ARA YAZI – II GİRİŞ YERİNE BİR AÇIKLAMA ;



Ataman Aksoyek
 - 26/02/2008 18:30:53 (575 okunma)


ARA YAZI – II


GİRİŞ YERİNE BİR AÇIKLAMA ;

Bir yazıyı sürdürürken yapılan sapmanın iyi bir şey olmadığını ben de biliyorum ama, türban konusu o denli gündeme girdi ve beni rahatsız etti ki, bu konuya kaydım.
İki konuyu birleştireyim dedim ama,
yazdıkça laiklik ve başörtüsü konusuna gömüldüm.
E-postama gelenler, televizyonlardan seyrettiklerim benim rahatsızlığımı arttırıyordu.
Gençlerin tartışırken ileri sürdükleri gerekçeler, başörtülü kızlarımızın çıkışları
hep asıl konuyu gözden kaçırıyormuşuz izlenimi verdi.
Dünya’yı, Türkiye’den ibaret sanıyorduk. Üç boyutlu düşünülmediği için, büyük ve genel bir oyunu gözden kaçırıyorduk endişesine kapıldım.
Belki bütün söyleyeceklerimin toparlanması olacak olan “Avrupa’da Selefiler “i yine önümüzdeki yazıya bırakıyorum.
Bağışlarsanız sevinirim 



Bernard Levis, 1984 yılında yayınladığı “Comment l’Islam a découvert l’Europe” (İslam Avrupayı nasıl Keşfetti) isimli kitabının ilk bölümünde 7. yüzyıl’da, Peygamberin çağrısına başladığı dönemde bölgeyi ve Arap Yarımadası’nı anlatıyor. Akdeniz’in hemen hemen tamamı, Avrupa, Asya ve Afrika’nın sahilleri Hıristiyanlığın etkisindeydi. Hıristiyanlığın yanında bölge bölge Musevilik ve Manizm görülüyordu. Doğu Roma İmparatorluğu(Bizans) etkinliğini sürdürüyor, Suriye, Mısır, Filistin, Anadolu, Güneydoğu Avrupa ve Afrika’nın bazı sahillerini kontrol ediyordu. Batı Roma İmparatorluğu çökmüştü, ama Kuzey Afrika Hıristiyan olan Berberi kabileler Hıristiyanlığı yaşatmaya çalışıyorlardı. Mezopotamya’da, Pers İmparatorluğu’nda Hıristiyanlık hüküm sürüyordu.

Arap Yarımadası’nda da Putperest bir çoğunluk, Musevi ve Hıristiyan bir azınlık vardı.

Muhammed’in 632 yılında ölümünden kısa bir zaman sonra, Araplar, Suriye, Filistin ve Mısır’ı ele geçirdiler. Müslümanlara katılanlarla güçlenerek İspanya’yı, Sicilya’yı, Malta’yı işgal ettiler. Fransa’nın ortalarına (Poitiers’ye) kadar geldiler. İngiliz Tarihçi, Edward Gibbon (1737 – 1794), “A Vindication of Some Passages in the Fifteenth and Sixteenth Chapters of the History of the Decline and Fall of the Roman Empire” isimli kitabında “….Cebelitarık’ta Loir nehrine kadar 1000 milden fazla mesafe vardı, Ren Nehrini geçmek Nil Nehrini geçmekten, Cebelitarık Boğazını geçmek, Manş Denizi’ni geçmekten daha zor değildi. Eğer bu akın devam etseydı Polonya sınırına veya İskoçya Dağlarına kadar devam edebilirdi. Bugün Oxfort okullarında sünnet edilmiş halka Muhammed’in kutsallığı anlatılıyor olabilirdi….” Diyor.

732 yılında Charles Martel Poitiers savaşında Müslümanları yenerek bu yayılmayı durdurur. Bernard Levis, Arap vakanüvislerinin bu savaştan pek söz etmediklerini veya şöyle değinip geçtiklerini söyler.

Müslümanları ilk geriletenler doğuda Hazar Türkleri ile Batıda Vikingler olmuştur. Daha sonra Doğudaki Hıristiyan halklar ve Gürcüler Müslümanlara karşı isyan etmeye başladılar. Suriye’de ve Yunan Adaları’nda Müslümanlar yenilgiler yaşadılar. Karadeniz, Hazar adası Müslümanların elinden çıktı. İberik yarımadası Hıristiyanlara terk edildi. Ve, 1098 yılında haçlı Seferleri Başladı.

Yine Bernard Levis, Müslümanların Haçlı kelimesini bilmediğini söyler. On birinci Yüzyılda İslam Medeniyeti Türklerin ve Moğolların akınlarıyla dağılma işaretleri vermeye başladı.

Batı Avrupa insanları tasnif bakımından değişik yöntemler uygulamışlardı. Müslümanların Dünya’ya bakışları farklıydı. Arapça’da Arabistan’ı dahi tanımlayan bir kelime yoktu. Müslümanlar dünyayı iki bölümde görüyorlardı. Darü’l- İslam (İslamın yeri/evi) ve Darü’l Harp (Savaş yeri/evi). Darü’l-İslam, İslam kurallarının hakim olduğu yerdi. İslam İmparatorluğuydu. Darü’ü-l Harp, bunun dışında kalan dünyayıydı. İslam’a göre, tek tanrı olduğuna göre tek ülke ve tek kanun olmalıydı. İslam mantığı İslam’ın dışında bir bölgeyi ebediyen Darü’l-harp olarak kalacağını kabul etmez. Tüm insanlık er veya geç İslam’ı kabul edecektir. Bu yolda çalışma her Müslüman için bir görevdir ve buna “Cihat” denir. Bu mücadeleyi sürdüren kişiye de “Mücahit”. (Mücahit Erbakan’ın öğrencisi Mücahit Erdoğan gibi) Kutsal olan İslam’ın yasası “Şeriat”a göre, Darü’l-Harp, Darü’l İslam’ın kontrolüne girinceye kadar bu mücadele devam edecektir.

Dolayısıyla Müslüman bir ülkeyle, olmayan bir ülke arasında barış anlaşmasının yapılması hukuken mümkün değildir. Yapılsa bile on yılı geçemez. (gereğinde bu süre uzatılabilir) Bu geçici olarak sulh yapılmış, Müslümanların koşullarını kabul etmiş bölge veya ülkelere Darü’l-Aht (Dar’ü-l Sulh) denir. Müslüman ülke, haber vermek koşulu ile, istediği zaman bu barışı bozabilir. Hatta, bir Müslüman’ın Darü’l-Harp olan bir bölgeye seyahati dahi vacip değildir. Klasik Fakihler, bir Müslüman’ın Darü’l Harp’e seyahat iznini koşullu olarak vermişlerdir. Bunun için o Müslüman’ın bir garanti temin etmesi gerekirdi (Eman). Ticaretin geliştirilmesi için gereğinde bir Müslüman’a şehri Ernan verilebilirdi.

Elmalılı Hamdi Bey, ünlü Tefsirinde “…. Düşmana karşı savunmada tüm gücünü harcamaktır ki, üç kısımdır ; Birincisi, açıkça kendini belli etmiş düşman ile yapılan cihat. İkincisi, şeytan ile yapılan cihat. Üçüncüsü de nefis ile yapılan cihattır….” demektedir. Elmalılı bu üç kavramın değişik müelliflerin değişik versiyonlarını öne çıkardıklarını, kavramın en doğru yorumunun karmaşık olmasında olduğunda söylüyor. Elmalılı, “mücadele” kavramının da “savaşmaktan” daha geniş olduğunu ekliyor. 

İslam Cihat’ı değişik dönemlerde, değişik anlamlar yükleyerek kullandı. Zayıf olduğu zaman içe dönük, güçlü olduğu zaman dışa dönük yorumladı. Genel kabul edilmiş şekli, İslam alanını genişletmek için yapılan mücadele olarak kabul edildi. Günümüze dönersek, Türban için verilen mücadele bir cihat’tır.

İslam’da Laiklik ; Bir siyaset bilimci olan, Rahip Pierre de Charentenay sj. dinlerin jeopolitiğini anlattığı kitabında ; “dinlerle dünyanın ilişkileri düşünüldüğü zaman önümüze çıkan önemli noktalardan birisi de laikliktir. Laiklik, politik iktidar ile dini iktidarın sınırını tayin eden sınırdır. Laiklik bu iki alanın birinin diğerini yok etmeden, ezmeden, ulusal çerçeve içinde yan yana birlikte yaşamalarını temin eden, çağdaş politik anlamı ile,”dinle siyasi yetkinin, kiliseyle devletin ayrı olduğu, birbirinden ayrılması gerektiğini ifade eden” Hıristiyan bir ilkedir” (veya düşüncedir), diyor.

Bu iki güç, aynı ülkede aynı halkla ilişkili olduklarından, karşılıklı ilişkilerini, kendi özel alanlarını muhafaza ederek, uzlaşma içinde götürmek zorundadırlar.

Her ülkenin kendine özgü, tarihinden kaynaklanan, değişik laiklik anlayışı vardır.

Fransa, 1905 yılında çıkarılan bir kanuna kadar, laiklik anlayışını daha kalın ve siyah çizgilerle çizmiş, Fransız Devrimi’nden gelen, Katolik Kilise’nin devletin ve politikanın çok içine girmiş olmasından kaynaklanan devletin ve dinin ayrılığı ilkesini uçlara götürmüş olan bir ülkedir. Yıllar içinde bu bakış daha esnek bir hal almıştır.

ABD ve Almanya gibi başka ülkelerde de laikliğin, daha uzlaşıcı, işbirlikçi bir uygulaması olduğunu görüyoruz.

Ülkelerin laiklik uygulamasında olduğu gibi, dinlerin de bu konuda farklı ilkeleri vardır. İran’ın, Suudi Arabistan’ın, Cezayir’deki belli partilerin ve başka ülkelerin yaklaşımı uzlaşmazdır. Bu devlet ve gruplara göre hakim olması gereken hukuki düzeni İslam’ın kurallarına uymalıdır. Fark, İslam’ın bizatihi kendisinden değil, Kuran’ın yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.

Katolik inanışı da, II. Vatikan Konsiline kadar daha uzlaşmaz bir tutum izlemekteydi. Devletler dinlerin alanına saygı gösterirken, dinler de devletin kamu uygulamalarına kendilerini uydurmaları gerekmektedir.

İslam, kendisinden evvelki dinlerin, bir anlamda devamı, onlardan da etkilenmiş yeni bir dindi. Eski dinlerde inanç, hakim kişi veya kişilere yaptırım olanağı sağlıyordu. Hıristiyanlık da belli bir tarihten sonra, hükümdarın aracı oldu. Hıristiyanlıkta genel kabul edilen kural, Matta’nın İncil’inde, İsa’ya atfen ilettiği “….Öyle ise, Kayzer’in şeylerini Kayzer’e, Tanrının şeylerini Tanrıya ödeyin…” sözleri, genelde, kilise’nin ve devletin ayrılmasını, yan yana yaşayan birbirinden bağımsız iki erkin oluşmasını getirmiştir. Musevilikte, tanrı hükümdardı. Hıristiyanlıkta, Peygamberin siyasi erkle hiçbir ilişkisi yoktu. Müslümanlıkta, Tanrı üstün hükümdarlık sahibi, peygamber onun vekili, onun yeryüzündeki gölgesi idi. Peygamber, İsa ve Musa’da olmadığı gibi, zafere erişti. Topraklar ele geçirdi, kendi devletini kurdu ve yönetti.

Müslümanlar arasındaki bölünmelere girmeyeceğim ama, tayin edici olması hasebiyle, kendi aralarında yaptıkları bütün savaşların dini değil, siyasi ve ekonomik olduğuna işaret edeceğim.

Türkiye Felsefe Kurumu” ve “Fédération Internationale des Sociétés de Philosophie” kurumunun başkanı. Prof Ioanna Kuşuradi’nin “Dünya, İslamiyet , Demokrasi” başlıklı bir konuşmasındaki şu sözleri, kanımca, günümüzde, Türkiye’de yaşanan tartışmalarda dikkat edilmesi gereken bir saptama. “….. Yeni bir yüzyıla girerken, dünyamızın entelektüel ve siyasi ikliminde zıt ve aslında birbiriyle bağdaşmayan iki ana eğilim görülmektedir. Bu eğilimlerden biri insan haklarının teşvik edilmesi, diğeri etnik ve dini kimliklerin de içerdiği kültürel kimlikler denilenlerin teşvik edilmesidir. Bunları teşvik etme yolunun demokrasi olduğu varsayılır ve demokrasi, o her ne ise, zamanımızın her derde deva ilacı sayılır.

İnsan haklarını ve kültürel kimlikleri aynı anda teşvik etmekle iki farklı türden normları teşvik ettiğimiz ve bunun sonucunda da aynı meseleler hakkında çok kere çelişkili normlar teşvik ettiğimiz dikkatimizden kaçıyor……” Bu vurgulama, Alacalı Demokratik hareketleri ve bizim 2. Cumhuriyetçileri düşündükçe daha anlam kazanıyor.

İnsan Hakları konusu İkinci dünya savaşından sonra gündemlere özellikle ve artarak girdi. Ama, önemli bir karmaşayı da birlikte getirdi.

Pek çok gelişmekte olan ülkenin sömürge olmaktan çıkmaları sonucu bu ülkelerin ve özellikle İslam aleminin aydınları “beyinlerinin sömürgeleştirilmiş olmasından kurtulmak için” kültürel kimlik konusuna daha fazla eğilmeye başladılar. Eski bir sömürge olsun veya olmasın, tercihlerini “modernleşme” yönünde yapan ülkelerin insanları bu düşünce olarak sömürge olmaktan kurtulmanın yollarını düşünmeye başladılar. Bu arayış neyi ifade ederse etsin kabul görmeye, kültürel veya dini arayışları başladı.

Burada Prof. Kuşuradi, bir farka dikkatleri çekiyor ; eğer kişi, “ben kimim ?” sorusunu sorarsa, bu soruyu sahip olduğu değerlerle cevaplayabilir”. Buna karşın, bir grup (veya ulus) “biz kimiz ?” sorusunu sorarsa işler karışık hale gelir, bilime baş vurmak gerekir, diyor.

Bu durumu bir kenara bırakıp somut duruma bakalım.

Bu grup (veya uluslar) İstedikleri sorunun cevabını bulamazlarsa o zaman aramalarını, daha mutlu, başarılı oldukları eski dönemlerde yapmaya yöneliyorlar. Kendilerini sömürmüş, aşağılamış ve daha ilerlemiş ülkelerden de kendilerini sadece “teknolojiyi” almakla sınırlanıyorlar. Eskiye yönelerek, o eski, parlak günlere dönerek, kimlik krizlerini aşabilmeyi umuyorlar.

Yaygın olan, “insan hakları” ve “hoşgörü” gibi kulağa cazip gelen söylemlerin köktenciliği ve ortaçağ düşüncesini, “metafiziğin” hızla ve serbestçe yayıldığı görülüyor. Geçen akşam televizyonda bunun çok canlı bir örneğini gördüm ; İyi bir konuşmacı olan, kendisiyle tartışmaktan zevk aldığım Abdurrahman Dillipak, “hoş görü”, “eşitlik” ve “insan hakları” kavramlarını kullanarak ortaçağ ve metafizik düşünceyi çok başarılı şekilde savunmaktaydı.

Dillipak, İslami kesimin, kendi dışındaki aydınlarla başarılı diyalog kuran, çok kendine özgü kişiliği olan bir gazetecidir. Onun yazdıklarını ve söylediklerini takip etmek pek çok noktada aydınlık getirebilir, diye düşünüyorum. Onunla olan değişik tartışmalarımızda belli bir noktaya kadar birlikte gider, ama belli bir noktadan sonra ayrılırız. Akdeniz konularında uzman, Katolik ve Le Monde gazetesi araştırmacılarından Jean- Christophe Ploquin’le 1996 yılında Dillipak ile yaptığı söyleşi çok tipiktir. Batı toplumu ile söylediklerine, çok dikkatli dinlemediğiniz takdirde, katılırsınız. Ona göre, Batı toplumu insanın kişiliğini ezer, tüketiciye indirir, sorumsuzdur, kendi tarihiyle ilgilenmez, geleceği düşünmez vs. vs. Bunları sıralarken, kadının fonksiyonunu anneliğe indirir, eve kapatır. Dillipak bunları sıralarken İslam Medeniyeti’ni yüceltmeye ve kurtuluşun onda olduğunu anlatmayı ihmal etmez.

Söyleşinin yapıldığı dönem, Erbakan’ın Başbakan olduğu dönemdir ve Dillipak, beş ile altı yıl içinde, tüm güçlerini seferber ederek, toplumu değiştireceklerini, “moral değerleri” yücelteceklerini, buna öncelik verileceğini, devletin ve Kemalizm’in baştan tanımlanacağını söyler. Ona göre 70 yıldan bu yana sürdürülen batılaşmanın bütün tanımlarının yanlış olduğu anlaşılmıştır ve bu dönem kapanmıştır.

Günümüzde de, Türkiye’de İslam’ın kabardığı günlere geri döndük. Kanımca Erdoğan, Erbakan’ın bir başka versiyonu, Erbakan okulunda öğrendiklerini daha akıllıca kullanan bir baskısı. Günümüzde de bir çok laik politikacı ve bilim adamımız, her fırsatta Türkiye’nin Müslüman kimliğini, bunun önceliğini vurguluyorlar.

Bugün olduğu gibi, Erbakan döneminde de İslami merkezin, sorunları çözecek ekonomik bir projesi yoktu. “Adil düzen” diye sundukları proje “Saadet Dönemi’nin anıları taşıyordu. Sorunları biraz fıkıh, biraz mecelle ile çözmeyi düşünüyorlardı. Hukuk için, “Medine Anlaşması”nı öneriyorlardı.

Türkiye’de İslam konusunu çok iyi araştırmış bir gazeteci olan Ruşen Çakır, 1990 yıllarının ortalarında (nerede olduğunu şimdi hatırlamıyorum) bir seri yazısında (hatırladığım kadarıyla) “Refah Partisi, İslam görüşünü taşıyan bir politik partidir. Her katmana uygun bir söylev sürdüren, her nabza göre şerbet veren bir söylevi vardır” diyordu. Erdoğan, hocasından öğrendiklerini, daha modern bir paketle, batı destekli olarak sunmakta. Prensipleri, kuralları kendi işine geldiği gibi yorumluyor ve sunuyor. İlerde değineceğim “hegemonya” da ondan yana olduğu için sözleri inanılır olarak alınıyor.

Yine Dillipak, Batı’dan alınacak şeyler olduğunu söyler ; Windows, Internet gibi. Bunlar yaşamı kolaylaştıran daha rahat yaşamamızı sağlayan şeylerdir. “Batıdaki yararlı olan şeyleri almakta tereddüt etmemeliyiz” der ama kural’ın, “aynı fikirde isek senin dediğin, ayrı fikirde isek benim dediğim” olduğunu da dolaylı olarak eklemeyi ihmal etmez.

Dillipak,’ın, lütfedip imzalayarak verdiği “Yaşasın Şeriat” isimli kitabı da, konumuza açıklık getirir. Dillipak, “…Şeriat, ’Meşruiyet, hukuk, Kanun” demektir…” diye tanımlarken, “… İslam Şeriatı demek, İslam Hukuku; İslam’da meşruiyetin alanını tayin eden bir tanımlama gelir….” diye de eklemektedir. Önemli olan ulus değil, ümmettir.

Neyse, yıllar sonra, bir 32. Gün programında karşıma çıkan bu eski tanıdığın çağrıştırdıklarını, bir parantez içinde bırakıp, kaldığımız yere, Prof Kuçuridi’den anladıklarıma dönelim.

Bir ülkede, grup hakları, o ülkenin gerçek koşullarında temel insan haklarının gerektirdikleridir. Bunlar bir gruba verilmiş ek haklar değildir. İnsan haklarının dini açıdan çoklu toplumlarla ilişkili olarak gerektirdiği en temel şey, sekülarizm veya laiklik denen ilkeye sıkı bir şekilde uyulmasıdır. Bir devlette, kamu işlerinin olduğu gibi toplumsal düzenlemelerin ve yasamanın da, yurttaşların çoğunluğunun dini normları dikkate alınmadan yapılması talebini getirir. Bunun böyle olduğunu kabul edersek, laiklik, insan hakları ilkelerinin belirleyici olabilmelerinin zorunlu ön koşulu olarak görülmektedir.

Görüşler çeliştiği zaman söz konusu olan “tolerans“ın sınırlarının belirtilmesi gerekir. Tolerans, kamu işlerinin düzenlenmesini ve yönetimini engellediği zaman söz konusu olamaz. Söylediklerimizin başına dönersek, sekülarizm veya laiklik ilkesine uymayanın tolerans konusu olamayacaktır diyebiliriz.

Ünlü, Mısırlı Filozof Fuat Zekeriya, “İslam, Müslümanların yaptıklarından başka bir şey değildir” diyor. Katılmamak mümkün değil. İslam’la ilgili yazılanlar, söylenenlerle görülen ve yaşananlar çok değişik. Ben kendi hesabıma, yaşananlar ile okuduğum pek çok yerdeki İslam’ın aslının pek benzerliğini göremiyorum. Ya İslam’ın aslı bu değişime uygundu, değişti veya İslam’ı anlatan doğruyu anlatmıyorlardı. Bir de İslam adına konuşanlar, İslam’ı kendi işlerine, çıkarlarına, hırslarına geldiği gibi, anlatıyorlar. Senelerce evveldi, Kurban ile ilgili bir toplantıda Mehmet Şevki Evgi, mealen, bir uygulamadan söz ederken, “1400 yıldan beri böyle geliyor ve böyle gidecektir” demişti. İslam’da, kişi kendini geliştiremiyor. Felsefesi de buna izin vermiyor.

İslamcılar (terimi ben şahsen sevmiyorum ama dilimize yerleştiği ve belli bir tavrı anlattığı için kullanıyorum) dış dünyaları ile karşılaştıklarında iki türlü tavır gösteriyorlar. Evvela, bütün akımların ortak olduğu belli kalıplara (onu da işlerine geldiği ve duruma göre değiştirerek) uyarak, belli kural, kalıp, değer ve ilkeler vardır ve değiştirilemez diyorlar. Saniyen, bu 1400 yıllık kurallara uyma yerine, bu kuralları yeni dünya’nın koşullarını dikkate alarak yorumlayanlar. Yani günü 1400 yıl evvele döndürmek isteyenlerle, 1400 yıl evvel söylenmiş olanları günün koşullarında yorumlayarak çelişkiyi kaldırmak isteyenler. Görüldüğü kadarıyla ve pek çok uzmanın dikkatleri çektiği akım, özellikle son 20 – 30 yıldır birinci grubun sesinin çıktığını görüyoruz. Bu eğilim Müslüman ülkelerin koloni olmaktan çıkmaya başlamaları, özgürlüklerine kavuştuktan sonra boşalan yeri doldurmak için yeni politik alternatifler aramaları, kişilik aramaları, ideolojik temeller gereksemeleri, kopan kültürel bağların yerine buz dolabından çıkardıkları islami kuralları koymaya çalışmaları, ile başladı.

Eski parlak İslam medeniyetini günlerine dönmek için ve bu parlaklığı sağladığına inandıkları otoriter İslam’a bağlılığa dönmeye çalıştılar. Aslında bu marazi bir tutumdu. Görüleceği gibi bu bir orta çağa dönüş eğilimidir.

Laiklik (veya laïcité) güncel toplumda, Müslümanlar için de aklın gereksediği politik ve sosyal bir gereksinimdir. Nitekim, 1960’lı yıllara kadar politik hayatın çok ağır bir ekseriyeti dinlerin iç işlerine karışmayı düşünmedikleri gibi, Müslüman toplumun da hareketlerini kısıtlamayı düşünmüyorlardı. Son 25 yıldır, şiddet yanlısı bir İslam anlayışının ortaya çıkmasıyla İslam’ın geneline karşı bir direniş baş gösterdi.

Deneyim ve örneklerden görülüyor ki, laik veya seküler bir ortamda kamu özgürlükleri, dinin hakim olduğu bir toplumdan çok daha geniş uygulanabilmektedir. İslam’ın parlak dönemlerinde, azınlıklara çok toleranslıydı söylentileri de gerçeklere uymamaktadır. Örnek gösterilen Osmanlı ve Endülüs hükümdarlıkları İslam’ın her şeyiyle uygulandığı topluluklar değildi. İslam’ın kuralları uygulanmaya başlandığında temel özgürlüklerin yok olduğunu görüyoruz.

Bir toplumun uluslar arası ilişkilerinin yürütülebilmesi için de laikliğe gereksinim vardır.

Ülke içinde de laiklik yerleşmediği zaman, bölünmeler görülmektedir. Örneğin ; Filipinlerde Müslüman halk Endenozya’ya, Lübnan Hıristiyanları Fransa’ya yakınlık göstermektedir. Benzer örnekleri Balkanlar’da da görmekteyiz. Dinin ağır bastığı ülkelerde de, dini motiflerin çatışmaları getirdiğini görüyoruz. (Hindistan – Pakistan örneğinde olduğu gibi) 

Görüldüğü gibi, Laikliğin (veya sekülarizmin) uluslar arası ve ülkeler arasındaki ilişkilerde ve eşitlikler konusunda bir “sine qua non” olduğunu görüyoruz. Son 20 yıldan bu yana, Arap- Müslüman düşüncesinde laiklik kavramının daralıp, çarpıtılıp gerilediği görülmekte. Bu daralma sadece geniş halk tabanında değil, aydınlar arasında da yankı bulmakta.

Laikliğin, günümüzün Arap-Müslüman toplumlarında, ortaya çıkışı bir sosyal proje olarak değil, bir ideolojik, politik alan olarak görülüyor. Pek çok İslamcı kuruluşun ideologu tarafından günümüz Cahiliye döneminden yeniden doğuşuna gidilen bir aşama, İslam değerlerinin yeniden hayata geçirilmesi için gaza yapılması gereği dile getiriliyor.

İslam’ın orta çağ ilkelerini uygulamak isteyenler demokrasi kavramını da sevmezler. Demokrasilerde halkın istediği dikkate alınır. Halbuki Ortodoks İslam da yanılmaz olan bir lider vardır. Bu katılığı örtmek, sistemin demokratik olduğunu göstermek için “Şura” kuruluşu ortaya atılmıştır. Ama unutmamak gerekir ki, şura bir danışma organıdır. Karar organı değil. Karar veren, Şuranın kararlarına uymak, veya onun fikirlerine baş vurmak zorunda değildir. İslam felsefesinde kişiye güven yoktur, karar Allah’a aittir. Müslüman Kardeşler’in KurucusuSeyit Kutup’un yazılarında bu ifadeyi görürüz, Bu ilkeleri benimsemiş olan pek çok İslami kuruluşta da bu düşünce sistemine geniş şekilde rastlarız.

İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, Üçüncü Dünya’ya çıkış yolu olarak sunulan Demokrasi hareketleri Ekonomik alanda tavan ve taban arasındaki farkları büyütmüştü. O dönemde, ilerici aydınlar, sunulan burjuva demokrasisini, “Emperyalizmin Truva Atı” olarak görüyorlardı. Gençliğimizde, bu gün akıllardan tamamen çıkmış olan, “Komprador”, “Cici Demokrasi”, “Filipin Demokrasisi” günlük kullanılan deyimler arasına girmişti. Batılı aydınlar da demokrasiyi, emperyalizmin dışında bir unsur olarak düşünmüşlerdir.

Sosyalist sistemin dağılmasından sonra da, alacalı demokrasiler, küreselleşmenin araçları olarak kullanılmıştır.

İslamcı düşünce, demokrasiye yabancıdır demiştik, İslamcılık ideoloji olarak Şeriat sistemine ayrılmayacak şekilde yerleşmiştir. İslam’ın hakim olmadığı hiçbir devlet şekli düşünülemez. Suudi Arabistan Anayasası bu düşünce sistemine şahididir. Bu düşünce sistemi için tek çözüm, devlet ve dinin birleşmesi halidir. Bu iki kavramın birleşmesi, sadece din’in zaferini değil, onun ayrılmaz parçası olan, politikanın da kazanmasını gerektirmektedir.

Bu güne kadar İslamcıların bu kalıplarının halk kitlelerinin mutluluğu yolunda başarılı olduğu görülmedi. Bu ütopya’nın başarılı olmasını beklememek gerektiğini düşünüyorum. Zira, İslamcıların geleceğe yönelik sosyal veya ekonomik, başarı istidadı olan bir projeleri bulunmamaktadır. İktidarı ele geçiren İslamcılar daha muhafazakar olmakta ve köktencilikle birleşmektedirler. Ortaçağ yöntem ve uygulamalarına dönmektedirler. Modernlik olarak sadece teknolojiyi görmektedirler.

1980 yıllarında özellikle Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde belirgin hale gele “İslam’a Dönüş” hareketi Türban, İslami işaretler, sakal ile dışa vurmaya başladı. Kuran kursları, İmam Hatip okulları ve benzerlerinin sayısı hızla arttı. Bunlar devlet eliyle veya özel olarak finanse ediliyorlardı. Değişik araştırmacılar bu okulların arkasında masif olarak petrol dolarının olduğunu vurguluyor. 1975 yılında Pakistan’da 100 000 taliban öğrencisi vardı. Yine değişik araştırmalar, 1998 yılında bu sayının 540 000 – 570 000 çıktığını yazıyorlar. (Jan’s Intelligent Rewiew – Londra / 1998) Kuran kursları gibi okulların sayısının 10’larla çarpıldığını, Fas’ta 1990 yılları esas alınırsa, eğitim sistemi değişmemiş olmasına rağmen, dini konularda yapılan tezlerin sosyal ve politik içerikli tez sayısını aştığını, Suudi Arabistan’da, katladığını ifade ediyorlar.

Bu gelişmenin bir de yan etkisi görülmekte. İslam ağırlıklı konularda uzmanlaşan genç kadrolar, iş pazarında yer bulabilmek için Devletin İslam politikalarını izlemesini, İslam kurallarının hakim olmasını istiyorlar.

Bugün tam olarak bilmiyorum ama (azalmış olamaz) hatırladığım kadarıyla, Diyanet İşleri bakanlığının bütçesi bakanlıklar arasında üçüncü büyük bütçedir. Kendine bağlı, veya kontrol ettiği bir eğitim sistemi vardır.

Tam olarak bilmiyorum ama, Türkiye’de Diyanet tarafından tanınan 85 bin civarında cami olduğunu (eski bilgilerime dayanarak) tahmin ediyorum. Mehmet Bedri Gültekin, böyle bir ilişki ağının hiçbir politik partide olmadığına işaret ediyor. Her camide ortalama üç kişinin çalıştığı düşünülse, 250 000’in üstüne bir militan sayısına varırsının ki, buna kuran kurslarını hesaba katmıyoruz.

Her çalışanın ailesi ve yakın çevresi hesaba katıldığında ortaya hiç kimsenin elinde olmayan bir kadro ve sempatizan ağı çıkar.

Bu güç yerel yönetimlerin önemli miktarda İslamcı yönetime kontrolüne girmesini getirmiştir. Ve bir ileri aşama olarak TBMM, motivasyonları “din” olan kadroların eline geçti. Devletin kilit noktalarını kontrolleri altına aldılar. Şimdi de yukarıdan bir hareketle işçi ve memur kadrolara kendi adamlarını yerleştirmekteler. Türkiye’de hakim sınıf değişik yöntemlerle veya katmanların desteğiyle hegemonyasını yerleştirmekte ve devletin tüm kuruluşlarını teslim almak için adım adım ilerlemektedir. Bunun somut ve en son örneğini Nazlı Ilıcak’ın Hukukçu Kazım Berzeg’le yaptığı, Sabah Gazetesi’nde yayınlanan söyleşide Anayasa Mahkemesi’nin varlığını tartışmaya açmasıdır
Bu eylem planı şeriatcı mantığına da uymaktadır.

İslamcı kadrolar, meslek kurumları, sendikalar olarak da örgütlenmiştirler. Toplumu her yönüyle ele geçirmeye başlamışlardır. Tek direnebilecek olan katman “aydınlardı”. Ancak, “Demokrasi” kavramını mutlaklaştıran, İslamcılığı laikliğin gereği olarak gören 2. Cumhuriyetçiler bu cepheyi de bölmüş durumdalar.

Hilmi Yavuz, Zaman Gazetesinde, “……kimse farkında görünmüyor. Türkiye tam bir entelektüel çözülme yaşıyor. Çözülme veya hezimet! Evet, çünkü Türkiye'de entelektüelle entelektüel olmayan, bilenle bilmeyen arasındaki farklar ortadan kalkmış ve farklı düzeyler, aynı idrak kertesine indirgenmiş görünüyor…..” diyor. Saptamaya kesin katılıyorum. Ama bu sözlere basarak geldiği sonuca katılmıyorum. Hilmi Yavuz, din kurallarının ve değerlerinin hakim olduğu, dinle ilgili sadece ulemanın söz söylediği, hukuki konuların şeriat ile çözüldüğü bir toplum öneriyor. İşte buna katılmıyorum.

Artık önümüzde, Türkiye’de şeriat savunan ve bir din devletini özleyen, hedefleyen bir grup açıkca düşünce ve isteklerini ifade ediyor. Bir de akıllarını “demokrasi” adı altında bu grupla ittifak etmiş bir grup. Bu grup, ABD’nin ılımlı İslam, demokrasi adına sürdürülen alacalı devrimlerini görmemekte ısrar edip, savunuyorlar. Bence tehlikeli olan bu grup.

Bu konuyu biraz olsun ve kısaca açabilmek için, hem öncü hem de tipik olması hasebiyle Mehmet Altan’ı (son günlerde basında çıkan söyleşilerinden yararlanark) manken olarak kullanmak istiyorum.

Altan söyleşilerinde, “demokrasi ve sosyal ilerleme yolunda beklediklerinin hiç birinin, mümkün olmasına rağmen, gerçekleştirmediklerini, pek çok örnekler vererek” anlatıyor. Gerçekten, Dünya’da ve Türkiye’de yaşananları dikkate alması gereken Altan’ın bu değişmeleri beklemiş olması beni şaşırtıyor. Altan, gerçekten ya çok saf veya hayalperest.

Cezayirli bir belediye başkanının, Prof. Taner Timur’un aktardığı (Nationale Interest 1989 / yaz sayısı) sözlerini hatırlamakta yarar var ; “…. Cezayir’de son on beş yılda yaşanan olayların fotokopisi Türkiye’de yaşanıyor. Aynı oyun tezgahlanıyor. Cezayir halkı elli altı yıllık iktidar tekelini yıkmak isterken şeriatcılara koz verdi. Biz geç kaldık. Sizin ise daha önlem alabilme şansınız var…..” 

Yine, Prof. Taner Timur, çok açık şekilde “…. Herhalde tarihimizin hiçbir döneminde bu kadar ani bir biçimde ulusal model ve referans değiştirdiğimiz görülmemiştir……..” vurguluyor

Yazıyı bitirirken, bence, en önemli gördüğüm konuya kısa da olsa değinmek istiyorum.

Hakim veya hakim olmaya yükselen sınıf tahakküm etme yöntemi baskı veya ikna etme yönteminde arayacaktır. Baskı yöntemi polis, asker, yargı olabilir. İkna yöntemi ise, hakim veya hakimiyete yükselen güçlerin kültürel üstünlüğü, kuracağı hegemonya ile gerçekleşir. Bazı düşünürler tarafından, hegemonya’nın kaynağının sivil toplumda olması halinde, devlete karşı üstünlük kazanıldığını söylemektedirler. Özellikle, son dönemde, demokrasi ile sivil toplumun gücü doğru orantılı olarak kabul edilmeye başlandı. Kanımca bu doğru olmaktan uzak, kabul ettirilmiş bir kalıptır. Devletin kitleleri doğrudan baskı altına almadan yürüttüğü (burjuva) demokrasilerde hegemonya sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, üst yapıda sağlanır. Örnek alınan Batı demokrasilerinde, hakim sınıflar veya hakimiyete yükselen sınıflar, hegemonyalarını “demokrasi güçlerini” tarafsızlaştırarak gerçekleştirirler. Kitleler (özellikle çalışanlar) devletin yönetimine katılabilirler. Ancak, bu olanaklarını hiçbir zaman, düzenin değişmesi gereğini, kendilerine kabul eettirilen ideolojik hegemonya gereği düşünmezler. Burjuva demokrasisi, “Batı Kapitalizm’”nin en güçlü silahıdır. Kurulan ideolojik ve kültürel hegemonya başka şey düşünülmesini önleyecektir. Değişik yazılardan, konuşmalardan ve açıklamalardan gördüğüm kadarıyla İkinci Cumhuriyetçi veya Liberal Demokratlar, düşün hayatlarına getirdikleri kirlilik ile, bugün bu görevi, üst yapıda hegemonyanın yerleşmesi görevini yerine getiriyorlar.


Bu yazı “Sansürsüz”
Sitesinde de
Yayınlanmıştır
.