ARA YAZI:Türban tartışması




 Ataman Aksoyek - 12/02/2008 15:53:22 (657 okunma)
ARA YAZI:Türban tartışması

Seri yazılar yazmaya başlandığında, yeni bir kaynak veya gelişme, oluşmuş akışı değiştiriyor, demiştim. Anayasa değişikliği ve bu değişikliğe daha dikkatli yaklaşması gereken bazı aydın çevrelerin duruşları, bazı dostlardan gelen yazılar beni yine, Selefilerdizisinin üçüncü bölümüne “Giriş Yerine” koymaya zorluyordu ki, bunu biraz daha genişletip bir ara yazısı haline getirmeyi düşündüm.

Kendi hesabıma ben bu “Türban” değişikliğini önemsiyorum ve çok endişeleniyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Değerli Başbakanı R. T. Erdoğan’ın, Peygamber’in her Müslüman’a yüklediği bir görev olan, Allah yolunda “cihat”ını görmemek mümkün değilken, geniş çevreler buna hiç değinmiyorlar. Sadece bu değil, tartışmaların oturduğu zemin, ileri sürülen gerekçeler de beni huzursuz etmeye devam ediyor.

Türban tartışması gündeme fırtına gibi girdi ve aldı götürdü.

İlk yazıya başlamıştım, Sayın Erdoğan İspanya’da türbanla ilgili tartışmayı ateşledi. Ve, konu Türkiye’nin gündemine oturdu. Aslında bu çıkış beni pek rahatsız etmedi. Uzun zamandan bu yana beklediğim bir çıkıştı. Sayın Başbakan, nihayet kendini güçlü hissetmişti, yöresel seçimler geliyordu, Kürtlerden oy alma şansı kalmamıştı ve populist bir şeyler yapması lazımdı. Kanımca, türban pek umurunda da değildi. Şansını denedi. Bilirsiniz, gençliğimizde seyrettiğimiz İsmail Dünbüllü’nün bir sahne tekniği vardı ; sahnede görünmeden evvel sesini duyururdu. Bu da onun gibi bir şeydi, bana kalsa.

Peki, “niye endişelenmeye başladın ?” diye sorarsanız. O, politik, ideolojik başka bir sayfa. TUSTAV tartışma öbeği dahil pek çok yerde elma ile armut karıştırılıyor. Bazı köşe yazarları, ortaçağ düşüncesinin yerleştirilmesi için bir hegemonya kurulması yoluna gidildiğini görmüyorlar. Gelişmenin politik boyunu fark edemiyorlar.

Daha evvel yazdığım bir yazıda, “Tarihsel Blok” ile ilgili bir bölüm vardı ;

“….Gramsci, “….. Rusya’da olduğu gibi “devleti ele geçirerek toplumu değiştirmenin (Avrupa’da) mümkün olmadığını, toplumu ele geçirerek devleti değiştirmek gerektiğini” savunuyordu. Gramsci düşüncesinin temel taşlarından biri olan Hegemonya Teorisi’ni ( Theorie de Hegemonie ) 1920’li yılların başında anlatmaya başlar. Gramsci düşüncesi’nin temel taşlarından bir diğeri de “Tarihsel Blok”tur ( Bloc Historique ) “ diyordum

“….Gramsci, tarihsel Blok için, “tarihsel bir durum içinde, ekonomik altyapı ile politik üst yapının zorunlu mütekabiliyeti tarihsel blok’u oluşturur” diyor….” Diye ekliyordum. 

“…..Gramsci düşüncesinin temelini oluşturan Tarihsel Blok, Tarihsel Uzlaşma’nın da çıkış noktasıdır. Tarihsel Blok bir toplumda oluşan durumdur. Alt Yapı ( Üretim Güçleri ve üretim İlişkileri ) ile yönetimi sağlayan politik ve ideolojik Üst Yapı’nın ( hukuk, sanat, kültür, düşün hayatı, Sivil Toplum Kuruluşları vs. ) organik olarak bağlanmalarıdır. Bu bağlanmanın menteşesi ise aydınlardır. Tarihsel Blok, temel veya yükselen sınıfın egemen sınıfın hakimiyetinde kurulur. Tarihsel Blok’u, hakim veya yükselen sınıfın hegemonyasını egemen sınıfın hizmetinde olan aydınlar kurar. Tarihsel Blok, durgun değil değişkendir, evrim içindedir……” dediğimi hatırlıyorum.

Endişelenmeye başlamam 3000’e yakın üniversite mensubunun türbanı “özgürlükler” çerçevesi içinde gören bir hareketi başlatarak, dayanışma içine girmeleridir. Endişemim büyümesinin sebeplerinden bir diğeri “sol”,liberal pek çok “aydın”ın bu hegemonyanın değirmene su taşımaları.

İnsan’ın ortak özelliği insan olmasıdır. Aklınıza gelen birçok farklılıklar olsa bile, İnsan yine insandır. İnsanlar arasında farklı uygulamalar yapılmamalıdır. Bu, Aydınlanmadan sonra, insanlar arasında, dinsel, ırksal, sınıfsal olmayan, herkes için ortak olan bir giyim biçiminin doğmasına neden olmuş. Öyleyse, Aydınlanma, dinsel, ırksal, sınıfsal, yöresel giyimden “Medeni giyime” geçisin başlangıcıdır. Bunun sağlanabilmesi için insanların dış görünüşlerinin ortak bir benzerlik sağlanması gerekir. İnsan, tarihin bir aşamasında, güncel giyinme ortak noktasında buluşmuş, Bundan, “medeni ortak giyim” tarzı oluşmuştur. Değişik toplumlarda, örneğin, Suudi Arabistan’da, İran’da, bir dönem Çin’de, Malezya’da, Afrika’da ortak giyimin modelleri olmuştur veya vardır. Çalışma alanı, “din adamı / kadını” olanlar ortak giyimden muaf tutulmuştur. Türkiye, tercih ettiği, bir ortak alana dahil, ortak medeni giyimi kabul etmiş bir ülkedir. Arap dünyası içinde olsaydı, başka bir ortak giyimi benimseyebilirdi.

İdeolojiler giyimi veya örtünmeyi kendi düşüncelerinin bir propaganda aracı olarak kullanmışlardır. Gerçekten, İtalyan hukuk düzeninin temel ilkesi insanın insana eşitliği olmasına rağmen, faşistler, diğer insanlardan ayrılmak amacıyla "Kara gömleği" tercih etmişler, toplumda bu kıyafetleri ile fark edilir olmuşlardır. Naziler, "Gamalı haç" ve bununla bütünleşen örtünme ve selamlaşma ile ünlüdürler. Maoizm kadında ve erkekte tek tip örtünmeyi toplumlarına sunarak burjuva kültüründen kurtulmayı, örtünmede bir proletarya kültürünü oluşturmayı düşünmüştür.

• . Çağdaş sekülerizm (laik deyimini mümkün olduğu kadar kullanmamaya çalışıyorum. Fransa’da tarihsel gelişmeye bağlı olarak özel bir anlamı var ve Fransızca, değişik anlam taşıyan üç kelimeyi biz tek “laik” kelimesi ile ifade ediyoruz. Sekülerizm (secularism) kelimesi İngilizce’den geliyor. İlk kez 19.yüzyılda, ideolojik olarak kullanılmış. İlk kullanıldığı anlamda ; Ahlakın ve öteki dünyaya ilişkin düşünceler bir yana bırakılarak, insanın, bu dünyadaki esenliğine ilişkin akılcı düşüncelere dayanması gerektiği öğretisi olarak alınmış. Daha sonraları, kamu kurumları, özellikle genel eğitimin, dinsel değil, din dışı olması gerektiği kanısını belirtmek için kullanılmaya başlamış, dinle siyasi erkin, kiliseyle devletin ayrı olduğunu, birbirinden ayrılması gerektiğini (veya ayrıldığını) kabul eden düşüncedir ve Hıristiyan kökenli bir düşüncedir. İslam için Sekülarizmi düşünmek olası değildir.

• Günümüzde, hukuk düzeninin hakim olduğu topluluklarda, “medeni giyinim” kamu düzeninin bir parçasıdır.

• Açıklık kazandırmamız gereken bir diğer nokta, konunun veya sorunun konumlandığı, tartışılacağı alandır. Konu hukuksal ise hukuk çerçevesi içinde, siyasi ise siyaset içinde, dini ise, din içinde tartışmalıdır. Dini bir konuyu, hukuk veya siyaset çerçevesi içinde tartışmamız bizi bir sonuca götürmez. Bu diğer alanlar için de geçerlidir.

- Kişinin istediği gibi giyinmesi, düşünce özgürlüğü ile değil, kendini ifade etmesi ile ilintilidir. Bir ifade özgürlüğünün kamusal alandaki konusudur ve buna bağlı olarak hukuk alanında tartışılması gerekir. Bunun için de başvurulması gereken kaynak, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’dir.

- İkinci cevap verilmesi gereken sorun, bir hukuk sorunu olarak, bu ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasının mümkün olup olmayacağı ile ilgilidir.

- Eşitlik, karşılıklı iradelerin eşitliğidir. Kanun ortak iradedir. Ortak irade karşısında, dil, din, ırk, renk, cinsiyet, vs., farkı olmaksızın herkes eşittir. Kanunu yürüten Hükümet, hükümet memurları, ister atanmış isterse seçilmiş olsunlar, tarafsız olmak, hiç bir kimse karşısında ayırımcılık yapmamak zorundadırlar ( AİHS. m. 14 ). Bu, hükümet memurlarının, en başta, kılık kıyafetleri bakımından, medeni kılık kıyafette olmalarını zorunlu kılmaktadır. Medenî kılık kıyafet, eşitlik ilkesi anlamında, herkes için ortak olan, yani dinsel, ırksal, sınıfsal, hatta ideolojik bir niteliği olmayan kılık kıyafettir. Bu demektir ki, medeni kılık kıyafet, dinsel olmayan kılık kıyafettir. 

- AİHS., eşitlik ilkesinin zorunlu sonucu olarak, 9., 10. maddeleri hükmünde, insandan insana farklı olabilen, değişebilen, Düşünce, din ve kanaat hürriyetini kabul etmiştir. Düşünce, din ve kanaatin kendisi, mutlaktır, sınırlandırılamaz, hiçbir adla Devlet buna el atamaz. Kısacası, düşünce, din ve kanaat kişinin kendisinde kaldığı sürece, herhangi bir sınırlandırmanın konusu yapılamaz.

- Ancak, düşünce, din ve kanaat açığa vurulduğunda, yani bir biçimde ifade edildiğinde, düşünce, din ve kanaatin ifadesi, yasağın konusu olabilmektedir. Gerçekten, bazı ceza hukukçuları, filozoflar aksini söylemekle birlikte, AİHS., düşünce, din ve kanaatin ifadesinin mutlak, sınırsız olmadığını, aksine kamu düzeni zorunlu kıldığında, özü korunmak, oranlı olmak ve kanunla konulmak kaydı ile sınırlandırılabilir olduğunu kabul etmiştir ( m. 9/2, 10/2). 

Bu bağlamda bakıldığında, örtünme, süslenme, kişinin, kendisini, yani düşüncesini, inanç veya kanaatini açığa vurması, ifade etmesidir. Ancak, örtünme, süslenme, en azından semavî dinlerde, dinden olmanın, dine mensup olmanın, açıkçası ister kutsal kitaplarda düzenlenmiş olsun, isterse örfî olarak uyulsun, örtünmeyi, süslenmeyi düzenleyen kurallara uymadıklarında, o dinden olmamayı, o dinin mensubu olmaktan çıkmayı sağlayan kurallar değildirler. Öyleyse, örtünmeye ilişkin din kuralları, salt vicdana, dinî inanç ve kanaate ilişkin kurallar değildirler, yani düşüncenin, inancın ve kanaatin kendisi olmamaktadırlar. Bu demektir ki, dinî örtünme kuralları, ister ibadet, ister muamelat, isterse dinî örf ve adet kuralı sayılsınlar, ifade hürriyeti ile ilgilidirler ve kamu düzeni zorunlu kıldığında sınırlandırılabilirler. Gerçekten, AİHS., kamusal hayatın zorunlu kılması, oranlı olmak, kanunla konulmak kaydı ile ifade hürriyetinin sınırlandırılabileceğini kabul etmiştir ( m. 9/2, 10/2 )

Pek çok ilahiyatçı da başı örtmenin, İslam’ın Olmazsa olmaz kuralı olmadığını söylüyor. Ama bu tartışmaya girmeyeceğim.

Konuyu Anayasa bakımından incelemek için Prof. Hafızoğulları’ndan yararlanayım dedim ; ;

“…… Anayasa, laiklik, bunun sonucu eşitlik ve eşitliğin sonucu bireyden bireye farklılık gösteren Din ve vicdan hürriyetini, özü 1924, 1961 Anayasalarının düzenlemelerine uygun olarak, 24. maddesi hükmünde düzenlemiştir. Anayasanın 24. maddesi, AİHS' in 9. maddesi hükmüne uygunluk göstermektedir. ….”

“……Maddenin 1 ve 2. fıkraları hükmü, Aydınlanmadan buyana, ifadeleri farklılıklar da gösterse, çağı değiştiren bu düşünce akımından nasiplenen uygar ulusların istisnasız tümünün hukuk düzenlerinde yer almaktadır. Maddî kaynağı beşeri irade, şeklî kaynağı kanun olan hukuk düzenlerinde, zaten 4. fıkra hükmüne gerek bulunmamaktadır. Ancak, Anayasa, salt açıklık olması bakımından, 5, 14, 24/4. maddeleri hükmünde, Devletin erklerinin kaynağının ilahî olamayacağını ve toplumsal, ekonomik, siyasî ve hukukî temel düzenlerinin " Din kurallarına dayandırılamayacağını" ifade etmiş bulunmaktadır……”

“……Anayasanın 24. maddesinin 1 fıkrası hükmü, herkesin, " vicdan, dini inanç ve kanaat" hürriyetine sahip olduğunu söylemektedir. Vicdan hürriyeti bir dinî inanca sahip olmama hürriyetini de içermektedir. Dinî inanç hürriyetine sahip olmak, bir dine inanmak, bir dinin mensubu olmaktır. Kanaat hürriyeti, kişinin öznel düşünce sahibi olma hakkıdır. …..”

“……Vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti mutlaktır, hiçbir adla ve hiçbir zaman sınırlandırılamaz. Bu alan, Devletin giremediği alandır. Olmadığında veya uyulmadığında o dinden olmaya imkan vermeyen, o dinden olmayı sağlamayan din kuralları, dini inanç kurallarıdır. Dinin bu tür emirleri mutlaktır. Kişinin bu kurallara uyması engellenemez. Kişinin engellenmesi dininden çıkması olur ki, nitelikleri Anayasanın 2. maddesinde gösterilen Devletin, böyle bir düzenleme yapmaya hakkı yoktur……” 

“…….Anayasanın 24. maddesinin 2. fıkrası hükmü, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetinin ifadesini, açıklanmasını, düşünce inanç ve kanaatin kendisi olmaktan çıkıp düşünce inanç ve kanaatin ifade edilmesini düzenlemektedir. Dinî inanç hürriyetinin ifadesi söz konusu olduğunda, bu “İbadet” olmaktadır. Kamu düzenine aykırı olmamak koşulu ile ibadet serbesttir. Bu demektir ki, dini inancın tezahürü olan ibadette bulunma hakkı, mutlak değildir; sınırı, kamu düzenidir. Kanun, bunu, " 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir " biçiminde ifade etmiştir. ……”
“…….Öyleyse, kamu düzeni herkese göre farklı olan keyfî bir düzen değil, özellikle ibadet hürriyeti bakımından Anayasanın 14. maddesi hükmünün öngördüğü kamusal düzen kamu düzenidir. Ancak, hemen belirtelim, 14. madde hükmü, sadece ibadet, dinî ayin ve tören yapma hürriyetinin değil, aynı zamanda vicdan ve kanaat hürriyetinin tezahürlerinin de sınırıdır……”

“……Anayasa 24. maddesinin 4. fıkrası hükmünde, aslında gerek olmamasına rağmen, asla "iltibasa yer vermemesi " için, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini tamamen veya kısmen din düzenine dayandırmayı, dini veya din kurallarını kişisel veya siyasal iktidar elde etmek amacı ile kullanmayı, tümden yasaklamış bulunmaktadır. Bu demektir ki, teknik terimi ile "Muamelat" yasaktır, kimse dinin bir emrini bireysel alandan kamusal alana taşıyarak siyaset veya kişisel iktidar aracı olarak kullanamaz. Açıkçası, kimse, hiçbir adla, eşitlik, ayırımcılık yasağı ilkelerini ihlal ederek dini kişinin bir niteliği haline getiremez. Kiminin iddia ettiğinin tersine, " Türkiye ahalisinin " yüzde doksan sekizinin değil ama yüzde yüzünün İslam dininden olduğu kabul edildiğinde bile, Amasya Tamimi’nden buyana, 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında kutsal din, insanın, dolayısıyla kişinin bir niteliği değildir…….”

“…..Bu yapı karşısında, ister ilahî bir emre, isterse bir örfe dayansın, dinsel örtünme, tıpkı evlenme, miras, ceza, yargı vs., hükümleri, ibadet, dini tören ve ayin hükümleri Anayasanın 24. maddesinin 1 fıkrası hükmünün dışında kalmaktadır. Gerçekten, en azından semavî dinlerde, dinin emrettiği biçimde örtünme, o dinden olmanın olmazsa olmazı değildir, yani dinin emrine göre örtünmeme o dine sahip olmama veya o dinden çıkma sonucunu doğurmamaktadır. Bu demektir ki, belli bir biçimde örtünme emreden din kuralları, Anayasanın ifadesiyle, "dinî inanç" kuralı değildirler. Tabii, böyle olunca, dini kuralların emrettiği biçimde örtünme, yasağın konusu olabilmekte, yani herkes için orta payda olan kamu düzeninin kurulmasında, düzenlenmesi, sınırlandırılması ve yasaklanması mümkün olabilmektedir…….” 

“……Öyleyse, madem Anayasanın 24/1. maddesi hükmü dışında kalmaktadır, Dinsel örtünme, kişinin kendisini bir ifade biçimi olarak, kim ne biçimde nitelendirirse nitelendirsin, açıkçası, ister ibadet, ister dinî örf ve adet, isterse " Muamelat" sayılsın, sonunda ifade hürriyetinin bir tezahürü olduğundan, kamu düzeni ile çatıştığında, sınırlandırılabilmekte veya tümden yasaklanabilmektedir…….”, “…… Gerçekten, Devlet, Anayasanın 2, 5, 10, 14, 24 / 2, 4. maddeleri karşısında, örtünmeyi düzenlemek, görev ve yetkisine sahip bulunmaktadır……”, “…… Erkinin kaynağı beşeri irade olan ( Ay. m. 2, 10 ) Devletin, düzenleme görev ve yetkisi karşısında, birey, dinsel giyimin, ilahî bir emir olduğunu ileri sürmek hakkına sahip değildir, çünkü dinsel giyim, hukuk düzenimizde, mutlak olan düşünce, inanç ve kanaat hürriyetinin içinde değil, tersine kamu düzeni zorunlu kıldığında sınırlandırılabilen düşünce, inanç ve kanaatin açıklanması hürriyetinin, yani ifade hürriyetinin içindedir. İfade hürriyeti ise mutlak değil, sınırlıdır. Anayasa, 26. maddesinde, 24/2,4. madde hükmüne paralel olarak ifade hürriyetinin sınırlarını göstermiştir. İfade hürriyetinin sınırı kamu düzenidir. …..” 

“……… Ancak, kişi, kendi özelinden, genel ferdî- toplumsal yaşamdan çıkarak, doğrudan yahut dolaylı olarak, herkes için ortak olan kamusal hayatın içinde yer aldığında, doktorluk, hemşirelik, ebelik, öğretmenlik, avukatlık, hakimlik, memurluk vs. gibi kamusal bir meslek yaptığında, yahut, eğitim- öğretim, siyasi, hukuki etkinlik, vs. içinde bulunuyorsa, dininin buyruklarına uymak iddiasına sığınarak, dinsel örtünmeye kalkıştığında, davranışı, Türk hukuk düzeni ile oluşan kamu düzenine aykırılık oluşturur. …..”

“……..Hukuk düzenleri, kimi zaman, kişiyi, kamusal bir etkinliğe katılmaya mecbur etmektedir. Böyle hallerde, medenî giyim, kamu düzenindendir. Böyle olunca, kişi, bu tür bir kamusal etkinliğe dinsel, sınıfsal, yöresel,vs., bir kıyafetle katılamaz. Bugün, birçok ülkede, ülkemizde, ilköğretim herkes için mecburidir. Öğrencilerin medenî kıyafette olmaları, kaynağı aklî olan eğitim-öğretim düzeninin olmazsa olmazıdır. Bu demektir ki, okullarda medenî kıyafet, kamu düzenindendir……….” 

“…….İlköğretim zorunluluğu dışında, eğitim-öğrenim hakkından yararlanmak, kişinin serbest iradesine bırakılmıştır. Elbette, kim bu haktan yararlanmak isterse, 3 Mart 1340 tarih ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunun koyduğu, harf devriminin köklü hale getirdiği laik eğitim-öğretim düzeninin zorunlu sonucu olan medenî örtünmenin gereklerine uymak zorundadır. Kimse, kendi özeli için, dil, din, renk, cinsiyet, vs., ayırımı olmaksızın herkes için ortak olan kamu düzenini bozmak hakkına sahip değildir….. “ 


Sonuç olarak ; Hukuk, devlet düzeninin hakim olduğu Laik- demokratik bir toplumda, din düzenleyen değil, düzenlenendir. Bu düzenlenme hukuk yoluyla yapılır. Örtünme konusunda karar verecek olan siyasetçi değildir.

“Kişinin başının üstüne değil içine bakmalı” sloganı, ne içerik olarak ne de hukuksal olarak ciddiye alınacak bir ifade değildir. Olayın gelişine, gelişmesine bakarsak gidilen, gidilmesini istenen yol çok daha açık olarak ortaya çıkar ;

• 1945yılından itibaren Türkiye’de Rusya’ya karşı İslamcılık gündeme getirildi ve körüklenmeye başladı.

• 1951 yılında, İlim Yayma Cemiyeti (bunu İslamı yayma olarak alın) kuruldu. 1953 yılında, yayınladığı ikinci kitap, ABD’de hazırlanan, Türkçeleştirilerek yayınlanan ABD’yi öven kitabıydı. Söz konusu derneğin önde gelen isimlerden (ilişkilerinde, eylemlerinden) Nakşibendi olduğunu tahmin ettiğim Turgut Özal vardı.

• O dönemde Evvela genelkurmay başkanı ve daha sonra Cumhur 
Başkanı olan Cevdet Sunay ; “….. Bu laik okullarda yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez. Laik okullara karşı İmam-Hatip okullarına karşı İmam-Hatip okullarını alternatif Olarak görüyoruz. Devletin kilit noktalarına yerleştireceğimiz kişileri İ.H. okullarında yetiştireceğiz “ demekte sakınca görmemişti.

• 1967 – 1972 yılları arasında Aykut Edepali’nin kurduğu “Yeniden Mücadele Birliği” faaliyetini arttırdı. Üyeleri arasında, Melih Gökçe, Cemil Çicek, Halil Şıvgın, Ali Müfit Gürtuna Burhan Özfatura, Taha Akyol vardı.

• 1967 yılında Şule Yüksel Şenler Mehmet Şevket Eygi’nin desteğiyle başörtüsü propagandası yapmaya başlar. Türkiye’nin her yerinde Konferanslar ve başörtüsünün propagandasını yaygınlaştırır. Bu hareket bir yerde başörtüsünün türbana (Şulebaş) dönüşmesi hareketinin başlamasıydı.

• 16 Şubat 1969’da kanlı pazarı yaşadık. Gençlerin üstüne sakallı, çübbeli kişiler dini sloganlarla saldırdılar.

• 1984 yılında, ABD, Avrupa’ya karşı İslam kozunu kullanmaya başladılar.

• 12 Eylül 1984’te Herri Kissinger, Özbekler Tekkesi’nin açılışını yaptı.

• Yeşil Kuşar Sovyetler Birliğini kuşatmaya başladı.

Türkiye’ye empoze edilen türban, demokratik ve laik düzen için bir Turuva Atı”dır.

Özel bir yasak olmaması halinde, kişi özelinde istediği gibi giyinme hakkına sahiptir.

Tanıdık bazı köşe yazarlarının, “salt seyirci olarak Türkiye’deki gelişmeleri (değişmeleri) takip etseydik daha başka algılardık” diyorlar. Bu söze diyecek bir şey yok. Seyirci olsaydım, konu benim canımı yakmasaydı, geleceğimi değiştirmeseydi başka türlü algılayabilirdim. Toplumsal, gerçek bir değişmenin olduğu doğru. Ama her değişmenin olumlu, toplum yararına olduğunu söylemek de mümkün değil. Bu değişme toplumsal geri gitmeyi getireceğine inandığım için “kötü” değişmedir diyorum.

İçinde bulunduğumuz aşamada, (o “biz” denen kim ise) değişimi falan yönetecek güce sahip değildir. Ortaçağı arkasına almış olan hakim güçler hegemonyalarını pekiştirmektedir. Buna karşı çıkacak aydınlar bu gelişmeyi özgürlük adına alkışlamaktadırlar. Kanımca felaket buradadır. Aydınlar veya adına denen çevre geniş şekilde hakim sınıfların yönetimine girmiştir. Zayıflığın en vahim noktası buradadır.

Prof Ali Nesin’ e yapılan eleştirilere gelince ; Ali Nesin bugün Ali Nesin’i değil, isteyerek yüklendiği Aziz Nesin düşüncesini temsil etmektedir. Ali Nesin’in bu şapkası olmasaydı kimse sesini çıkarmazdı. Hiç alıntılar yapılmasın, Aziz Nesin teokratik devlete, dinin hakim olduğu bir topluma karşıydı. Bu gün sağ olsaydı, yapılmak istenen bu değişikliklere karşı çıkanların başında olurdu. 163’ün bile kaldırılmasını istemiyordu. Hem kimse üzülmesin, Nesin ailesi “sen Nesin ?” teranelerine alışıktır.



Bu arada, Sevgili Prof. Ercan Eyüboğlu’nun yolladığı, Prof. Zeki Hafızoğulları’nın “Örtünme ve Yasak” ve“laiklik” konulu araştırmaları düşünmeye çalıştıklarımı, benim anlatmak istediklerimin bir boyutunu, benim yapabileceğimden çok daha ciddi, köklü ve sistemli anlatıyordu. Bu çalışmalarda söylenenlerden yararlanarak kendi düşüncelerimi anlatmaya çalıştım. Doğal olarak, yapılan yanlışlıklar, anlatım hataları tamamen, yazının sorumlusu olan, bana aittir. Ben, bu yazılardan yararlandığımı not etmek istiyorum