TKP’nin geçmişiyle yüzleşmek

Ahmet Kardam - 06/12/2011 11:41:50 (1110 okunma)



TKP’nin geçmişiyle yüzleşmek

Tarihsel TKP’nin son Genel Sekreteri Nabi Yağcı’nın 1 Aralık 2011 tarihli Taraf gazetesindeki köşesinde, Başbakan Erdoğan’ın Dersim Katliamı için devlet adına özür dilemesi üzerine, bu özrün “Herkesi de kendi geçmişiyle yüzleşmeye davet edici olduğunu” söyleyerek “Dersim katliamına TKP’nin yanlış bakışı nedeniyle açıkça özür diliyorum” demesi sol kamuoyunda çeşitli yorumlara neden oldu

Türkiye Marksistlerinin belki tümünün değil ama ezici çoğunluğunun ortak geçmişi olan, tarihsel TKP’nin 1920-1970 dönemiyle yüzleşme sorunun bu vesileyle gündeme gelmesi bence çok olumlu oldu. Umarım unutulup gitmez; daha geniş katılımlarla, Türkiye Marksist hareketinin tüm parçalarının bu ortak geçmişleriyle –sadece Kürt sorunuyla sınırlı kalmayacak şekilde– kolektif yüzleşmeleri halini alır.

Fakat sorun sadece 1970 öncesiyle sınırlı tutulamaz. Diğer parti ve akımları bilemem, ama tarihsel TKP’nin “1968 kuşağı”nın hayattaki lider ve yöneticilerinin partinin 1970’li ve 1980’li yıllarıyla da, sadece Kürt sorunuyla sınırlı kalmayacak şekilde yüzleşmeleri Türkiye’de, 21. yüzyıl dünyasının ve Türkiye’sinin gerçeklerine uygun, etkili bir sol muhalefetin oluşmasına yardımcı olabilir.

Nabi Yağcı’nın Dersim katliamı konusunda “bu duygularını paylaştığına inandığı yoldaşları, dostları adına” da dilediği özür üzerine yapılan yorumlardan haberdar olabildiklerimin iki ortak özelliği olduğunu gördüm. Bunlardan birincisi, bu özrün yeterli olmadığı, sadece Dersim katliamıyla sınırlı kalmayacak şekilde, başka boyutlarıyla birlikte daha da genişletilmesi gerektiğine yapılan göndermelerdir. Nabi Yağcı’nın Taraf gazetesindeki 3 Aralık 2011 tarihli yazısında, “solun yenilenme gereksinimi yeniden ama daha ciddi, daha sistematik biçimde masaya yatırılmalı” diyerek bu görüşe katıldığı görülüyor.

Yorumlarda gözlenen ikinci ortak özellik, TKP’nin son dönem yöneticilerinin partinin 1970’li ve 1980’li yıllara ilişkin, kendi geçmişleriyle yapmış oldukları çok yönlü yüzleşmelerin yeterince hatırlanmadığı ya da hiç bilinmediğidir.

TKP ile TİP’in 1988 yılında birleşerek kurdukları Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin (TBKP) Ocak 1991’de yapılan ilk ve son yasal kongresinde kabul edilen “Kongre Tezleri”nde sadece 1970 öncesine ilişkin değil, 1970-1990 dönemine ilişkin olarak da oldukça ayrıntılı yüzleşmeler (özeleştiri)vardı. Bu özeleştirileri, 1990’lı ve 2000’li yılların hepinize kazandırdığı aydınlanmanın ışığı altında, 21 yıl sonra bir kez daha okuyunca, onların da ne kadar yetersiz ve eksik olduklarını görmemek bence mümkün değil. Bir yandan, bu eksiklik ve yetersizliklerin görülebilmesi, öte yandan ise, 21 yıl önce yapılmış o özeleştirilerin hem o gün hem de günümüz için öneminin değerlendirilebilmesi bakımından, bunları kısaltarak, ana hatlarıyla ilgilenen herkesin dikkatine sunmakta yarar olabileceğini düşündüm.

Aşağıda, TBKP’nin Ocak 1991’de yapılan ilk ve son yasal kongresinin kabul ettiği “Kongre Tezleri”nden, sol kamuoyunun görece haberdar olduğu teorik yenilenme ve Marksizmin sorunlarıyla ilgili kısmı dışında kalan, “geçmişle yüzleşme” olarak adlandırılabilecek bölümleri yer alıyor.

* * *

TÜRKİYE BİRLEŞİK KOMÜNİST PARTİSİ (TBKP)
KONGRE TEZLERİ

Ocak 1991

GİRİŞ

Biz komünistler tarihsel bir yol ayrımındayız. Sosyalizmin de aktif biçimde rol oynadığı dünyamızdaki derin değişimler biz komünistleri (Marksistleri) varlık nedenini ve koşullarını yeniden gözden geçirmeye itiyor. Söz konusu gereksinim gerçekte yalnız komünistleri ilgilendirmiyor; klasik yada geleneksel politikalar bunalımdadır ve dünyamızın bu derin değişimini açıklamada yetersiz kalmakta, değişimin ortaya çıkarmış olduğu gereksinimlere yanıt verememektedir. (…)

Dünyamızda böylesine derin yeni koşullar oluşmuş olmasaydı bile, artık netlik kazanmış olan pratik sosyalizmde yapılan yanlışlar ve, kendimizde dahil, kapitalist ülke komünistlerinin yanlış ve başarısızlıkları nedeniyle kendimizle ciddi bir muhasebeye girişmek zorundaydık. (…)

Eğer kendi eleştirimizi, değişen dünya koşullarını kavrama ve bütün bir geçmişe eleştirel bakış çerçevesi içine yerleştiremezsek gerçek bir özeleştiri yapmış olamayız, bu bir günah çıkarma olur. (…)


[SOVYET DENEYİMİ ÜZERİNE]

Ekim Devrimi’nin büyük başarısı, tek parti iktidarında demokrasinin önemsenmemesi ve sosyalizmin otoriter bir kalkınma anlamına dönüşmesiyle büyük bir yenilgiye dönüştü.

Sosyalizmin, Doğu ülkelerinde, devlet iktidarının ele geçirilmesiyle yeni toplumun yukarıdan aşağı kurulması olarak algılanması, yeni toplumun ise “eski toplum”un her alanda tam tersinin yapılmasıyla kurulacağının sanılmasıyla, trajik sonuçlara yol açıldı.

Çok sınıflı, çok katmanlı toplumda, “proletarya diktatörlüğü” azınlık iktidarı oldu; sivil toplumun yokluğunda bu iktidar tek partinin, giderek onun genel sekreterinin ya da Merkez Komitesinin iktidarına dönüştü. Stalin döneminde yığınsal katliamlara varan insanlık suçları işlendi. Karşıtına yaşam hakkı tanımama anlayışı, sınıfa karşı sınıf anlayışı, hakikatin tekeline sahip olma anlayışı, toplumların önceden belirlenmiş kesin yasallıklara göre gelişeceği varsayımı bunlara temel oldu. Kapitalist özel mülkiyetin alternatifi olarak devlet mülkiyetinin benimsenmesi, iktidar tekelciliğine ekonomideki tekelciliğin, monolitikliğin, tekdüzeliğin eklenmesini getirdi; ideolojik tekelcilik bunları tamamladığında, doğal gelişme potansiyelleri tıkanan toplumlar oluştu. Parti, devlet, ekonomi aygıtlarının içice geçmesiyle son derece hantal ve toplum dışı bir yapı oluştu. Ekonomide gelişmeyi sağlayan piyasa, rekabet, kâr gibi kurumlar, politikada gelişmeyi sağlayan parlamento, oy hakkı, politik çoğulculuk, kuvvetler ayrımı gibi kurumlar, kültürel gelişmeyi sağlayan düşünce özgürlüğü, ideolojik, kültürel çoğulculuk gibi kurumlar “yeni toplumu” yukarıdan aşağıya kurma, toplumu merkezi planlayıp düzenleme anlayışı sonucu yok edildi. Varılacak hedeflerin masa başında saptandığı sonu kapalı toplum modeli, “düşman”ın etkisine karşı korunma gerekçesiyle çekilen “demir perde” ile dışa da kapandı. Sosyalizm, tek tek ülkelerin Sovyetler Birliği’nin, Çin’in ve ötekilerin çıkarlarıyla özdeşleştirildi.

Toplumu bir fabrika veya ordu gibi yukarıdan aşağı örgütleme ve geliri tepeden dağıtma anlayışı ile geleneksel Doğu despotizminin, Doğu devlet anlayışının ve hızlı, aşamaları atlayan kalkınmacı anlayışın özgül bir bileşimi olan Stalinizm, Stalin’in kişisel özelliklerinde en insanlık dışı boyutlara varmasıyla birlikte, Doğu’nun bütün sosyalist ve devrimci hareketlerinde tipik taşıyıcılar buldu.

Ekim Devrimi’nin bütün dünyayı sarsan ve şevklendiren ortamında dünya komünistlerinin gönüllü birliği olarak oluşan Komintern, daha sonra dünya çapındaki devrimci dalganın geri çekilmesiyle işlevsizleşti; Stalin döneminde Sovyet çıkarlarının bir aracına dönüştü. Stalinizm ve onun çeşitli varyantları, yalnız sosyalizmin değil komünizm hareketinin de tıkanmasına yol açtılar.

1956-1968 müdahaleleriyle, Doğu sosyalizmi, Ekim Devrimi’yle ve onu izleyen devrimlerle kazandığı politik-ahlâki meşruiyeti büyük ölçüde yitirdi; 1980’lerdeki büyük ekonomik tıkanıklık ve bunalımlarla, sağladığı hızlı kalkınma ve sosyal haklarla kazandığı ekonomik meşruiyeti de yitirdi. (…)



[TKP: 1920-1973]

Burada amacımız TKP tarihi yazmak olmadığı gibi bütünsel bir TKP tarihi üzerine bir çözümleme de değildir. Parti yönetimlerince hazırlanmış resmi parti tarihi yazımlarını doğru bulmuyoruz. Parti ancak, arşivleri açarak bu tarihin yazılmasına yardımcı olabilir. Amacımız, geçmişin bugün ve gelecek için bir muhasebesini yapmamıza olanak vermesi için geçmişe dönmektir. (…)

“Her türlü entelektüel yaratıcılığı bastıran komünist partiler” eleştirisi ne denli ağır ve can yakıcı görünse de, bunu bir gerçek olarak kabul etmek zorundayız. Gerçekte, diğer komünist partiler de içinde olmak üzere, TKP için paradokssal bir tablo vardır. Özellikle 1940-45‘lere kadar aydınların komünist partilerine olan ilgileri canlıydı ve bu partiler pek çok aydını bağrına çekiyordu. TKP açısından da bu bir gerçekti. Ülkenin yetiştirdiği pek çok düşünür, sanatçı ve hatta bilim adamı bu tarihlere kadar TKP saflarına gelmişler ya da çok yakın durmuşlardır. Ne var ki, genelinde diğer komünist partiler gibi TKP’de de bu entelektüel birikim partide kuramsal ve pratik alanlarda içselleştirilememiştir; parti bu entelektüel birikimden yararlanamamıştır. Bu durum sonraki tarihlerde düzelmemiş; tersine, bu hastalık koyulaşarak sürmüştür. (…)

Marksizmle aydınların organik kopuşu, Marksist düşünce ve kuramın dogmalaşmasının bir ürünü olduğu gibi, bu kopuş marksizmi canlı ve gelişen düşünceden (felsefi, bilimsel, siyasal) yoksun bırakarak dogmalaşmasını hızlandırmıştır. Böylece geride tek doğru resmi parti görüşleri ile onun dışında kalan her türden “revizyonizm” ve “oportünizm” kalmıştır; ikisinin arasında her tür sınır yok edilmiştir. Sovyet, Çin çatışmasının sonuçlarıyla da bağlı olarak bu çizgi giderek daha da kalınlaşmış ve polemikler bile entelektüel derinlikten yoksun acınacak bir sığlığa çekilmiştir. Sınır artık “militanca” çekilmektedir: sovyetizm yada anti-sovyetizm (maoizm yada sovyet revizyonizmi). Kabul etmek gerekir ki bu sığlık geri kalmış ülke komünistleri arasında çok daha yaygın olmuştur. (…)

Diğer komünist partilerde olduğu gibi TKP’de de, Stalin dönemine kadar ülkenin özgül koşullarının arayışı vardı. Mustafa Suphi ve Dr. Şeflk Hüsnü dönemlerinde bu çizgi apaçık görülmektedir. Sonraları bu arayış çabalarının önemli ölçüde ortadan kaktığını görmekteyiz. (Hatta Şefik Hüsnü’nün ilk yazılarıyla sonrakileri arasında da bu açıdan farklar vardır.)

Temelde bu sorun doğrudan Marksist kuramı ilgilendirmektedir. Marx son zamanlarında doğu toplumlarının batı toplumlardan farklı tarihsel özelliklerini görmüştü. Lenin soruna daha da yaklaşmış, içinde evrensel çizgiler olmakla birlikte Çarlık Rusya’sına özgü bir çizgi geliştirebilmiş ve doğu halklarına “Marksizmi kendi dilinize çevirin” vasiyetinde bulunmuştu. Ancak daha sonra Stalin bu tartışmayı kesti ve Marksizmin bu yönde geliştirilmesine ket vurdu. (…)

TKP bir yandan, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na destek vermek, komünistleri bu savaşa bizzat katmak, bu nedenle de ulusal kurtuluşu, Cumhuriyeti emperyalist saldırılar karşısında korumak; diğer yandan ulusal kurtuluşu demokratik devrime ilerletmek gibi ikili bir görevle karşı karşıya kalmıştır. (…) Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın dinamik güçleri halk değildi, Osmanlı’dan devralınmış asker-sivil bürokrasiydi. Yani Komünist Partisi, ulusal kurtuluşu demokratik devrime dönüştürücü müdahaleler için gerekli sosyal tabandan yoksundu. Bir başka deyişle, genç Cumhuriyet kurulurken gerçekte TKP de kuruluş sürecini yaşamaktaydı. Ve soldaki tek politik güç durumundaydı; bu durum, yani TKP’nin soldaki tek politik güç olması l960’lara kadar, TİP’in kuruluşuna kadar sürecekti. (…)

Atatürk Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği ile yakın komşuluk ve dostluk ilişkileri izlerken, içerde giderek, başlangıç dönemlerinin tersine, emekçi halkın siyasi katılımını güçleştiren, sola, komünistlere karşı bir politika geliştirdi. (…)

TKP, Cumhuriyet hükümetinin barışçı dış politikası ile baskıcı iç politikası arasında sıkıştı. Buna rağmen emekçi halkın çıkarlarını ve gerçek demokrasiyi savunan bir çizgi izledi Bu dönemde söz konusu çelişkinin yarattığı günümüze kadar gelen tartışmalı bir konu, TKP’nin, Şeyh Sait isyanı karşısındaki tutumudur. Bu konuda bir tarih araştırmasına gerek vardır. İngiliz emperyalizminin bu olayda Cumhuriyet’e karşı provokatif rolünün olup olmadığı ya da ne ölçüde olduğu aydınlatılmalıdır. Böyle bir rolün varlığı kanıtlanana dek TKP’nin Şeyh Salt olayındaki tutumunu yanlış kabul etmek doğru olur. Her durumda TKP’nin bu tarihte Kürt sorununda daha açık bir politika izlemesi beklenirdi.

1940-46 tarihleri arasında TKP ‘nin etkinliğinin artığına tanık oluyoruz. Bu tarihlerde “Tek parti, Tek şef” rejimine karşı demokrasi isteği toplumun her kesiminde büyük bir destek bulmuştu. TKP tek parti rejimine karşı etkili bir muhalefet yürüttü. Çok partili döneme geçişte Dr. Şefik Hüsnü’nün kurduğu Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi hızla örgütlendi. TKP o tarihlerde kendini duyurmaya başlayan işçi sınıfından güç aldı. Sendikalaşma yasağına karşı sendikal mücadelenin başını çekmesi bunda önemli rol oynadı. Bu tarihten sonra Menderes hükümetinin komünistler üzerindeki baskıları, tutuklamalar ve bunların sonucu parti içindeki bölünmeler TKP’yi güçsüz düşürdü. Çok ağır olan 1951 tutuklamasının ardından TKP ülke içinde örgütlü varlığını koruyamadı ve 1973 Atılımı’na kadar bir “dış büro” olarak kaldı. Bu aradaki tarih gerçekte TİP’ın tarihidir. TKP, TİP’in kuruluşunu başından beri destekledi ve kolladı. 1973’ten sonra ise her iki partinin karşı karşıya gelme durumu ortaya çıktı. Tarihsel koşullar nedeniyle birbirinden ayrılmış olan marksist hareketin bu iki kolu, paralel değil karşı karşıya bir konuma düştüler. Sol hareketin bütününe de zarar veren bu kopuş TİP-TKP birliğini temsil eden TBKP’nin kuruluşu ile son buldu.

TKP tarihi, ülkemizde, bütün yanlışlarına, eksiklerine rağmen demokrasi, özgürlük ve insan hakları mücadelesinde devrimci, militan, özverili bir mücadele tarihidir. (…)


[TKP: 1973 SONRASI]

TKP’nin ‘73 öncesi özellikle ‘60- ‘73 arası dönemi çok tartışmalı olmakla birlikte bu tartışmalar çok az belgeye dayanmaktadır ve ağırlıkla da kişisel,sübjektif tartışmalardır. Bu nedenle bu tartışmaları aydınlatmaya çalışmak günümüz için fazlaca bir önem taşımamaktadır. Bu tarihle ilgili altı çizilmesi gereken, bu tarihlerde gerçekte örgütlü bir partinin var olmayışıdır. Buna rağmen TKP’nin bir parti olarak var olması Komintern gelenekleriyle açıklanabilir. Yukarda da belirttiğimiz gibi, Komintern artık var olmadığı halde bu gelenek sürmüştür. Uluslararası komünist hareketteki “tek ülke tek parti” prensibi bu geleneğin bir sonucudur. Böylece TKP ülkede bu tarihlerde örgütlü güce sahip olmadığı halde Türkiye’de işçi sınıfının öncü partisi olarak kalmıştır. Açıktır ki bu fiili bir öncülük değildir. Yani TKP ülkede işçi sınıfını örgütlemiş ve sürükleyebilmiş bir parti olamamıştır. (“Olabilir miydi”yi tartışmıyoruz) TKP’nin illegal oluşu bu durumu anlaşılabilir kılsa da, ülkede fiili örgütlü güce sahip olmaksızın öncülük savı daha sonra sert tartışmalara, ülke içinde sol çevrelerin TKP’ye soğuk davranmasına neden olmuştur. Gerçi 1973 tarihine kadar TKP öncülük savını mütevazı ölçülerde ifade ede gelmiştir, ancak ‘73ten sonra ülkede örgütlenme kararı ile birlikte öncülük savını diğer Marksist parti ve çevrelere karşı ileri sürmesi antipati ile karşılanmıştır.

Komintern geleneğine bağlı bir sonuç olarak “Dış Büro” olgusu üzerinde de durmak gerekir. TKP’de 1977 yılına kadar gerçek anlamda bir Politik Büro (PB) yoktu. 1974’e kadar yurt dışındaki yöneticiler (ki esas olarak Yakup Demir, İ. Bilen ve A. Saydan’dan oluşuyordu) Dış Büro olarak çalışıyorlardı. Dış Büro bu tarihte Politik Büro adını aldı. Ancak 1977’de toplanan Ulusal Konferans ile gerçek anlamda bir PB ve Merkez Komitesi (MK) oluştu. Yönetimin bir dış büro durumunda oluşu, yani zayıflığı, Türkiye’de kimi eski TKP üye ve yöneticilerinin bu yönetimi tanımamasını getirdi (Mihri Belli gibi). Bunda kuşkusuz 1951 tutuklamalarını yol açtığı çekişmelerin de payı vardı.

TKP 1973‘de “atılım”, bir başka deyişle, Türkiye’de örgütlenme kararı aldı. Bu kararda, hastalığı ve yönetim içinde kendisine karşı İ. Bilenin muhalefeti sonucu Yakup Demir (Zeki Baştımar) Genel Sekreterlik görevinden alınıp yerine İ. Bilen’in geçmesi önemli rol oynadı.

Bu karar partinin tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Bu tarihten sonra, TİP’in bunalımı ve çözülmesi ve 12 Mart baskı koşullarının doğurduğu arayışların ve özellikle bu baskıların güçlendirdiği illegal çalışmaya ve Sovyetler Birliği’ne ve enternasyonalizme artan ilgi sonucu TKP ülkede örgütlülüğünü ve etkisini hızla artırdı. Fabrikalarda, işçi mahallelerinde, sendikalarda, meslek örgütlerinde, gençlik ve kadınlar içinde ses getirmeye, örgütlenmeye başladı.

TKP’nin yeniden organizasyonu ya da kuruluşu daha başında iki önemli zaafı taşıyordu: Birincisi “öncülük” iddiası nedeniyle dışındaki bütün diğer solun zararına bir güçlenme, yakınları kendi içinde eritme politikası ile yola çıkmıştı. Bu politika, diğerlerinin de ‘öncü biziz’ savları nedeniyle anlaşılabilir olsa da, daha sonra hem TKP hem de sol için zararlı oldu. İkinci zaaf ise yeniden örgütlemenin perspektiften yoksun oluşu idi. Hiç bir somut gelecek öngörüsüne dayanmıyordu. Böylesine hızlı örgütlenme illegal bir parti için kısa erimde yasala çıkma öngörüldüğü durumda doğru olabilirdi ancak. Ne var ki, eğer böyle bir öngörü varsa ona uygun somut politikaların da üretilmesi gerekirdi. Oysa böylesi politikalar olmadığı gibi partiye sol sekter bir çizgi egemendi. Her iki yanlışın sonuçları 12 Eylül sonrasında ağır biçimde yaşandı. Özellikle birinci zaaf, TIP-TKP birliğini geciktiren bir etmen olduğu gibi, birlik sonrasında da, belirleyici olmasa bile, etkisini gösterdi. TKP’ye karşı oluşan karşıtlık duygusu bütünüyle haklı olmasa da, sonuçta TKP’nin bu koınudaki sorumluluk payı çok daha yüksektir. TKP kendisine en azından hayırhah bakmayanları neredeyse isim isim hain ilan etti. Bu politika aynı zamanda parti tarihine bakış açısının da bir ürünüydü. İ.Bilen; Mihri Belli, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Reşat Fuat da içinde, pek çok eski TKP’liyi suçlamış, birçoğunu hain, provokatör ilan etmişti. Bu temelsiz ve inandırıcı olmayan suçlamalar TKP’ye çok zarar verdi, ciddi bir güven bunalımı yarattı. Diğer yandan Marksist sol içinde çatışmacı kültürü daha da kamçıladı ve dolayısıyla yalnızca kendisine değil sola da zarar verdi. Bu anlayış ancak TKP’nin 5. Kongresi (1983) ile düzeltilebildi.

1973 Atılımı’nda Batı Avrupa’daki işçi ve öğrenciler, TKP’nin yeniden örgütlemesinde köprübaşı görevi gördüler. TKP önce Ban Avrupa’ya dayanarak Türkiye’ye uzanabildi.

TKP, ‘73 sonrasında çok farklı çevrelerden, farklı örgütlerden gelen Marksist insanlardan oluştu. Bu farklı çevreler parti potasında erime fırsatı bulamadan 12 Eylül darbesi ile karşı karşıya geldiler. Fakat diğer yandan partiye gelen farklı çevreler partide bir zenginlik de oluşturamadılar. Zira onları birleştiren şey gerçekte partinin program ve tüzüğü değil, büyük ölçüde illegal parti cazibesi, Sovyetler Birliği hayranlığı idi. Bu çevrelerin parti bağlarını gerçekte “parti fetişizmi” kuruyordu. Parti her şeyin, her eleştirinin üzerindeydi. Bu askercil disiplin ve idealize edilmiş monolitik parti anlayışı partide canlı bir fikir ortamının doğmasına engel oluyor ve yaratıcılığı öldürüyordu. (…)

1977 konferansı’nda onaylanan program ciddi bir araştırma ve tartışma ürünü de değildi ve böyle olması partinin o günkü koşullarında beklenemezdi de. Program, klasik iki aşamalı Marksist stratejinin Türkiye koşullarına yüzeysel ve eklektik uyarlanmasından ibaretti. Programın dikkat çeken iki temel noktası üzerinde durmak yeterli olacaktır. Birincisi, “ileri demokratik hükümet ve ileri demokratik devrim” tezidir. Bu strateji tekelleri kuşatma politikasına dayanan gelişmiş kapitalist ülke koşullarından çıkarılmıştı. Gerçekte bizim koşullarımıza uymuyordu. İkincisi, cephe fikriydi. Bu da klasik programların bir ürünüydü. Gerçek yaşamda karşılığı olup olmadığına bakılmaksızın devrimin önkoşulu olarak mutlaka kurulmalıydı. UDC (Ulusal Demokratik Cephe) böyle çıktı ve karşılığı olmadığı ve dahası cephe politikalarının artık geçerliliği kalmadığı için yalnızca kağıt üzerinde kaldı.

Programın zayıflığı hem bir neden, hem de sonuçtu. Sonuçtu, çünkü partinin güncel mücadeleye yol gösterecek pratik bir politikası yoktu. Nedendi, çünkü böyle bir program güncel mücadele çizgisine imkan tanımıyordu. Partide egemen olan sol sekter bir çizgiydi. Partinin programında eylem birliği ve cephe politikaları yer alıyor olsa da, gerçekte her şeyi kendi gücüne dayanarak yapma, her işe parti damgasını basma genel ve baskın eğilimdi. (Bir eylem programı yapma düşüncesi ancak 12 Eylül sonrasında ortaya çıkabildi. “Ulusal Demokrasi” adını taşıyan bir program yapıldı. Bu programda ne denildiğinden çok, getirdiği güncel politika fikri önemliydi. Parti’de yavaş yavaş önceki dönemde yaşama yanıt vermeyen ve kâğıt üzerinde kalan politikaların, daha tam deyişle politikasızlığın, yanlışların başında geldiği görülmeye başlandı. Bu, daha sonra daha belirgin bir çizgi olarak ortaya çıkacak olan kendini yenileme çizgisinin bir başlangıcı sayılabilir.)

Ciddi bir politikanın orta yerde olmayışı, program sorunlarının dikkat dışı oluşu, örgütleme alanında yalnızca tek bir sloganın -”daha fazla üye daha fazla örgüt”- oluşu parti içi demokrasinin bir gereksinim olarak duyulmasını önlüyordu. Parti’de ciddi hemen hiç bir tartışma olmuyordu. Bu durum 1977’ye kadar normal sayılabilirdi, zira parti bu yıllarda örgütlenmesini tamamlama telaşı içindeydi. (…)

Partide kişiye tapma olayı çok açık biçimde vardı. İ. Bilen‘in kişiliği bir bakıma parti tarihi ile özdeşleşiyordu. Parti fetişizmi böylece İ. Bilen’in de putlaştırılmasını getiriyordu. Bu kişilik kültü parti içinde her tür tartışmayı da bastırıyordu, İ. Bilen’in eleştirilmesi partinin eleştirilmesi olarak görülüyordu. (…)

1977‘den sonra parti ülke çapında gerçekten olağanüstü bir hızla ve büyük bir çaba ile etkisini artırmaya başladı. Gerçekten büyük bir enerji ile çalışıldı ama partinin kısa zamanda büyük bir etki yaratmasında, kabul etmek gerekir ki, illegal oluşu ve bunun yarattığı “TKP efsanesi” de ciddi rol oynadı. TKP’nin gücü var olduğundan fazla görülüyor ve her duruma hazırlıklı bir örgütlülüğü var sanılıyordu. Parti, dışarıdan böyle görüldüğü gibi, parti üyeleri tarafından da böyle görülüyordu. Bu abartma giderek, partinin de kendisini bu abartılmış gücüne inanmasını getirdi. Bu durum daha sonra ortaya çıkacak vahim sorunların başlangıcıydı. Partinin kısa zamanda elde ettiği başarı bir zafer sarhoşluğuna dönüştü; öyle ki, parti içinde yönetim başarı dışında hiçbir şey duymak istemiyordu. Özellikle TKP’nin uzun yıllar ülke dışında ve etkisiz kalmış olmasının sıkıntılarını en yakından yaşamış biri olarak İ. Bilen bu psikoloji içindeydi, bir bakıma geçmişin acısını çıkarıyordu. Parti örgütleri de giderek bu havaya kendilerini kaptırdılar. Parti yönetimine giden raporların yüzde sekseni başarılmış olağanüstü işleri anlatıyordu. Kuşkusuz bunların çoğu abartmaydı ama parti yönetimi bunları araştırma gereğini dahi duymuyordu, getirilen az sayıda sorun ise bu hava içinde ciddi olarak ele alınamıyordu.

Başarının getirdiği sarhoşluk partiyi güncel politikalardan daha da uzaklaştırdı, sol sekter çizgiyi koyulaştırdı. Dışımızdaki sola karşı da giderek düşmanca politikalar üretilmesini getirdi. İllegalite fetişizmi yaratıldı. Özellikle TİP ve TSİP her şeyden önce yasal oldukları için eleştirildiler ve onlara “yasal Marksizm” yaftası yapıştırıldı. Oysa parti politik bir öngörüye sahip olabilseydi, bu başarıyı sağladıktan sonra önüne tırmanan faşist terörü ve bunun politik sonuçlarını dikkate alan gerçekçi bir eylem birliği programını koymak gerektiğini görürdü. Diğer yandan, eğer politik durumda yakın bir darbe tehlikesi görmüyorsa. o zaman da ”yasala çıkmayı” somut bir hedef olarak önüne koyması gerekiyordu. Bir ara, l977-78’lerde, yönetim içinde ele alındıysa da bu, ciddi düşünülmüş bir politikadan çok, gelip geçici bir düşünceydi ve parti içi atmosfere uygun düşmüyordu. Belirtmeye çalıştığımız gibi, parti içi atmosfer illegalitenin fetişleştirilmesi doğrultusunda idi.

İllegalitenin fetişleştirilmesi ve koyulaşan sol sekter çizgi, çatışmaların, sivil faşist terörün artmasına paralel olarak, parti içinde sorunların patlak vermesini de getirdi. İşçinin Sesi olayı ortaya çıktı. Bu grup gerçekte partinin genel ideolojik çizgisi dışında bir şey söylemiyor, bu çizgiyi teorileştirmeye çalışıyordu. Partiyi bir bakıma söylediklerini yapmaya davet ediyor, “barikatlara çıkacağız” belgisini yaşama geçirmesini partiden istiyordu. Bu tartışma partinin gerçek gücü üzerine düşünülmesini sağladığı için yararlı oldu. Sisler içinde de olsa yavaş yavaş sağduyu belirmeye, yalnızca partinin gücü ile sonuç alınamayacağı, gücümüzü abarttığımız görülmeye başlandı. Böyle de olsa asıl yanlışın sol sekter çizgide olduğu o tarihlerde görülemedi, bu gerçek 12 Eylül’den çok sonra ifade edilebildi. Sol sekterlik İşçinin Sesi grubuna yükleyerek, bu grup partiden atılarak, bir bakma, parti ruhunu huzura kavuşturdu. Buna rağmen, partide sol sekter çizgi hafiflemeden sürdü. Parti iyice politikasız, hatta tutumsuz kaldı. Bir yandan “devrimci durum” reddedilmekle birlikte, bir “devrimci kabarma” bekleniyor, diğer yandan faşist bir darbe tehlikesinden söz ediliyordu. Bu ikilem içine parti sıkışmıştı.

Bu politik koşullar ve parti içi ortam eşliğinde parti, hızla iç sorunların patlama noktasına doğru yaklaşıyordu. Ülkedeki kadrolar giderek yurtdışı yönetimle kopukluğu, politikasızlığı, kararsızlığı, sekter çizgiyi, gizlilikle ilgili bir dizi zaafı, bir kadro politikasının olmayışını görmeye başladılar. Eğer 12 Eylül gelmemiş olsaydı ya da daha sonra gelseydi, partide çok ciddi bir iç bunalım ortaya çıkacaktı ve belki de çok iyi olacaktı, bu partinin köklü biçimde kendini düzeltmesini getirecekti. Onun yerine darbe geldi.

Bilindiği gibi 12 Eylül ilk günlerde TKP’ye vurmadı. Böylece parti olağanüstü bir fırsat elde etmişti, hızla kendini koruma önlemleri alabilirdi. Ama böyle olmadı; parti açık bir atalet içine yuvarlanmıştı. Boş bir iyimserlik vardı; parti üyelerinin pek çoğu kendilerine vurmayacağını sanıyorlardı. Bu psikoloji, 12 Eylül partiye vurunca, panik psikolojisine dönüştü.

Yurt dışı parti yönetimi ülke içinden gelen ve henüz daha 12 Eylül öncesinden başlayan uyanları ciddiye almadı, geri çekilme taktiği izlemek gerektiği önerilerini göz ardı etti ve uzun süre karar veremedi. TKP operasyonuna üç ay kala ancak harekete geçebildi ve geriye çekilme kararı aldı ama artık çok geçti. Bu durumun sonuçları biliniyor.

12 Eylül öncesinin TKP’si aslında illegal bir parti sayılamaz. Parti öylesine genişlemişti ki, sendikalarda ve meslek örgütlerinde, özellikle DİSK, İGD, İKD içindeki konumlarıyla öylesine apaçık orta yerdeydi ki, kadrolarının neredeyse yüzde sekseni biliniyordu. Kısacası, parti yarı-yasal bir konumdaydı. Pek çok sorunun kaynağı ve 12 Eylül darbesi ile gelen ağır kayıplar bu konumun yarattığı çelişkinin bir sonucuydu. Bu konumdaki partide kayıplar kaçınılmazdı. Buna rağmen çok uzun sürmüş olsa da parti 12 Eylül’ün ağır koşullarında tutuklamalar sürerken toparlanma çalışmalarını başlatabildi. Bu çok sancılı bir toparlanma oldub Bağı kopan bir çok üyeye ulaşılamadı ya da çok geç ulaşıldı. Cezaevlerindeki durumla yeterince ilgilenilemedi. Bütün bunlara rağmen TKP ilk kez darbeye karşın kendi tarihinde ülkedeki örgütlü varlığını korumayı başarabildi.

Bunun ardından TKP, ellibir yıl sonra gerçekleşen ilk kongresini yani 5. Kongre’yi topladı (1983). Kongrenin toplanması partinin toparlanma sürecini hızlandırdı. Bu kongre pek çok karar aldı; ama en önemlileri TIP- TKP birliği ve tarih tezi üzerine olanlarıydı. (…)

[5. Kongre’nin tarih tezi olarak kabul ettiği] ikinci önemli kararı; parti tarihi ile ilgili olarak özellikle İ.Bilen tarafından kimi yaşayan ya da ölmüş eski partililere yönelik haksız ve gerekçesiz saldırıları ortadan kaldıran, “parti tarihi benimle başlıyor” biçimindeki eski, bir bakıma gelenekselleşmiş zihniyeti mahkûm eden, partiye emek vermiş herkese görüşleri ne olursa olsun sahip çıkan, sayılan isimlerin hain, provokatör olmadığını kabul eden, tarihe olumlu ve birleştirici yaklaşan tarih tezidir. Bu kararda da zayıflık vardı, örneğin Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli sayılmamıştı ve bu yanlıştı. Diğer yandan bu kucaklayıcı politika daha kapsamlı olmalıydı, özeleştiri kaçamaksız yapılmalıydı. Örneğin o tarihlerde Maocu denilen parti ve çevrelere karşı “Maocu bozkurtlar”, diğer radikal sol gruplara yönelik “göşist” suçlamaları geri alınmalıydı. Kimi aydınlara, örneğin Aziz Nesin’e yapılan haksız ve çirkin saldırıların özeleştirisi kaçamaksız yapılabilmeliydi, olmadı. (…)

[5. Kongre’de kabul edilmiş olan yeni programının iç çelişkileri partiyi] 12 Eylül’den çıkış konusuna daha realist düşünmeye yöneltti. Giderek “güncel politika” temel bir konsept oldu ve TKP’yi “sınıfa karşı sınıf “yanlışından çıkardı. Teorik bir açıklık yavaş da olsa doğmaya başladı, “dar sınıf’ bakışı ve indirgemeciliğin temel bir yanlış olduğu görüldü. Yok edilmesi gerekli “düşman” kavramı yerini “karşıtlarımız” kavramına bıraktı ve bunun sonucu daha sonra somut, güncel politika yapmanın kapısını aralayan “rejim karşıtı” güçler temel görüşüne varıldı. Bu ise duruma aktif müdahale konseptini ortaya çıkardı.

TKP’de bu yeni yaklaşımları somutlayan ve derleyip toplayan gelişme, esas olarak, “demokrasi” sorununun yeni baştan ele alınıp bu konudaki eski görüşlerin gözden geçirilmesine başlama girişimi oldu. MK 4. Plenumu bu konuyu başlı başına ele aldı. Böylece TKP’de demokrasiyi ”bir araç” olarak görme anlayışı kırılmaya ve demokrasiyi ille de devrim bağıntısı içinde görme, dar sınıf bakışı ile ele alma yanlışları görülmeye ve bu yanlışlardan uzaklaşılmaya başlandı. Paralel olarak, reel sosyalizm bizzat gözlemlere dayalı olarak kafalarda sorgulanmaya başlanıyordu. Ama bu çok utangaç bir sorgulama idi ve henüz bir başlangıç idi. Buna rağmen yavaş yavaş gelecek sosyalizmin o günkünden farkı olacağı düşünülmeye başlanmıştı. Bunda, demokrasi ile sosyalizmi araya devrim bağlacı koymadan düşünebilme önemli rol oynadı. Bu yaklaşım daha sonra sosyalizme demokratik yoldan gitme ve sosyalizmde daha fazla demokrasi düşüncelerine götürecekti. Bu noktaya yaklaşıldığında, bu süreç artık TİP-TKP birliği çalışmalarında birlikte yaşanan düşünce gelişimi ve kendini yenileme süreci halini aldı.

Parti anlayışı çerçevesinde ise, ilk görülen ve eleştirilen yan parti içi demokrasinin zayıflığı, ciddi bir tartışma kültürünün olmayışı idi. Farklı görüşlere hoşgörü partinin dayanması gereken temel bir ilke olarak parti gündemine girdi. Ancak bu kuşkusuz söylendiği gibi kolayca yaşama geçemedi. Partinin programında, politikasında ve parti anlayışındaki bu açılımlar bir açmazı öne koyuyordu. Böyle bir politika ve söylenenler ancak yasal bir partide gerçek karşılığını bulabilirdi.

Geçmişin muhasebesi çerçevesinde son olarak sorgulanması gereken konu TKP-Sovyetler Birliği ilişkileridir. (…) Burada söylenmesi gereken şudur: Kamuoyunda sanıldığının aksine TKP ile SBKP arasında bir direktif ilişkisi asla olmamıştır. Ne var ki, tarihsel nedenlerle ve değindiğimiz Komintern geleneklerine bağlılık sonucu TKP kendini [SBKP‘ye] gereğinden fazla bağlamıştır. Kendinden hiç kimse talep etmediği halde, Sovyetler Birliği’ni her halükarda savunma misyonunu üstlenmiştir. Diğer yandan ülkedeki politik gelişmelerle ilgili özgün politikalar üretemediği için de, politik analizlerinde Sovyetler Birliği’ni izlemiştir. Bu durum reel sosyalizmin yanlışlarını görememe, Marksizmi salt onun Sovyet yorumu ile sınırlı kavrama kısırlığına götürmüştür.

Ülke içindeki sekter politikalar nedeniyle de, her Sovyetler Birliği eleştirisi ”anti- Sovyetizm” olarak suçlanmış, böylece yaratıcı kuramsal çabaların ve düşüncelerin önüne geçilmiştir. Bu konuda kraldan fazla kralcılık yapılmış, örneğin euro-komünistler, özellikle İtalyan Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’nin yapmadığı ölçüde neredeyse aforoz edilmiştir. Diğer yandan, devletçi sosyalizmin bir sonucu olarak, TKP-SBKP ilişkilerinde daha çok Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile ilgili devlet politikasının çıkarları etkili olmuştur. Sovyetler Birliği, Türkiye’deki rejim ne olursa olsun, onunla iyi komşuluk ilişkilerini koruma kaygısı ile hareket etmiştir. Kuşkusuz bu politika kendileri açısından anlaşılabilir bir politikadır; ancak, partiler arası ilişkilerde durumun farklılaşması gerekirdi. TKP geçmişten gelen nedenler ve bu ve benzeri yanlışları sonucu ulusal bir parti olma kimliğini kanıtlayamadı, resmi parti damgası yedi.

TKP‘nin geçmişi ile ilgili, bütün bunların yanı sıra, TKP’nin tarihinin aynı zamanda demokrasi, insan hakları ve özgürlük için militan ve özverili mücadeleler tarihi olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekir. Diğer yandan bu tarih yaşanmış sayısız kişisel acıların, kişisel direniş ve dirençlerin tarihidir. (…)