İLKER BAŞBUĞUN “ADALET” TALEP EDEN HAYKIRIŞINA İNANALIM MI?


 

İLKER  BAŞBUĞUN “ADALET” TALEP EDEN HAYKIRIŞINA İNANALIM MI?

Emekli genelkurmay başkanı İlker Başbuğ hakkında, 13.Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada; mahkemenin sanığın mahkumiyeti yönünde 5.Ağustos.2013 günü (İlker Başbuğun İnternet sitesindeki aktarımına göre) vermiş olduğu karar şöyledir:

Sanık, Mehmet İlker Başbuğ hakkında TCK 314/1. ve 312/1. maddeleri  gereğince ayrı ayrı cezalandırılması talebi ile Kamu davası açılmış ise de, sanığın eylemleri bir bütün halinde TCK 312/1. maddesindeki suçu oluşturduğu anlaşıldığından, sanığın eylemine uyan; cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçunu işlemiş olduğu sabit olduğundan, TCK 312/1. maddesi gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılması, yargılama sürecindeki tutum ve davranışları nedeniyle, ceza indirimi yapılarak neticeten müebbet hapis cezası ile cezalandırılması

İşte bu kararın açıklanışının üzerinden yaklaşık sekiz ay geçmiştir. Bu sekiz aylık süre içerisinde yerel mahkemenin sanıkların mahkumiyetine ilişkin gerkçeli kararının yazılmamasını (açıklanmamasını) Anayasa Mahkemesinin “Hak İhlali” kabul etmesi üzerine, sanık vekillerinin, sanık hakkındaki tututukluluk kararının kaldırılması yönündeki talebini yerel mahkeme yerinde bularak, terör örgütü yöneticisi olmak suçundan neticeten “müebbet hapis” cezasıyla cezalandırılmış olan sanık hakındaki tututkluluk kararını kaldırılarak, tahliyesi yönünde karar vermiştir.

07.03.2014 Günü akşam satlerinde tahliye edilen M.İlker Başbuğ son yıllarda “Ergenekon Terör Örgütü” üzerinden yasal yollarla iktidara gelmiş AKP hükümetini devirme amaçlı bir örgütlenme içerisinde olan sanıkların yargılanmasına yönelik sürdürülen sürecin ve bu dava nedeniyle yaşananların büyük bir hukuksuzluk olduğundan bahisle, gerek kendisi, gerekse “silah arkadaşları” ve “dava arkadaşları” için “adil” bir yargılama ve “Adalet” isteklerini haykırıyordu.

Televziyonlarda düzenlenen açık oturumlarda anlı şanlı akademisyenlerimizi, baro başkanlarımızı, avukatlarınızı dinlerken birçoğunun İlker Başbuğ ile ortak duygular içerisinde oldukları görmekteyiz. Kimsesiz Kürt köylülerine “vatanın birliği ve bütünlüğünü” korumak için dışkı yedirildiğini dünya alem duyarken, duymayan hukukçular, Roboski’de sorgusuz sualsiz katledilen yurttaşlarımızın daha kanı kurumamışken sorumluları hakkında tek kelime etmeyen  hukukçularımız bugün deyim yerindeyse bülbül kesilmiş durumdalar.

Adalet talep eden halk kesimlerinin sesini hiç bir zaman duymamış olan vesayetçi kesimler, kendileri yargı karşısına çıkarılınca mahkemelerin nasıl işlemekte olduğunun kısa sürede  farkına vardılar. Bunca zamandır fakir, fukaraya, kimsesize, muhalif kesimlere uygulanan “hukuk” kendilerine uygulanınca ciyak ciyak bağırmaya başladılar. Son döneme kadar bu kesimler yargılamadan muaf olduklarından, bu gün mahkemelerde hakim karşısına çıkarılıp yargılanmaları, hele hele tutuklanmaları, kendileri tarafından “haklı olarak” büyük bir “zulüm” olarak değerlendirildi. Cumhuriyetin seçkinleri, vesayet sisteminden nemalananları ve yandaşları bu durumu “kıyamet alemeti” kabul edip, bir anda hidayete ererek, ülkede yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını yitirdiğini, adaletin yok edildiğini haykırmaya başladılar.

Bu gün baktığımızda Türkiye’de yargının işleyişinden memnun olan kimsenin kalmadığını görmekteyiz. Buna başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, kurumsal olarak Silahlı Kuvetler, STK ları, “Ergenekon” ve “darbe” iddiaları nedeniyle başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere muhalefet partileri, söylemeye gerek yok herhalde, Cumhuriyetin “kurucu” unsuru olarak kabul edilen “Türk, Müslüman, Laik” çoğunluğuna aidiyet hissetmeyen bütün topluluklar ve dahi kendini Türk olarak ifade eden ahali vs. Yuvarlayacak olursak; bu coğrafyada son yüz yıldır yaşanan hukuksuzluk, dünyada eşine ender rastlanır bir durumdu. Ancak iktidar sahipleri öyle bir sistem kurmuşlardı ki, sistemin çoğunluğu karşısında, azınlıkta kalan kesimlerin (Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin, Alevilerin, diğer bütün azınlıkta kalanların) feryadını figanını (aynı dili konuşmuyor olmalarından olsa gerek)  Cumhuriyetin “aydın Türk ulusu” anlayamadı. Belkide bu kesimlerin algılayabildiği desibel sınırları aralığında yer almadığı için malesef  kulakları bu çığlıkları duymadı bile.

Kürtlerin eline silah vererek çatışmaya zorlayan egemen güçler, diğer yandan “bakın Kürtler silahlı kalkışma başlattılar, vatanın ve ulusun bütünlüğüne kast ediyorlar” diyerek Kürt coğrafyasında olmadık zulüm uyguladılar. Binlerce Kürt faili meçhul cinayete kurban giderken, evleri barkları yakılıp yıkılırken, yaşadığı topraklardan yasa dışı biçimde göçe zorlanırken  “çağdaş, ilerici, Atatürkçü, Türk yargısı ve yargıçları”  bu olayları yargıya intikal edecek türden vakaalar olarak bile kabul etmediler. Uzun yıllar öldüresiye işkencelere maruz bırakılarak zorla iradeleri hilafına yazılmış “ifade tutanakları” altına işkece altında imza atmak zorunda bırakılmış olmalarını şekli hukuk açısından yeterli bulup bu nedenlerle sanıklar aleyhine ağır hapis cezalarına hükmeden bir kısım saygıdeğer yargıçlar, bu gün yargının “tarafsızlığı ve bağımsızlığı” için örgütlenip mücadele ediyorlar.

İşkencede yaşamını yitiren yurttaşlarımızın katillerine Cumhuriyet tarihi boyunca nerdeyse hürriyeti bağlayıcı ceza vermeyen, sanıkların kahir ekseriyeti hakkında zaman aşımı nedeniyle davaların düştüğü bir yargı sistemini yürüten yargıçların bu gün “hukuk katlaediliyor, yargı bağımsızlığı yok ediliyor” diye ortalıkta dolaşmaları büyük bir ironi olsa gerek.

Yirminci yüz yılın başında iletişim olanaklarının yetersizliği nedeniyle Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Kürtlere yapılanları duymamamış olmaları ihtimalini büyük bir “anlayışla” karşılamak olanaklı olsa bile, yüzyıl sonra Hırant Dink’in ürkekliğini, kimsesizliğini, sahipsizliğini fırsat bilip üzerine “Türk Yargısı ve Adaleti” üzerinden çullanan neo ittihatçıların  onu sokak ortasında arkasından vurdurarak katletmeleri ve katili ile karakolda bayrak önünde görevli memurların hatıra foğrafı çektirmek üzere kuyruğa girmelerini, “tarafsızlıklarını ve bağımsızlıklarını” koruyabilmek için Türk Yargıçlarının televizyon izlememelerinden, gazete okumamalarından kaynaklanıyor olabilme ihtimaline versek bile,  Rakel Dink’in “adalet istiyorum” çığlığını duymayanların vicdanlarının kör ve sağır olmasından başka bir durumla izah etmek olanaksızdır.

İşte bu tablonun müsebibi olan egemenler ve yargı mensupları bu gün bas bas bağırıp yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirdiğinden bahisle kamuoyu vicdanına seslenip “adalet” talep ediyorlar. Yargının parelel yapıların eline geçmesinden bahisle defalarca darbe yapmış bir kurumun mensupları olarak kendilerine yönelik “darbe hazırlıkları içinde olma” isnadını, büyük bir haksızlık ve hukuksuzluk olarak mahkum etmemizi istiyorlar.

Kendilerinin ısrarlı tavsiyeleri ile Kürtlerin özgürlük taleplerini bastırmak için kanunlaşmış Terörle Mücadele Kanunu hükümleri uyarınca birkaç yüz kişinin tutklanmasını “kıyamet” delaleti olarak kabul etmemizi ve mutlaka yargının “bağımsız ve tarafsız” hale getirilmesini istiyorlar.

Binlerce Kürdün ana dilleri üzerindeki inkarcı baskıya karşı gelerek kendi ana dilleri ile yargılanma talebini sadece ideolojik angajmanları nedeniyle bastırmak için binlerce insanı hangi suçtan yargılandıklarına, suçlu olup olmadıklarına bakılmaksızın tututkluluk hallerinin devamına karar veren yargı karşısında seslerini duymadığımız hukukçuları baş tacı eden yargı çevreleri (Malesef buna Barolar Birliği ile başta İstanbul Barosu olmak üzere birçok ilin barosu ve avukatlarda dahildir) bu gün, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığından bahisle “adalet mülkün temelidir” diyerek bizleri kendileriyle birlikte iktidara karşı “omuz omuza” mücadele etmeye ikna etmeye çalışmaktadırlar.

Bütün bunları izlerken ellerimi gök yüzüne kaldırıp bütün yüreğimle sesleniyorum: “Ya rabbim sen nelere kadirmişsin” dünün zalimleri bu gün karşımıza çıkıp “biz güçsüzlere, iktidar sahibi zalimler zulüm ediyor, ne olur görünüz” diyorlar. Bir zamanlar “Tek ses, tek yürek” olarak karşımıza çıkan yargı çevreleri, şimdi paramparça. Her biri, ayrı ayrı adalet istiyorlar. En azından bir kısmının nasıl bir adalet istediklerini çok iyi biliyoruz. Onların adaletten muradı eski egemen tek sesli günlere geri dönebilme arzusundan başka bir şey değil. Panik yapmaya gerek yok arkadaşlar, bu egemenler ne kadar bölünüp parçalansa, bir birlerine düşse bizim üzerimize çullanma ihtimali o kadar azalacak. Hiç merak etmeyiniz.  

Eğer bu ülkede yaşayan biz insanların sizlere inanmasını istiyorsanız; buyrun hodri meydan. Geçmişte sizin gibi olmayan, sizin gibi düşünmeyen insanlara yaptığınız haksızlıkları itiraf edip, mağdurlarınızdan özür dileyin ki, size inanalım. Yeni bir yanlışa düşmeden tarafsız bir yargı inşa edebilelim. Yok buna ihtiyaç yok diyorsanız. Hiç merak etmeyin, dün Ermeni’ye, Rum’a, Kürd’e, Alevi’ye ve diğer azınlıkta kalanlara reva gördüğünüz muameleye, bugün M.İlker Başbuğ ve dava arkadaşları reva görüldü diye bağırıp çağırmak bir şeyi değiştirmeyecek. Üzgünüm ama, korkarım Tuncay Özkan gibi yarın sizleri de bu muameleye reva görebilirler. 

Bizi soracak olursanız, biz yönetilenler sayenizde bu duruma çoktan alıştık. Sizide yanımızda görmekten büyük bir “mutluluk” duyuyoruz. Ancak fazla bağırıp kulaklarımızı rahatsız etmeyin. Çünkü AB uyum süreci çerçevesinde düzenlenen CUMUK nedeniyle, karakollarda, ceza evlerinde, işkence ve işkence sonucu ölüm olayları (Kürdler hariç) pek görülmüyor. Birbirinizi “cemaatçi, parelelci, vesayetçi, gerici, islamcı” diye yaftalayıp ısırırken bu kadar bağırmanında bir mantığı yok değil mi beyler?  08.03.2014