AKP kongre mi yaptı?


 Adil Demirci - 05/10/2009 13:19:31 (675 okunma)

 

AKP kongre mi yaptı?

Aslında AKP’nin Kongre mi yaptığı yoksa, Siyasal Partiler Kanunu’nun öngördüğü bir zorunluluğu yerine getirmek için delegeleri birkaç saatliğine bir araya mı getirdiği pek anlaşılamadı. 

Cumartesi öğleye doğru TV’yi açtığımda Erdoğan kürsüde, kongreye sesleniyordu. Her zamanki gibi coşkulu ve hatimlik eğitiminden gelen belagatiyle sözcüklere ve cümlelere hakkını vererek konuşuyordu. Nasıl olsa akşam haberlerde izler ve yarın da gazetelerde yorumlarıyla birlikte okurum, diye başka bir kanala geçtim.

Akşam haber kanallarından birini açtığımda, Başbakan yine kürsüdeydi. Önce, ekrana Kongre’deki konuşmasından bölümler getiriyorlar zannettim, ama dikkat edince onun Kongre’nin yapıldığı salondan başka bir yerde, yuvarlak masalar etrafına oturmuş bir grup insana seslendiğini fark ettim. Haberi takip edince de, konuşmanın canlı olarak aktarıldığını ve bu kez Başbakan’ın İMF toplantıları kapsamında gerçekleştirilen gala yemeği için İstanbul’a geldiğini öğrendim. 

Başbakan gündüz, partisinin kongre delegelerinin karşısındaydı, akşam ise uluslararası finans dünyasının önde gelen patron ve yöneticilerineküresel kriz ve kriz karşısında Türkiye’nin durumunu ve İstanbul’u bir finans merkezi yapma planlarını anlatıyordu. 

Önce şaşırdım, nasıl olur da Kongreyi yarım bırakıp İstanbul’a gelir, Kongre ne oldu falan derken, ekranın altından geçen bantta, AKP Kongresi’nin sonuçlandığı, Erdoğan’ın yeniden genel başkan seçildiği yazıyordu. Evet, Erdoğan’ın partisi de, liderine yaraşır bir hız yakalayarak, 3. büyük kongresini, tam bir güne sığdırmıştı. 

Öyle bir hız ki, AKP başkanı ve Başbakan Erdoğan, tam 2 saat 7 dakika süren konuşması, illerden gelen folklorcu gençlerin gösterileri, Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı döneminden başlayıp günümüze kadar AKP’yi anlatan 20 dakikalık bir mültivizyon gösterisi, demokratik açılım başlıklı bir raporun okunması, başkan ve yönetim organlarının seçimi aynı gün içinde yapılıp bitirilmişti. Bu arada yasal gereklilik olarak divan başkanlığı seçimi, gündemde bulunması gereken çalışma ve mali raporların okunması ve oylanması, muhtemelen bir yemek molası, hepsi hepsi, bu bir günlük programa sığdırılmıştı. Üstelik başbakan kongrenin tamamlanmasını beklememiş, konuşmasının ardından, sonuçtan emin bir şekilde İstanbul’a gitmek üzere salondan ayrılmıştı. Bunu da delegelere, Erdoğan’ın “selam ve sevgi” mesajıyla birlikte açıklayan Divan Başkanı Arınç’tı. 

Sizce bu işte bir gariplik yok mu?

Yoksa, siyasal algı ve terbiyesi geçen yüzyıla ait bir kuşağın ferdi olarak benim anlayamadığım bir durum mu var?

İsterseniz durumu, görebildiğim kadar tek fark eden ve yansıtan Radikal’in Ankara temsilcisinin kaleminden okuyalım: 

Dünkü AK Parti Kongresi’nden büroya dönünce bir arkadaş sordu: Aday çıkıyor mu? Tartışma oldu mu? Görüş belirten var mıydı?
Bu sorularla zaten kongre salonunda insanı çarpacak derecede göze batan yeknesaklık görüntüsü, Türk siyasetinin acı bir gerçeği olarak dilime geldi: ‘Hayır’ dedim; ‘Hiçbiri yoktu. Başbakan konuştu. Raporlar okundu. Hükümetin açılıma destek bildirisi, okundu. Divan Başkanı Bülent Arınç ‘Görüş bildirmek isteyen var mı?’ diye sordu. Yoktu. ‘Söz almak isteyen var mı?’ diye sordu. Yoktu. Seçime geçildi. Seçim, Erdoğan’ın onayından geçmiş tek bir yönetim listesine oy verilmesi demekti. Zaten Erdoğan’ın karşısında aday da yoktu
.’

Bir parti ki, tek başına koca bir ülkeyi yönetmekte ve o ülkede Kürt sorunu başta olmak üzere bir dolu sorunla boğuşulmakta, ağır bir ekonomik krizin sarsıntıları yaşanmakta ve bölgemizde güç dengelerini değiştirecek yeni çatışmalarının çıkma olasılığına karşı her an tetikte beklenilmektedir. 

Doğrusu ben, AKP parti teşkilatlarının seçip kongreye yolladığı 1500 delegenin, (ki, hepsinin partilerinin yerel siyaset önderleri olduğu ve bazılarının bir sonraki seçimde milletvekili ve hatta bakan olarak karşımıza çıkacağı kanısındayım), örneğin hazır İMF toplantısı burada yapılırken, Türkiye’nin İMF ile anlaşması konusunda ne düşündüklerini, Erdoğan’ın “İMF’yi 7 kat yerin dibine geçirme” diskurunun duygularında yarattığı dalgaların ötesinde akıllarında hangi algıları yarattığını, partilerinin başarısız kalan bir anayasa değişikliği girişiminden sonra, ülkeyi 12 Eylül Anayasasından kurtaracak bir değişikliği isteyip istemediklerini, istiyorlarsa izlenecek yol ve yöntemler konusunda ne düşündüklerini, Kürk sorununa yaklaşımlarını, AB sürecinin işleyişinden memnun olup olmadıklarını, İran’a uygulanması muhtemel bir uluslararası ambargoya ülke olarak katılmanın veya katılmamanın sonuçlarına nasıl baktıklarını, doğrusu merak ediyordum. Bunları sanırım hiçbirimiz öğrenemedik. 

Gençlik yıllarımda TİP’in 2. ve 3. kongrelerine izleyici olarak katıldığımı hatırlıyorum. İlki 2 gün, yanılmıyorsam ikincisi 3 gün sürmüştü. Karar komisyonları kurulmuş, taslaklar hazırlanmış, kıyasıya tartışmalar yapılmış, seçimlere geçildiğinde ise sırf listelerin hazırlanması saatler almıştı. 

Hatırladığım kadarıyla o yıllarda sadece solda değil, sağdaki partilerde de durum aşağı yukarı aynıydı. Divan başkanlığı seçimleri bile, alternatif listeler nedeniyle yarım gün alırdı. 

Partilerin en üst karar organı olan genel kurullarının, o partinin orta erimli siyaset stratejileri üretme ve parti içi demokrasi süreçlerini işletme açısından, özel öneme sahip organlar olarak iyi kötü işlevlerini sürdürdüğü dönem, 12 Eylül ile birlikte sona erdi. 12 Eylül rejiminin muktedirleri, ülke için düşündüklerini, siyasi partiler için de düşündüler. Yaptıkları yasal düzenlemelerle, demokrasinin hayat bulacağı siyasal süreçlerin işleyeceği alanları, merkeze, askeri-bürokratik kurumlara dağıttıkları yetkilerle nasıl daralttılarsa, aynı yasal düzenlemeler manzumesi içinde yer alan Siyasi Partiler Kanunu ile de, parti liderlerine, güç ve iktidarı kendi etrafında toplamasına imkan verecek koşulları sağladılar. İktidarıyla muhalefetiyle, bugüne kadar meclise giren bütün partiler, parti siyasi elitlerinin sahip oldukları gücü meşrulaştıran ve kalıcılaştıran bu durumdan memnun olmalılar ki, Siyasi Partiler Kanunu’nda, parti içi demokrasiyi genişletecek değişiklikler yapmayı hiç düşünmediler. En azından, kendi iç hukuklarında, mevcut sistemin katılıklarını esnetecek, bunun daha toleranslı işlemesine yol açacak değişikliklere bile gitmediler. Düstur hep aynı kaldı: Liderler ve etrafı, kendileri istemedikçe asla değişmez

12 Eylül sonrasında özellikle sağ partilerin kongreleri, şarkılı türkülü ve hatta sahne mizansenleri eşliğinde liderlerin gövde gösterisi yaptığı bir arena haline geldi. Delegelerse, bu gösterinin, tribünlere yerleştirilmiş birer seyircisi. Tam da maddi üretimi ve siyaseti değersizleştirip, kapitalist metropollerden esinlenilmiş bir tüketim ve gösteri toplumu yaratma heveslerine uygunluk içinde, ama alaturka kalıplarla

Bu gidişat içinde siyaset sadece sığlaşmakla kalmıyor, adeta karşı konulmaz bir süreç gibi, kendini kendi kanalları içinde yeniden üreten, işlevsel bir siyasetin varlık temellerini oluşturan entelektüel sermayesini de yok ediyor. 

Sadece genel başkanın konuşmasından ibaret, bir günlük AKP kongresinin yazılı basında yer alış şekli de, aynı sığlık ve sermaye yoksunluğundan nasibini almış gibi. Bir tek yukarıda alıntıladığım yazının dışında, “bu nasıl bir kongreydi” diye ne yazan ne de soran var. 

Hasan Bülent Kahraman’ın sözünü ettiği Post-Entelektüel dünya, böyle bir dünya olsa gerek!



Aslında AKP’nin Kongre mi yaptığı yoksa, Siyasal Partiler Kanunu’nun öngördüğü bir zorunluluğu yerine getirmek için delegeleri birkaç saatliğine bir araya mı getirdiği pek anlaşılamadı. 

Cumartesi öğleye doğru TV’yi açtığımda Erdoğan kürsüde, kongreye sesleniyordu. Her zamanki gibi coşkulu ve hatimlik eğitiminden gelen belagatiyle sözcüklere ve cümlelere hakkını vererek konuşuyordu. Nasıl olsa akşam haberlerde izler ve yarın da gazetelerde yorumlarıyla birlikte okurum, diye başka bir kanala geçtim.

Akşam haber kanallarından birini açtığımda, Başbakan yine kürsüdeydi. Önce, ekrana Kongre’deki konuşmasından bölümler getiriyorlar zannettim, ama dikkat edince onun Kongre’nin yapıldığı salondan başka bir yerde, yuvarlak masalar etrafına oturmuş bir grup insana seslendiğini fark ettim. Haberi takip edince de, konuşmanın canlı olarak aktarıldığını ve bu kez Başbakan’ın İMF toplantıları kapsamında gerçekleştirilen gala yemeği için İstanbul’a geldiğini öğrendim. 

Başbakan gündüz, partisinin kongre delegelerinin karşısındaydı, akşam ise uluslararası finans dünyasının önde gelen patron ve yöneticilerineküresel kriz ve kriz karşısında Türkiye’nin durumunu ve İstanbul’u bir finans merkezi yapma planlarını anlatıyordu. 

Önce şaşırdım, nasıl olur da Kongreyi yarım bırakıp İstanbul’a gelir, Kongre ne oldu falan derken, ekranın altından geçen bantta, AKP Kongresi’nin sonuçlandığı, Erdoğan’ın yeniden genel başkan seçildiği yazıyordu. Evet, Erdoğan’ın partisi de, liderine yaraşır bir hız yakalayarak, 3. büyük kongresini, tam bir güne sığdırmıştı. 

Öyle bir hız ki, AKP başkanı ve Başbakan Erdoğan, tam 2 saat 7 dakika süren konuşması, illerden gelen folklorcu gençlerin gösterileri, Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı döneminden başlayıp günümüze kadar AKP’yi anlatan 20 dakikalık bir mültivizyon gösterisi, demokratik açılım başlıklı bir raporun okunması, başkan ve yönetim organlarının seçimi aynı gün içinde yapılıp bitirilmişti. Bu arada yasal gereklilik olarak divan başkanlığı seçimi, gündemde bulunması gereken çalışma ve mali raporların okunması ve oylanması, muhtemelen bir yemek molası, hepsi hepsi, bu bir günlük programa sığdırılmıştı. Üstelik başbakan kongrenin tamamlanmasını beklememiş, konuşmasının ardından, sonuçtan emin bir şekilde İstanbul’a gitmek üzere salondan ayrılmıştı. Bunu da delegelere, Erdoğan’ın “selam ve sevgi” mesajıyla birlikte açıklayan Divan Başkanı Arınç’tı. 

Sizce bu işte bir gariplik yok mu?

Yoksa, siyasal algı ve terbiyesi geçen yüzyıla ait bir kuşağın ferdi olarak benim anlayamadığım bir durum mu var?

İsterseniz durumu, görebildiğim kadar tek fark eden ve yansıtan Radikal’in Ankara temsilcisinin kaleminden okuyalım: 

Dünkü AK Parti Kongresi’nden büroya dönünce bir arkadaş sordu: Aday çıkıyor mu? Tartışma oldu mu? Görüş belirten var mıydı?
Bu sorularla zaten kongre salonunda insanı çarpacak derecede göze batan yeknesaklık görüntüsü, Türk siyasetinin acı bir gerçeği olarak dilime geldi: ‘Hayır’ dedim; ‘Hiçbiri yoktu. Başbakan konuştu. Raporlar okundu. Hükümetin açılıma destek bildirisi, okundu. Divan Başkanı Bülent Arınç ‘Görüş bildirmek isteyen var mı?’ diye sordu. Yoktu. ‘Söz almak isteyen var mı?’ diye sordu. Yoktu. Seçime geçildi. Seçim, Erdoğan’ın onayından geçmiş tek bir yönetim listesine oy verilmesi demekti. Zaten Erdoğan’ın karşısında aday da yoktu
.’

Bir parti ki, tek başına koca bir ülkeyi yönetmekte ve o ülkede Kürt sorunu başta olmak üzere bir dolu sorunla boğuşulmakta, ağır bir ekonomik krizin sarsıntıları yaşanmakta ve bölgemizde güç dengelerini değiştirecek yeni çatışmalarının çıkma olasılığına karşı her an tetikte beklenilmektedir. 

Doğrusu ben, AKP parti teşkilatlarının seçip kongreye yolladığı 1500 delegenin, (ki, hepsinin partilerinin yerel siyaset önderleri olduğu ve bazılarının bir sonraki seçimde milletvekili ve hatta bakan olarak karşımıza çıkacağı kanısındayım), örneğin hazır İMF toplantısı burada yapılırken, Türkiye’nin İMF ile anlaşması konusunda ne düşündüklerini, Erdoğan’ın “İMF’yi 7 kat yerin dibine geçirme” diskurunun duygularında yarattığı dalgaların ötesinde akıllarında hangi algıları yarattığını, partilerinin başarısız kalan bir anayasa değişikliği girişiminden sonra, ülkeyi 12 Eylül Anayasasından kurtaracak bir değişikliği isteyip istemediklerini, istiyorlarsa izlenecek yol ve yöntemler konusunda ne düşündüklerini, Kürk sorununa yaklaşımlarını, AB sürecinin işleyişinden memnun olup olmadıklarını, İran’a uygulanması muhtemel bir uluslararası ambargoya ülke olarak katılmanın veya katılmamanın sonuçlarına nasıl baktıklarını, doğrusu merak ediyordum. Bunları sanırım hiçbirimiz öğrenemedik. 

Gençlik yıllarımda TİP’in 2. ve 3. kongrelerine izleyici olarak katıldığımı hatırlıyorum. İlki 2 gün, yanılmıyorsam ikincisi 3 gün sürmüştü. Karar komisyonları kurulmuş, taslaklar hazırlanmış, kıyasıya tartışmalar yapılmış, seçimlere geçildiğinde ise sırf listelerin hazırlanması saatler almıştı. 

Hatırladığım kadarıyla o yıllarda sadece solda değil, sağdaki partilerde de durum aşağı yukarı aynıydı. Divan başkanlığı seçimleri bile, alternatif listeler nedeniyle yarım gün alırdı. 

Partilerin en üst karar organı olan genel kurullarının, o partinin orta erimli siyaset stratejileri üretme ve parti içi demokrasi süreçlerini işletme açısından, özel öneme sahip organlar olarak iyi kötü işlevlerini sürdürdüğü dönem, 12 Eylül ile birlikte sona erdi. 12 Eylül rejiminin muktedirleri, ülke için düşündüklerini, siyasi partiler için de düşündüler. Yaptıkları yasal düzenlemelerle, demokrasinin hayat bulacağı siyasal süreçlerin işleyeceği alanları, merkeze, askeri-bürokratik kurumlara dağıttıkları yetkilerle nasıl daralttılarsa, aynı yasal düzenlemeler manzumesi içinde yer alan Siyasi Partiler Kanunu ile de, parti liderlerine, güç ve iktidarı kendi etrafında toplamasına imkan verecek koşulları sağladılar. İktidarıyla muhalefetiyle, bugüne kadar meclise giren bütün partiler, parti siyasi elitlerinin sahip oldukları gücü meşrulaştıran ve kalıcılaştıran bu durumdan memnun olmalılar ki, Siyasi Partiler Kanunu’nda, parti içi demokrasiyi genişletecek değişiklikler yapmayı hiç düşünmediler. En azından, kendi iç hukuklarında, mevcut sistemin katılıklarını esnetecek, bunun daha toleranslı işlemesine yol açacak değişikliklere bile gitmediler. Düstur hep aynı kaldı: Liderler ve etrafı, kendileri istemedikçe asla değişmez

12 Eylül sonrasında özellikle sağ partilerin kongreleri, şarkılı türkülü ve hatta sahne mizansenleri eşliğinde liderlerin gövde gösterisi yaptığı bir arena haline geldi. Delegelerse, bu gösterinin, tribünlere yerleştirilmiş birer seyircisi. Tam da maddi üretimi ve siyaseti değersizleştirip, kapitalist metropollerden esinlenilmiş bir tüketim ve gösteri toplumu yaratma heveslerine uygunluk içinde, ama alaturka kalıplarla

Bu gidişat içinde siyaset sadece sığlaşmakla kalmıyor, adeta karşı konulmaz bir süreç gibi, kendini kendi kanalları içinde yeniden üreten, işlevsel bir siyasetin varlık temellerini oluşturan entelektüel sermayesini de yok ediyor. 

Sadece genel başkanın konuşmasından ibaret, bir günlük AKP kongresinin yazılı basında yer alış şekli de, aynı sığlık ve sermaye yoksunluğundan nasibini almış gibi. Bir tek yukarıda alıntıladığım yazının dışında, “bu nasıl bir kongreydi” diye ne yazan ne de soran var. 

Hasan Bülent Kahraman’ın sözünü ettiği Post-Entelektüel dünya, böyle bir dünya olsa gerek!