Bir yasallaşma öyküsü

Ahmet Kardam - 15/05/2009 13:00:16 (989 okunma)



Bir yasallaşma öyküsü

Kürt sorununun çözümü doğrultusunda adım atılmadıkça Türkiye’nin demokratik bir ülke olması, vesayet rejiminin son bulması mümkün değildir. Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği gibi, Türkiye’nin en önemli meselesi budur ve mutlaka halledilmelidir. Ama nasıl?
Bu konuda bazı ciddi adımların atılmaya başlanması için koşulların belki de hiç olmadığı kadar olgunlaştığına dair işaretler, umutlar artıyor. Bunu her şeyden önce ve hiç kuşkusuz DTP’nin 29 Mart yerel seçimlerinde elde ettiği başarıya borçluyuz. Bu başarının getirdiği en büyük kazanım nedir denilirse, benim bu soruya verebildiğim yanıt şudur: DTP’nin bu seçim zaferi sayesinde, Türküyle, Kürdüyle herkesin vicdanına seslenme olanağı hiç olmadığı kadar genişlemiştir.

Eğer “kaçırılmaması gereken fırsat” diye bir şey varsa, o da her şeyden önce budur, vicdanlara seslenme olanağıdır. Şimdi oluşmaktaymış gibi görünen olumlu ortam sayesinde silahlar sussa ve diyalog yolunda adımlar atılmaya başlansa bile, çok basit birtakım provokasyonlarla bu sürecin kesilmesi ve başa dönülmesi işten bile değildir. Niye? Çünkü 25 yıllık bu savaş Kürdüyle Türküyle bu ülkede yaşayan herkese şu ya da bu oranda acılar yaşatmış, vicdanlarda derin yaralar açmış, düşmanlıklar oluşturmuştur. Barışa doğru atılacak adımların önünde duran en büyük engel budur. Devlet ile, diyelim, PKK ya da DTP arasında şu ya da bu şekilde bir diyalog kapısının aralanması—ne kadar sevindirici ve umut verici olursa olsun—bu engeli aşmaya yetmez. Buna halkın rızasını alma, vicdanlara seslenme çabaları da mutlaka eşlik etmelidir.

TKP ve TBKP deneyimi

Geçmişte yaşanmış hiçbir deneyimin, birtakım benzerlikler taşısa bile, bugün yaşanmakta olan başka bir sorunun çözümü için taklit edilebilecek bir model olamayacağını, koşulların birtakım temel noktalarda çok farklı olduğunu elbette biliyorum. Ama bu topraklarda bir zamanlar yaşanmış başka bir “yasallaşma” deneyimi, “nasıl” sorusuna yanıt arayışına yardımcı olabilecek bazı unsurlar içerebilir.

O bakımdan, artık var olmayan Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile bu partinin Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile birleşerek birlikte kurdukları Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin (TBKP) bundan 22-23 yıl kadar önceki yasallaşma mücadelesinin köşe taşlarını—her iki partinin de Merkez Komitesi üyesi sıfatıyla bu deneyime ilk elden tanıklık etmiş birisi olarak—kısaca anımsatmanın yararlı olabileceğini düşündüm.

Yenilenme ve birlik

O tarihte Türkiye’deki düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki en büyük engel olan Türk Ceza Yasasının 141. ve 142. maddelerinin kaldırılması ve Komünist Partisi’ni yasal bir siyasi parti haline getirme mücadelesi, 1985-86 yılından başlayıp 1991’in ortalarına kadar uzanan beş-altı yıllık bir sürece yayılmıştır.

Süreç 1985’te, ama özellikle 1986’da TKP’nin kendisini yenilemesiyle başladı. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov’la başlayan perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) politikasından da cesaret alarak, 1920 yılında kurulmuş, Türkiye’nin 65 yaşındaki en eski siyasi partisi olan TKP’de, bir yandan açıklığı ve demokratik işleyişi yerleştirici adımlar atarken, bir yandan da partinin demokrasi ve sosyalizm ilişkisi konusundaki temel tezlerini gözden geçirmeye başladık. Çok özetle ifade etmek gerekirse, demokrasi sosyalizme giden yolda bir araç, bir ara aşama olamazdı. Demokrasi, eksiksiz özgürlükler ve çoğulculuk olmadıkça sosyalizm de olamazdı.

Kurulduğu ilk günden beri Türkiye halkına, “kanlı bir ihtilalle işbaşına gelmeyi hedefleyen, Sovyet ajanı terörist bir parti” olarak tanıtılan TKP’nin kendisi hakkındaki iftira ve yalana dayalı bu imajı derinden sarsmasında bu yenilenme hareketinin katkısı büyük oldu.

Yine, bu yenilenme hareketiyle, TKP dünya komünist hareketince tanınan, Türkiye’nin tek gerçek komünist partisi olduğu iddiasını terk etti ve 1987 yılı başından itibaren Behice Boran’ın liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile birleşme görüşmelerine başladı. TKP, hem üye sayısı hem de örgütlülüğü bakımından TİP’ten çok daha güçlü olduğu halde, en tepedeki yönetim organlarından en alttaki parti birimlerine kadar bütün yönetim kademelerini TİP’le eşit şekilde paylaşma önerisini kendisi getirdi. İki parti yoğun bir ortak çalışmayla bir “Barış ve Demokratik Yenilenme” programı hazırladılar. İki partinin liderleri Behice Boran ile Nabi Yağcı (Haydar Kutlu) partilerinin Türkiye Birleşik Komünist Partisi adı altında birleşmeye karar verdiklerini ve ortak programlarını 1987 Ekim’inde Brüksel’de düzenledikleri bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyurdular.

Bu programın ana hatları şöyleydi:

Ülkemizin ve halkımızın demokratik bir alternatif politikaya, bugünkünün yerini alacak demokratik bir rejime ihtiyacı vardır.

•Parlamento politik sistemin en üst organı olmalıdır. Hiçbir devlet organı ve kurum parlamento üzerinde olmamalı, ordunun politik sistem üzerindeki vesayetine son verilmelidir.

•Kürt sorunu, barış ve demokrasi mücadelesinin en temel sorunlarından biridir; bu sorun baskı ve zorbalıkla, askeri yöntemlerle çözülemez; ancak politik bir çözüme kavuşturulabilir: adil, demokratik ve barışçı bir çözüme…


Hiç kimseden hiçbir şey istemedik: ne devletten ne de hükümetten…

Böyle bir program ancak TBKP’nin yasal çalışma hakkını elde etmesiyle bir anlam kazanabilirdi. Ama o aşamada bunu nasıl gerçekleştirebileceğimiz konusunda henüz net bir fikrimiz yoktu.
Ekim 1987’de Brüksel’deki basın toplantısından hemen sonra Behice Boran’ı yitirdik. Cenazesinin Türkiye’ye gitmesi, TBMM’i önünde resmi tören düzenlenmesi ve İstanbul’daki cenaze töreninin büyük bir gösteri halini alması üzerine, birleşmeye karar vermiş iki parti, genel sekreterleri Nihat Sargın ile Nabi Yağcı’nın TBKP’yi yasal olarak kurmak üzere Türkiye’ye dönmelerine karar verdi.

Bu çok riskli bir karardı. Hiçbir örgütsel ön hazırlığımız yoktu. 12 Eylül rejimi hala dimdik ayaktaydı; Kenan Evren Cumhurbaşkanı, ANAP iktidar partisi, Özal da başbakandı.

Ne devletin herhangi bir kurumuyla, ne de hükümetle herhangi bir temas aradık. Hiçbir şey talep etmedik. İki genel sekreterimizin bir ay içinde, 16 Kasım 1987 günü, Ankara’da olacaklarını basın yoluyla kamuoyuna duyurmakla yetindik.

Diğer sol partilerden bizimle dayanışma içinde olmalarını istedik, ama hiçbirinden destek görmedik. Ya politikalarımızı uzlaşmacı buluyorlar ya da basit bir manevra yaptığımızı düşünüyorlardı. Aldırmadık.

Ne Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden ne de herhangi bir başka komünist partisinden bir şey talep ettik; onları atacağımız adım konusunda bilgilendirmekle yetindik.

Güvendiğimiz iki şey vardı. Bunlardan birincisi, dünyada yaşanmakta olan yumuşama ortamı ve Türkiye halkının 12 Eylül rejiminden kurtulma arzusuydu. 

İkincisi ise, özgürlük ve yasal çalışma konusundaki talebimizin Türkiye halkının vicdanında kendisine bir yer bulacağına olan inancımızdı. Biz sadece kendimize özgürlük istiyor değildik. Bu hareketimizle, demokrasinin önündeki en büyük engellerden biri olan düşünce ve örgütlenme yasaklarının kaldırılması konusunda, kimseden bir şey beklemeden, sadece bizim yapabileceğimiz, sadece bizden istenebilecek olanı yapıyorduk. Türkiye kamuoyunun bunu görmemesi ve bize destek vermemesi mümkün değildi.

İnisiyatif bizdeydi; süreci belirleyen hep biz olduk

TİP ve TKP genel sekreterlerinin Türkiye dönme kararlarının devlette ve “özgürlükler şampiyonu” hükümette yarattığı panik görülecek bir şeydi. Gerek basın yoluyla, gerek elçilik ve konsolosluklar aracılığıyla “Sakın dönmeyin” mesajını veriyorlardı. Çünkü komünistlerin yasal bir parti kurmak üzere Türkiye’ye dönmeleriyle 70 yıldır halkı korkutmak için kullana geldikleri “komünizm tehlikesi” silahı ellerinden alınacaktı.
İnisiyatif bizdeydi ve iki buçuk yıl sürecek olan bu yasallaşma mücadelesi boyunca onu elden hiç kaçırmadık. Devlet ve hükümet sadece bizim attığımız adımlara şöyle ya da böyle tepki vermekle yetinmek zorunda kaldı.

Dönüşe kadarki bir aylık zaman zarfında, yurtdışındaki parti örgütlerimiz Batı Avrupa’nın bütün ülkelerinde geniş bir kampanya yürüttüler. O kadar haklıydık, talebimiz o kadar meşru idiydi ki, o kısacık zamanda Hıristiyan Demokratlardan Sosyal Demokratlara, Yeşillerden Komünistlere kadar Avrupa’yı ayağa kaldırdık.
Türkiye de ayağa kalkmıştı. Hemen hemen bütün basın yayın organları Almanya’ya temsilcilerini göndermişler, dönecek olan iki genel sekreterle görüşebilmek için randevu almaya çalışıyorlar, dönüş yoluculuğunda iki lidere eşlik edebilmek için uçakta kendilerine de yer verilmesini rica ediyorlardı.

Bütün “silahlarımızı” bıraktık

Yasallaşma talebiyle Türkiye’ye dönüşü birkaç siyasi büro ya da merkez komitesi üyesiyle de başlatmayı düşünebilirdik. Ama öyle yapmadık. Biz en büyük “silahımızı” daha ilk adımda bıraktık: İki partinin en üst düzeydeki iki yöneticisini Türkiye’ye gönderdik. Nitekim, bu iki yöneticisi Ankara’ya vardıklarında, uçaktan iner inmez gözaltına alındılar. Günlerce çok ağır işkence gördüler. Ardından tutuklandılar ve iki buçuk yıl hapis yattılar. Ama biz girdiğimiz yoldan geri dönmeyi bir an için bile olsa aklımızdan geçirmedik.

İki lider her mahkeme celsesini halkın vicdanına seslendikleri bir kürsü haline getirdiler. Her celsede, yurt içinden ve dışından hukukçular, gözlemciler mahkeme salonunu doldururken, haklı davamızı desteklemek için Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlar da, gözaltına alınıp işkence görmeyi göze alarak, mahkeme binasının önüne yığılıyorlardı. O iki buçuk yıl boyunca basında hakkımızda çıkan haber, röportaj ve yorum kupürleri bir araya getirildiğinde, her biri tuğla kalınlığında, büyük boy 25 cilt tuttu.

Biz “silah bırakmaya” iki lider cezaevinde yatarken de devam ettik.

Onların dönüşünden çok kısa bir zaman sonra, halkımızın uzun yıllardan beri bilip ilgiyle ve severek izlediği, rejimin baş belası saya geldiği,Demokratik Almanya’dan yayın yapan “Bizim Radyo”yu kapattık.

1989 yılında, dört merkez komitesi üyesini daha Türkiye’ye gönderdik. Onlar da uçaktan iner inmez gözaltına alınıp tutuklandılar. Aynı tarihte, parti yönetiminin yurtdışındaki faaliyetlerine son verdik, parti merkezini Türkiye’ye taşıdık. Bu taşınmayı gerçekleştirirken, “TKP’nin sesi” adlı, yine yurtdışından yayın yapan radyomuzu da kapattık.

Aralık 1989’da, TBKP’nin siyasi büro ve merkez komitesi üyeleri İstanbul’da düzenledikleri bir basın toplantısıyla komünist partisi üyesi olduklarını açıkladılar. Bunu, Türkiye’nin dört bir yanında parti üyelerinin “ben komünistim” diye kendilerini ihbar etmeye başlamaları izledi. Gizliliğe kesin son verip, bütün parti örgütlerini fiilen yasala çıkarmaya başladık.

Ölüm orucu ve özgürlük

Ama devlet geri adım atmıyor, Nihat Sargın ile Nabi Yağcı’yı tutuklu olarak yargılamaya devam ediyordu. 

Bunun üzerine onlar da son çareye başvurarak, cezaevinde ölüm orucu başlattılar. Yaklaşık bir ay sürdü. Kamuoyundan yükselen dayanışmanın gücüyle parlamento, siyasi partiler, hükümet ve devlet harekete geçmek zorunda kaldı. İşte, hükümet ancak o noktada bizi resmen tanımak ve ilişki kurmak zorunda kaldı. Tahliye edileceklerine dair güçlü bir işaretle birlikte Sargın ve Yağcı ölüm orucunu bıraktılar ve bir sonraki celsede özgürlüklerine kavuştular.

Hemen ardından ve daha TCK’nun 141 ve 142. maddeleri yürürlükteyken, partinin kuruluş bildirgesi İçişleri Bakanlığına verildi ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin levhası Ankara’da açılan genel merkez binasına asıldı.

Yaklaşık bir yıl sonra da, Nisan 1991’de, Ceza Yasasının düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü yasaklayan 141. ve 142. maddeleri ile vicdan özgürlüğünü kısıtlayan 163. maddesi kaldırıldı… ve hapishaneler boşaldı.

* * *
Sonra ne oldu?
Bunun öyküsü de ilginç olmakla birlikte, konu dışı olduğu için kesiyorum.

Ve bitirirken bir kez daha tekrarlamak istiyorum: Bu yasallaşma deneyimi her durum ve koşulda tekrarlanabilecek bir şey değildir. Ama başka bir ülkede değil, bu topraklarda yaşanmış ve bildiğim kadarıyla dünyada benzeri olmayan bir deneyim olması bakımından ilginç ve yararlı yönleri olabileceğini düşündüm. Hepsi bundan ibaret.