Avrupa'dan Selefi Akımlar -2-


Ataman Aksoyek
 - 08/02/2008 16:08:27 (802 okunma)


Avrupa'dan Selefi Akımlar -2-
 

Giriş Yerine ;
Aralıklı yazı yazmanın bir sakıncası, yazma süresinde yaşanan olaylar veya yeni bir bilgi yazının gidişini etkiliyor. Bu yazıya başladığım zaman Avrupa’daki Selefi akımların yükselişini ve bunun sonunda ortaya çıkacak sakıncaları ve hatta tehlikelere işaret etmekti. 

Erdoğan’ın, amaçlı olduğuna inandığım, “Türban” tartışması, doğal olarak, ilgimi çekti ama yazımı etkilemedi. Zaten anlatmak istediğim şeyi pekiştiriyordu. Türkiye’nin Selefi inanışın etkisine girmekte olduğu kanısındaydım. 

CNN’de takip ettiğim bir tartışmadan öğrendiğime göre, 3000’e yakın üniversite üyesinin türbanı savunması ve bunlardan liberal olduklarını ileri süren bir kesiminin de bu savunmayı “özgürlükler” adına yapması, İslam ile ilgili ekler yapmamı gerektirdi. 

Kişisel özgürlüklerden ben de yanayım. Ben de ezilmişlerden yanayım ama İslam’ın mantığı bu bey ve hanımların düşündükleri özgürlüklere izin vermeyecektir. Özellikle, Türkiye’deki, Anadolu’nun kendisine özgü İslamının, Hanefi itikadının üstüne Selefi bir örtünün çekilmeye başladığını düşündükçe endişelerim artıyor. Türban’ın, Türkiye’yi İslamlaştırma için bir adım olduğunu düşünüyorum. Neden derseniz ; Genel gidişata, tırmanışa, kadrolaşmaya, üst yapının değiştirilmesi için yürütülen stratejiye bakın derim. 

Türkiye toplumu üstüne hegemonyasını kurmaya çalışan ideoloji aydınlar arasında etkinliğini arttırmakta, Tarihsel Blok oluşmakta. 

Aziz Nesin’in oğlu Dr. Ali Nesin’in bu grupta olması dikkatleri çekti. 

!2 Eylül’den çıkış döneminde,Ankara’da “Demokrasi Kurultayı” düzenlenmişti. Uzun bir süreden sonra, ilk defa davetli olduğum bu konferansa katılmak için, Türkiye’ye gidiyordum. Dönemin güncel konusu, 141 – 142 – 163 tartışılıyordu. Konferansın çağrıcılarından olan Aziz Nesin, bir konuşma yaptı ve (mealen) “siz İslamı benim kadar bilmezsiniz, sizin sözünü ettiğiniz özgürlüklerle ilişkisi yoktur” yolunda uyarılar yaptı. 163’ün kaldırılmasına karşı çıkıyordu. O gün Nesin’in sözleriyle hiç mutabık değildim. Benim için 141 – 142’nin kalkması önemliydi, uzlaşmak için 163’ün de kalkmasına razıydım. Ama bugün Nesin’in haklı olduğunu düşünüyorum.Atilla Aşut,Türbana Özgürlük hareketine katılan Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin’e yazdığı açık mektupta, babasının “Köktenciliğe karşı Uluslararası Konferans” hazırlığı içinde olduğunu söylüyor. 

Kanımca, günümüzde, Dünya’da ve Türkiye’de, İslam’ın en katı yüzü olan Selefi inanış tırmanmaktadır. 

Bu inanış, Suudi Arabistan’’ın resmi inanışıdır. Bir kız talebe yurdundaki yangında,genç kızların başları örtülü olmadığı için, çıkmalarına izin vermeyen, erkeklere, yangın bir kız talebe yurdunda olduğu için, yardım etmelerini yasaklayan inanıştır. 

Bir başka gerçek ; Konuyla ilgili “mütedeyyin” dostlarımdan hiç birine, “başını örtmeyen kadın da, örten kadar Müslüman’dır” dedirtemedim.


Bu sabah TV yine (29.01.2008) Cezayir’den bir bombalama haberi daha verdi. Olay ile ilgili, Mağrib’le ilgili yorumcular, Kuzey Afrika’da yükselen Selefi akıma dikkatleri çekmekteler. Yine aynı kaynaklar, bölgedeki yönetimlerin tüm gayretlerine rağmen, bu akımın, özellikle gençler arasında yayılmasının önlenemediğini söylüyorlar. Hareket, özellikle şehir çevrelerindeki yoksul mahallelerde kendini gösteriyor. Araştırmacı Samir Amghar, yapılan pek çok araştırmanın, bu yayılım alanının, Selefi akımının etkisiyle sempatizanlarını da aştığını ve İslam’la yeni baştan buluşma yönelişinde temel noktalardan birisi haline geldiğini söylüyor. 

Hekim ve Psikolog, Policy Research Institute araştırmacılarından (1987 -89 yılları arasında CİA mensubu olarak Afganistan ve Pakistan’da bulunmuş) olan, Marc Sageman’ın anlatımına göre, İslam’ın altın devrinin sürdüğü dönemde yaşanan askeri, ekonomik, politik üstünlüğü Selefi ilâhiyatçılar imana sarsılmaz bir bağlanış ile açıkladıklarını, daha ileri yıllarda zorluklar ve başarısızlıklarla karşılaşıldığında, yine Selefi din adamları tarafından, parlak dönemin sarsılmaz dine bağlılığına dönülerek aşılabileceğini söylemişler. İlk defa bu düşünceyi İmam Hambeli ifade etmiş, daha sonra Moğol İstilasında ezilmiş İslam dünyasını toparlayabilmek için İbn Taymiye ve daha sonra Vahhabi inanışının kurucusu olan Muhammed bin Abdülvehhab kullanmışlar. 

Çok seneler evvel, Brüksel Üniversitesinde dinlediğim, İslam’ın Avrupa’da yayılışı ile ilgili bir konferansta (şu anda ismini hatırlamadığım) bir İtalyan konuşmacı İslam’ın Avrupa ile çelişkilerini anlatırken şöyle bir tablo çiziyordu ; sömürgeleştirme döneminde, İslam buzdolabına kondu. Dekolonizasyon süreci başladığında, kurtuluşa gidecek yol aranırken, evvela kolonyalistlerin kurumları ret edildi ve uzun süreden beri buzdolabında duran İslam, Müslümanlar tarafından, kurtuluşun aracı olması için çıkarıldı ve kalkınma, kurtuluş yolunda bir yöntem olarak görüldü. Bu açıklama bana makul geliyor. Ama, kabul edilmeli ki, buzdolabına konduğu dönemde derde çare olma niteliğini yitirmiş olan İslam, bugün hiç derde çare olamazdı. Ama toplumsal olarak sık görülen bu fenomen yaşandı ve yaşanıyor. (Düzeltmeler ve objektif yanlışları düzeltmesini rica ettiğim Hasan Özdoğan, buraya şöyle bir not koymuş ; “İslam’ın çare Olup Olmaması Müslümanların İslam’ı anlamalarına bağlı bir olay. O devirlerde İslam’ı çağın meselelerine çözüm olacak şekilde yorumlayan alimler azdı.” Hem inanmış bir insanın görüşüne hürmet ettiğim, hem de emeğine saygı duyduğum için bu notu koymadan edemedim)


İslam düşüncesini daha iyi anlatabilmek bir özet olarak, İslam’ın kuruluş yıllarına, konunun ilahi kısmını bir kenara bırakarak, politik ve jeopolitik açıdan bakmaya çalışalım. Zaten, bu gün olduğu gibi, İslam, çağrının ilk yapıldığı günden bu yana, politik bir olay olarak başladı ve politik bir olay olarak devam etti. 

Ebu’l Hasan Ali bin Muhammed gibi başka tarihi kaynaklar da “Muhammedi davet”in daha başlangıçından açık bir siyasi programı içerdiğini söylerler. Söz konusu siyasi program, Sasani ve Bizans devletini ortadan kaldırmak, hazinelerini ele geçirmek çevresinde odaklanmaktaydı. Tarihciler, savlarını kanıtlamak için, kaynak olarak Afif el Kindi’nin sözlerini gösterirler. 

Ancak ; daha başından itibaren Muhammedi davet, rakipleri olan Kureyş’in (. Mekke'nin en güçlü ve Peygamberin mensup olduğu kabile idi. Peygamberinin kabilesi olmakla beraber Müslümanların en çok savaştığı kabiledir. Peygamber, Kureyş Kabilesi'nin Haşimoğulları sülalesine mensuptur) ileri gelenleri tarafından politik olarak okunmuş, politik karşı tavır alınmıştır. Onlar bu davette, siyasi iktidarlarına ve zenginliklerine karşı ekonomik ve politik bir içerik görmüşlerdir. Hayatın kuralı olarak, bu siyasi tavır karşısında zorunlu olarak politik tavır almışlardır.



‘‘Kureyş’’ adı, Muhammedi davetin öncesinde, süresinde ve sonrasında ‘‘Fihr’’e (Kureyş Kabilesinin, Muhammed'in on bir göbekten atası Fihr bin Malik'in soyundan gelen bir kabile olduğu söyleniyor) mensup bir grup kabile için kullanılıyordu. Bu kabile Mekke’de yönetimi ele geçirdikten sonra diğer ailelerden ayrılır oldu. O dönemde Mekke’de 12 kabile bulunmaktaydı. Bu kabile grubu merkezi bir otoriteye bağlı olmadan yaşamaktaydılar. Manevi otorite şehrin merkezinde oturan ortak şeyhlerindeydi. Ortak konular “Darul Nedve” denilen bir mecliste konuşuluyordu.


Daha az önemli aileler şehrin çevresinde otururdu. 

Aileler arasındaki rekabetlere, ittifaklara, tarafsızlıklara göre, iktidarda veya muhalefette olanlar ve tarafsız olanlar diye üç gruba ayrılmışlardı. Bu dengeler ailelerin fertlerine saldırılmasını önlerdi. 

Süre içinde davet, davetten devletin kuruluşuna doğru yol almıştır. Medine dönemi, inananların devletinin kuruluşu dönemidir (aşamasıdır). Zerkeşi, Mekke döneminde söylemin ‘‘ey insanlar’” diye başlarken ikinci dönemde ‘‘iman edenler’’, sözleriyle, birbirleriyle yeni bir bağla, inanç bağıyla bağlanan, ümmete (Bazıları tarafından “Ulus” olarak kullanılsa bile, doğru olmadığı kanısındayım. Ümmet daha çok “Kardeşlik” anlamında kullanılmaktadır.) hitap ederek başladığına dikkatleri çeker. 

Arap aklı için temel ilke olan kabile ve ganimet ilişkileri Kureyş’lilerin de bağlarıdır. Bir başka deyişle politik çekişme, inanç ile kabile ve ganimet bağlarının çekişmesidir. Muhammedi davetten sonra, Mekke’deki dostları (Sahabe) ile Medine’deki dostları (Ensar) arasında olan değişikliğe bağlı olarak iman temelli inanış (Akide) farklı içerikler kazanmıştır. İslam toplumunun ilk kuruluşunda hakim olan iman temelli anlayıştı, kabile ve ganimetin rolü daha sonra geliyordu.


Necm Suresi, ahretten, ödün ve cezadan söz etme anlamında, genellikle, malı, mal sahiplerini, harcama yol ve yöntemlerini ele almaktadır. Bu açıdan, Muhammedi davetin yeni, açık ve putlara saldırı döneminin, programının ilkelerinin açıklanması dönemi olduğu da kabul edilebilir. Davet veya program şu ilkeleri içeriyordu:



· Hz. Muhammet’in peygamber olduğunun altı çizilir

· Kuran’ın kendisine, Cebrail aracılığıyla, Allah’ın emirleri olarak, vahiy edilmekte olduğu hatırlatılır. 

· “Allah birdir ve ortağı yoktur” vurgulanır

· Putlara saldırılır ve onlara tapanların hatalı olduğu belirtilir

· Yoksullara ve fakirlere yardım etmek, “Allah yoluna harcama yapmak” teşvik edilir.

· Daha evvelki dönemlerde gelen Peygamberleri kabul etmeyenlerin başlarına gelenleri örnek göstererek, Peygamberi yalanlayanların sonu hatırlatılır. 

· Tanrının varlığının işareti olarak, insan yaradılışına ve evrendeki düzene dikkat çekilir.
 

Gizli dönemle ifade edilmiş olan, ataların batıl yolda olduğunun söylenmesi, ataların yolundan kopma, ileriye ve gençlere yönelik içerik taşıyan siyasi programın açıkça ortaya konması, Kureyş’i ayağa kaldırır. Hakim zümrenin karşı tutumu, baskı ve alaylardan, işkence ve eziyete dönüşür.


Mekke döneminde Kur’an’ın 2/3’ünün indiğini biliniyor. 7 yıl süren bu dönemde davetin temel eksenini “Allah’a ortak gösterme”yi (şirki) bırakma ve putlara tapmayı terk etmeye davet ve Kureyş’i eleştirme oluşturmuştur. Bu karşı gelme ve eleştiriyi Necm suresinden sonra 24 sure ile yaklaşık olarak 31 ayette görüyoruz. Bu ayetlerin özel anlamlı konularında puta tapan ataların ve zenginlerin yan yana konduğunu görüyoruz. Pek çok kaynak, Kur’an’ın Mekke döneminde, 20’den fazla ayetin çoğunlukla zenginlerin eleştirisi ve tehdit edilmesi, mali azgınlıkları, ululuk taslamaları kınanma şeklinde olduğuna işaret eder.


O dönemde, Müslümanların iki gruptan oluştuğunu görüyoruz. Güçlüler ve güçsüzler. O çağın deyimiyle güçsüzler kendilerini koruyacak kabileleri olmayan kişilerdi. İlk Müslümanların önemli bir kesimi genç yaşta Müslüman olmuş, kendilerini koruyacak aileleri olan kişilerdi . Korumasız, güçsüz olanlara karşı öldürmeye (Ammar bin Yasir’in karısı Ebu Cemile, Ebu Cehil tarafından kargıyla) varan (güneş altında bırakarak) işkence edildiler.


Hz. Muhammet, putların ve tanrıların aleyhine konuşmaya başladığı zaman onu Kureyş’in şiddetinden koruyan ve onu savunan amcası Ebu Talip’ti. Ebu Talip de, darda kaldığı zaman Haşim ve Muttalipoğulları’nı yardıma çağırdı. 


Arap / bedevi toplumunda, kabile ilişkileri Kureyş’in Muhammet’i tasfiye etmesine izin vermiyordu. Mekke’deki kabile ilişkilerinin durağanlığı, koruyucu kabileleri olmayanlara yapılan baskı ve işkence Hz.Muhammed’i bir kısım Müslümanları Habeşistan’a göçe yollamaya zorladı. Pek çok araştırmacı bu göçün sebeplerini araştırmıştır. Montgomery ve Want ilk İslam topluluğundaki Ebu Bekir ve Osman bin Maz’ın arasındaki bölünmeyi gösterirler. Muhammed Abit el-Cabiri buna, göçün Kureyş’i dışarıdan vurabilmek için müttefik arama, dış güçle ittifak stratejisini de eklemektedir. 

Peygamber, Medine’ye hicretten sonra, korumasız kaldığı zaman diğer kabilelerin yardımını aradı ve birinci ve ikinci Akabe anlaşmaları yapıldı. Bu tür stratejiler, pazarlıklar Muhammedi devletin kurulmaya başladığını bunu sağlamaya yönelik çalışmaların başladığını gösterir. Bütün bu stratejik eylemler bir devlete gidişin siyasi adımlarıdır. 

Medine’ye hicretle bir dönem biter ve bir yenisi başlar. Mekke dönemi davet ve sabır, Medine dönemi devletin kuruluşu ve mücadele dönemidir. Daha sonraki dönemde, Kureyş’e karşı uygulanan siyasetle, Arap kabilelerini isteyerek veya istemeyerek İslam’a sokmak için yapılacak çalışmalara geçilecektir. 

İslam’ın doğuşundan evvel Arap toplumunda siyasi birlik veya devlet yoktu. Arap toplumunun temeli kabile yapısına dayanmaktadır. Her kabilenin, kendi içinde, genel ve özel geleneksel kuralları dikkate alarak kişiliği ve zenginliği ile tanınmış bir lideri vardı. Kabile reisi, diğer kabilelerle olan ilişkileri, kabile içindeki çelişkileri yönetir, savaş ve barış ilan eder, anlaşmaları yapar, sosyal düzenin bozulmamasına özen gösterirdi. Kabileler, çadırlarda yaşarlardı. Pek az kesimi, Mekke, Medine, Taif gibi şehirlere yerleşmiş, orada da kendilerine özgü mahallelerde, hiçbir otoriteye bağlı olmadan yaşıyorlardı. 

Prof Süleyman Uludağ, Türkiye Günlüğü Dergisi’ndeki yazısında, “….Kur’an’da devlet Kavramı yoktur. Devletin ne ismi, ne biçimi ve yapısı, ne şekli, ne esasları ve çalışma tarzı hakkında Kur’an’da hiçbir şeyin söylenmediği gibi devleti yönetenlerin nitelikleri, nasıl iş başına gelecekleri, iş başına geldiklerinde devleti nasıl yönetecekleri ve hangi şartların oluşması halinde ve ne şekilde görevlerine son verileceği, göreve kimlerin son verme yetkisine sahip oldukları konusunda da açık bir ifade yoktur. Bu anlamda Kur’an’da devlet arayanlar boşuna aramış olurlar….” diyor. 

Ancak, Müslümanlara yüklenen, İslam dünyasını korumak, yaymak, fertler ve kabileler arasındaki çıkacak sorunları çözmek, usulleri bozan kişileri cezalandırmak, iç düzeni korumak, düzenin sürmesi için mali kaynakları temin edilmesi görevleri, bir düzen kurulmasını gerektiriyordu. Bazı yorumcular, kurulan bu düzeni, İslam’da devletin başlangıcı olarak göstermişlerdir. 

İslam, kural olarak, Nisa ve Al-i İmran surelerinde, Allah’a, Peygambere ve yetkili kişilere itaat etmeyi emreder. Allah’a, Peygambere isyan etmeyi, başkaldırmayı ve dediklerini kabul etmemeyi büyük günahlardan sayar. Sosyal yapının temelini “ İtaat et, isyan etme” oluşturur. 

İslam ile diğer tek tanrılı dinler arasındaki büyük farklardan birisi de önceki peygamberlerin tek Allah inancına, ona ibadet etmeye, bu inanışta olan insanları kötülüklerden uzaklaştırmaya davet ettiğini görmekteyiz. Bir Musevi din adamı olan İsa’nın tek amacı, Musevi dininden uzaklaşan Yahudileri doğru yola döndürmekti. (Yeni bir din kurmak gibi bir şey aklının köşesinden bile geçmiyordu). Ancak, statükoyu bozma yolundaki çalışmaları onları siyasi ve politik iktidarlarla karşı karşıya getirdi. Bu peygamberlerin devlet kurup başa geçmek gibi bir amaçları yoktu. Muhammed’in ise, daha evvel örtülü olsa bile, belli bir aşamadan sonra açıkça, politik ve ekonomik güç olmayı hedeflediği görülüyor.


Kabileden devlete geçiş döneminde, Peygamberin, Medine’de çözmesi gereken ilk sorun Mekke’den ayrılan göçmenlerin yaşayışlarının düzene sokulmasıydı. Medine’ye varıştan sonra okunan ilk hutbede bu konu önemli bir yer tutar. Bu hutbe, Medine’de Müslüman olanlar (Ensar) ve Mekke’de Müslüman olmuş (Sahabe) ve Peygamber ile Medine’ye göç etmiş “Muhacirler” arasında dayanışma ve yardımlaşmanın örgütlenmesine yöneliktir. Yeni bir programdır :


· Sosyal bir olgunun oluşması için, ‘‘kardeşlik’’ düzenini getirildi. Din kardeşliği, Arap toplumu için çok önemli olan, soy kardeşliğinin yerini aldı.

· Sonuçta, kabile değerleri tüm olarak kaybolmadı ama, ümmet, kabile ve aşiret’in yerine kondu. Güçsüzlerin iaşe ve ibate sorunları çözüldü. 


Sahabe ve Ensar’ı içeren toplulukla Museviler arasında da bir anlaşma (sözleşme) yapıldı. Bu anlaşmada şu konular vardı :


· Anlaşmayı yapan taraflar belirlendi.. (Birinci ve ikinci maddelerde Mümin’ler ve Müslimlerden söz edilir. Bu iki kavrama daha sonra inen bir ayetle açıklık getirilmiştir (Hucurat 49/15) Müminler, Allah’a ve onun peygamberine inanmış, şüphe etmemiş, mallarıyla ve canlarıyla cihat etmiş kişilerdir. Müslim, İslam’a boyun eğdiğini ifade eden kişidir. Dışa vurulan ve içinde sakladığı farklı olabilir. Ümmet, vatandaşlardır. Müslim, ümmet içindeki kişidir. Münafıklar ise, dışlarından Müslüman olduklarını söyleyen, Peygamber ve arkadaşlarına düşmanlık besleyenlerdir)

· Yeni oluşan toplumun uyacağı iç düzen belirlendi. 

· İlişkiler yalnızca düzenlenmekle kalmadı, bunların iyilik, güzellik, güven temeline dayanması zorunluluğunu da getirildi. 


Sözleşme, bir yanıyla da, doğal olarak, Kureyş’e karşı savaş sözleşmesidir. Yeni devletin kurulabilmesi ve yaşayabilmesi için Kureyş’e karşı zaferin kazanılması zorunludur. 

Arap toplumu ve aklı için “ganimet”, yaşamını sürdürebilmesi için, çok önemli bir kavramdı. 

Maxime Rodinson, dönemin toplumunu, özetlemeye çalışırsak şöyle anlatır ; İslamiyet’in doğduğu Mekke toplumu dönemin ticaret merkeziydi. Mekkeliler, Kureyş kabilesi sermayelerini, ticaret yaparak ve faizle ödünç vererek rasyonel bir şekilde değerlendiriyorlardı. Nakit sermayelerini meta alım satımında arttırıyor, ahlaki ve dini hiçbir şey onların kàr fırsatlarını değerlendirme hırslarını sınırlamıyordu. Muhammedi söylemin eleştirdiği buydu. Maxime Rodinson, Karl Polanyi’nin bu düzeni “geminden kurtulmuş (unembedded) bir ekonomi söz konusuydu” dediğini naklediyor.


Mekke aynı zamanda bir transit merkezi olduğundan, nakit geliri bu yolla sağladığından yabancı, komşu ülkelerinin koyduğu kurallarla da bağlıydılar. Daha sonra Araplar geniş bir devletin efendisi oldular, ele geçirdikleri topraklardan ve bu topraklarda yaşayan insanlardan aldıkları dolaylı ve dolaysız vergilerle, yaptıkları talan ve ele geçen ganimetlerle büyük birikimler sağladılar. Ve ekonomik gelişmenin ön aşaması olan ticari gelişmenin klasik dönemi başladı. Kur’an da tefecilik (riba - faiz) yasak olmasına rağmen, daha sonraları, alabildiğine uygulanmaya başladı. Din bilginleri “hileyi şeriye” bulmakta ustaydılar. 

Taberi, Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan’ın, Urve bin Zübeyr’in sorusuna şöyle cevap verdiğini nakleder ;’’Resüllah kavmini Allah’ın kendisine verdiği hidayet ve nura çağırdığında, ilk anda ondan uzak durmadılar, neredeyse onu dinleyeceklerdi. Ne zaman putları kınandı Kureyş’ten gelen zenginler karşı çıktı, sertleşmeye başladılar.’’ 

Zenginleri, genelde, ilgilendiren ticaret yoluyla elde ettikleri mallarıydı (Bölgede ciddi bir öz üretimden söz etmek mümkün değildir.) Kureyş açısından putlar insanların bağlandığı ve uğrunda hayatlarını verdikleri kutsal şeyler değildi. Milli mabutlar da değildi. Tarihciler, Arapların yaşayışlarında dine bağlı olan bir topluluk olmadığını söylemektedir. İslam öncesi (Cahiliye dönemi) Araplarına göre hac sadece dini bir gerekçe değil, dört ay süren önemli bir ticaret sezonuydu. 

Görüldüğü gibi, Kureyş’in putları ve tanrıları her şeyden evvel servetlerinin ve ekonominin kaynağıydı. Kureyş’in önemli gelirlerinin arasında, zekat’a benzer, belli payları olan tanrılara sunulan hediyelerin geliri de önemli bir yer tutmaktaydı. Bunun dışında gönüllü olarak sunulan altın ve gümüş hediyeler de vardı. 

Mekke, Arap din adamlarının bulunduğu, tanrılarının ve putlarının merkeziydi. Ancak, değişik araştırmacıların işaret ettiği gibi, Mekke’yle veya İslam’a davetle ilgili söylemlerde din adamlarının hiç anılmadığına işaret etmektedirler. 

Araplar orada hac yapar (Kadınların da katıldığı pazar kurar), gelirin 9/10’unu alım-satım işleri oluştururdu ve Mekke bütün Arap’ların ticaret merkezi, coğrafi olarak, ticaret yollarının kesiştiği, dolaylı olarak Arap kabilelerinin belli zamanlarda geldiği dini bir merkez, istasyon olmuştu. 

Putlara saldırmak, zenginlerin hac gelirlerine, mahalli ve milletlerarası ticari kazançlarına dokunmak anlamına geliyordu. Öyleyse, ganimetin kaybolma korkusu Kureyş önderlerini Muhammed’in davetine karşı çıkartan, ona karşı ittifak kurduran ve her yönden boğmalarını gerektiren etken oluyordu. 

Kasas Suresi’nde ifade edildiği gibi, Kureyş, kendi dininin hak olduğu söylemiyordu. Hatta, Muhammed’in getirdiği dinin hidayet olduğunu kabul ediyordu. Ancak, davete uyulması halinde ekonomik çıkarlarının bozulacağından da korkuyordu. 

Medine’ye hicret, korkudan yapılmış olmaktan ziyade Mekke’yi ekonomik olarak kuşatmak için düşünülmüş taktik bir hareketti. Mekke, sadece Araplar açısından değil, milletlerarası açıdan da ekonomik önem taşıyan, elde tutulması gereken stratejik bir yer oluşturuyordu. Böyle önemli bir noktanın başka bir ele geçmesi veya yok olması istenmiyordu. Bu önemli gerçeğin her iki taraf için de dini olmaktan ziyade politik ve ekonomik bir eğilim olduğu açıktır. Tarihi olayları hatırladığımızda, Peygamberin ölümünden evvel peygamberliğini ilan eden Museylimetu’l-Kezzap, Peygambere yolladığı mektup ile, ‘‘yerin yarısında’’ hakkı olduğunu ileri sürüyordu. 

Görüldüğü gibi, bu yaklaşım peygamberler arasında olacak bir tartışma değil, ekonomik kökenli, politik bir yaklaşımdır.


Bazı Müslümanların Habeşistan’a göçünde Kureyş, bir süre Muhammedi hareket içinde Arabistan’ın doğusundaki tüccarların parmağını aramış ve Muhammed’i onların adamı olmakla suçlamıştır. Bu yaklaşım da ilâhi bir yaklaşım olmaktan uzaktır. 

Profesyonel tüccarlardan oluşan Kureyş’in, Müslümanlardan bir grubun Habeşistan’a göç etmesinden rahatsız olmasını dini duygulara bağlamak olanaksızdır. Tanrılarına ne zarar gelebilirdi? Özellikle göç eden grup ünlü ailelerin çocuklarıydı. 

Kureyş, kendisi Sasaniler’e meyil duyarken Peygamberin ve Müslümanların Bizans’ın müttefiki olan Habeşlere meyletmesinde ve oraya göç etmelerinde siyasi ve ekonomik sebepler arıyordu. Habeşlerin Kureyş’in ısrarlı taleplerini ret ederek, kendisine sığınanları teslim etmemesi onları daha da rahatsız ediyordu. Peygamber ise Habeş kralını ve yönetimini övüyordu. Görüldüğü gibi bu olayların ağırlık noktasının din olduğunu söylemek güçtür. Ortaya çıkan tablo bir devlet politikasının izlerini taşımaktadır. 

Buraya kadar anlattıklarımızı toparlamaya çalışırsak, Mekke’deki tanrılara ve putlara hac yapılmasını engellemek demek ticaretin bitmesi demekti. Mücadele edilen şey, ganimettir. Kureyş’in İslamiyet’i kabul etmesi, zenginliklerinin kaynağının ellerinden çıkmasını getirecekti. Medine’ye göçen Müslümanların, göçten sonra Kureyş’in ticari kervanlarına yaptıkları saldırılar, bunun açıkça ifadesi olan ekonomik savaş olarak ortaya çıkaracaktır.

Kureyş’in ekonomik üstünlüğünün sonunun başlangıcı, Peygamber, Medine’ye şehir temsilcileriyle ‘‘ortak savunma’’ (yıkıma yıkım, kana kan) anlaşması yaptıktan sonra göç etmesiyle başlar. Daha önceleri, yaklaşık olarak 70 yerde, sabır sağlık veren ayetlerden sonra, Kureyş’le savaşa girme izni veren (kıtal) savaş ayetinin inişi bu olayla eş zamanlıdır. Savaş, araştırmacıların belirttiği gibi, doğrudan gözlenen hedef değildir. Amaçlanan, bir yandan Kureyş’e Müslüman olmadığı, bu harekete önderlik etmediği takdirde, ekonomik çıkarlarının zora gireceği, öte yandan, öteki Arap kabilelerine Müslüman olmalarının zorunlu olduğunu anlatmaya çalışmaktı. Müslümanlar, Kureyş’in tanrılarıyla değil, ticaretle ilgilendiklerini biliyorlar ve bunun için onun ticari çıkarlarını sarsmaya çalışıyorlardı. Peygamber, Kureyş karşısında en başarılı savaş stratejisinin, onların ticari çıkarlarının tehdit altında olduğunu hissettiren savaş yöntemlerini açıkça uygulamaya başladı. 

Peygamber, Medine’ye varışından sonraki yedinci ayından başlamak üzere Kureyş kervanlarına seferler düzenleme başladı. On üç ay içinde Suriye yönüne giden kervanlara yedi sefer düzenledi. Kureyş’in ticari yollarını kesmeye yönelik bu seferlerde önemli bir çatışma olmadı. 

Daha sonra, Kureyş’in çıkarlarının daha büyük tehlikelerle karşılaşacağını anlatabilmek için Abdullah bin Cahş’ı küçük bir grupla, Taif’le Mekke arasındaki, gezinen kervanlarla ilgili olarak bilgi toplamak ve tehlikeyi Kureyş’e açıklıkla anlatabilmek için yolladı. Yollanan grup keşif görevini yaptı ama, kervana da hücum etti. Aylardan haram aylarından Recep ayıydı ve Taberi bu olayın Eshap arasında tartışmaya yol açtığını söyler. Bunun üzerine Bakara Suresi indi. (2/17-218) Surede ; (çok özet olarak) “Haram aylarında savaşmanın günah olduğu ama, insanları Allah yolundan saptırmak, onu inkàr etmek daha büyük günah” olduğu söylenerek olaya meşruiyet kazandırılır. 

Bunu takiben iki önemli olay oldu; Hicret’in 18’inci ayında Kıble, Kudüs’ten Mekke’ye çevrildi. Muhtemel ki, bunda amaç, Kureyş’lilerin ‘‘ataları İbrahim’in kıblesini bıraktı, Yahudi’lerin kıblesine uydu’’ karşı propagandasını durdurmaktı. Bazı tarihçilere göre de, müşriklerin elinde kalması asla caiz olmayan Müslümanların kıblesine, Mekke’ye hakim olma azminin ifadesiydi. Buna ek olarak bazı tarihçiler de, Mekke’nin, İslam’ın da merkezi olacağı ve ticari konumunu koruyacağına yönelik bir mesaj vermeyi amaçladığından söz ederler. Bakara suresinde bu karmaşık tarihsel düşüncelerin ve politik stratejinin açıklamaları, kafalarda oluşan düşüncelere, açıkça cevap verecek şekilde görülür. 

Diğer önemli olay, Kıblenin Mekke’ye çevrilmesinden bir ay sonra yapılan Bedir savaşı’dır. 

Suriye’den gelen Ebu Süfyan’ın kervanını vurmak için 314 kişilik bir kuvvetle Müslümanların yola çıktıklarını öğrenen Kureyş, 950 kişilik bir orduyu Ebu Cehil komutasında yardıma yollar. Müslümanlarla Mazlum Oğulları arasında yapılan savaşta, Müslüman’lardan 6’sı göçmen, 8’i Ensar’dan 14 kişi şehit olur. Diğer tarafın kaybı, Ebu Cehil başta olmak üzere 70 kişidir. Savaş olayının anlatımını bir kenara bırakarak bu savaşın Muhammedi davet ile Kureyş arasındaki rekabetin kaderini tayin edecek önemli sonuçları olduğu söylenebilir. Mazlum oğullarının gücü azaldı, Mekke’de başkanlık Haşim oğulları’nın amca çocukları olan Ebu Süfyan’a geçti. Bu değişimin etkisi kabile olgusunun olumlu kullanılabilmesine yol açtı. Bedir Savaşı’nın sonuçlarından bir başkası da elde edilen ganimetlerin göçmenlerin, devam eden, ekonomik sıkıntılarını aşmalarına olanak sağlamış olmasıdır. 

Eklemek gerekir ki, Peygamber’in amacı ganimet kazanmak değil, Kureyş’i teslim olmaya, İslam’a girmeye yöneltmekti. Kendisine önerilen pek çok maddi çıkarları da bunun için ret edecektir.

Ne var ki, ganimetin topluluğun içindeki yeri, davete ve mesaja hizmet için bile olsa, bireylerin siyasi ve ekonomik aklında önemli bir unsuru olarak öne çıktı. Ganimet, özellikle, yeni Müslüman olmuş kişilerin davetin ruhunu henüz özümsememiş olduklarından onları iteleyen unsur haline geldi ve hatta aşırılıklara bile kaçıldı. Buna karşı Nisa suresi indi (4/94). 

Peş peşe ve sık sık gazaya çıkıldı, ganimet toplandı. 

Müslümanlar, güçlerini hissettirirken, barışçı yolları da denemekteydiler. Hudeybiye Anlaşması yapıldı. Bu, Kureyş’in Muhammed’i tanımasıydı. Muhammet, politik bir girişimde bulunarak, kabile düzeninin politik anlamından yararlanmak için Ebu Süfyan’ın kızı Ümmü Habibe ile evlendi (ve Muhtehine Suresi indi - 60/7 – “Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah gücü yetendir ………”. ) Habeşistanlı Ebu Süfyan artık Hz. Peygamberin eşi tarafından yakınıydı. Kureyş ve Peygamber arasında elçilik yaptı.


Muhammed’in Mekke’ye girdiği gün fetih günü olarak kabul edildi. Muhammed teslim olan Mekkelilerin malına, kadınlarına ve çocuklarına dokunmadı. Sadece, zenginlerden aldığı bir miktarı ganimeti ordusuna dağıttı. 

Mekke’ye saldırmaya hazırlanan ve Mekkelilerin ticaret konusunda rakibi olan Hevazin ve Saktif’le, Kureyş’lilerden 2000 kişiyle takviye ettiği ordusuyla karşılaştı ve onları yendi. Önemli miktarda toplanan ganimetten 4/5’ini Kureyş’lilere ve yeni Müslümanlara pay verdi, Ensar’a pay vermedi. Kendine ayrılan 1/5’lik bölümden, yeni Müslüman olan Arap eşrafına hediyeler, Ebu Süfyan’a 300 deve, oğulları Yezid ve Muaviye’ye 100’er deve verdi. Ancak bu adaletsiz bulunan dağıtım, Ensar arasında hoşnutsuzluk yarattı. 

Bu ve buna benzer görüntüler, biraz zorla, biraz isteksizce yeni Müslümanlığı seçen yığınların kabile ve ganimet alışkanlıklarından vazgeçip, ümmet, inanç aşamasına varmadıklarını, sosyal kaynaşmanın henüz oluşmadığını, ahenkli görüş birliğine varılamadığının işaretleriydi. “Yeterli zaman geçmediği için böyle zaafların ortaya çıkmasını normal karşılamak gerekir” denilse de, İslam dünyasının genişleyip büyümesiyle de bu farklılıklar artmaya başlamıştır. 

Önümüzdeki yazıda devam edeceğiz. 

Not ; Hasan Özdoğan’a düzeltmeleri ve yardımları için teşekkürlerim devam ediyor, yanlışlıkların sadece bana ait olduğunu tekrar hatırlatırım.


Bu yazı,
“Sansürsüz” sitesinde de yayınlanmıştır