Levent Köker : Gezi Parkı ve sonrasında nasıl bir ‘çözüm süreci’?


Gezi Parkı ve sonrasında nasıl bir ‘çözüm süreci’?


Türkiye, târihinin belki de en kritik dönemecinde. En kritik dönemlerinden birinde demiyorum, dikkat ederseniz.

Bunun sebebi, târihî kökleri çok derin ve çözülmesi hâlinde Türkiye’yi çağdaş demokratik ülkeler arasında ön sıralara taşıma potansiyeli çok yüksek bir sorunu çözme noktasında olmamız. Bu sorun, Cumhuriyet’in kuruluşuna ve sonraki gelişmelere damgasını vurmuş olan yekpâre ve türdeş bir millî devlet inşâ etme projesinden kaynaklanan “Kürt sorunu”dur. Sorunun tezâhür ediş biçimleri ise, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki süreçte izlenen politikaları anlatan üç kelimede özetlenmektedir: “inkâr, asimilasyon ve tenkil”. Şu ân itibârıyla bu hayatî sorunun çözümü bakımından son derece elverişli bir ortama kavuşmuş bulunuyoruz: PKK eylemleri durmuş, PKK’nın çekilme süreci başlamış ve bir “şiddetten arındırılmış olma” anlamında barış sağlanmış. Şimdi, kamuoyunda da “birinci aşama” diye bilinen bu noktadan sonra çözüm için “ikinci aşama”ya geçilmesi zamanı. İkinci aşamada “inkâr, asimilasyon ve tenkil” politikalarının tamamen terk edilmesinin somut adımları olarak “tanıma politikaları”nın izlenmesi gerekiyor. Yâni tâ 1990’lardan beri zaman zaman kamusal olarak gündeme gelmiş olan “Kürt realitesini tanıma”. Bunun için de Anayasa ve yasa düzeyinde çok ciddî reformlar, çok köklü değişiklikler gerekiyor ve Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyacı da zâten bunlarla doğrudan ilişkili.

İşte tam bu aşamada, Kürt sorununu kuşatan şiddet sarmalını kırmışken, Gezi direnişi ve Taksim olayları patlak verdi ve toplumda zâten var olan kutuplaşma ve gerginlik yeniden su yüzüne çıktı. Bu direniş sürecinde AK Parti liderliğinin özellikle de Başbakan’ın tepkisi, ortamı şiddetten arındırmaya hizmet etme yönünde olmadı maalesef. Geride bıraktığımız bir buçuk aylık süre zarfında sâdece Gezi ve Taksim’de değil, Türkiye’nin pek çok şehrinde hükümete karşı öfkelenmiş kesimleri sokaklara taşıyan o kadar çok olay oldu ki, artık yeniden başa dönüp bunların nasıl başladığı hakkında tartışma açmak da anlamını yitirmiş durumda. Ancak, sanırım kimsenin itiraz edemeyeceği husus, hükümetin emrinde olan kolluk güçlerinin bu süreçte hukuka uygun davranmadıkları hususudur. Bunu “yer yer orantısız güç kullanılmış olabilir” diye geçiştirmek veya hafifletmek mümkün değildir. Neden derseniz, şöyle izah edeyim: Defalarca söylenildiği üzere Anayasa’nın 34. maddesine göre “herkes, önceden izin almadan, silâhsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir”. Bu açık Anayasa hükmüne rağmen, örneğin İstanbul Valisi’nin “izinsiz gösteri”den söz etmesi, hükümet nezdinde Anayasa’daki bu hakkın kabûl görmediğinin işâretidir. Oysa, Anayasa’nın 34. maddesindeki “izinsiz gösteri” hakkının sınırları ve nasıl kullanılacağı kanunla gösterilir ifâdesi, “izinsiz” olan bu hakkın “izin alınarak kullanılabileceği” biçiminde anlaşılamaz. Kaldı ki, “insan haklarına saygılı” bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin, yine Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca kabul ettiği “uluslararası anlaşmaların kanunlardan üstün olduğu” kuralı, devlete toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun olarak kullanılmasını sağlama yükümlülüğü getirmektedir. Hukuk bunu emrederken hükümet ve emrindeki idârî otoritelerin kolluk gücünü bu kurallara açıkça aykırı biçimde kullanmakta ısrar üstüne ısrar etmiş olmaları mazur görülemez, gösterilemez.

Bu olaylar zincirinin politik olarak hükümete karşı 2003-2007 sürecinde olduğu gibi yeni bir “darbe ortamı yaratma” yönünde iç ve dış mihraklar tarafından hazırlanmış bir komplo diye takdîm edilmesi de yersizdir. Zirâ bu olaylar zinciri içinde özellikle kolluk kuvvetlerinin şiddeti körükleyen davranışları doğrudan hükümet ve onun emrindeki valilerin icraatıdır. Şöyle bir hayal kuralım: Daha ilk gün, olaylar başlar başlamaz, hükümetin yaklaşımı “siz ne yaparsanız yapın biz kararımızı verdik oraya Topçu Kışlası’nı yapacağız” biçiminde olmasaydı; “sevgili vatandaşlarımız, endişelenmeyiniz, henüz kesinleşmiş bir şey yok, idare mahkemesinin de zaten yürütmeyi durdurma kararı var, kararımızı sizinle birlikte yeniden gözden geçireceğiz, konuyla ilgili olarak sizlerin görüşlerini doğrudan almadan da hiçbir adım atmayacağız” denseydi, “Gezi direnişi”nin bir manası kalır mıydı?

Şimdi, Ramazan-ı Şerif münasebetiyle yine bir barış ortamını yakalama şansımız var gibi görünüyor. Her ne kadar dün İstiklâl Caddesi’nde “yeryüzü iftarı” yapanlara yine “TOMA gösterisi” yapılmış olsa da, bu büyük bir şans, adetâ bir lütûf. Bunu değerlendirmek ve ‘Gezi-Taksim direnişi’ni ‘Gezi-Taksim barışması’na dönüştürmek ve bu barışma üzerinden Kürt sorununda çözüme ve dolayısıyla barışın kalıcılaştırılmasına yönelik adımlar atmak mümkün. Tabii bu noktada da yine hükümet tarafından gelen bazı olumsuz sinyaller var, bunlara işâret edip dikkât çekmek isterim.

Birinci nokta, hükümetin en üst düzeyde “Kürt sorunu”ndan değil “terör sorunu”ndan bahsetmesi çok sağlıklı bir yaklaşım değil. İkincisi, çözümün ve barışın kalıcılaştırılmasının ana reform ayaklarından biri “anadilde eğitim” konusu. Bu konu bir Anayasa sorunu, yani Anayasa’daki anadilde eğitim yasağının kaldırılması gerekiyor. Çok daha uzun bir zamana yayılacağı anlaşılan yine anayasadan önce bu yasağın kaldırılması bir anayasa değişikliği ile yapılabilir. Ancak Başbakan’ın geçtiğimiz günlerdeki bir açıklaması bu konunun “gündemlerinde olmadığı” yönündeydi. Bu doğruysa, o zaman sorunun çözümü ve barışın kalıcılaştırılması yönünde en önemli adımlardan biri atılamayacak demektir. Anayasa değişikliği gerektirmeyen bir adım siyasetin demokratikleştirilmesi bakımından önemli olan seçim barajının kaldırılması. Sanırım bu da hükümetin gündeminde değil. Geriye yerel özerkliğin güçlendirilmesi ve bu yönde Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın tüm hükümlerinin benimsenmesi kalıyor. Hükümet bunu bir kararname ile dahi yapabilir, ama niyeti ve isteği var mı, bilmiyoruz. Listeyi Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılmasından af, tutukluluk vs. konularına dek uzatmak mümkün ve hepsi bir yasama tasarrufu ile yapılabilecek şeyler. Ama acaba niyet var mı, ortam nasıl?

Gezi olayları, hükümet tarafından okunduğu üzere, bir veya birkaç siyasî partinin örgütlü hareketi değil. Darbe yanlısı güçlerle bazı partiler bu sürece dahil olmuş olabilirler. Ama Gezi sürecinde, çok farklı ideolojilere sâhip kişi ve grupların özgürlük isteyerek bir araya gelebildiklerini görmüş olduk. Bu ortam, suhûletle yaklaşılsa Kürt sorununun da çözümü için özlemini duyduğumuz bir beraberlik ortamına dönüştürülebilirdi, ama yapılmadı, yapılamadı. Acaba Türkiye’de iktidar olanların gerçekte çözümü ve barışı kalıcılaştırmayı sâhiden istemedikleri bir noktada mıyız? Umarım böyle değildir, zirâ bu aşamadan sonra çözümsüzlük çok kötü sonuçlar doğurur diye endişeleniyorum. Bilmem haksız mıyım?