Siyaset bilimci Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay,"BUNUN ADI “BABACIL REJİM”

Siyaset bilimci Ali Yaşar Sarıbay,"BUNUN ADI “BABACIL REJİM” 

 

  
Söyleşi:  Tuğba Tekerek- Taraf

Yolsuzluk iddiaları ve sonrasında hükümetin attığı, kimilerinin “otoriterleşme” diye yorumladığı adımlar, halkın iktidar partisine desteğinde ciddi bir düşüşe yol açmış görünmüyor. Pek çok kişinin aklındaki soru “Halk neden böyle tepki veriyor? Ve “Nasıl bir siyasi ve toplumsal kültürde yaşıyoruz ki, böyle bir çıkmaza girdik? Bu soruları, doktorasını Milli Selamet Partisi üzerine yapan, İslam, modernite kapitalizm gibi konularda çok sayıda kitabı olan Uludağ Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ali Yaşar Sarıbay’a sorduk. Siyaset sosyoloğu Sarıbay “Parti devlete giden yoldayız” diyor. Yaşadığımız sistemi ise “Demokrasi değil, ‘babacıl rejim’ diye tanımlıyor.

Yolsuzluk iddiaları ve sonrasında hükümetin attığı, kimilerinin “otoriterleşme” diye yorumladığı adımlar, halkın iktidar partisine desteğinde ciddi bir düşüşe yol açmış görünmüyor. Pek çok kişinin aklındaki soru “Halk neden böyle tepki veriyor? Ve “Nasıl bir siyasi ve toplumsal kültürde yaşıyoruz ki, böyle bir çıkmaza girdik? Bu soruları, doktorasını Milli Selamet Partisi üzerine yapan, İslam, modernite kapitalizm gibi konularda çok sayıda kitabı olan Uludağ Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ali Yaşar Sarıbay’a sorduk. Siyaset sosyoloğu Sarıbay “Parti devlete giden yoldayız” diyor. Yaşadığımız sistemi ise “Demokrasi değil, ‘babacıl rejim’ diye tanımlıyor.


AK Parti’nin son dönemdeki politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok endişe veriyor. Vali, lise müdürünü atama yetkisini elde ediyorsa, bu, parti devletine giden bir yoldur. CHP de böyle yapıyordu tek parti döneminde. Bu görev, valiyi hükümetin bir unsuru yapar. Oysa vali devletin valisidir ve devletle hükümet aynı şey değildir. Ayrıca HSYK düzenlemesi, internet düzenlemesi...


AK Parti’nin son dönemdeki politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?  “Bunlar hükümetin, darbe girişimini püskürtmek için attığı adımlar” şeklinde bir savunma var. Katılmıyor musunuz?

AK Parti’nin 11 yıllık iktidarında ekonomik açıdan yapılanlara, yapılmak istenenlere baktığınızda belli dış “tehditlerin” varlığını hissedebilirsiniz. Faiz lobisi boş bir laf değil. Ya da bir MİT başkanıyla doğrudan uğraşılması, dünyanın her yerinde, insanların kafasında soru işareti yaratır. MİT’e ait TIR velev ki silah taşısın, yapılan, devleti satmaktır. Ama bunlar hükümetin yaptıklarını mazur göstermez. Katili katil olmaktan çıkarmaz. Bazı hukukçular diyor ki, “Bu, hukuk devletinin meşru müdafaası.” Size saldırı varsa bu, sadece suçunuzu hafifletir, ama karşınızdaki öldürdüğünüzde, öldürmüşsünüzdür.


Hükümetin kendisine yönelik yolsuzluk iddialarına karşı ne yapması gerekir?

Hem mahkemelerde hem vicdanlarda temize çıkması gerekir.


Peki, kendisinin ortaya attığı “darbe girişimi” iddiasıyla ilgili ne yapması gerekir?

Bu bir darbeyse, suçtur, hemen yargıya intikal ettirmeniz gerekir.


AK Parti’nin son dönemdeki politikaları ve buna halkın tepkisi, Türkiye’de nasıl bir sistemde yaşadığımızı gösteriyor?

Bizim demokrasi olmadığımızı, patrimonyal bir sistem olduğumuzu gösteriyor.


Patrimonyal sistem nasıl bir sistem?

“Babacıl rejim” diyelim biz buna. Ülkenin büyük bir aile olarak algılanması. Yönetimin başındaki kişinin aile reisi gibi davranması, vatandaşın da aile reisinden beklediklerini, devlet başkanından beklenmesi... Babanın şefkati, babanın otoritesi... Aile içinde ne varsa ülke çapında yaşanması.


Yönetim nasıldır böyle bir sistemde?

Bu sistemde baba konumunda olmak, kimlerin neyi ne kadar hak ettiğine dair tek karar verici olmayı gerektirir. Ve burada kaçınılmaz olarak paternalizm vardır, yane birine fayda sağlarken diğerini bundan mahrum bırakabilirisiniz.



Ne gibi?

Mesela bir medya grubun önünü açıp, ötekini önünü kapatırsınız. Demokrasiyle bağdaşan şeyler değildir bunlar. Babanın lütfuna mazhar olup olmamaya bağlı olarak, insanların pay aldığı veya dışlandığı mekanizmalar işler. Ve bu sistemde devlet idaresinin despotik boyutu devreye girer: Toplumun geri kalanıyla müzakereye gerek duymadan herhangi bir hedef hayata geçirilir.


Peki, babanın iktidarını sarsan birşey olursa?

Diyelim ki ailenin saygıdeğer bir abisi var. Babanın yapması gerekenleri o yapmaya başlamış. O zaman “N’oluyor, ailesinin reisi sen misin, ben miyim” der, baba. Bu, Türkiye’de son zamanlarda şöyle ifade edildi: “İktidar siz misiniz, biz miyiz?” Bu tartışmanın bizatihi varlığı bir demokrasi olmadığımızı, “babacıl rejimde” yaşadığımızı gösterir. Bu rejimde baba kendi otoritesini garantiye almak için kendi efradını, önemli yerlere getirebilir. Mesela, AK Parti iktidarının, önceki döneminde cemaatle ilgili yaptığı şey buydu.


Böyle bir yönetim sadece AK Parti’ye mi özgü?

Hayır, bu AK Parti’nin icat ettiği bir şey değil. Tipik örneği Demirel’in zamanında söylediği “benim memurum,” “benim hocalarım”dı. Bu çok mülkiyetçi, sahiplenici bir dil. Ama Atatürk’le de olan budur. Atatürk, İsmet İnönü’yle Fethi Okyar arasındaki ihtilafı gidermek üzere, onları Çankaya’ya çağırdığında da “Ben sizin babanızım, sizler benim evlatlarımsınız” der.


Peki, bunun AK Parti’de daha yoğunlaşmış olduğunu söylemek mümkün mü?

Onlar da muhafazakârlıktan dolayı aile ilişkileri daha sıkı. Otoriterliğin fazla sorgulanmaması, babaya itaat, büyüğe saygı, bir liberale göre daha fazla şüphesiz... Belki bu yüzden bir yoğunlaşma var. En basitinden bir futbol maçında, orada kupanın verilip verilmemesi kararının başbakan mı verir! Geçen yıl Galatasaray’a kupası verilirken Başbakan’a danışıldı. Ama bu sadece Başbakan’ın suçu mu? Hayır!



Kimin suçu?
Bu, kültürden gelen bir şey, insanlar başıma birşey gelmesin diye sorumluluk almıyor, ama öte yandan kimseye güvenilmediği için de sorumluluk verilmiyor.


Türkiye’de dindarların parayla ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüketim toplumuna gidiyoruz. Buna en fazla direnmesi gereken kesim en önde koşuyor. 5 yıldızlı otellerde iftar yemeği, en muhafazakar siyasetçinin kızının düğününü 7 yıldızlı otelde yapması... Bu, dışlanmışlığa, “horlanmışlık”a bir tepki olarak da doğuyor. “E, biraz da sıra bizde!” anlayışı var. “Sıra bizde değil, kimsede değil” inancı yok maalesef. Belediyedeki yolsuzluk için de bu böyle. “Bütün başkanlar yedi, biraz da biz yiyelim” anlayışı var. Bunu “Biz de Allah’ın kuluyuz” diye mazur gösteriliyor.


Burada din meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanılıyor, öyle mi?

Kimilerinin “Yaptıysam vatanım için yaptım” dediği gibi, bazı dindarlar “Ben de Allah rızası için yaptım” diyebiliyor. Mesela, zengin bir Müslüman “Hz. Peygamber de zengin olmayı övmüştür” diyor. Hz. Peygamber sana “Bütün malını mülkünü bağışla“ demiyor ama belli şeyler var. Zekat denen müesseseyi dindar olup da gerçekten uygulayan kaç kişi var acaba! Allah korkusu saf bir Müslüman’da elbette caydırıcıdır. “Yok, bu kul hakkı” der. Ama sonuna şöyle de diyebilir. “Ben zaten İslami ahlakı yaymak için tüm bu gayreti gösteriyorum. Bunun için bana para lazım. Bu da mübah!
 

Bazılarında, dindarların yolsuzluğa, yalana daha fazla tepki göstereceği yönünde bir beklenti var. Bu, boş bir beklenti mi?

Hayır. Dindarların en dikkat ettiği şeylerin başında haram yememek gelir. Ama dindar aynı zamanda inançlı bir insandır; inanır. Liderine de inanır ve kondurmaz. Üstelik bir de müphem durumlar varsa, “iddia,” “montaj” deniyorsa... “Ben babanın böyle bir şey yapacağına inanmam” der. Muhafazakarlık, bir sadakat bağıdır aynı zamanda


Peki Kabataş görüntüleri? Yerde sürüklenen bir kadın yok o görüntülerde. Ama Erdoğan “var” demişti. Ve hâlâ “Üzerime işendi” diyen kadını sahipleniyor. İnançlı insan bu kadar mı teslim etmiştir kendini liderine?

Biz pozitivist yaklaşıyoruz. “Delile bakarım” diyoruz. Oysa inançlı kişi, gözüyle görse bile inanmaz. Muhafazakârlarda, sadakat, inanç, iman etme her şeyin önünde gelir. Bir gevşeme görüldüğü anda da ihanet suçlaması gelir. Dindar kesimden bir yazarımız, vicdanı ve aklının çerçevesinde bir yazı yazdı, “Hüsrana uğradım” dedi. O yazının akşamında, yine o kesimden biri “Ne biçim ilahiyatçı bu” dedi. “İhanet ettin” demeye getirdi. Ama şunu da unutmayalım, muhafazakârlarda kendini daha çok gösterse de bunları diğer kesimlerde de görebilirsiniz. CHP’lilere de Kılıçdaroğlu’yla ilgili benzer bir şeyi anlatamazsınız, bazı destekçilerine Özal için de anlatamazdınız.


Peki, dindarlık “babacıl rejim”i besleyen bir unsur mu?

Tabii, İslam’dan beslendiği yan çok. “Ulu’l-emre itaat” (emir sahiplerine itaat) denen bir şey vardır. Bir kere din dogmadır. Ama “Komşun açken sen tok yatma” gibi dinde olumlu şeyler de vardır. “Dedikodu yapma” da denir O zaman Müslüman arasındaki din savaşlarını nasıl açıklayacağız!



Nasıl açıklayacağız?

Çünkü somut hayat içinde, bu dünyada yaşıyoruz. İnsanlar kendini meşrulaştırmak üzere referans kaynağı olarak kullanıyor dini. Bugün iki taraf da dini söylemle, aynı referans kaynaklarıyla konuşuyor birbirini suçlarken. “Kol kırılır yen içinde kalır” sözünü güçlü hale getirmeniz için, referansınızın dini olması lazım. Müslümanlar arasında şunlar bile söyleniyor: “Yolsuzluk, rüşvet varsa bile, ailenin çıkarı, için göz ardı edilmesi mübahtır.”

Bunlardan saf dindarlar rahatsız oluyor. Siyasi beklentisi olmayan dindarlar iki kesimi de eleştiriyor.

 

-Sizce bu kötüye gidişatı seçimler nasıl etkileyecek?

-AK Parti’nin oylarının düşeceğini düşünmüyorum. Bu da “ Halk beni haklı görüyor” denilip, yapılacaklara meşruiyet zemini olarak kullanılacak. Dost-düşman ekseninde bir siyaset daha yerleşik olacak. “Sen de darbenin içindeydin” deyip “ödetme” daha meşru hale gelecek. Korkum o ki büyük bir kibir gelir ve iktidarın o despotik yönü seçim sonuçlarıyla birlikte daha çok ortaya çıkar. Bu çok tehlikeli! Türkiye bu dönemleri yaşadı. Deli gömleğinden çıkıp nefes almak için AK Parti’yi 11 yıl iktidarda tuttu. Ben AK Parti’nin bu şansı kaybetmesini istemem. Karşısında örgütlü, umut vaat eden, bunların üstesinden gelebilecek bir güç göremediğim için de istemem.