağustos 2006 günü Tahran’da, merhum Ali Şeriati’nin konferanslarını verdiği Hüseyniye-i İrşad’da yapmıştır.]

 

 

 Prof. Dr. Abdülkerim Suruş (Asıl Adı: Hüseyin Hâc Feracullah Debbağ ) Kimdir:

 Prof. Dr. Abdülkerim Suruş (Asıl Adı: Hüseyin Hâc Feracullah Debbağ ) Kimdir:(Asıl Adı: Hüseyin Hâc Feracullah Debbağ )Hüseyin Hâc Feracullah Debbağ ) Kimdir:

Günümüz Şii dünyasının 'liberal İslami düşünürü' Abdulkerim Suruş 1945 yılında Tahran'da dünyaya geldi. İran'da Eczacılık okudu. Londra'da Analitik Kimya konulu yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra kendisini tarih ve bilim felsefesi çalışmalarına adadı. Devrim'den sonra İran'a dönen Suruş, Ayetullah Humeyni tarafından üniversitelerin müfredatlarını elden geçirmek üzere oluşturulan Kültürel Devrim Enstitüsü'ne atandı. Prof. Suruş'un rejimle olan ilişkisi mollaların eğitimin her alanına hükmetme kararlılığından dolayı açıldı. İmam Humeyni'ye istifasını sunduğu 1983 yılından sonra da rejime karşı eleştirileri sürekli olarak sertleşti. 90'lı yıllarda çıkardığı Kiyan adlı aylık dergi Suruş'un dinî çoğulculuk, hermenötik, hoşgörü, molla rejimi ve ruhbanlık gibi konularda makalelerini yayımladı. 1998 yılında dergi kapatıldığı gibi Suruş da işini kaybetti. 2000 yılından sonra İran dışında dersler vermeye başlayan Suruş, Harvard, Yale ve Princeton gibi Amerikan üniversitelerinin yanı sıra Almanya'da Wissenschaftkolleg'de ve Hollanda'da Amsterdam Üniversitesi'nde çalıştı. Din ve dinin bilgisinin iki ayrı şey olduğunu; dinin kutsallığına karşın din bilgisinin insani ve eksik olduğunu vurgulayan Suruş, akademisyenliğinin yanı sıra Mevlana Celaleddin-i Rumî'ye olan hayranlığıyla da dikkat çekiyor.