Öcalan neden devreye girmiyor?


 

Uzun bir sessizlikten sonra bir kısım insanların özlemle beklediği silah sesleri ülkemizin dağlarında, ovalarında, köylerinde, kasbalarında şehirlerinde yeniden duyulmaya başlandı. Ancak bu silah sesleri coğrafyamızda sıklıkla yaşandığı üzere bir sevinci kutlama amacıyla (düğün, dernekte olduğu gibi) değil, kendisine hasım olarak gösterilen insanların yaşamına son vermek için silahların tetiğine basıldığında ölümleri, anaların feryatlarının habercisi olan silah sesleridir.

Sahiden ne oldu da, namlular yeniden insanların yaşamını hedef almaya başladı? Bazı “büyüklerimiz” ve “dehalarımız”, “önderlerimiz” neden bu dökülen kan ile çıkar ve güç hanelerine yeni ilaveler yazmaya karar verdi? Bir başka deyişle bu savaşın tarafları akan bu kan üzerinden neyi kanıtlamayı ve neyi, neleri, elde etmeği hedefliyorlar?

Naçizane ben nereden gelip, nereye gidiyoruz diye arkama dönüp bir bakmak istiyorum.

Yaşları uygun olanların zorluk çekmeden hatırlayacağı gibi Kürtlerin “özgürlüğü” adına silaha sarıldığını söyleyen PKK ile ile T.C. devleti arasında 1984 yılında başlayan silahlı çatışma Kürt coğrafyasında kirli bir savaşın yaşanmasına sebep oldu. On binlerce Kürd, kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, demeden katledildi. Milyonlarca Kürdün evi, barkı yakılıp, yıkılarak ülkesini terk etmek zorunda bırakıldı. Bir anlamda T.C. on yılardır hayal ettiği Kürdistan’ın, Kürtsüzleştirilmesi hayali bir anlamda gerçek oldu. 1999 yılında PKK’nin “önderliği”nin, Kenyada yakalanıp T.C. ye teslim edilmesiyle yeni bir sürece girildi. Hatırlanacağı gibi 1999’da Roma’dan dünyaya seslenen “önderlik”  (Abdullah Öcalan) şöyle demişti: “Ankara’dan çıktık partileştik, Ortadoğu’ya çıktık ordulaştık, Avrupa’ya çıktık devletleşeceğiz.” İşte bu beklentiyle coşup, taşan Kürtler, Öcalan’ın T.C. ye teslimini protesto gösterilerinde bedenlerini ateşe vererek kendilerince “Bağımsız ve Birleşik  Kürdistan” mücadelesinin “önderi”nin ele geçirilmesini büyük katılımlarla protesto ettiler.

Ancak Öcalan kısa zamanda olayın farkına vararak yeni “belirlemeler ve çözümlemeler” yaptı. Başta Yunanistan olmak üzere, birçok batılı devletin Kürt-Türk savaşı çıkarılmasını öngören politikalarını “büyük öngörüsüyle” boşa çıkartmak istediğini, bunu yapabilmesi için de devletin kendisine fırsat tanıması halinde “hizmete hazır” olduğunu yetkililere bildirdi. Fırsatı kaçırmayan egemen güçler Öcalan üzerinden yeni bir konsept belirleyerek, Öcalan’ın kendisini göstermesini istedi. Öcalan nerdeyse tarihi yeniden yazdı “silahlı mücadelenin” miadını doldurduğundan bahisle “yeni örgütler ve yeni mücadele araçları” belirledi. Buna uygun olarakta yeni hedefler ortaya koydu. Bu hedef; öncelikli olarak Kürtleri “Türkiyeli”leştirerek, bölücü emellerinden uzaklaştırıp, Türkiye’nin birliğine ve bütünlüğüne sahip çıkar hale getirmek oldu. Bu “çözümlemeler”e uygun olarak silahlı mücadeladen vaz geçilmiş, PKK tasfiye edilerek yerine, KADEK ardından da KONGRA GEL” kurdurularak, dönemin “ruhuna ve koşullarına” uygun olarak yeni “politikalar ve politik araçlar” inşa edilmiş oldu.

Öcalan’a bağlılığını ilan eden kadrolar ve silahlı güçler, İmralı’dan verilen talimat uyarınca Türkiye’den çıkarak Kandil’e yerleştirildi. Burada belirlenen yeni görev ise, “emperyalizmin ve siyonizmin” Ortadoğu’daki, öncelikli hedefi olan; “ilkel milliyetçilerin önderliğinde kurulacak olan Kürdistan devletinin her ne pahasına olursa olsun önünün kesilerek, bölgede emperyalizmin “ikinci bir İsrail” kurmasını engellemek oldu. Böylece “Kürt özgürlük hareketi”nin öncelikli görevi, insanlığı “Kürtlerin oluşturacağı devletin belalarından kurtarmak” olarak tanımlandı.

Her şey tam da istenilen gibi giderken 2003 yılında ABD ve mütefikleri, Dünya’ya yeni bir düzen getirmenin gerekliğine olan inançlarıyla, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’e müdahalesini gerekçe kabul gösterip. Bölgeyi Saddam belasından kurtarmak için Irak’a müdahaleye karar verildi. Hiç kuşkusuz bölgenin kanayan yarası Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’tı. Kürdistan’a da Halepçe’ye yönelik kimyasal bombalarla gerçekleştirdiği katliam hafızalarda tazeliğini daha korurken, bu sefer de Kuveyt’e yönelmesi Saddam’ın sonunun giden yolun başlangıcı oldu. Bölgedeki istikrarsızlığın çıban başı olarak görülen Saddam yönetimine son verilmesi kararlaştırıldı. Bu cümleden olarak ABD önderliğindeki koalisyon güçleri, Saddam Hüseyin yönetimine askeri müdahaleyle son verdi.

Bu müdahale ile bütün Dünya’ya şöyle bir mesaj verildi: “Bundan böyle, 1990 yılı başlarına kadar devam etmiş olan iki kutuplu dünyanın izlerini taşıyan üçüncü dünya ülkelerindeki denetimsiz siyasi iktidarların kaprislerine göz yumulmayacaktır.” Böylece o güne kadar diktatörlere olan desteğe son verileceğini, bunun yerine halkların iradesinin iktidara yansımasına fırsat tanıyacak demokratik iktidarlara destek olacağı ilan edildi. Hedef bu yolla özellikle İslam dünyasına yaygınlaşarak büyüyen “ABD ve Batı karşıtlığına” son vermekti. Bu yeni politika uyarınca Filistin’de Batı Şeria’da Hamas’ın iktidara geleceği görülmesine karşın seçimlere müdahale edilmeyerek terörist bir hareket olarak kabul edilmesine ve iktidarına kapı aralanması olmuştu. Böylece Ortadoğu’daki siyasi iktidarlara ciddi bir mesaj verildi. Bazı düşünürler bu yeni politik yönelimi “Demokratik Emperyalizm” olarak tanımladı. Ortadoğu’da Saddam sonrası Irakta Kürtlere önemli kazanımlar sağlayan ABD müdahalesi, Kürtlerin siyasi sınırları içerisinde yaşağıdığı Türkiye, İran ve Suriye de tam bir panik haline neden oldu. Özellikle ABD’nin yeni hedefleri olarak bölgede İran ve Suriye’deki siyasal iktidarları göstermesi bu ülkelerde ki etkili siyasi güçleri harekete geçirdi. Özellikle İran ve Suriye’deki devlet aklı ABD müdahalesini beklemek yerine, ABD’ye karşı savaşı Irak’ta başlattı. Irak’ta sünni, şii çatışmsını örgütleyerek bir yandan da tarafları ABD hedeflerine saldırtılar. Bu çatışma bir anda bölgedeki bütün hegomanik güç olma sevdalısı devletleri de içine çekti. Artık bölgenin bütün söz sahibi devletleri Irak iç savaşının parçası konumuna girdi.

Bölgede böylesine hayati bir kapışmanın yaşandığı süreçte Türkiye’de iktidar olmaya çalışan Erdoğan – AKP güçleri, ABD!nin Iraka müdahalesi sırasında ABD ile giriştikleri “at pazarlığı”nın mahcubiyeti ile, bölgede ABD ve müttefiklerinin politik tutumuna uygun adımlar atarak, gerek Türkiye içerisinde, gerekse Ortadoğu ve Dünya’da meşruiyet ve prestij kazanarak, içeride de iktidarını kalıcı hale getirmeye çalıştı.

Bu durumdan rahatsız olan Türkiye’nin asker, sivil bürokratik eliti, ellerindeki mevcut olanaklarla, Erdoğan-AKP iktidarını alaşağı etmeye uygun ortam ve koşulları yaratmaya çalıştı. Hiç kuşkusuz bu olanaklardan biri de İmralı’da ellerinde tuttukları A. Öcalan üzerinden Türkiye içerisinde siyasi istikrarsızlığı tetikleyecek olan PKK vasıtasıyla yeniden silahlı çatışmayı örgütlemekti. “Ergenekoncu” kesimlerin İmralı’daki, kontrolleri Öcalan’ı “iknaya” yetti. Nihayetinde arzuladıkları sonuca ulaştılar. Erdoğan’ın eninde sonunda vesayetçi kesimlere mağlup olacağını düşünen Öcalan, 2005 Haziran’ında İmralı’dan verdiği talimatlarla savaşın fitilini ateşledi. İletilen talimatlar uyarınca önce PKK yeniden kurdurulup silahlı mücadele kararı aldırıldı. Arkasında buna direnen güçler ötekileştirilip tasfiye edildi, hatta bir kısmı katliamlara tabi tutuldu. Ardından silahlı güçler yeniden Türkiye’ye gönderilip silahlı çatışmalar başlatılarak Erdoğan-AKP iktidarı zayıflatılmaya çalışıldı. Bu sürecin ip uçları Öcalan’ın avukatlarıyla İmralı’da resmi görevliler huzurunda yapılmış görüşmelerin sosyal medyadaki tutanaklarından açıkça görülmüştür.

Erdoğan-AKP iktidarı demokrasi havarisi kesilerek AB sürecinde önemli adımlar atması, “Kürt sorunu”nu reformlar yoluyla çözmeye çalışması kendisini düşmanları karşısında zafer kazanmanın kapılarını araladı. Seçimlerde Kürt seçmenlerin büyük desteğini sağlayarak, Irkçı-şöven elitist vesayetçi kesimler karşısında büyük güç kazandı. Askeri vesayetçi kesim yasal düzenlemeler ve Ergenakon davaları olarak bilinen süreçte tamamen teslim alındı. İmralı bu süreç sonrasında deyim yerindeyse el değiştirerek Erdoğan’cı güçlerin denetimine geçti. Bu durumda Öcalan’a verilen yeni görev “Barış Havari”liği idi. Öcalan, değişen dengeler uyarınca İmralı’yı ele geçiren yeni güçlerle uyum içinde olmalıydı. Bazen koşulları kendi lehine sonuçlar elde etmek için zorladıysa da, bundan önemli kazanımlar elde ettiği söylenemez. PKK’yi kurdurup silahlı çatışmaya sokan kesimler Türkiye’deki, iktidar savaşını kaybedince PKK ayakta kalabilmek için kadim ilişkilerini tazeleyip yeniden Suriye ve İran istihbaratıyla daha yakın ilişkiler içine girerek lojistik vs ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştı. Ancak sürece damgasını vuran Erdoğan-AKP iktidarının İmralı’daki hakim konumları oldu. Erdoğan karşısında yenilgi alan ırkçı, faşist vesayetçi güçler, durumu tersine çevirip, Erdoğan’ı güçsüz duruma düşürebilmek için, Kürt-Türk savaşını ateşleyecek söylem ve eylemlerden hiçbir zaman uzak durmadılar.

Erdoğan-AKP iktidarının Neo Osmanlıcı bir anlayışla Ortadoğu’da hegemonyacı bir yaklaşım içine girmesi, sınırlarında bulunan İran ve Suriye’yi zaten yeterince rahatsız etmekteydi. Bir dönem ABD ve müttefikleri ile İran ve Suriye arasında arabulucu olması nedeniyle PKK’yi silahlı mücadelesinde desteklemekten uzak duran bu devletler, Erdoğan’ın yeni politikaları nedeniyle, PKK’yi yeniden silahlı mücadeleyi başlatması konusunda cesaretlendirmekten uzak durmadılar. Bu koşularda başlatılan savaş ile Türkiye’yi iç işleriyle oyalayarak Ortadoğu’da yeni oyunlar kurmasının önünü kesmeye çalıştılar.

Öte yandan Erdoğan ile yakın işbirli içine girerek, Bağdat’taki Şii eksenli iktidarın oldu bittilerine karşı direnen Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlıkçı bir tutum izlemesi İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin geleneksel iktidar çevrelerini büyük ölçüde rahatsız etti. Irak’ta Haşimi iktidarının son bulmasını takiben, merkezi iktidardaki kontrolün büyük ölçüde İran yanlısı Şii güçlere geçmesi  Erdoğan’ı Barzani ile yakın ilşkiler kurmaya itti. Erdoğan açısında Irak’ta kısmende olsa, etkili olmanın başka seçeneği kalmadı. Çünkü Bağdatta kontrolü elinde tutan Maliki iktidarıyla nerdeyse bütün bağları kopma noktasına geldi. Erdoğan iktidarının Barzani ile geliştirdiği bu ilişkileri hasımları tarafından Erdoğan’ın “Kürtlerinin hamiliğine” soyunması olarak yorumlandığından, bu yeni duruma büyük tepki gösterdiler. Böylece oyun daha karmaşık bir hal aldı.

Bu gelişmeler yaşanırken Erdoğan’ın Anayasa referandumu sonraki gelişmeler sonucu iktidarı tamamen ele geçirmesi ve kendisine muhalif olan iktidar odaklarını nerdeyse tamamen tasfiye etmesi, İmralı’da yaşayan Öcalan’ın da yeni bir pozisyon almasına neden oldu. İmralı’nın el değiştirmesi durumunu hızla kavrayan Öcalan, kendisini “barışın ve çatışmazlığın” garantisi olarak kabul ettirip Erdoğan ve yandaşlarının gözünde önemli bir partner olarak kabul edildi. MİT müsteşarı  Hakan Fidan üzerinden Öcalan ile geliştirilen görüşmeler uzun süre istenen sonuçlara uygun olarak devam etti. Ancak Türkiye’nin geleneksel egemen güçleri, Erdoğan iktidarının yumuşak karnının bu konu olduğunu bildiğinden asıl muhalefetini bu konu üzerinden sürdürerek, sorunun çözüm yönünde adımlar atılmasını engellemeye veye çözümü olanaklar ölçüsünde geciktirmeye çalıştı. Buna rağmen Öcalan’ın Newroz çağrısıyla, PKK bir kısım silahlı güçlerini Türkiye dışına çıkararak son yıllarda silahlı çatışmaların önü kesilerek insan kayıplarına da bir anlamda son verildi. Ancak iki taraf ta, öte yandan başlayacak yeni çatışma sürecinde daha etkili olabilmek için hazırlıklarını yapmaya devam ettiler.

Ortadoğu’da esen “bahar” rüzgarları bütün dünyada büyük bir umut ve sevinçle karşılandı. Mevcut baskıcı yönetimlere karşı geliştirilen kitlesel başkaldırılar ardı ardına mevcut bir çok iktidarın devrilmesiyle sonuçlandı. Başta Mısır Devleti olmak üzere birçok bölge devletinde “ılımlı  İslam” hareketi olarak bilinen “Müslüman Kardeşler” örgütü iktidar ya da iktidar ortağı oldu. Erdoğan’ın bu iktidarlarla yakın ilişki ve dayanışma içerisinde bulunması kendisinde yeni beklentilerin ortaya çıkmasına neden oldu. Ancak Suriye’de başlayan kitlesel hareketlerin Esad – Baas iktidarınca kanlı biçimde bastırılması  ve bu durumun kronik hale gelmesi Erdoğan’da beklenmeyen tepkilerin ortaya çıkmasına yol açtı. Batıdan istediği desteği alamayan Erdoğan gittikçe yanlızlaştı. Suriye rejimine İran ve Rusya’nın büyük destek vermesi işi içinden çıkılmaz hale getirdi. Erdoğan’ın Suriye’deki savaşı bölgesel yayılımının sıçrama tahtası olarak görmesi ve varını yoğunu bu savaşa yatırması, bir anlamda kendisini yanlızlaştırıp güçsüzleştirdi. İŞİD’in “İslam” adına uyguladığı insanlık dışı baskı, katliam, vahşetin ardından Irak ve Suriyede birçok bölgenin kontrolünü ele geçirmesi, bir anda Dünya’nın da gözlerin bu örgüte ve bölgemize çevrilmesine neden oldu. İŞİD’in bölgesel savaşın önemli bir aktörü olarak ortaya çıkması ve uzun süre Erdoğan iktidarının bu güçle flört etmesi, Batı devletleri nezinde Türkiye ve Erdoğan’ın önemli ölçüde itibar ve prestij kaybetmesine neden oldu.

İŞİD’in Musulu ele geçirmesinden sonra Kürdistan topraklarına yönelmesi ve yoğun olarak Ezidi Kürtlerin yaşadığı bölgelerde katliamlara girişmesi, kız çocuklarının kaçırılarak “köle”leştirilip pazarlarda satması, aynı şekilde Hıristiyan  inancından insanlara karşı da katlimlara girişmesi bütün Dünya’nın tepkisine neden oldu. Irak Kürdistan’ından sonra Suriye Kürdistan’ında da aynı katliamları başlatması Kürt kamuoyunda büyük tepkilere neden oldu. Özellikle Erdoğan iktidarı, Suriye sınırında yaşanan bu vahşete ve gelişmelerin PKK’nin güç kaybetmesiyle sonuçlanacağı öngörüsüyle elini ovuşturarak sesizce beklemesi Kürtler arasında iktidara karşı öfke seline dönüştü. Bu durumu kullanan PKK,  7-8 Ekim 2014’te fitili ateşlemekten geri durmadı. Sonuç kanlı bir ayaklanma görüntüsü içerisinde can kayıplarıyla sonuçlandı. Erdoğan’ın izleyen süreçte Türkiye’nin eğemen asker sivil brokrasi ile çatışma noktasında bulunan ilşkileri onarma çabası, yapılan yasal değişikler ve mahkeme hakimleri üzerinde kurulan baskılarla “Ergenekon” davası sanıkları haklarında kesinleşmiş mahkumiyet kararlarına rağmen, sanık ve mahkumlar tahliye edilip, görülmekte olan birçok dava dosyası kapatıldı. Erdoğan “savcısı” olduğunu söylediği bu davaların “paralel yapı” olarak tanımladığı Fetullah Gülen yandaşlarının “haksız biçimde açıp, komutanlarla ilşkilerinin bozulmasına yol açtığını” ilan ederek, bu davayı soruşturan savcılar hakkında tutuklama kararları verilmesine kadar varan bir tutum değişimine vardırdı. Doğal olarak bu yeni ittifakları uyarınca “Kürt sorunu” konusunda izlediği politikada da değişikliğe gitti. Bu yeni politika uyarınca komutanların beklentisine uygun olarak “Kürt sorunu yoktur, Kürt yurttaşlarımın sorunları vardır” tespitiyle Kürt kamuoyunun kendisine duyduğu güveni büyük ölçüde boşa çıkardı. Buna karşın yine de “çatışmasızlık süreci” devam etirildi.

Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonra nerdeyse güç ve iktidar zehirlenmesi yaşayan Erdoğan, kendisini kadiri mutlak şekilde güç ve iktidar sahibi olarak gördü. Kendince bütün devlet kadrolarını ele geçirmiş oldu. Etkili ve yetkili kadrolara İlahiyatçı, ya da imam hatip çıkışlıları yerleştirdi. İmam hatip okullarını çoğaltarak yurttaşları “dindar nesiller” olarak yetiştirip iktidarını payidar kılacağını düşündü. Yasama, yürütme, yargı, medya ve sermaye hareketleri nerdeyse kendi kotrolüne girdi. İşte bu koşullarda sürdürdüğü 7 Haziran 2015 seçim kampanyasından da istediği sonuçları elde edeceğinden hiç bir kuşkusu yoktu. Ancak seçim sonuçları açıklandığında süprizle karşılaşıldı. Kürtler önemli ölçüde Erdoğan’a olan desteklerini geri çekmişlerdi. Bu sayede HDP % 10’luk seçim barajını aşarak parlementoda MHP ile eşit sayıda parlementerle temsil edilme olanağını yakalarken. Erdoğan uzun yıllar sonra ilk defa seçimi kaybetti. Bu aynı zamanda kendi koltuğunun da sallanmaya başlandığının sinyallerini veriyordu. Erdoğan açısından bu sonucun kabul edilip bu parlemetoyla dört yıl çalışılması olanaksızdı. Kendisi dokunulmaz olsa bile aile fertlerinin ve yandaşlarının dokunulmazlığı yoktu. Bu nedenle en azından bir kez daha sandığa gitmenin yolunu oluşturmak kaçınılmaz bir zorunluluktu. MHP’nin tutumunu açıklaması bunun olanaklı olduğunu ortaya koydu. Bu fırsatı iyi değerlendiren Erdoğan, AKP-CHP koalisyonunu kendisi açısından ”intahar” olarak değerlendirip, bu yolu izlediği taktiklerle kapatabileceğini gördü. Cumhurbaşkanı olmanın yarattığı olanakları kullanarak CHP’nin bütün itirazlarına karşın CHP’ye hükmet kurma çalışması şansını tanımayarak, sonuçta yaşadığımız süreçte bu öngörüsünün doğru olduğunu bizlere gösterdi.

Bundan sonra Erdoğan açısından yapılması gereken şey, yeni seçimde parlementoda tek başına AKP iktidarını sağlayabilecek sayısal parlementer çoğunluğunu elde etmekti. Bunun yolu da hiç koşulsuz seçime giderken seçmen iradesini etkileyecek girişimlerde bulunmaktı. Ekonomik parametrelerin seçmen tercihini belirlemede birincil ağırlığa sahip olduğunu nerdeyse bütün kamuoyu araştırma sonuçları bize göstermektedir. Ekonomik göstergelerin her gün biraz daha kötüleştiği bu süreçte, iki-üç ay gibi kısa bir zaman diliminde ekonomik koşulların iyileştirilmesi olanağı bulunmadığı açıkça görülmektedir. Bu nedenle  ekonomik gelişme üzerinden yeni oy kazanma olanağı bulunmamaktadır. Hata ekonomideki kötü gidişat muhtemelen AKP’ye bir miktar daha oy kaybettirecektir. O halde yapılması gerekenşey AKP’ye oy getirecek başka bir yol bulmaktı. Bunu yapabilmenin yoluysa seçime giderken seçmen iradesi etkileyebilecek bir başka alan üzerinde çalışmaktı. Bu koşularda seçmen iradesini etkileyecek ikinci bir unsur hiç kuşkusuz güvenlik içinde yaşama koşullarının tehdit altında olduğu olgusunun yaratılmasıydı. Hele bu tehditin bir siyasi partiden kaynaklandığı seçmen kitlesine anlatılabilirse (Böyle bir durum şiddeti siyast yapmanın kolay yolu olarak görüp sıklıkla uygulaması nedeniyle kamuoyunda şaibeli bir karneye sahip olan PKK ile yakın ilişki içinde bulunan HDP açısından hiçte zor olmayacağı aşikardı) en azından bu algı yaratılırsa kitlelerin böyle bir siyasi yapıdan uzaklaşıp güvenlik beklentisisni karşılayacak siyasi partiye yöneleceği beklentisi anlaşılır bir durum olsa gerek. Tam da böylesine kritik bir süreçte Suruç katliamının ardından PKK’nin intikam için asker, polisleri hedef alması Erdoğan ekibine aradığı fırsatı altın tepside sunmuş oldu. Çünkü Suruç katliamı sonrası kamuoyunda yaygınlaşan görüş; güvenliğin ciddi biçimde İŞİD çeteleri tarafından zaafa uğratıldığı. Bu çeteye Türkiye içerisinde her türlü faaliyet olanağının silah, mühimmat ve nakti yardımın Erdoğan iktidarı tarafından sağlandığı yaygın kanıydı. Kısaca kamuoyu güvenliğinin AKP iktidar tarafından tehlikeye atıldığı inancına sahipti. PKK’nin ortaya çıkıp olaya dahil olmayan asker ve polisleri öldürmesi, hafızalarda tazeliğini koruyan “PKK terörizmi” endişesini bir anda hortlattı. Bugün kamuoyu açısından güvenliğini tehdit eden “birincil unsur PKK” dir. Öncelikle bu tehditin ortadan kaldırılması beklentisi içindedir. Bence Erdoğan-AKP ekibi seçim gününe kadar bu algıyı haklı çıkarıp daha da büyütecek bir tutum içinde olacaktır.

Fırsatı ganimet bilen yönetici kesim, Kandil ve diğer PKK hedeflerine bir günde 400 sorti yapacak kadar büyük bir saldırı başlattılar.  Operasyonların ardı arkası kesilmiyor. Böylece kamuoyuna “sizin güvenliğinizi ancak ben sağlarım, bu nedenle bana destek verin” mesajını güçlü biçimde vermektedir.  Bu nedenle A. Öcalan’ı birçok defa devreye sokarak PKK’yi silah kullanmaktan uzak durmaya ikna eden iktidar çevreleri, bu defa böyle bir ihtiyaç duymamaktadırlar. Bence 1 Kasım seçimlerine kadar bu “şahin” kesilme durumu devam edecektir.

PKK’ye gelince bu yapı kurulduğu günden beri varlığının devamını ve bugünkü gücünü dökülen kandan aldığına inanmaktadır. Bu nedenle asker polis, sivil, gerilla ölümleri üzerinden bir yandan iktidarı, öte yandan kendisine tabi olmamakta direnen Kürtleri tehdit ederek başlarına neler gelebileceğini göstermekte, öteyandan da güç devşirmektedirler. Geçmişte birçok kez Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmemesi nedeniyle yaygın kitle eylemleri ve protestolar düzenleyen PKK’nin, bu gün uzun süreden beri kimsenin Öcalan ile görüştürülmemesine karşı ciddi bir hareketlilik içine girmemesi, durumdan onun  da memnun olduğunu göstermektedir.  Bu koşularda eğer iktidar Öcalan ile görüşmeleri yeniden başlatırsa bilinki; iktidarın bu savaşı sürdürecek gücü kalmadığından, ya da uluslar arası güçlerin baskılarına daha fazla direnemediğindendir. Bence bu durum Erdoğan iktidarının sonunun geldiğinin de habercisi olacaktır. Yok eğer PKK, Öcalan’ın yeniden arabulucu olarak devreye girmesini sağlayacak girişimlerde bulunursa; bilin ki, PKK bu çatışmanın yol açacağı sonuçların kendisini vurmakta olduğunu gördüğü için, ya da, bu savaşı sürdürmeye yeterli gücünün olmadığını tespit ettiği içindir.

Kısaca eğer bugün Öcalan devrede yoksa bunun nedeni; Erdoğan-AKP iktidarı ile PKK arasında yaşanan güç gösterisi ve iktidar savaşıdır. PKK’yi savaşa ikna eden güçler, (Muhtemelen, Suriye, İran hata Türkiye’nin vesayetçi kesimlerinin uzantıları) Erdoğan’ın 7 Haziran seçimlerinde ayağının bir kez tökezlediğini gördü. Bu güçlerin Erdoğan iktidarının alaşağı edilmesinin, yada onun teslim alınmasının ihtimal dahilinde olduğunu ve bu ihtimalin yaşanacak iç savaşı koşullarında daha da büyük olacağını rahatlıkla tespit edecek konumdadırlar.

 Kısaca bu savaş çok taraflı, çok amaçlı ve çok beklentili bir iktidar kapışmasıdır. Sonuçları uzun süre etkisini gösterecektir. Bu nedenle şimdilik hiçbir taraf savaşın son bulmasını istemediği için savaş bir süre daha devam edecektir. Ta ki taraflardan biri yenilgisinin yakın olduğunu hissedip, birilerini araya sokuncaya dek, Öcalan da devrede olmayacaktır. Ama bize hikaye her halükârda farklı anlatılacaktır. Ancak o güne kadar kardeşlerimiz, çocuklarımız, analarımız, babalarımız başkalarının beklentileri için ölmeye devam edeceklerdir.

İktidar olma özlemi ve iktidarını sürdürme şehvetiyle bunca kanın dökülmesine neden olanlar, dilerim bir gün mutlaka yaptıklarının hesabını verirler.