ARAP DÜNYASI’NDA ISINAN SULAR (MISIR)



                                                  Ataman Aksoyek - 05/06/2011 16:12:52 (1040 okunma)


AKDENİZ’İN ISINAN SULARI - II


BAŞLARKEN
İstesek veya istemesek, okuduğumuz günlük gazetelerin etkisinde kendimizi kurtaramıyoruz. Türkiye basını ise bir başka âlem. Büyük basın tamamen hâkim sınıfların etkisinde. Kendilerine sunulan bilgileri, “dış basında” ibaresiyle aktarıyorlar. Kaynakları da uluslar arası hakim güçlerin istediklerini söylüyorlar ve bizler bu etkiyle bombardıman ediliyoruz. Yurt dışındayken bilgilerimi başka dillerden yayınlanan değişik kanallardan toplamaya çalışıyordum. Bir süre için Türkiye’ye döndükten sonra, , hangi duruştan olursa olsun, uzman olan, nitelikli, geniş, yazılı dış kaynaklardan bilgi toplamakta güçlük çekiyorum. Sanal yollara bağlı olarak ve göçmenler dünyasından tanıdığım dostların yolladıklarıyla devam ediyorum. Bunda büyük şehirlerde uzak oturmamın da etkisi olduğu gibi çevre eksikliğinin de rolü var.


Ende olduğu gibi, genel olduğunu da düşündüğüm bu eksikliği hissettiğim içindir ki, yazılarımda bulabildiğim dış kaynaklı yorum ve bilgilere yer vermeye, hem kendim öğrenmeye hem de bu bilgileri, yorum katmamaya çalışarak, sizlere paylaşmaya çalışıyorum. Bu yazıda Libya’da yaşananların çok konuşulmayan yanlarını aktarmaya çalışacağım.


DÜN VE BUGÜN ARASINDAKİ FARK


İtalyan Jeopolitikçi Alessandro Lattanzio için Libya ayaklanması bir yanından bir halk ayaklanması, bir yanıyla bir hükümet darbesi. Tablo içinde ülke içindeki ve dışındaki pek çok elemanı görüyoruz. Ayaklanmanın başlangıcında ön planda görülen eski sömürgeci güçlerin desteklediği kralcılardı. Bunlara daha sonra Nasırcılar, Humeyniciler, Troçkistler, Suudi Arabistan’dan desteklenen Wahhabi, “Afganlı”, Mısırlı İhvanü’l Müslimin üyesi İslamcılar katıldı. Bingazi’de ilk ayaklanmaların başlamasıyla beraber sokaklar Demokrasinin işareti olarak Kral Sidi Muhammed İdris el mehdi al-Senussi’nin kırmızı, siyah,yeşil renkleri üstüne ay-yıldız taşıyan bayraklarıyla donatıldı. Hatta Roma’da yapılan, sol partilerinin de destekledi gösteride Libya Büyükelçiliği’ne bu bayrak çekildi. Demokrasi ve özgürlük isteyenlerin bu bayrağı işaretleri olarak niye seçtiklerini, İstanbul’da bir hastanede ölen Kral İdris dönemi hatırlandığında hangi özlemi ifade ettiğini anlamak gerçekten bana çok güç geliyor.


Libya 1911 yılından beri bir İtalya kolonisi iken, 1951 yılındaki özgürlüğü ile birlikte Federatif bir Monarşi olarak kurulan devletin tahtına, İngilizler tarafından, Kral İdris oturtuldu. Kral İdris’in 1953 yılında ilk yaptığı işlerden birisi İngiltere ile bir “Dostluk ve İttifak” anlaşması yapmak oldu. Bu anlaşmayla Libya, İngiltere’ye hava ve üstleri kurmasına izin veriyordu. 1954 yılında benzer bir anlaşma ABD ile yapıldı ve ABD, Akdeniz’deki ilk üstlerini kurdu. 1956 yılında İtalya ile yapılan bir anlaşmayla da, İtalyan’ların Libya ve Libyalılar verdiği zararları affettiği gibi, İtalya ve İtalyanlara ait tüm malların mülkiyetini saklamalarına izin verdi.


1950’li yılların sonunda Exxon Mobil Libya’da büyük petrol kaynaklarının olduğunu açıkladı ve Esso, British Petroleum büyük avantajlar içeren anlaşmalar yaptılar. Onları İtalyan ENİ ve AGİP takip etti. İşlerin yürütülmesinde güçlükler çıkaran devletin federatif yapısı 1963 yılında kaldırıldı. Kabile yapısını da yapılandıran bu değişikliğe karşı çıkmak isteyenlerin gösterileri polis gücüyle sert şekilde bastırıldı.


Bu olaylarında etkisiyle, 1969 yılında Yüzbaşı Muhamar Kaddafi’nin başını çektiği, Nasır’ı ve hareketini model alan, 50 kişilik, kendilerine “Özgür Subaylar” ismini veren bir grup tarafında kansız bir darbeyle İstanbul’da bir hastanede olan Kral İdris Senussi’yi devirerek krallığı lâv ettiler. ABD ve İngiliz üstlerini kapatıp, daha iyi kontrol edebilmek için, ENİ, AGİP, BP ve diğer şirketlerin işletme izinlerini iptal ettiler. Daha sonra da, daha yüksek oranlarla işletme izni verdiler. Pek çok yorumcu, Kral İdris’in bayraklarının yıllar sonra ortaya çıkmasını bu döneme geri dönmenin özlemi olarak yorumladı.


Genellikle generallerin geleni görmedikleri, değişmeleri hemen kavramadıkları koşullar değişmemiş gibi, gelecek savaşları eski deneyimleri dikkate alarak kazanmayı planladıkları pek dile getirilmez. Bunu politikacılar için de söyleyebiliriz. Değişiklikleri fark edip yeni koşullara göre yeni stratejiler geliştirmezler. Eski, olumlu sonuç vermiş yöntemlerin daima aynı sonucu vereceğini kabul ederler. Uluslar arası politikalarda da bunu görüyoruz. Uluslararası hâkim güçler için Libya’da da işleri çıkmaza sokan bu oldu.


Geç ve hazırlıksız devreye girmesine rağmen Tunus’ta sonuç veren “Yasemin”, Mısırda yürütülen “Lotüs” alacalı, “devrim” denen, “sivil itaatsizlik” hareketleri istenileni verdi diye Libya’da aynı, sonuç alınacağı hesaplandı. Sosyalist Sistem’in dağılmasından sonra yeni pazarlar olarak ortaya, çıkan eski sosyalist bloğun üyesi ülkelerde CIA ve NED’nin (National Endowment for Democracy) uygulamaya koyduğu alacalı “devrim”lerin başarıyla yürüyeceği kabul edildi.


Başka örneklerinde görüldüğü gibi bu yöntem uzun vadede tutmuyor. Tunus ve Mısır’da bu ülke halklarının kendilerine önerilen “American Way of Life”i benimsemedikleri görüldü. Önerilen dış güdümlü, yöneticileri kabul etmediler. 


Libya’da ayaklanmalar başlayınca olaylar, yorumcular tarafından, dünya kamuoyuna müstebit, gaddar diktatör Kaddafi’ye karşı “halk ayaklanması” olarak sunuldu. Kaddafi’nin sütten çıkma ak kaşık olmadığını biliyorduk ama nedense batının büyük medya kuruluşları bunun farkına birden ve seneler sonra vardılar. Batı’nın hâkim yayın organları, haşarı çocuklar listesinden silmelerinden sonra, sekiz yıldan bu yana başta USA olmak üzere İngiltere, İtalya ve Fransa ile sıkı iş birliği içinde olduğunu, José Manuel Barrose ile kucaklaşmalarını, İspanya Kralı Juan Carlos’la, José Luis Zapatero’yla çektirdiği sıcak resimleri, Tony Blair’in danışmanlıklarını, AB komiseri ve Dünya Ticaret birliği Başkanı iken Pascal Lamy’nin, AB Komisyonu başkanı iken Romano Prodi’nin dostluklarını, Nicolas Sarkozy’nin arka bahçesine çadır kurmasına göz yumduğunu ve Başkan Obama ile kucaklaşmalarını, Silvio Bercusconi ile kankalığını unutarak, Kaddafi’yi batı uygarlığının uzlaşmaz, ebedi hasmı olarak sunuyorlardı.


Kaddafi’nin oğlu Saïf Al-Islam Kaddafi, 15 mart 2011 günü Euronews kanalına yaptığı bir açıklamada Libya’nın Nicolas Sarkozy’nin seçimini, Sarkozy’nin partisinin (UMP) saymanı olan Eric Woerth aracılığıyla finanse ettiğini söyledi ve daha sonra bunun belgeleri açıklandı. Bu destek açık olarak Fransız anayasasının yasakladı bir işlemdi.


Bir evvelki yazımda, (http://www.kuyerel.com/modules/AMS/index.php?storytopic=110) değişik kaynaklara dayanarak, Libya olaylarının gelişmesinde, sebep değil ama rol oynayan bir unsurun da, Libya’nın demografik ve tarihsel yapısının önemli bir rol oynadığını anlatmaya çalıştığım.


Ciddi analizler, ayaklanmada rol oynayan unsurlar arasında, ikinci sıralarda gelse dahi, rol oynayan bir başka unsurun çok renkli politik yapısı olduğuna vurgu yapılıyor. Bu elemanı da bir evvelki yazımda anlatmaya çalışmıştım.


AYAKLANMA ÜSTÜNE


Batı’nın kontrolündeki basın ve yayın kaynaklarının söyledikleri gibi, Libya Halkı Kaddafi’ye karşı ayaklandı demek çok kolay değildir. Kaddafi ülkenin önemli bir kesiminde meşruiyetini muhafaza etmektedir. Bunun göstergesi, ayaklanma başladıktan sonra, Kaddafi çözümü halkı silahlandırmakta bulmasıdır.
o Batı kaynaklı söylentilerinin aksine pek çok kaynak (özellikle olayları yakından takip eden İtalyan kaynakları) Kaddafi’nin “sivil halkı” bombardıman etmediğini vurguluyorlar. Bombardımandan etkilenenlerin darbeci siviller olduğu söylüyorlar. Ölenler için cephenin neresinde oldukları önemli olmasa da, uluslararası hukuk bakımında, müdahaleye gerekçe olan “insanlığa karşı suç olmadığı” ortaya çıkıyor.
o Bütün söylentilere rağmen ayaklanmanın kendiliğinden gelişen bir olay olmadığı, DGSE (Direction Générale de la Sécurité Extérieure), MI6 (Secret Intelligence Service (SIS), daha çok MI6 olarak sözü edilir.Aaçılmış şekli ; Military Intelligence [section] 6), İngiltere’nin dış haber alma teşkilatıdır.), CIA tarafından hazırlandığı yolunda pek çok işarete parmak basılıyor.
İtalyan, sağ-liberal gazeteci Franco Bechis Fransa’nın Ekim ayından itibaren Kaddafi’nin devrilmesi için hazırlıklara başladığını söylüyor.
Fransız ComeDonChiscotte öbeğinde Miguel Martinez imzalı haberde anlatıldığına göre 20 Ekim 2010 tarihinde Kaddafi’nin protokol şefi Nuri Mesmari, bütün ailesiyle Tunus’a gelir. 
Nouri Mesmari Kaddafi’nin evine habersiz giden, bütün uluslararsı karşılaşmalarındaki yanında olan hemen hemen tek kişidir. Mesmari’nin burada Tunus ayaklanmasının muhalifleriyle karşılaştığı konusunda kesinleşmeyen haberlere rastlıyoruz. Bilinen, Mesmari burada Kaddafi ile olan köprülerini yakıyor. Daha çok Fransadaki diplomatik kaynakların takip etmekte olduğu, aboneli, dar bir çevreye dağıtılan ve ücretli “Maghreb Confidential”in yazdığına göre, Mesmari, 21 Ekim günü Paris’e gelir ve “Hôtel Concorde Lafayette de Paris”e yerleşir. İki gün sonra otelin önünde Cumhurbaşkanı’nın danışmanları, önemli devlet adamları ve ordu mensuplarının siyah renk arabaları görülmeye başlamış. Arkasından Libya’ya giden bir Fransız yetkili, Mesmari’nin isminini verdiği bir hava albayıyla ilişki kurmuş. Ve daha sonra bu Albay Fransa’ya kaçtı.


Olay Libya’da duyulduktan sonra, Libya’dan gelen bir ekip Fransa’da tutuklandı. Hikâyenin sonu polis romanı gibi. Benim burada anlatmaya çalıştığım, Fransa erken tarihlerde Libya’yı karıştırmaya başlamıştı.


Londra’da politik sığınmacı olarak bulunan, eski Kral Sennusi’nin eski ağını ve yandaşlarını canlandırdı. ABD operasyonun ekonomik ve askeri yönetimini üstlendi, Libya yönetiminde askeri veya idari görev almış olan işe yarayacak kişileri ABD’ye taşıdı.


ABD’nin DOKTRİNİ


28 Mart 2011 tarihinde “National Defense University’”sinde yaptığı konuşmada başkan Obama ABD’nin doktrinini şöyle açıkladı;


“….ABD sadece 31 gün içinde sivilleri korumak, Libya ordusunun ilerlemesini durdurmak, bir kırımı önlemek için, kurduğu ittifaklarla, uluslararası görev olarak bir hava kontrol alanı oluşturdu. Diplomatik ve askeri alandaki çabuk hareket etmede başarımızı göstermek için aynı işlemlerin gerçekleştirilmesinde Bosna’da kaybedilen zamanı hatırlamak yeter. …….”


Başkan obama bu başarıyı iki şekilde açıklıyor,


§ Başkan Obama konuşmasında, ABD’nin 2011 yılında daha tutarlı bir projesi olduğunu. 1990 yılında Sovyetlerin kaybolmasının avantajlarından yararlanılmadığını, tereddüt edildiğini, tek tabanca olmanın getirdiği avantajın kullanılmadığını söylüyor.
§ “…. En etkin ittifakımız olan NATO, silah ambargosu, hava alanının kontrolünü üstlendi. ….. NATO, ek olarak Libyalı sivillerin korunması sorumluluğunu da yüklenmeye karar verdi. …..ABD, haber alma, lojistik destek, araştırma ve kurtarma, haberleşmenin bozulması görevlerini üstlendi. …. Bu, şimdiye kadar NATO’nun gerçekleştiği en geniş ittifaktır. Bizim bundan böyle operasyonlara katılımımız azalacağından insan kaybı riskimiz ve harcamalarımız önemli oranda azalacaktır…. “


ABD, Başkan Obama’nın dönemiyle birlikte yeni bir doktrin uygulamaya başladı. Bunu daha evvelki bir yazımda anlatmıştım. (http://www.sansursuz.com/makale/obamanin-birinci-yilinda-abd-uzerine-notlar) . Belli projeleri değişik taşeronlara ihale ediyor. Libya konusunu da Fransa’ya verdiği anlaşılıyor. Operasyonun gerektiği gibi yürümediğini görünce de, zaten hazır bekleyen, NATO devreye sokuldu. Nobel barış ödülü sahibi başkan Obama üç Müslüman ülkede savaşır, yeni doktrini gereği Dünya’nın jandarması rolünde görünmek istemiyordu. Demokrasi ve umumun çıkarı için, Batı Dünyası’nın liderliği rolünü yeterli görüyordu. İşler birlikte yürütülecek, masraf paylaşılacaktı. Gerekirse bu tür ortak işlere Rusya ve Çin de katılabilirdi.


Başkan yukarıda kalın bir çeviriyle alıntılar yaptığım konuşmasının sonuna doğru, geleceğe uzayan çizgiyi de söylüyor ;


“…. İlerde güvenliğimizin doğrudan tehdit edilmediği, ancak çıkarlarımızın veya değerlerimizin tehdit edildiği vakalar olacaktır, tarih bizi insanlığın ve ortak güvenliğimizin tehdit edildiği, doğa felâketleri, barışın korunması, jenosit gibi olaylarla karşılaştıracaktır. Bölgesel güvenliğin korunması veya deniz yollarının güvenliğinin sağlanması gibi doğrudan Amerikan olmayan sorunlarla karşılaşabiliriz. Bu sorunların çözülmesi gerekecektir. Bu koşullarda doğal olarak dünyanın en güçlü ülkesi olarak yardıma koşacağız… “


ABD’NİN DEĞİŞEN STRATEJİSİ


Tarihçiler genellikle ABD’nin uyguladığı doktrini, uygulamaya sokan başkanın ismiyle anarlar. Ama bu doktrinlerin son şeklini aldığı yer Yuvarlak salon değil Pentagon’dur. 2006’da hazırlanan yol haritası Pentagon’da Rumsfeld’in hazırladığı doktrine “Bush Doktrini” dendiği gibi, görevini tamamladığını, ABD’nin değerler dizisini değiştirdiğini düşünen ve yakında istifa ettiği için görevinden ayrılacak olan, Robert Gates’in 2009’da hazırladığı doktrine “Obama Doktrini” dendi. Bush Doktrini denen ve Rumsfeld’in hazırladığı doktrinde, halkaların yöneltileceği sistem saptanıyor ve sonra bu sisteme göre yönetici bulunuyordu. Amaçlanan, ABD sistemine uyumlu yönetimler oluşturmaktı. “Alacalı devrimler”, Irak, Afganistan işgalleri bu yol haritasına uygun olarak yapıldı.


Obama ise şöyle söylüyordu ;“… Askerlerimizin, diplomatlarımızın olağanüstü kararlılığı ve özverileri sayesinde Irak’ın geleceğine yönelik umutlarımızı muhafaza ediyoruz. Ancak rejimin değişimi sekiz yıl aldı ve binlerce Amerikalı ve Iraklının hayatına, bin milyar dolara mal oldu. Bunun Libya’da tekrar etmesine izin veremeyiz… “ özet olarak, Başkan Obama, dünyadaki halkları hem koruyan hem de hükmeden “Pax Americana” veya “American Way of Life”ı kabul ettirmenin ekonomik olarak mümkün olmadığını kabul ediyordu.


ABD için Pentagon’un düşündüğü çözümü Thomas P. M. Barnett’in son eseri olan “The Pentagon’s New Map. War and Peace in the Twenty-First Century” (ISBN 0399151753 ) de buluyoruz. Yazara göre geleceğin dünyası iki bölüme ayrılmış olacaktır.
ABD’nin etrafında yapılanmış olan oturmuş, az veya çok demokratik ve kalkınmış bir merkez.
Bunun çevresinde kendi başına bırakılmış, kalkınmamışlığın esiri ve şiddetin ve kaosun hüküm sürdüğü topluluk. Orta Amerika, Latin Amerika’nın bir bölümü, Hemen hemen tüm Afrika bu grupta görülmektedir. Değişken olan bu listede üç ülke Arafat görülmektedir; listenin başında Suudi Arabistan, NATO üyesi olan Türkiye ve Endonezya’dır.
Bu şemada Pentagon’a verilen görev, çevre grubunun kullanmasını beceremediği doğa kaynak ve zenginliklerine giden yolları açmak ve kontrol altında tutmaktır.


Çalışma, uzak planda bir çatışma düşünmemekte, ABD’nin, diğer gelişmiş ülkelerle rekabeti değil, oluşan grubun liderlik rolünü üstlenmesini öngörmektedir. Bu proje gerçekleştirilmektedir. Yazar, Dmitry Medvedev’in İkinci dünya savaşının anısına yapılan merasimde yaptığı konuşmada bunun NATO üzerinden kapısını araladığını söylemektedir. Aynı olasılık AB’nin Lizbon zirvesi sonuç bildirisinde belirmektedir. Çin ile böyle bir ilişkinin daha güç olacağı düşünülmektedir.


Dünyayı dingin ve karmaşık diye ikiye ayıran bu projeye göre, ülkeleri işgal etmek söz konusu değildir. Ancak gerekliğinde küçük (özellikle hava) saldırılarıyla her türlü direniş bastırılacak, düzene sadık kalmaları sağlanacaktır. Bunun içinde Pentagon’un geniş bir alana yayılmış olması gerekmektedir. Pentagon tarafından deniz ve hava yollarını kontrol edilecek, kara operasyonları müttefiklere ihale edilecektir. Burada “Genişlemiş Büyük Orta Doğu Projesi” devreye girmektedir. Belli yorumcular bu stratejinin Libya’da yürürlüğe sokulduğunu söylemekteler.


LİBYA’ YA SALDIRININ KONUŞULMAYAN EKONOMİK YÜZÜ


Libya’ya saldırın gerekçelerinin içinde petrol olduğu yazıldı, söylendi. Eğer bir ülkenin en az masrafla çıkarılan 60 milyar varil petrol rezervi, 1 500 milyar m3 doğal gaz rezervi varsa petrol o çelişkinin içindedir. Ama ben burada daha az konuşulan başka bir ekonomik elemandan, Libya’nın yabancı ülkelerdeki bağımsız fonlarından (Les fonds Souverains) söz etmek istiyorum.


Libya’nın, 70 milyar doları bulduğu tahmin edilen, bağımsız fonları “Libyan Investment Authority” tarafından yönetilmektedir. Libya’nın bunun dışındaki, Libya Merkez Bankası ve diğer mali Libya kuruluşlarının yatırımları da hesaplandığında bu miktarın 150 milyar doları geçtiği söylenmektedir. Libya’nın dış ülkelere yatırımları Suudi Arabistan’ın veya Kuveyt’in yatırımlarında daha az olsa bile hızla yükselişine işaret ediliyor. Libyan Investment Authority’ın 2006 yılında kuruluşunda yatırımları 40 milyar dolardı. Beş yıl içinde Kuzey Afrika, Asya, Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika’ holding, banka, gayri menkul, endüstri, petrol şirketi ve diğer alanlara yatırımlar yaptı. Malta’ya gittiğimde, Libya yatırımı olduğu söylenen bir zincirin çok güzel bir otelinde kalmıştım.


Libya, İtalya’da UniCredit Banca’nın % 7,5’ini, Finmeccanica’nın % 2’sini satın aldı. Ekonomik olmaktan ziyade, politik bir yatırım olarak Juventus Futbol Kulübünü 4 milyar dolara satın aldı.


Libya’nın 2004 yılında “kötü coçuklar” listesinden silinmesinden sonra büyük petrol şirketleri 2006 yılında Libya’ya geri geldiler ve Libya’nın bu ilişkiden her yıl 30 milyar dolar almaya başladığı biliniyor. 2009 yılında Kaddafi, petrol gelirlerinden her yıl Libya halkı için 30 milyar dolar ayrılacağını ilan etti. Petrol gelirlerinin birden ve hızla artması Libya yöneticileri arasında bir bölümünün de hızla zenginleşmesini getirdi. Bu gelirin önemli bir miktarının halka gidecek olması bu yönetici kuşağının hoşuna gitmediği söylentiler arasında.


Wikileaks’in bir tlgrafa dayanarak açıkladığına göre, Libyan Investment Authority yöneticilerinden Mohamed Lasas, ABD büyükelçisine 20 Ocak’ta Libya’nın 32 milyar doları ABD’ye yatırım için yolladığını haber vermiş. Beş hafta sonra, 28 Şubat’ta ABD Libya’nın ABD’deki fonlarını, Libya için saklamak üzere dondurdu. Bu şimdiye kadar ABD’de dondurulan en büyük miktardı ve büyük borç içinde olan ABD maliyesi için bir yatırım fonuydu.


Birkaç gün sonrada AB Libya’nın 45 milyar dolar fonunu dondurdu.


Libya’nın fonlarının dondurulmasının Afrika üzerinde de çok olumsuz etkisi olacaktır. Libya, 22’si Siyah Afrika’da olmak üzere 25 ülkeye Libyan Africa Investment aracılığıyla, madencilik, manifaktür, turizm, telekomünikasyon alanlarında büyük yatırımlar yapmış, gelecek beş yılda, her sene arttırarak yeni yatırım yapmayı da plânlamaktaydı. Özellikle 2010 yılında RASCOM (Regionale African Satellite Communications Organization) aracılığıyla Afrika’nın, Avrupa ve AB’den bağımsız olmasını sağlayacak olan, ilk satalitini yörüngeye oturtmuştu. Bu uydu Afrika ülkelerine yılda yüzlerce milyon dolar tasarruf getirmekteydi.


Daha da önemlisi; Libya yatırımları ile Afrika Birliği adına üç önemli finans kurumunun oluşturulmasıydı:
Merkezi Trablus’ta olan Afrika Yatırım Bankası (Banque africain d’investissement)
Merkezi Yaunde’de (Kamerun) olan Afrika Fara Fonu ( (Fond monétaire africain)
Merkezi Abuja’da ( Nijerya) olan Afrika Merkez Bankası (Banque centrale africaine)


Bu kuruluşların gelişmesi, günümüzde çok acımasız bir rekabetin sürdüğü, Afrika ülkelerinin, Batı dünyasının üçüncü dünya ülkelerini kontrol aracı olan Dünya Bankası ve IMF’nin kontrolünden çıkmasını, bu bölgedeki eski Fransız sömürgesi olan 14 ülkede geçerli olan Fransız parasının etkinliğinin yok edecekti.


Günümüzde Dolar rezerv parası olarak hala kullanılmaya devam etmesine rağmen değerini yitirmiş bulunmakta. Uzun yıllardan buyana, doların yerini alacak bir para tartışmaları sürmekte. 29 Mart 2009’da Çin Merkez bankası Direktörü Zhou Xiaochuan doların hakim para olmasına itiraz ettiği basında çıktı. Çin, Rusya ve kalkınmakta olan ülkeler John Maynard Keynes’in 1944’te ABD’nin New Hamshir ‘e bağlı Bretton Woods şehrinde yapılan konferansta Herry Dexter White planı karşısında ret edilen planına geri dönüşü öneriyordu. Keynes’in Projesi iki temel unsura dayanıyordu.
1. Uluslar arası bağımsız merkez bankası kurulacaktı ve bu banka, “Bancor” adını taşıyacak bir para çıkaracaktı.
2. Bancor, uluslararası ilişkilerde temel para birimi olarak kullanılacaktı. Para fazlası olan ülkeler paralarını bu bankaya yatıracaklar, açığı olan ülkeleri de, bu uluslararası bankada biriken parayla destekleyecekti. Böylece uluslar üstü bir bankacılık sistemi yaratılıyordu.


2 Nisan 2009’ta yapılan Londra G20’ler toplantısında, ABD’nin baskısıyla 250 milyar dolarlık özel para basma kararıyla bir uzlaşmaya varıldı. Bu mutabakat 8 Temmuz 2009’da (İtalya) L’Aquilla’da tekrar tartışıldı. Rusya bir ek para basımına değil yeni bir paranın çıkarılması yanlısıydı ve hatta Başkan Dmitry Medevenev yaptırdığı örnek bir parayı gösterdi. Öneri, incelenmesi için, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Bölümü’ne yollandı. Dünya Bankası ve İMF’ye de gerekli hazırlıkları yapması bildirildi. Sonuç 26 Mayıs’ta (Fransa) Deauville’de yapılacak G8 toplantısında karara bağlanacaktı.


Libya, Dünyadaki parası (Dinar) altın karşılığı olarak garanti edilmiş olan tek para olmasının yanında büyük bir rzerv hacmine de ulaşmıştı (Rusya’nın önünde geliyor.) IMF’nin yeni para çıkarması yönünde pilot olarak seçilen bölgede öncülükk yapacaktı. Tutuklandığı gün Dominique Strauss-Kahn konuyu tartışmak için Almanya’ya gidiyordu, daha sonra Kaddafi ile buluşacaktı. DSK’nın tutuklanması FMI projesini felce uğrattığı gibi. Libya’nın rezervlerinin dondurulması da planı kolapsa soktu.


Rusya’nın da bu operasyon’da önemli kayıpları olmuştur. Görevinden alınan, Rusya’nın Libya büyükelçisi Vladimir Chamov, geri dönüşünde havaalanı Sheremetyova’da yaptığı açıklamada Medvedev’i suçlayarak, Rusyanın Libya ile yaptığı 3,1 milyarlık yatırımını kaybettiğini söyledi. Çin, Rusya ve batı arasındaki Afrika savaşında Rusya için büyük bir kayıptı.


Petrol savaşında Latin Amerika’da (özellikle Hugo Chavez) bir dayanağını kaybediyordu. 61 ülkenin katıldığı ikinci ASA (Amérique du Sud Afrique) kongresinde Kaddafi’nin önerdiği Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin oluşturacağı Güney Ülkeleri Kalkınma Girişimi - OTAN suya düşüyordu. ASA’nın üçüncü toplantısı 2011 yılı içinde Libya’da yapılacaktı.


LİBYA SALDIRISI İLE YAŞANAN DEĞİŞİMLER


Belçika’da yaşamakta olan, Belçika’da yaşadığım yıllarda kendisiyle hiç karşılaşmadığım Türkiye kökenli Sosyolog Tülay Umay, yaptığı bir analizde değişik noktalara parmak basmış ;
Batı ülkelerinin başı çeken yöneticilerinin (Obama, Sarkozy, Cameron) konuşmalarına dikkat edilirse, “İnsani Savaş” başlığı altında yürütülen çelişkinin aynı zamanda bir “söz savaşı” olarak sürdürüldüğü ve hiç bir şekilde, kimse tarafından karşı çıkılmasına veya uzlaşma yolu aranmasına izin vermeyen bir mücadele olduğu görülür.(Araştırmacının bu saptamasına bir örnek göstermek gerekirse ;10 Nisan 2011 tarihinde Genel Sekreter Jean Ping, Mali’den Amadou Toumani, Moritanyalı Mohamed Ould Abdel Aziz, Kongolu Denis Sassou Nguesso’dan oluşan Bir Afrika Birliği delegasyonu Kaddafi ile konuştuktan sonar, kendilerinin çizdiği bir yol haritasını muhalefet ile müzakere etmek istedi .Afrika Birliği barış Konseyi’nin de tartıştığı ve kabul ettiği bu belgeyi görüşmek için muhalefetle buluşmak isteyen delegasyona batılılar izi vermedi, 18 gün beklettiler ve bombalamaya devam ettiler. Geçiş izni Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin devreye girmesiyle güçlükle alınabildi)
“Kurban” imajı bir “fetiş” haline getiriliyor. Ortaya atılan konseptte pek çok çelişen kavram iç içe paketleniyor. “Harp – sulh” – “sulh – harp” gibi..
İnsani savaş” sadece askeri yöntemlerle sürdürülüyor. Müzakere, konuşma, uzlaşma kapısı tamamen kapatılıyor. Örneğin ;” GelecekteKaddafi’li bir Libya düşünülebilir ama Kathafi gitmeli”
Tahayyül edilen, bir psikoz yaratmak için, bir gerçek gibi sunuluyor.
Libya halkının bir bölümünün Kaddafi tarafından kıyıma uğratıldığın söyleniyor ve Kathafi’yi cezalandırmak için halkın bir diğer parçası kıyıma uğratılıyor.


DÜNYA’NIN DEĞİŞEN HUKUK DÜZENİ.


Libya’da yaşananlar Dünya’nın değişen ceza usul hukukundaki 1998’den buyana açıkça ortaya çıkan resmini de gösteriyor. Yargı erki, şiddet olayları gerekçe gösterilerek, yargıçların elinden alınıp uygulamanın ellerine kaydırılmaktadır. Bu hal yaygın ve devamlı bir uygulamaya dönüştü.


Hukukun genel bir kuralı da değişmekte. “Toplumun korunması” ilkesinin yerine “öç alma” “tazmin etme” ilkeleri ön palana kondu ve yaygınlaştırıldı. Erki ellerinde tutanlar, kurban adına her şeyi yapma hakkını kendilerinde görür oldular. Kurban araç oldu.


Uluslar arası konularda uzman olan, Brüksel barosu avukatlarından, yine Türkiye kökenli bir avukat olan Hakan Hanlı, yaptığı bir yorumda, Birleşmiş Milletler 1950 Nürnberg Prensipleri VI/8 açısından Fransa’nın BM kararlarının istediğime uyarım, istediğime uymam demesiyle Savaş Suçu (War Crime) işlediğini söylüyor.


Aralarında bağ olsun veya olmasın, terör olayları aynı gerçeklerden kaynaklanıyormuş gibi görülüyor. Terör karşıtlığı adına yürütülen mücadele orantısız hale gelirken karşı mücadele yaygınlaştırılıp devamlı bir savaş haline dönüştürülüyor. Suçluluğa karşı mücadelede, suç unsurları da kullanılabiliyor.


BİTİRİRKEN


Her ne kadar Arap – Müslüman dünyasında yaşananları “devrim” niye niteleme yaygın olsa da, kanımca yaşananların devrim olması için hiçbir niteliksel değişim yaşamamaktayız. Evet ! Değişmeler yaşanmaktadır ama bu değişmeler niteliksel değil, aynı tür iktidarın kendi arasında el değiştirmesidir. Bu değişmeler de ABD’nin istediği yönde olmaktadır. Obama ve Robert Gates, Brzezinski ve Clinton’un desteğiyle, Londra ve biraz da Paris’i ortak ederek Bush yönetimi döneminde M. Rumsfeld ve Neo – Con’ların hatalarını düzeltmeye çalışmaktadır. Çalkantıların yaşandığı ülkeler güçlü ve etki altında bir silahlı kuvvetlere sahip olmadığından buralarda “alacalı devrimler” yaşanmaktadır.


Ayaklanmalara katılan değişik, bir araya gelmez güçlerin katılımlarını anlayabilmek güç bir hal aldı. İslam dünyası, İran, Hizbullah, Hamas, bölgedeki İşçi Sınıfı Hareketleri, Avrupa solu, Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri Kuzey Afrika’da yaşanan “alacalı devrimleri” desteklemektedirler.


İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan bu en geniş ittifak karşısında çok küçük bir uzlaşma ihtimal dahi olsa, Kaddafi’nin dayanabilmesi mümkün görülmemektedir. Muhalifler, batılı güçler tarafından her gün daha güçlendirilmekte, Kaddafi daha çok izole edilmektedir.