AVRUPA’DA SELEFİ AKIMLAR


Ataman Aksoyek
 - 28/01/2008 18:02:04 (819 okunma)


AVRUPA’DA SELEFİ AKIMLAR

Pek çok “dost”, “bu konu da nerden çıktı ?” diyebilir.
Anlatmaya çalışayım. Ulusal ve uluslararası yayınlarda “İslami şiddet” olayları bol miktarda yer almakta, “El Kaide”den söz edilmekte. Ancak, arka plandan söz edilmemekte. Bunu irdelemeyi gereksedim. Düşündüklerimi anlatmaya çalışırken mümkün olduğu karda da İslami jargondan, anlamıyı kolaylaştırmak için, kaçınmaya çalıştım.

Daha evvel bu sitede yayınlanmış değişik yazılarımda da, “terör”ün arkasında, söylenmeyen güdümlü Selefi akımların olduğunu ve bunların ABD ve Suudi odaklar tarafından desteklendiklerini, değişik kaynaklara dayanarak vurgulamıştım. Bu yazıda konuyu daha geniş ele almayı düşündüm.

Kuşağımın pek çok solcu genci gibi, gençliğimde, özellikle Türkiye’de, din konusu gündemime girmedi. Zaten o dönemde gündemde böyle bir konu yoktu. Prof Gencay Şaylan 1980’li yılların sonlarında çıkardığı kitabının (Türkiye’de İslamcı Siyaset) önsözünde “10 yada 15 yıl evvel öncesinin Türkiye’sine bakıldığında gerek günlük basın ve gerek akademik çalışma yada tartışmalarda İslami akımların marjinal bir konum işgal ettiği görülebilmektedir” demektedir. Sadece, “kanlı Pazar” gibi olayları yaşadım ve bunları bir şizofrenik olay olarak, emperyalizmin oyunu olarak aldım.

Yurt dışında, İslam ve Müslüman kuruluşlar, göçmen hareketi içinde karşıma somut örgütler olarak çıktılar. Ama, karşımızda ön planda faşist kuruluşlar vardı, İslami kuruluşlar yine gündemimin önemli maddelerinden birisini oluşturmadılar.

Sorumlularından olduğum Demokrasi İçin Birlik – DİB ile FİDEF birleşmesine giden yolda, birleşme tartışmaları içinde, görev aldım. Tartışmalar süresinde, Türkiye kökenli göçmenlerin bulundukları ülkelerde kalıcı olduklarını ve bu saptamaya göre politikalar üretmemiz gerektiğini gördük. Yaşadığımız ülkelerde resmi makamlar bizim sağcı veya solcu olduğumuzu sormuyorlardı. Biz yabancıydık ve hepimize aynı ayrımcılık uygulanıyordu. Vardığımız sonuç ; göçten kaynaklanan toplum için, “eşit haklar ve eşit fırsatlar mücadelesinde” birlikte mücadele etmenin yol ve yöntemlerini bulmamız gerektiği idi. 

Birleşmeden sonra, yeni kurulan GDF – Göçmen Dernekleri Federasyonu, FİDEF’in başlattığı Müslüman göçmen kuruluşlarıyla ilişki politikasını devam ettirdi. GDF’in dış ilişkilerinden sorumlu kişi olarak Müslüman kuruluşlarla ilişki benim çalışma alanımdaydı. Artık İslam benim de ilgi alanıma girmişti. O günden sonra İslam’la ilgili bilgimi arttırmaya başladım.

Daha sonra, yetmiş küsur ülkeden, yüzün üstünde kuruluşun üye olduğu, Avrupa Göçmenler Forumu – FORUM’a, GDF üyesi ve Federal Almanya delegesi olarak katıldım ve Genel Sekreterliğine seçildim. Burada Avrupalı olmayan göçmenlerin birliği, özellikle Avrupa’daki yabancıların 2/3 ünü oluşturan Faslı ve Türkiyeli göçmenlerin iş birliği için gayret gösterdim. Faslı göçmenler için İslam önemli bir faktördü.

Artık Müslüman olan dostlarım (Ekseriyeti, Türkiye kökenli göçmenlerin en önemlilerinden olan, Avrupa’daki “Milli Görüşçü”ler idi) vardı. Onlarla olan tartışmalarımda onları anlamak ve diyalog kurabilmek için, mümkün olduğu kadar, İslam felsefesi ve tarihi üzerine elime geçen kitapları okumaya başladım. (Namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur vs. gibi günlük uygulama konuları beni çekmedi. Beni, olayın ilahi tarafı pek ilgilendirmiyordu) Eski bir komünist ve matematik doktoru olan Faslı dostumla olan tartışmalarımdan, çok şey öğrendim. Bana, okumam için, Fas’tan getirdiği çok değerli kitaplar (Arapça bilmediğim için, Fransızca) verdi. Paris ve Brx’de sahaflardan kitaplar topladım. 

Yine Brüksel’de olduğum, daha sonraki dönemde, kurucusu ve direktörü olduğum kuruluşta, Avrupa’daki Müslüman Göçmen Kuruluşlarıyla ilgili iki araştırmayı yönettim. Tahmin ediyorum bugün konuyu biraz kavrayabildim (ama tam hakim olduğumu da söyleyemem). Bilgi toplayabilmek için gerekli kaynakların yerlerini öğrenmiştim. İlave etmek gerek ki, son dönemde Türkiye’de İslam ve din ile ilgili geniş bir kitap listesi oluştu.

Doğal olarak yorumlarım hep kendi dünya görüşüm doğrultusunda ve politik oldu.

Din, "bu dünyada niye varım ?", "var olmamın dışında başka bir gerçek var mı ?" ve "ölümden sonra ne olacak ?" sorularına cevap aramaktadır. İnanç ve din, kişinin sosyal ve politik hayatının üstünde, somut hayatının altında yer almaktadır. Ama dinler sadece insanlar ve Tanrı arasındaki ilişkileri değil insanların kendi aralarındaki ilişkileri ve bu insanların yaşadıkları toplumları da düzenlemektedir.

İslam’da yaygın olmayan, en muhafazakar, en az hoş görüsü olan, Selefi akımının Avrupa (hatta dünya)ortamına her gün daha fazla yerleştiği kanısındayım. Bundan (gördüğüm kadarıyla) pek söz edilmiyor. Konuştuğum, tartıştığım Müslüman çevreler bu görüşüme, muhtemelen dayanışma dürtüsü ile, katılmaya yanaşmıyorlar. Emperyalizmin etkisinde, laik çevreler, tutuculuktan söz ettiklerinde kadınların araba kullanamadığı ve oy hakkı olmadığı Suudi Arabistan’dan söz etmiyor, çok daha liberal olan İran’ı Müslüman gericiliğin kaynağı olarak gösteriyorlar. Avrupa’da İslam ile ilgili günlük basında çıkan araştırmalarda ve tartışmalarda bütün Müslüman ülkelerle ilgili bilgi verilirken Suudi Arabistan tutuculuğu hep unutulmaktadır.

Ön planda sözü edilen İran İslam devriminin, İslami hareketlere manevi güç verdiğinin, yüreklendirdiğinin kabul edilmesi, ana kaynak olduğunu anlamına gelmez. İran istese bile, İslam devriminin gerekli maddi kaynağı, jeopolitik desteği sağlayabilmesi mümkün değildir. Fazla olarak İran İslam devrimi Şii bir devrimdir ve günümüzdeki eylemci Sünni hareketleri etkileyebilme olanakları sınırlıdır.

Ruşen Çakır’ın, Türkiye Hizbullah’ı önde gelenlerinde Abdülaziz Tunç ile yaptığı söyleşide, Hizbullah’ın İran’la politik ilişkileri olduğunu, yardım almaya çalıştıklarını (Ama İran’dan tam bir destek alamadıklarını), ancak hareketin lideri olan Hüseyin Velioğlu’nun harekete Şii kisvesi kazanmasına yanlı olmadığını anlıyoruz. 

İşin başından başlayalım ; Filibeli Ahmed Hilmi Bey yazılarında değişik “din” tarifi yaptıktan sonra bu tariflerdeki ortak paydaları şöyle toparlıyor ;

•Bizim üstümüzde ve bize uyması gerekmeyen bir gücün varlığı,

•Bu gücün kontrolü altında ve ona bağımlı olunduğu

•Bu güçle insan arasındaki ilişki

[b]Yves Lambert
, (16.01.2008 tarihinde, Fransa’da 87 yaşında ölen) dinlerin üç unsuru içerdiklerini söylüyor ; 

•İç içe (veya üst üste) iki, gerçekleri değişik, dünyanın olduğunu söylüyor. Birincisi, doğal, somut, görünebilen maddi ve yaşadığımız dünya. İkincisi, doğal olmayan,görünmeyen, insandışı ve öteki, tanrının, azizlerin olduğu dünya.

•Bu iki dünya arasında bir iletişim vardır. Bu iletişim, din adamları ve merasimlerle gerçekleştirilir.

•Dinler bir “kurum” oluştururlar ve bu kurum, din adamları tarafında yürütülür . Din adamları kendi aralarında bir hiyerarşi oluştururlar.[/b]

Bunlara söylenmeyen bir dördüncü unsuru eklemek gerekmektedir kanısındayım. Söz konusu dinin devlet veya devletler tarafından tanınması lazımdır. (http://www.elegans.com.tr/arsiv/58/index.html

İslam dininin temeli, Allah’ın sözleri olduğu ve Hazreti Muhammet’e ulaştırıldığı kabul edilen, Kuran’da yazılı sözlerden (Ayetlerden) oluşmaktadır. Müslümanlar hayatlarını bu sözlere bakarak düzenlerler.

Prof. Muhammed Abîd el- Câbirî’nin anlattığı gibi, İslam’ın ilk yıllarında, küçük kabile toplumunda çıkan sorunlar, Peygambere baş vurularak, onun kararı doğrultusunda çözülürdü. Kuran, 23 yıllık bir süre içinde parça parça, bir sistematiğe bağlı olmadan (moral – uygulama – inanış alanlarında), ya sorulan bir soruya veya doğan bir gereksinime cevap olacak şekilde ifade edilmiştir. Verilen cevaplar kişiden kişiye, soru sahiplerinin durumlarına, çerçeveye göre değişmekte ve hatta farklılıklar, çelişkiler içermektedir. Kuran’daki sözler bu özelliğine de bağlı olarak iki kısma ayrılmaktadır. “Sağlam”(Muhkem) olan ayetler ki bunlar kesin anlamlı ayetlerdir. Kastedilen şeyler açıktır ve yoruma gerek yoktur. Okunduğu zaman rahatlıkla anlaşılır. Söylendiği anlamın dışında anlamak olasılığı yoktur. İkincisi “açık olmayan, mecazi manaya açık olan”, (müteşabih ) ayetlerdir. Anlamlarında bir giz olduğu kabul edilen, değişik anlamlar içerebilen, kolaylıkla anlaşılamayan ayetler. İkinci tür ayetlerin yorumu, birinci tür ayetlerin yardımı ve onların yorumu ile anlaşılmaya çalışılır. Ali Sami en-Neşşar, “kuran ayetleri çok yönlü anlamlar yüklüydü. Herkes istediği anlamı veriyordu” diyor. Bu yorum “meâl’en”, anlaşılabilen ve kullanılan deyimlerle yapılır. İslam bilginleri iki bölüme ayrılmışlardır. “…Allah bilir…” demekle yetinen “Selefiye” inanışı ile [i](müminler müteşabih ayetleri olduğu gibi kabul eder, yorum yapmazlar[/i]), “…Kuran anlaşılmak için indirilmiştir, onun bütünüyle anlaşılması gerektir…” diyen “Hanefiye” inanışı.

Yine, Ali Sami en-Neşşar, “İslami hayat tümüyle Kur’an’ın yorumundan ibarettir. Kur’an’ın pratik hayata yönelik konularından fıkıh doğdu. Ona metafiziği irdeleyen bir kitap olarak bakıldığında kelam ilmi ortaya çıktı. Kur’an’a uhrevi bir kitap gözüyle bakıldığında ahlak sistemi doğdu. Yine ona bir hüküm kitabı olarak bakıldığında siyaset ilmi doğdu “ diyerek değişik gelişmelerin kaynaklarını ifade ediyor.

Prof Ethem Ruhi Fığralı, “…Kur’anın 275 yerde “düşünmüyor musunuz ? Akıl erdirmiyor musunuz ?”, diye sorulmakta, 200 yerde, [b]“düşünmek ve tefekkür” emredilmekte, 12 yerde “dolaşarak, ibret alma[/b]”, ve 670 yerde de" ilim ve ilme teşvik buyurmaktadır….” diyor. Ve anlatımına sonuç çıkarmak için de ]“…Hazreti Peygember“…].Doğru yoldan ayrılmamak şartıyla, insanlara yeni bir şey getirmiş ve onların, dinin anlamını anlamak için düşünmelerini, akıllarını kullanmalarını istemiştir…” [/b] diyor.

Prof Fığralı, “…Kuran’a göre, insanlar artık akıllarını kullanacak, Allah’ın nimetlerini düşünecek, ayetlerin ve eşyanın hakikatini anlamaya yönelecek, gözlerini ve gönüllerini öğrenmeye ve bilmeye açacaklardır….” diyor.

Doğal olarak, anlama ve düşünme olmadan “din” kavramının mümkün olmayacağı da açıktır. Teorik olarak, İslam dini, , temelinde düşünmeyi, kavramayı, aklını kullanmayı, “doğru yoldan ayrılmadan” yasaklamıyordu.

İslam dünyasının Peygamber döneminde de, günlük meselelerde ilgili görüş ayrılıkları vardı. Ama bunlar, felsefi meselelerden ziyade, uygulamalı konuları kapsıyordu.

İslam dininin yayılmasıyla yeni kavimler, uluslar İslam’a katılıyorlardı ama gelirken kendi adetlerini, dinlerini, bazı alışkınlıklarını, yaşayış ve dünya görüşlerini de, İslamlaştırarak birlikte getiriyorlardı. Büyüyen İslam dünyasında sübjektif hırslar da bu farklılaşmalarda rol oynamaktaydı. Çıkan bu sorunlara çözüm ve cevap bulmak İslam alimlerine kaldı. Bu çalışmalar “İslam Hukuku” çalışmalarını başlattı. İki büyük felsefe yolu çıktı. Medine Ekolü ;Kitap’ın sözlerini ve Peygamberin yaptığı, sözleri, açık veya örtülü izin verdiği işleri temel alıyordu. Bağdat Ekolü; bunların dışında, başka alimlerin kararlarını da dikkate alıyor ve “aklı” kullanıyor, yorum yapıyordu. Balkanlar’da, Türkiye’de, Rusya’da, Tayland’da, Uzak Doğu’da, Tunus’ta, Filistin’de, Mısır’da, Ürdün’de, Lübnan’da, Çin’de, Kıbrıs’ta, Bangladeş’te, Filipinlerde, Pakistan’da, Kenya’da yaygın olan Hanefi inanışı dört mezhepten, Bağdat Ekolü’ne mensup tek mezheptir.

İslam Hukuku değişik kaynaklara dayanır. Dr. Hayrettin Karaman şöyle anlatıyor; Bu kaynakların bir kısmı dinidir. Kuran’a ve Peygamberin sağlığında yaptığı veya söylediği, izin verdiği veya susarak olumlu yanıtladığı olaylara dayanır. Bir kısmı da bunlardan çıkarılan veya yapılan “derleme” ve “karşılaştırmaya”,bir başka kısmı da zorunluluk, örf ve adet, hak, adalet prensipleri dikkate alınarak saptanır. İslam bilginleri bir de “usul hukuku”(usul-u Fıkh yani hukuk metodu) kurmuşlardır.

Meshep, “gidilen yol” anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Mezhepler “hukuk disiplinleri” veya Türkçe’ye de girmiş olan Fransızca “ekol” kelimesiyle de ifade ediliyor. Prof. Muhammed Abid el Câbirî, İslam’da mesheplerinin politik partiler olarak görülebileceğini söylüyor.

13. yüzyılın sonlarında, yorum yapabilecek büyük alim olmadığı ve mezhepler tamamlandığı iddiası ile İslam hukukunda yorum kapıları (İctihad kapısı) kapatıldı. Sadece ; dört mezhebin olduğu kabul edildi ; Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli. (Konumuz olan Vahhabi / Selefi inanışı Habbeli inanışı içinde yer alır)

Bu İslam düşünce sisteminde bir duraklamanın da gerekçelerinden birisidir.

İslam’ın, her ne kadar tek olduğu söylenmiş olsa da, değişik İslamlar (veya İslam anlayışlar) vardır. Dinler birbirlerinden farklı olduğu gibi, dinlerin kendi içlerinde de farklılıklar bulunmaktadır. Hıristiyanlık Musevilik ve Budizm de olduğu gibi, İslam'da peygamberin ölümünden 30 yıl sonra bölünmüş ve bölünmelere de devam etmiştir.

Avrupa, tarihinin büyük kesiminde, Osmanlı ve Endülüs İslam’ı ile karşılaşmıştır ve birlikte yaşamıştır.

Osmanlılar, fetihlerini Avrupa’ya yayarak, Türkçe’yi yaygınlaştırarak, Arapların aksine, Müslüman olmayan topluluklara özel bir statü tanıyarak onların dinlerini, dillerini ve kültürlerini muhafaza etmelerine izin vererek çok kültürlü bir toplum oluşturarak, Arapları ve Arapça’yı (bilinçli veya gelişmelerin doğal sonucu olarak) kenar unsur haline getirdiler.

Osmanlı topraklarında, Mezheplerin en liberali olan Hanefi inanışı yaygındı. Fazla olarak, İlber Ortaylı’nın da söylediği gibi, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar, Moğol istilası önünden kaçan Türkmenlerin de katılmasıyla, Anadolu’daki hakim Sünni Müslümanlık “heterodoks” izler taşıyordu. Taha Akyol’un, Prof. Ahmet Yaşar Ocak’tan aktardığına göre, Sünni bir hükümdar olan, Bursa’ya cami ve medrese kuran Orhan Bey, hürmet ettiği, Bursa’nın fethinde yararları dokunan Geyikli Baba’ya iki yük “arak” (rakı) ve iki yük şarap göndermiş.

Genellikle Maliki olan Mağriplilerin büyük çoğunluğu Berberi kökenlidir. VII yüzyılda, Arap fetihleri ile İslam’a katıldılar ve Araplaştırıldılar. İspanya’yı fetih eden, Tarık bin Ziyad ve ordusu berberi idi. Günümüzde Mağrip ülkelerinde 20 milyonun üzerinde berberi’nin yaşadığı kabul edilmektedir. Mağrip İslam’ı saf bir Arap medeniyeti olmayan, Endülüs medeniyetinden etkilenmiştir. Günümüzde Fas, Endülüs medeniyetinin temsilcisi olarak kabul edilmektedir.

Konumuzu daha rahat anlatabilmek için değinmemiz gerek başka bir kavram da “köktencilik” tir (fondamentalisme). Pierre de Charentenay sj. dinlerin Jeopolitiğini anlattığı kitabında, her dinde köktenciliğin görüldüğünü, köktenciliğin de mukaddes kitapların kelimesi kelimesine alınmasından kaynaklandığını söylüyor. Konunun, İslam için daha hassas olduğunu, Kuran’ın Arapça olarak, tanrı tarafından peygambere dikte edildiğini, tanrı tarafından, aracısız olarak iletildiğine göre bu metinlerin (tanrının sözlerinin) tartışılamaz ve yorumlanamaz olarak kabul edildiğini söylüyor. Charentenay’e göre, dinler yazılı metinlere bağlıdırlar. Bu belgelerin yorumlanmalarında, geleneklerin etkisi, farklılıkları getirmektedir. Köktenci yorum, metni doğrudan, zaman ve yer faktörünü dikkate almadan günlük hayata uygulamak istemektedir. Liberal bir yorum, zaman ve yer unsurlarını dikkate alarak yorumlar ve uygulamaya çalışır. Her dinin genel bir gerçeği ve tanımlaması da bulunmaktadır.

Prof Muhammed Abed Al-Jabri, “Arap düşüncesini” anlattığı kitabında, “salafi (selefi) (fondamentalist)” diyerek vurgulamayı gereksemiş.

Avrupa’nın son döneme kadar, Selefi / Vahhabi inanışı ile ilişkisi olmamıştı. Zaten Vahhabi inanışın Avrupa’yı etkileyecek ne bilimsel, ne kültürel parlaklığı yoktur. Diğer mezhepler kadar da yaygın olmayan bir inanıştır. Le Monde gazetesi araştırmacı yazarlarından olan Paul Balta, 1990’lı yılların ilk yarısında yayınladığı kitabındaki ülkeler ve meshepler tablosunda, Hambeli – Vahhabi inanışının yaygın olduğu ülkeler arasında Suudi Arabistan’ı, Katar’ı, Nijerya’yı, gösteriyor.

İsmet Zeki Eyüboğlu, Hicri 4. yüzyılda ortaya çıkan, “Selefi mezhebin belli bir kurucusu yoktur, özdeş görüş çerçevesinde toplananların oluşturdukları öbeğe verilen isim olduğunu” söylemektedir. Prof.Muhammed Ebu Zehra, “Selefiler, düşüncelerinin İmam Ahmed bin Hanbel’e “[b]nisbet” ettirmişlerdir”[/b] demekte ve arkasından, “bu “nisbet’in” Hambeli büyükleri tarafından kabul edilmediğini” söyler. Vahhabilik’i mezhepten ziyade tarikat sayanlar çoktur. Tarikatçılara göre suç sayılır ve hatta buna “Haricilik” diyenler de vardır.

Taha Akyol, Haricileri anlattığı kitabında ;

•“….Haricilerin büyük çoğunluğu çöl Arapları’nın teşkil etmesi, aralarında şehirde yaşamış olanların yok denecek kadar az bulunması fevkalade önemlidir…” ( Montgomeri Watt’tan aktararak)

*“…Haricilik hareketi, bir tek kişinin, bir Kur’an ayetini, manasını hiç kavramadan bedevi zihniyetinin fanatizmiyle, bir “slogan” olarak bağırmasıyla ateşlenmiş bir “fitne”, yani “anarşi”dir…”

•“……Hariciler bilgisiz, dar ufuklu, hatta muhakeme kudreti gelişmemiş kafalarında daracık bir İslam çizmişlerdi ve bu çerçeveye sığmayan herkesi……….kafir ilan etmişlerdi. Bilgisizliğin dar sınırları içinde bir İslam anlayışı uğruna şiddet eylemleri düzenlediler. Onların akıllarının ermediği, bilgilerinin yetmediği muhakeme kudretlerinin ulaşmadığı noktada artık “küfr” başlıyordu ve onlar “küfr ile savaşıyoruz” diye, bilgide, akılda, muhakemede kendilerinden kat kat üstün Müslümanları öldürüyorlardı”
 diyor.

İlahiyatçı ve sosyolog Ali Bulaç, “ Modern zamanlarda ortaya çıkan ve Batı medyası tarafından “Radikalizm, entegrizm, fanatizm, fundamantalizm” vb. kavramlarla tanımlanan İslami hareketler ile tarihsel bir siyasi muhalefet akımı olan Haricilik arasında belli bir benzerlik olduğu doğrudur” diyordu. 

Vahhabi inanışına göre, tek gerçek Kuran’dır. Çözümü güç ya da olanaksız konularla ilgilenmek gereksizdir. Çünkü, kesin bir sonuca varabilmek için, kanıt uygulamak yolu açılır.

Şeriatın getirdiği kurallar kesindir.

Selefiliğin Hicri 12. yüzyılda günümüze kadar süren yeniden dirilişini yapan Muhammed bin Abdülvehhab’tır.1703’te doğan, Şam ve Medine’ye gidip eğitim gören ve sonra doğduğu yer olan Necid yakınlarındaki köyüne dönerek düşüncelerini yaymaya başlayan Abdülvehhab’a göre, “bütün Müslümanlar kardeştir, birdir, onların malları da Vahhabilik içindir, ortaktır”. Kısa sürede etrafına bir bedevi kalabalığı topladı.

Enver Behnan Şapolyo, Vehhabiliğin (değişik müellifler kelimeyi değişik olarak yazmışlardır ; bir kısmı “Vehhabi”, bazıları “Vahhabi” olarak, bazıları tek “h” ile bazıları iki “h” ile yazmaktadırlar) “siyasi bir tarikat haline geldiğini, zamanla Arap istiklali fikrinin çekirdeğini teşkil ettiğini”, söyler.

Prof Muhammed Ebu Zehra, “savaş ve çatışma alanında Vahhabilik düşüncesine öncülük edenin, (Suudi Hanedan’nın kurucusu), Muhammed bin Suûd olduğunu söylemekte”, (Arap Yarım Adası’na hakim olan ailenin dedesi olan bu adam, Muhammed bin Abdülvehhab’ın eniştesi idi.) Bu düşünceyi kılıç zoruyla yaymaya girişti”, demektedir.

Selefi’ler / Vahhabi’ler 1802 yılında Mekke, Medine, Kerbela, Taif illerini ele geçirerek, Peygamberin bütün dostlarının mezarlarını, İmam Hüseyin’in türbesini yıkmış yüzlerce insan öldürmüşlerdir

Yine Prof Muhammed Ebu Zehra’ya göre, Vahhabi alimleri, kendi görüşlerinin hata kabul etmez şekilde doğru, başkalarının görüşlerinin ise, tasvip edilemez şekilde yanlış olduğunu düşündüklerini, muhaliflerini kafir sayan ve onlara savaş açan Hariciler’le yarış halinde oldukların söylemektedir. 

Vahhabiler çölle sınırlı oldukları sürede fazlaca zararları olmamıştır. Ancak, Hicaz bölgesi Suud ailesinin eline geçtikten sonra tehlikeli olmaya başlamışlardır.

Osmanlıya karşı isyan ettiklerinde, Osmanlı bu isyanı kuvvet kullanarak bastırmaya kalkışmış ve başaramamıştır. Daha sonra, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa, bu isyanı bastırdı.

Prof Gencay Şaylan’ın dediği gibi, “İslamiyet, bir öğreti olarak tarih sahnesinde kendini gösterirken bir siyasi güce, bir devlete dayanmış, bu siyasi gücü yada İslami devleti kullanarak yeryüzüne yayılmıştır”.Günümüzde de, belli bir ülkenin İslamiyet’in belli bir türünü, şiddete açık bir türünü yayarak kendi etkinliğini genişletmeye çalıştığını düşünüyorum.

Yazının devamında, Selefi akımların bugünkü konumunu ve şiddet hareketleriyle ilişkilerini anlatmaya devam edeceğim.

Yazıyı, İslam açısından olası hataların önlenmesi için okuyan ve öneriler yapan Almanya İslam Konseyi Eski Başkanı Hasan Özdoğan’a teşekkür ederim. Yine de objektif ve sübjektif hataların varlığından sorumluluğun bana ait olduğunu söylemem lazım.

Bu yazı,
Sansürsüz Sitesinde de
yayınlanmıştır
.