BAŞKAN OBAMA’NIN BİRİNCİ YILINDA “ABD” ÜZERİNE NOTLAR. OBAMA’YA GELİRKEN ;

Gönderen Ataman Aksoyek - 13/02/2010 2:43:47 (677 okunma)

BAŞKAN OBAMA’NIN BİRİNCİ YILINDA “ABD” ÜZERİNE NOTLAR.

OBAMA’YA GELİRKEN ;
İkinci dünya savaşından dünya büyük bir yıkımla çıktı. Bunun tek istinası, daha güçlenerek çıkan, ABD idi.1990’lı yılların başlangıcında ABD ekonomik olarak çok parlak bir dönemi yaşamaktaydı. Üretkenliği yüksek bir düzeye ulaşmış, borsası altın devrini yaşıyor, çok düşük bir işsizlik ve enflasyonu çok aşağılarda, borçları erimiş bir ABD vardı. ABD modeli her alanda başarılı olmuş gibi görünüyordu.

Gizli belgelerinin daha sonra ortaya çıkmasıyla, harp sonunda, Yalta Konferansında Sovyetlerin dünyanın 1/3’ünü, ABD’nin geri kalanını kontrol edeceği şekliyle bir statüko oluşturulduğu anlaşıldı.

Askeri alanda Sovyetler birliği en güçlü kara kuvvetlerine sahipti. ABD askeri gücünü kara kuvvetleri yoluyla değil, nükleer silahlarla ve bunu kullanmasına olanak verecek hava gücü yaratarak sağlamaya çalıştı. 1949 yılında Sovyetler Birliği de nükleer silahlara ulaştı. ABD nükleer ve biyolojik silahların mümkün olduğu kadar dar bir çevrede kalmasına yoğunlaştı. ABD kültürünü çok geniş bir alana yayarak ve üst yapıyı tamamen ele geçirirken Komünist Partileri de ( Belçika, Fransa, Finlandiya, İtalya, Vietnam, Hindistan, Japonya, Latin Amerika) serbest seçimlerde yüksek oy oranıyla saygınlık kazandı. 

1948 - 49 “Berlin Ablukası”, 1950 – 53 Kore Savaşı, 1956 Macaristan Krizi, 1962 Küba Krizi, Polonya Krizi gibi gerginliklerde statüko daima muhafaza edildi. ABD’nin faaliyetleri propagandayı aşmadı, Sovyetlerde her istediğini yapamadı.

Vietnam, ABD için sadece askeri bir yenilgi değil büyük savaş giderleriyle ekonomik olarak bir dönüm noktası oluşturur, altın rezervleri erimeye başladı. 1968’de başlayan ve 1970’li yıllarda devam eden hareketler ve ekonomik durgunluk Katolik Kilisesi’ni de içine alan değişiklikleri gündeme getirdi. ABD’nin yıldızı sönmeye, Pax Americana çökmeye başlamıştır.

Sömürgecilik karşıtı hareketler ve 1968 hareketleri sol içinde de değişiklikler getirmiştir. O güne kadar, klasik sol hareketin savunduğu kalkınma ideolojisi ve “Kalkınmacı Yol” etkinliğini kaybetmeye başladı. Devlet, uygun eylemlerde bulunduğu takdirde her ülkenin ekonomik olarak kalkınabileceği fikri çökmeye başladı. Üçüncü Dünya Hareketi’nin oluşmasıyla da yeni bir solun izleri görülmeye başladı.

ABD, 1983 yılında Ronald Reagen döneminden başlayarak Lübnan’a asker yollayarak, Askersiz Grenada’yı, daha sonra Panamayı işgal, Somali’ye müdahale ederek gerilemekte olan hegemonya düzeyini geri kazanmaya çalıştı.

Thatcher ve Reagen dönemleriyle gerçek muhafazakarlar, Neo- liberaller etiketiyle devlet kurumlarını ele geçirmeye başladılar. ABD’nin, bol miktarda propaganda yapmasına karşı, gerçek bir etkinliği olmadan Sovyetler Birliği çöküyordu . ABD için bu çöküş bir sürpriz oldu, hiç beklemiyordu.

Büyük değişiklik 11 Eylül 2001’le geldi. ABD bir şok ve tepkiyi yaşadı. Görülmemiş bir olaydı. Gerçek bir askeri gücü olmayan, az parayla, inanmış ve atanmış bir grup militan ABD’ye meydan okumaktaydı.

George W. Bush yönetimi terörizme kesin sonuç alacağını söyledi savaşı başlattı. İlke ; “benimle birlikte olmayan bana karşıdır” idi. Pek çok dünya lideri bu vahşi tutumla mutabık olmasalar, akıllı bir politika olarak görmeseler de ABD’nin bu dayatmasına karşı çıkmadılar, çıkamadılar. Ama, ABD dış politikasında, o güne kadar gelen düzenin aksine, yalnız kalmaya başlamıştı. Bu kabadayı politika özellikle Afganistan’da, Irak’ta ve Filistin’e karşı İsrail politikasını desteklemede kendini gösterdi.

ABD bir çıkmaz sokağa girmişti, bundan kurtulması zorunlu hale gelmişti.

2008 yılında ABD’nin başkanı seçilen Barack Obama, ABD başkanları içinde bagajında senatörlük, valilik, bakanlık, yüksek devlet memurluğu yapmadan başkanlığa seçilen, “deneyimsizliğine” özellikle vurgu yapılan yeni tip bir başkandır. Başkan Obama askerlik de yapmamıştır. Başka bir dikkati çekmesi gereken nokta, dönemin gergin, sıkıntılıların arttığı krizli bir dönem olmasıydı. Bu özel durum, yeni, “deneyimsiz” başkanın önüne özel bir dönem ve büyük sorumluluk çıkarıyordu. Çıkmaz olduğu artık belli olmuş olan yolun dışında başka bir yol bulması gerekiyordu. İşlemediği görülen yönetime yeni bir çözüm bulması lazımdı. Çöken sosyal sistemi ayağa kalkması için bir yöntem oturtmalıydı. Mali krizle başa çıkmalıydı. Daha çok sıralanacak şey var ama kısaca söylemek gerekirse ABD’yi baştan yapılandırması isteniyordu.

Son dönemde, kendini “demokratik” olarak niteleyen bütün ülkelerin yöneticileri iktidara “değişim” teması işleyerek geldiler. Obama’nın rakibi, Cumhuriyetçilerin adayı John McCain’de seçim propagandasını statükoyu savunan ve temsil eden George W. Bush’tan mesafelenerek ve değişme sinyalleri vererek yürütmüştü. Kendini “demokratik” olarak niteleyen sistem bir çıkmaz sokağa girmişti. Bu açık olarak görülmekteydi ve bu sokaktan çıkışı “değişimde” aranmaktaydı.

Obama’nın, seçildikten sonra ilk yaptığı işler sembolik kararlar oldu. Devlet işlemlerinde, idari sistemin kurulmasında şeffaflık getirmeye çalıştı. Sistematik bir işlem haline gelmiş olan işkenceyi önlemeye çalıştı. “Quantanamo” hapishanesini kapatma kararı aldı. Ancak, bunu, değişik sebeplerden, gerçekleştiremedi. Pentagon’un da kabul ettiği gibi, 2001 – 2002 yıllarında “off shore” hapishane gemisi olarak düzenlenen ve kullanılan “USS Batan” gemisinin Haiti açıklarında görülmesi, Latin Amerika ülkeleri tarafından bu ülkeye yollanan 10 000 askerden daha fazla protestolara sebep oldu. Obama’nın da Nisan 2009’da, Avrupa’ya yaptığı ilk gezisinde, Strasbourg’ta söylediği gibi, “yeni bir başkan sorunların sonu demek değildir” demişti.

Seçim sürecinin başında, seçim sürecini takip eden muhalif veya mutabık gazeteciler, analizciler, politik çevreler Obama’ya seçilebilmesi için büyük şans tanımıyorlardı. Genel kanıya göre, ABD siyah bir başkan için hazır değildi. Hatta Afrika kökenli seçmenler bile Obama’ya oy vermeyi düşünmüyor, onun yeteri kadar “siyah” olmadığını düşünüyorlardı. Obama, ABD’deki eşit haklar mücadelesinde yer almamıştı. Hatta, siyah toplumun önde gelen isimlerinden birisi, Hillary Clinton’un ondan daha siyah olduğunu söylemişti. İtiraf etmek gerek ki, ben de (muhtemelen bunların etkisinde kalarak) Obama’ya güvenmiyor, onun seçilebileceğini düşünmüyor, Hillary Clinton’u ehven-i şer olarak görüyordum.

Obama, Amerikalıları ve ABD sınırları dışını, yeni bir vizyonu olduğuna, samimi olduğuna, bir değişimi yapabileceğine ve bunun genelin yararına olacağına ikna etmeyi başardı. Kendisinden beklenen de buydu.

Obama’nın rahatlıkla çevrenin sempatisini toplayabildiği, kuvvetli masajlar verebildiği, bu konuda çok yetenekli olduğu bir gerçek ama iş bunlarla bitmemektedir. Tayin edici olan ve beklenen sorunların çözülmesidir. ABD’nin “müttefiklerine” kabul ettirebileceği ama ABD’nin çıkarlarını savunan somut çözümlerdir . Başka bir deyimle, Prof. Joseph Nye’in 1990 yılında ilk kez sözünü ettiği, daha sonra Paul Kennedy’nin genişlettiği , 2003 yılında Colin Power’in yaygınlaştırdığı “Soft Power” politikaların uygulanması gerekli zeminin oluşturulmasıdır. 

Obama, seçim kampanyası süresinde etkin, disiplinli bir ekip kurabileceğini gösterdi ama tarihte çok mükemmel seçim kampanyaları yürüten ancak seçimden sonra aynı başarıyı göstermeyen başkanlar olduğu gibi, aksi haller de görülmüştür.

Obama’nın inandığı bir ideolojisi yoktur. Kendi hayat hikayesini anlattığı kitabında da söylediği gibi, bütün politik hayatı boyunca “her koşulda” pragmatizm hakim olmuş ve daima bir uzlaşma aramıştır. Bu eğilimi Başkanlığının başladığı sürede de görüyoruz. Bu eğilim, destekçileri arasında karşılaşılacak zorluklar önünde değişim sürecinden silintiler yapılacağı endişesi getiriyor ve güven çatlamaları yaratıyordu.

Ortaya çıkan bu tablo, ABD politik hayatındaki alışılmış şemayı da değiştiriyordu. Artık ABD başkanı, ABD’nin ve dünyanın en güçlü adamı olarak algılanmasında, şüpheler doğuruyordu. Halbuki Başkan Obama, pek çok eski ABD başkanından daha güçlüydü, hem parlamento’da hem de senato da güçlü bir ekseriyeti vardı. O zamanının büyük bir kısmını pazarlıklarla, müzakerelerle geçiriyordu.

Zaman gösterecek, olası ki, Obama “Soft Power” politikasını her alanda çok iyi uyguluyordu.

Yanlış bir anlamaya yol açmamak için bir noktaya vurgu yapmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Değişen, yöntemdi. ABD tarihinin başından bu yana sürdürdüğü yayılmacı, emperyalist politikalarının değişeceğini gösteren bir işaret görülmüyordu.

Başkan Obama, dönemine çok iddialı bir program ile başladı ama, ABD derin bir krizi yaşamaktaydı. Hem ekonomiyi canlandırmak için gerekli mali sistemi düzeltmek, yapısal yatırımları yapabilmek hem de eğitim sistemini onarmak, doğanın tahribini önlemek, araştırmaları hızlandırmak, sağlık programlarını yapılandırmak, topluma belli bir dinamizm kazandırmak Amerikanın ekonomik koşullarında, hemen hemen imkansızdı.

Sağdan yapılan eleştiriler başkan’ın aynı anda çok alana yayıldığı, gerçekleşmeyecek projeler yaptığı yolundaydı. Bu gidişin ülkeyi felakete sürükleyeceği savunuluyordu. Soldan yapılan eleştirilerde ise, programların yeteri kadar güçlü savunulmadığı, güçlükler karşısında terk edileceği yolundaydı. Muhakkak olan, yeni başkan’ın programının yeni mali yükler getireceği, bir çözüm bulunamaması halinde hiçbir projenin başarılı olamayacağı idi

Uzmanlar takip edilmesi gereken kısa ve uzun vadeli programlar konusunda bölünmüştü. Sağ, Obama’yı “sosyalist” olmakla, sol kapitalizmin değirmenine su akıtmakla suçluyordu.

ABD İÇİNDEN 

ABD 2008 seçimleri ABD içinde yeni politik dengeler de yarattı. ABD politik sisteminde iktidar odakları ayrılmış durumdadır. Güçlü durumda olmak için başkan olarak seçilmiş olmak yetmez. Seçimler sonra yapılan durum değerlendirmesinde Başkan Obama’nın kendinden evvel seçilmiş olan başkanlara nazaran, daha güçlü olduğunu görüyoruz. Bu duruma pek sık rastlanmaz. 

Obama seçimlerden % 52,9 oy alarak çıktı. Böyle kesin bir fark, % 51,1 ile seçilen, Jımmy Carter döneminden bu yana görülmemişti. Sayılar bir durum gösteren olgu olmakla birlikte oluşan tablo sayılardan da daha önemlidir.

Bu güçlülük tablosu üç noktaya dayanmaktadır ;
§ Seçimlerden Obama’nın partisi büyük bir moral ve sayıca üstünlük kazanarak, birleşmiş olarak çıkmıştır. Seçimlerin ilk döneminde parti içinde ve genelde güçlü rakibi Hillary Clinton ile çelişkilerini çözmüş. Clinton’un kendisine oy vermeyeceği düşünülen tabanını kazanmayı başarmıştır. Genellikle, tarihsel olarak rakip durumda olan azınlık gruplarının (kadın seçmenler ile Siyah ve İspanyol kökenli seçmenlerin) uzlaşmasını sağlamıştır. 
Obama kendi partisinde pek çok senatörün veya temsilcinin seçim kampanyasına, ABD’de alışılmış olmadık bir şekilde, aktif olarak katılarak kazanmalarına da yardım etti. Bu durum, Obama ile pek çok seçilmiş arasında, bağlı oldukları grup (sağ – sol – orta) hangisi olursa olsun bu kişiler ile Obama arasında daha yakın ve doğrudan bir ilişki doğmasına sebep oldu.
§ Obama ve ekibi, yeni bir dinamik yaratmayı başaracağını, büyük yığınları harekete geçirebileceğini göstermiştir. Aydın çevreleri yanına toplayabilmiştir. Partinin tabanının birleşmesi, aydınların desteği ve geniş oranda birlikte hareketi bütün ABD alanını kaplayan bir seferberliği de getirmiştir. Yıllık geliri 50.000 dolar olan katmandan büyük oranda bağış toplamıştır 
§ Ulusal ve uluslar arası platformlara kabul edecekleri bir tür proje sunmuştur. Uzun yıllardan bu yana ilk kez Demokratlar üst yapıda entelektüel etkinliği ele geçirdiler. 1960 yılından buyana (sevelim veya sevmeyelim, yararlı sonuç versin veya vermesin) yeni fikirler Cumhuriyetçiler kanadından geliyordu. Demokratlara, yeni bir şey getirmeyen, kazanılmış hakların savunucusu olarak bakılıyordu. 2008’de bu alışılmış tablo tamamen bozuldu. Cumhuriyetçiler eski, yıpranmış sistemin savunucuları olarak görülmeye başladılar. 

Başkan Obama iktidara birleşmiş, yenilenmiş, kendine güveni artmış ve güçlenmiş bir parti ile geldi. Bu durum daha evvelki Demokrat başkanlardan Bill Clinton ve Jimmy Carter’in durumundan daha konforlu bir durumdu. Başkan Obama, seçilmelerinde yardımcı olduğu yöresel seçilmişlerin ve muhtemelen seçilecek olanların oluşturduğu bir ağın da dayanışmasını toplamıştı.

Temsilciler meçlisinde 178’e (Cumhuriyetçi) karşı 257 (Demokrat) temsilciyle güçlü durumdaydı. Bu sayıya az sayıda da olsa belli bağımsızları da eklenebilir. Bu ekseriyet daha evvel görülen blokaj olanaklarını önlüyordu.

ABD idari sisteminde önemli bir yeri olan Yüce Mahkeme’ye gelince ; muhafazakarların ağırlıkta olduğunu görüyoruz . Üyelerden sadece ikisi Bill Clinton tarafından atanmıştı. Karar almalarda bunlara zaman zaman katılan üyelerse “liberal” olarak adlandırılan grubu oluşturuyorlar. “Muhafazakar Blok” diye isimlendirilen grup çoğunluğu oluşturmakta. Önümüzdeki kısa dönemde iki üyenin de, birinin yaşı gereği istifa edeceği, diğerinin ilerlemiş hastalığına bağlı olarak ayrılacağı düşünülürse, Obama’nın yeni atadığı Sonia Sotomayor’un katılmasıyla Yüce Divan’da uzlaşmaların daha kolay olacağı ve Obama’nın Bill Clinton’un, başkanlığının ilk döneminde 1992 – 1994) karşılaştığı zorlukları yaşamayacağı düşünülebilir.

Obama başkanlığı devraldığı Ocak 2009 yılında masasının üzerinde “Terörizme Karşı Savaş” dosyasını buldu. Seçim süresinde kapatma sözünü verdiği Quantanamo da, işkenceler vardı. Obama, CIA başkanlığına Bill Clinton yönetimi yöneticilerinden Leon Panetta’yı atadı. Ve 2001 – 2008 yılları arasında yapılmış olan işkence suçlarına takipsizlik getirdi ve bu uzlaşma büyük bir eleştiri ile karşılaşmadı. “Terörizmle mücadele” söyleminin kullanılmdan kalktığı görüldü. (Belki, eklemekte yarar olabilir. Bu eğilimin Avrupa’nın politikacıların (basının) dilinden aynı oranda kalkmadığını görüyoruz.) ABD idaresi bu yönteme kolaylıkla uydu. ABD toprakları üzerinde bir saldırı olmadığı sürece bu yeni tutumun devam edeceğini söyleyebiliriz.

Sağlık Reformu değişiminin 2010 yılından evvel, büyük muhalefete rağmen, gerçekleşeceği görülüyor. Seçim süresinde verdiği sözlerden en önemlilerinden birisi olan bu reformun Obama için bir ciddi başarı olarak görülebilir.


EKONOMİK KRİZ

Başkan Obama, başkanlığına Franklin D. Roosevelt döneminden buyana görülmemiş derin bir mali fırtına ile başladı. Obama’nın ülkeyi krizden çıkaracak ikinci bir Roosevelt olması bekleniyordu. Bu krizle birlikte, başa çıkılması daha güçleşen sosyal eşitsizlikleri çözmek, çevre, eğitim sorunları gibi problemlerle de başa çıkmak zorundaydı. ABD’nin yaşadığı kriz, uluslararası alanda etkinliğini de olumsuz etkiliyor ve liderliğini güçleştiriyordu. Pek çok sorunla başa çıkabilmek için ekonomik krizi aşmak zorundaydı.

Seçim süresi içinde Obama, “Main Street”e (ABD çalışanları) yardım edeceği kadar. ABD’nin ekonomik kalbi olan ve iflasın kapısına dayanmış olan, “Wall Street”e de yardım edeceğini söylüyordu. Geri dönmeyen kredilerle ilişkili başlayan, mali krize bağlı olarak başlayan çöküntü, liberal ekonominin direği olan bankaları vurmuştu. Başkan Obama, zorunlu olarak, Bush yönetiminde başlayan Paulson Planı’nı sürdürdü. Mali krizin sebebi ve sorumlusu olan bankacılara büyük bir toleransla yaklaşıyor, ekonomik krizin yükünü çalışanların sırtına yüklüyor. Bankaların sermayelerinin tazelenmesine yönelik, 700 milyar doları bulan bu program, Nobelli Ekonomist Paul Krugman ve Joseph Stiglitz tarafından çok pahalı olduğu ve kredi sistemini canlandırmayacağı gerekçeleriyle, eleştirildi. Yine uzmanlar Obama yönetiminin “Financial Regulatory Reform . A New Foundation, U.S. Departement of the Treasury” belgesinde gösterilen önlemlerin “Başkan Obama’nın finans kaynaklarının baskılarına boyun eğdiğini, alınacağı söylenen önlemlerin bankalara gerekli disiplini getirmeyeceğini, açık ve etkin olmadıklarını, Pazar disiplini kuramayacağını” söylediler.

Mali Kriz kısa sürede, finans sektörünü de aşarak “üretim sistemini” de vurdu. 2009 yılında yatırımlar % 49 düştü, brüt üretim, 2008 yılına göre % 6,3 geriledi . Doğal olarak bu değişme işsizliği faal nüfus arasında hızla yükseltti, işsizlik % 9,4’e çıktı. 2009 yılı sonunda % 10’u bulacağı tahmin ediliyor. Kamu borçları iç brüt üretimin (PIB) 2009 yılında % 87’sine yükselmişken 2010 yılında % 97’yi bulacağı tahmin ediliyor. Üretimin düşmesi, ön görülen kamu yatırımlarını kaçınılmaz olarak sorun haline getirecektir.

Belki ekonomik değişmenin en önemlisi, ABD nin vitrinini oluşturan “American Way of Life”ın sönmesiydi. 2009 yılında ABD’de, refahın işareti olan otomobilde görüldü. Yeni trafiğe çıkan arabanın sayısında büyük düşme oldu. 14 milyon araba trafik dışı bırakılmasına rağmen, yeni plaka sayısı 10 milyonu geçemedi. Bu son 60 yıldan bu yana görülen en düşük seviyedir. ABD’de otomobil sayısı 250 milyonu iken, ehliyet sayısı 209 milyon olarak kaldı. “Earth Policy Instutute” araştırmacılarından R. Brown bu eğilimin 2010 yılında artarak devam edeceğini söylüyor.

Ekonomik krizin belli özel koşullarda “yararlı” olduğu da ABD basınında yer alan haberlerden anlaşılıyor. Irk ayırımcılığının en köklü olduğu Atlanta eyaletinin bir bölgesinde yürütülen bir araştırmanın sonuçları ilginç. Bölgede sosyal yardım ve iş bulma bürolarında siyahlarla beyazlar birlikte sıraya girmekteler. Biri eski, diğeri yeni her iki grup aynı fakirlik koşullarını birlikte yaşamaktalar. Siyahlar alışık oldukların bu koşullara daha kolay dayanıyorlar. İşini kaybedip, borcunu ödeyemediği için evinden atılan ve karavanlarda yaşayan siyahlarla beyazlar yan yana yaşamaya başladılar. 2005 yılında yiyecek yardımı alan ailelerden % 55’i siyah, % 45’i beyazdı. 2008 yılında bu oran % 49 beyaz, % 48 siyah olarak değişti. 

ABD’nin uluslararası ticari rekabet konusunda çelişkili bir gelişme gösterdiği uzmanların altını çizdikleri bir konu. Ülkeler arasında önde gelmesine rağmen, 2008 yılında ülkenin dış ticareti 677 milyar (% 4,7),( Euro bölgesinde % 0,3) açık vermişti. ABD’nin ayakta kalmasını doların özel durumu sağlamaktadır.

Obama’nın seçim süresinde de tartışmaların önünde yer alan konulardan birisi enerjiydi. Tartışmalar sırasında ABD için enerjinin ne denli önemli olduğunu bir kez daha görüldü. Amerika dünya halkının % 4,5’ini oluştururken dünya enerjisinin % 21’ini kullanmakta ve kullandığı enerjinin temelinde petrol vardı. 2008 sayılarına göre kullandığı petrolün de % 56’sını ithal etmek zorundaydı. ABD’li ucuz enerji kullanmaya alışmıştı ve bu durum değişmekteydi. Vurgulanan ve bilinçlere çıkan bir başka nokta da enerji ile çevrenin ilişkisiydi.

ABD’nin petrol açığını kapatma politikası son dönemlere kadar tasarruf ilkesine bağlı olarak yürütülüyordu. Obama dönemiyle bu ilkenin, alternatif enerji kaynaklarına yöneldiğini ve böylece çevreyi gözetmeyi de amaçlandığı görülüyor.

ABD’nin krizi uluslararası ekonomi dünyasını da etkilediği biliniyor. Dünya ticaretinin 2009 yılında % 13,2 daralacağı ön görülüyordu (IMF tahmini). Uluslararası bir krizin ulusal önlemlerle kontrol edilmesinin zorluğu açıktır. Ancak G 20’nin 2009 Nisan toplantıları bu planda da olanakların sınırlı olduğu bir yana ortak kararların alınmasında da güçlüklerle karşılaşıyordu. “Gemisini kurtaran kaptan” ilkesi ağır basıyordu.

ABD’nin ekonomisi önemli oranda Çin’e bağlıydı. (Başka bir bakışla, Çin ekonomisi de ABD’ye bağlıydı) Çin, tek ülkenin parası olmayan uluslar arası bir para birimin ortak para birimi olmasını öneriyordu. Bu doların ve buna bağlı olarak ABD’nin ekonomik için bir çıkmaz sokak demekti. Obama bir şekilde Çin ile bir uzlaşma bulmak zorundaydı.

WASHİNGTON VE MOSKOVA

Tahminlerin aksine, Başkan Obama’nın yeni dış politikasının en çok Rusya’nın işine yaradığı söylenebilir. 2009 Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Başkan Yardımcısı Joseph Biden Rusya ile ilişkilerini geliştirmek istedikleri altını çizerek vurguladı. Başkan Obama’nın 2009 Temmuz ayında yaptığı Moskova gezisinin sonuçları 17 Eylül 2009 günü ABD’nin Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya yerleştirmeyi planladıkları füzelerden vazgeçtikleri haberiyle görüldü.

Uluslararası yorumcular Washington ve Moskova arasında ilişkilerin değişmekte olduğunu, beş gün süren Gürcistan savaşının geride kaldığını ve muhtemelen yeni bir dönemin başlamakta olduğuna işaret ediyorlar. Rusya ile ABD arasında 1992 – 1993’te ve 11 Eylül döneminde de, devam etmeyen, yaklaşma görülmüştü. Bugün, değişik analizlerinde Prof. Mahir Kaynak’ın da değişik yazılarında söylediği ABD – Rusya ortaklığı söz edilmektedir.

Post-sovyet döneminde, Rusya ile ABD arasında ilişkilerin en gergin olduğu dönem / ler ne başkan Putin’in Şubat 2007’de Münih’te konuşmasını yaptığı dönem , ne de Rus – Gürcü çatışmasının olduğu dönemdi. İki ülkenin ilişkilerinin en gergin olduğu dönem 1992 – 1994 yıllarında Bill Clinton – Boris Yeltsin dönemiydi. Rusya sorumluları batı’ya özellikle ABD’ye karşı derin bir güvensizlik duyuyorlardı. Almanya’nın birleşmesinde ABD, Sovyetler Birliğine ve Gorbaçov’a verdiği sözleri tutmamıştı.Bir Yugoslavya krizi yaşanıyordu. Temelinde, ABD ve Batı Rusya’ya karşı, soğuk savaş dönemindeki tutumunu değiştirmemişti.

IRIS’ in Rusya uzmanı Arnaud Dubien, ABD’nin Rusya politikasına yön veren iki ismin, Obama’nın danışmanlığını yapan Zbigniew Brzezinski ve (Cumhuriyetçi olmasına rağmen) Henry Kissinger olduğunu söylüyor. Kissinger’in sık sık Putin’in misafiri olduğu, eski Rus Başbakanı Evgueni Primakov ile bir çalışma grubu oluşturdukları, konuşmalarının birinde, “ABD’nin Rusya’nın meşru çıkarlarına hürmet etmediğini” söylediği biliniyor. Yukarıda sözünü ettiğim, Joseph Biden’in 2009 Münih konuşmasının arkasında Kissinger’in olduğu söyleniyor.

ABD idaresi nükleer silahsızlanma müzakerelerini başa – baş konuşmalarla derinleştirerek sürdürmeyi düşünüyor. ABD, Rusya ile olan ilişkilerini soğutmamak için NATO’nun genişlemesini, en azından şimdilik, gündeme getirmeyecektir. ABD, Afganistan ve İran çelişkilerini çözebilmek için de Rusya’nın yardımına ihtiyacı vardır ve bu sorunlar ABD için daha güncel ve yakıcıdır. 

Bu konuyu bağlarken, bu iki ülke arasındaki değişmeyen unsurun “güvensizlik” olduğuna da işaret etmeden edemeyeceğim.

WASHİNGTON VE PEKİN

Çin yönetimi, geleneksel olarak ABD konusunda, stratejik konularda daha uzlaşmaz olmalarına rağmen, Cumhuriyetçilerle ilişkilerinde kendilerini daha rahat hissettikleri söylenen bir gerçektir. Büyük iş çevrelerine daha yakın olduğu kabul edilen Cumhuriyetçilerle daha rahat “iş” yapabileceklerini düşündükleri yaygındır. 16 – 18 Kasım 2009 tarihlerinde Başkan Obama’nın, parlak geçmeyen, Pekin seyahati’nin en dikkat çeken yanının iki ülkenin kendi aralarındaki ilişkileri belli bir temele oturtmaya çalışmaları olduğu kanısındayım. İlişkileri “yorumlara” açık olmaktan ziyade somut çözümlerin olduğu, neye gideceği belli olan, diyaloglarla yürütülecek bir zemine oturtulmaya çalışıyorlar. Ortak açıklamada, 1979’dan buyana iki ülke arasındaki uluslararası ilişkilerde bugüne kadar değinilmemiş, enerji konusundaki güvenlik, iklim ve çevre, salgın hastalıklar, dünyayı tehdit eden tehlikeler, devamlı gelişme ve ekonominin sağlığı, insan hakları, para akımı, ikili ilişkiler gibi konuların ele alındığını görüyoruz. Ortak bildiride iki ülkenin para akımı ve insan hakları gibi noktalar aynı görüşte olmadıkları da vurgulanmış.

Obama’nın ziyaretinin en önemli özelliğinin ABD’nin Çin Cumhuriyetine eşit ülke tavrı göstermesiydi. 200 000 baskısı olan haftalık Shinjie Xinwen Bao gazetesinin ziyaretle ilgili yorumunda bu noktaya önemle parmak bastığını görüyoruz. Yorum, bu tavrın iki ülke ilişkilerinde bir dönüşüme işaret ettiğini söylüyor. İnanmak o kadar kolay olmasa gerek.

Gazete ortak bildiride iki ülke arasındaki farklılıklara da işaret ederken, bu sorunların açık yüreklilikle dile getirilmesinin de bir ilk olduğunu ve ilişkilerin düzeltilmesi yolunda olumlu bir adım olarak alınması gerektiğine vurgu yapmış.

Çin analizcilerinin de Obama ile oluşmuş kesin bir kanaatlerinin olmadığı görülüyor. Daha çok, “izleme” durumundalar sanıyorum. Beijing News, Başkan Obama’ya verilen Nobel armağanı ile ilgili olarak yazdıkları bu tutumun yansıması gibi. Gazete (özet olarak) ; “…Obama’ya ödülün verilmesi acele olarak alınmış bir karardır…..Henüz görülmüş bir başarısı yoktur…..Obama üzerinde, değişik ülkelere (doğal olarak Çin’e) yansıyacak, politik baskı yaratacaktır…” demektedir,

Obama yaptığı basın toplantısında “…. bir ülkenin gelişmesi başka ülkelere rağmen olmamalı. Bunun için ki, Çin’in gelişmesinin frenlemesini istemeyi düşünmüyoruz …..” demiş. Bu noktanın da açıklığa kavuşması da Çin için önemli bir nokta olsa gerek. Bu açılıma Çin’in verdiği cevap, “ … ortak çıkarlara dikkat edileceği ….” olmuş. Bu açıklama da ABD’nin beklediği rahatlamayı temin etmeye yönelik açıklama olmaktan uzak olsa gerek. Bu açıklama, Çin’in de, çıkarlarına da dikkat edilmesi gerektiği şeklinde yorumlanması gerek. Ortaya çıkan bu uzlaşma arama tablosu ve politikası Obama’nın yeni dış politikadaki yolunun işaretleri olarak alınabilir. Ama, kanımca sorun, Obama’nın bu politikayı yürütüp, yürütemeyeceğine bağlıdır.

Ortak açıklamada görülen uzlaşılmış konuların çok rahatlıkla gerçekleştirilecek olanlar olduğu gibi aralarında içlerinin doldurulması, somut çözümler gerektiren, “Yen”in gerçek değeri, Doların değerinin korunması, Tayvan sorunu Çin Denizi hakimliği gibi konular da var. ABD’nin daha evvel yaptığı açıklamalarda ”ABD’nin temel, hayati çıkarları” deyimi kullanılmaktaydı ve bunların neler olduğuyla ilgili bir açıklık getirilmemişti. Kanımca, bu noktalar hala açıklık kazanmamış durumda. Ama bir Çin ata sözünü hatırlamamak mümkün değil ; “İyi bir insan bütün komşularıyla iyi geçinebilirmiş”. İyi geçinmek için iyi insan olmanın da yettiğini hiç zannetmiyorum. Bu seyahatte ;

• Yuan’ı dolar karşısında değerlendirilmesini istedi. Ama Çin buna yanaşmamakta.

• Çin, ABD hazine bonolarını almaya devam edeceğini ve ABD’nin ekonomisini bir an evvel düzeltmesini istedi.

• Kopenhag çevre zirvesinde Çin, yarattığı blok ile Başkan Obama’yı alışılmamış şekilde sildi ve uzlaşılan sonuç belgesinin yazılmasını önemli oranda belirledi.

Son dönemde “G”li konuşmalar moda oldu. Kısa bir dönem evvel “İki G”den söz ediliyordu . Bu konuda sorgulanan “Kalkınma araştırmaları İnstitusu” Başkan Yardımcısı, Hükümete yakın aydınlardan Ding Yifan bu deyimin bir ABD deyimi olduğunu, Çinlilerin kullanmadıkları vurgulamasını yapmış. Burada temek düşünce ; dünyanın en önemli ekonomisine sahip “ABD ile Çin elele verirlerse pek çok sorunu çözebilirler” görüşünden kaynaklanıyor. Bu söylemle ilgili görüşü açıklayan, ABD’de yaşamakta olan, Post-Keynezyen okula yakın olan Henry Liu. Çin’in böyle bir jeopolitik rol içinde bir çıkarı olmadığını düşündüğünü ve kendini görmediğini ve hatta bunda bir tuzak olduğu düşüncesini taşıdığını söylüyor. Tsinghua Üniversitesi Uluslar Arası İlişkiler Enstitüsü Direktörü Yan Xuetong ile aynı konuda “Obama’nın çok yanlılığının aslında bir tek yanlılık taşıdığını ve Çin’in ABD’nin boşalttığı alanları doldurmaya niyeti olmadığını” söylüyor.

ABD – Çin ilişkileri başkan Yardımcısı Kejin Zhao, “iki ülkenin arasındaki ideolojik açıklığın ve politik ve sosyal sistem farklılığının büyük olduğunu ve bunların yaklaşmalar izin vermeyeceğini” yazmış. “İki G”nin rekabeti son dönemde sertleşti ve hızla yükseldi. Yukarıda söz ettiğimiz işaretlerden de anladığımız gibi taraflar bu tehlikeli gelişmeyi frenlemeye çalışıyorlar gibi görünüyorlar ama, ABD Tayland’a silah yardımı yapmaya devam ederken, Dalay Lama’yı da desteklemeye devam ediyor, Çin mallarını gümrük duvarlarıyla frenlemeye çalışıyor.. Bu davranışların Çin’i memnun ettiğini söyleyemeyiz.

İlişkileri belli edecek bir işaret olarak Çin Cumhur Başkanı Hu Jintao’nun, Nisan ayında ABD’de yapılacak “Nükleer Güvenlik Toplantısı”na katılıp katılmayacağı merakla bekleniyor. Bu seyahat ikili askeri diyalogun devam edip etmeyeceği konusunda bir işaret olacaktır diye düşünülüyor. ABD’nin İran’a baskı eğilimini arttırması bu ilişkiyi de etkileyeceği yorumcuların söylediklerinden.

ABD, Çin’in ekonomik, stratejik çıkarlarını bloke ettiğini düşündüğünü değişik açıklamalarda görüyoruz. Obama’nın yukarıda sözünü ettiğimiz Çin gezisinde bu endişesi yarı açık, yarı dolaylı dile getirildi.

Pek çok ekonomistin yorumuna göre ; 2008 yılında dünyayı sarsan finans krizi ABD’nin ekonomisinin reklam edildiği gibi sağlıklı olmadığını, Çin’in kapitalizminin yükselişine işaret etti. ABD ve Avrupa Birliği ekonomisinin duraklaması yanında Çin, dünya ekonomik gelişmesinin yarısını yarattığı görüldü. 2009 yılında Çin Dünya dışsatım listesinde Federal Almanya’nın önüne yerleşerek listenin başına oturdu. Batı bankaları sallantı geçirirken, yedi önemli Asya ülkesi, 4.600 milyar dolarla dünyanın geri kalan kısmının elindekinden daha fazlasını tutar hale geldi.

1 Oçak 2010 tarihinde yürürlüğe giren ANESE veya ASEAN grubu (Association of Southeast Asian Nations) topluluğu serbest dolaşım anlaşması ile, dünyanın üçüncü ekonomik topluluğu oldu. ABD bu büyük pazarın dışında kaldığı gibi, üye ülkelerle de dişe dokunur bir ikili anlaşması da yok.

Çin, kendisi için yaşamsal bir sorun olan ham madde temini için, Orta Asya, Afrika, Latin Amerika, Pasifik ülkelerine uzun vadede politik, ekonomik konumunu geliştirmek için yatırım, kredi, ortak projeleriyle girmektedir. Bu güne kadar yaptığı yatırımların toplamı 1995 yılında 9,6 milyar doları bulmuştu. Çin ekonomisinin bu dayanılmaz gelişmesi AB ve ABD’nin var olan çıkarlarını rahatsız etmektedir. Çin, bu deniz aşırı bölgelerdeki yatırımlarından ham madde temin edebilmek için deniz ulaşım yollarını garanti altına almak zorundadır. 

ABD’nin, Irak, Afganistan savaşı, Pakistan müdahalesi, İran’ı tehdidi konularındaki ısrarlı tavrı, Orta Asya ve Orta Doğu’daki hakimiyetini devam ettirme kararlılığı, olası rakiplerini devre dışı bırakma kararlılığı içinde Çin’i dışlama politikası her iki ülke arasında gerilimi arttırmaktadır. Başarılı olmak için Başkan Obama Çin ile ilgili ilişkileri düzeltmek zorundadır ve büyük olasılıkla bu yönde girişimlerde bulunacaktır.

Çin, bu politikaya kendi askeri gücünü arttırarak cevap vermektedir. Altı çizilmesi gereken, Çin’in silahlanma programının savunma ve kendi deniz yollarını koruma ağırlıklı olmasıdır.

Finacial Times’te Martin Wolf’un uzun ve karamsal analizi , İngiltereden sonra ABD’nin devraldığı dünya liderliğini şimdide Çin’e devretmesinin söz konusu olabileceğini ve bunun acı verici bir süreç olacağını söylüyor.

ABD ve Çin ilişkiler üzerinde bir değerlendirme yapan John Chan (13.01.2010) bu analize atıf yaparak, bu görüşün burjuva ekonomistleri arasında yaygınlaşmaya başladığını. Kapitalizmin vazgeçilemez uluslararası rekabeti göz önüne alındığında konuyla ilgili Lenin’in Birinci Dünya Savaşı süresinde kaleme aldığı “Kapitalizmin Son Aşaması: Emperyalizm”i hatırlatıyor. Eşitsiz gelişme karşısında rekabetin savaşla bittiğini söylüyor.

Yazımızın bu bölümünü bitirirken yeni bir döneme girerken Çin’in özel durumunu özetlemeye çalışalım. Çin kendi içinde çelişkili iki özellik taşımaktadır. Bir yanda, gelişmekte olan ülke özellikleriyle, yıllık kişi başına düşen milli geliriyle dünyada sıralamasında Gürcistan ve Kongo’dan sonra dünya sıralamasında 104’üncü sıraya otururken, öte yandan, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, dış satımında, Almanya’nın önünde, dünya listesinin başına oturan sosyal çelişkileri taşıyan bir ekonomik dev haline geldi. Ekonomisinin böyle devam edebilmesi için batılı pazarın devamlı yatırım ve teknolojik transferini gereksemekte. Bu karşılıklı bir bağımlılık getirmekte. Çin’in. Ortalama olarak 150 milyon Çinli günde 1 dolar ile yaşamakta. Çin büyük sosyal patlamalara aday bir ülke olma niteliğini muhafaza ediyor.

OBAMA VE İSRAİL

ABD, İsrail’in kurulduğu ilk yıllarda, yeni kurulmuş bu ülkedeki komünizmi andıran uygulamalara bağlı olarak şüpheci yaklaştı. 1950’li yıllardan başlamak üzere “ABD Ulusal Güvenlik Konseyi” memorandumunda değişik bir yaklaşım görüyoruz. Bölgedeki Arap ülkelerin Sovyetlere yaklaşmalarına karşı ABD bu bölgedeki güvenilir ülke olarak İsrail’i yerleştirdi. Bu yerleştirme yıllar içinde ABD’deki Musevi lobisi /leri aracılığıyla gerekçelendirildi, değişmedi ve güçlenerek devam etti.

ABD İsrail’e yönelik dolar musluklarını sonuna kadar açtı. 2006 yılına kadar ABD’nin İsrail’e akıttığı değerin 100 milyar doları bulduğu söyleniyor. Defens News’in haberine göre, yapılan bir anlaşma uyarınca, ABD, 2010 yılında İsrail’de bulunan dört silah deposuna İsrail’in de kullanabileceği 800 milyon dolar değerinde savaş malzemesi yollayacak. Savunma alanında araştırma yapan kaynaklar ABD’nin, İsrail’e, her yıl ortalama 2,5 milyar dolar yardım yaptığını söylemekteler.

Belli bir dönemden bu yana, belli çevreler, İsrail’in ABD için bir yük olup olmadığı, ABD’nin İsrail’e gereksinimi olup olmadığını tartışıyor. Başarılı olabilmek için Ortadoğu krizini çözmek zorunda olan Başkan Obama, seçim sürecinde Musevi lobisi ile ilişkilerini sıcak tutmak, desteklerini alabilmek için gerekli özeni gösterdi. İsrail, Başkan Obama’nın sorunu çözmesi için beklediği uzlaşma çizgisinden devamlı uzaklaşmakta. ABD’de çok güçlü olan İsrail lobisi ile Başkan Obama arasında da gerilim artmakta.

İsrail’in ABD aydınları arasındaki imajı da hızla değişmekte. “Pew Research Center”ın “Council of Foreign Relations”un üyeleri arasında, 2 – 16 Kasım 2009 tarihleri arasında 642 seçkin kişi arasında yaptığı anket sonucu, ABD’nin İsrail için gereğinden fazla yaptığı, öncelikli önemi olmayan bir ülke olduğunu düşündüğü görülmüş. Yapılan araştırmada ; deneklerin % 4’ü İsrail’i ABD’nin en önemli partnerinin İsrail olduğunu düşünüyor. (Deneklerin % 10’u İngiltere ve Türkiye diyor). Deneklerin sadece % 26’sı İsrail – Filistin çatışmasında İsrail’in yanını tutmuş. Deneklerin % 69’u başkan Obama’nın İsrail – Filistin çatışmasındaki tutumunu onaylamakta. ABD yönetimi ile etkin İsrail lobileri arasında da ilişkiler değişmekte.

2009 yılının Temmuz ayında Başkan Obama bir saate yakın bir süre Musevi lobileri ile toplandı. ABD basınında çıkan haberlere göre ; güçlü Musevi lobilerinin sözcüsü olaral Malcolm Hoenlein grubun görüşünü, özet olarak, şöyle dile getirdi. ; “…İsrail ile ABD arasındaki görüş farklılıklarını devamlı gündemde tutmak her iki tarafında çıkarına değildir. İsrail ile Filistinliler arasındaki sorunla bu iki taraf arasında çözülmelidir…” Obama’nın cevabı, yine özet olarak ; “… görüşünüzle mutabık değilim. 8 yıldan bu yana, Başkan W. Bush ile İsrail hükümeti arasında sürdürülen kişisel çabalarla sonuç alınamamıştır….” oldu.

Toplantıya, diğer grupların bütün karşı çıkmalarına rağmen, ilk defa J. Street kuruluşu da başkanı Jeremy Ben-Ami ile katıldı. Başkanın İsrail – Filistin çatışmasındaki tutumunu destekleyen tek Musevi yanlısı kuruluş bu genç kuruluştur. Bu güne kadar, ABD’deki Musevi lobileri, İsrail hükümetinin tutumu ne olursa olsun daima desteklediler, İsrail’e yönetilen bütün eleştirilerin önünü kestiler. J. Street, son dönemde İsrail’in izole olduğunu, yumuşak olan eleştirilerin sertleşmeye başladığını ve bunun da uygulanan yanlış politikalar sonucu, artık devam ettirilemez olduğunu, makul bir çizgiye gelmesinin zorunluluğunu söylüyor Obama’yı da İsrail’i bu durumdan kurtarabilecek Başkan olarak görüyor ve destekliyor. Bu da ABD’nin İsrail politikasında gelişmekte olan yeni bir sestir.

ABD, İsrail’den desteğini hiçbir zaman çekmeyecek, onu kendi kaderine terk etmeyecektir. Ancak bu her gün biraz daha başına buyruk ve ABD için sorun olmaya yönelen ülkeye de çeki düzen vermesi gerektiğini fark etmekte.

ABD SİLAHLI GÜÇLERİ

Son dönemde ABD silahlı güçlerinin, başka ülkelerin yanında, temel olarak iki alana angaje olduğunu görüyoruz ; Irak ve Afganistan. ABD’nin silahlı kuvvetlerinin angajmanları da Obama’nın seçildiği süreçte tartışmaların temel noktalarından birini oluşturmuştu.

Askeri konular başkan Obama’nın özellikle dikkati çeken konular arasında değildir. Seçim çalışmaları süresinde de bu konuya çok ve derinlemesine değinmemiştir. Genel ve somut olarak söylediği ; asker sayısının genelde arttırılacağı, (kara güçlerinde 65.000 deniz güçlerinde 27 000) bu arttırışın mücahit güçler (Brigade Combat Teams - BCT) olmayacağını ve hatta mücahit güçlerin azaltılacağını (% 48’den % 45’e), askerlerin hayat koşullarının geliştirileceği idi. Başkanın gündemindeki önde gelen konu “finans” kriziydi. Başkanın geçmişinde askeri bir deneyimi, askeri konulara sıcak veya soğuk bir yaklaşımı olmamıştı. 1979 yılında Üniversite yıllarında yedek subay olarak katılmayı bir ara düşünmüş olsa da bu proje gerçekleşmemiştir. Başkan Obama görevini devraldığında ABD iki temel alanda savaşmaktaydı ve her iki cephe de aynı kumandanlığa ve Obama’nın güvenini almış olan bir kumandana bağlıydı. Irak Hükümeti ile yaptığı 27 kasım 2008 tarihli anlaşmayla ABD silahlı güçlerinin büyük şehirlerinden çekileceğini söylemişti. Irak’tan tam çekilme tarihi olarak 31 Aralık 2011 tarihi öngörülmüştü.

Çok yüksek sayılara ulaşan silahlı kuvvetlerin harcamaları bu tarihten evvel azalmayacaktı.

2009 yılı sonuna kadar ABD’nin Irakta kayıpları 4 200 (bu sayının içinde 844 kişi kazalarda hayatını yitirdi) yaralılarının sayısı 30 000’i bulmuştu. 

Irak ve Afganistan savaşının başarılı yürütülebilmesi için savunma sekreteri 2010 yılı için Kongreden, Pentagon için, 533,8 milyar doğrudan ve ek olarak dolaylı 130 milyarlık bir bütçe istedi. Bu bütçe ABD’nin tarihindeki en büyük bütçesi olan 2008 bütçesinden biraz daha küçük, 2. Dünya savaşındaki görülen bütçelerden büyüktür.

Bu yazının savunma konularına ayrılmış olmayan bir yazı olmadığını hatırlatarak, “genel bir özetleme” yaparsak, değişik yayın ve değerlendirmelerden, şunları çıkarmak mümkündür.

Nükleer Güç ; ABD nükleer gücüyle ilgili politikalarına dikkat edildiğinde bir çelişki izlenebilir.

Beyaz saray’ın resmi sitesine baktığımız zaman başkan ve başkan yardımcısının açıklamalarından nükleer silahlardan arınmış bir dünya hedefleyen politikanın vurgulandığı görülmektedir. Başkan Obama 2009 yılı ilkbaharında, Prag’la yaptığı konuşmada bunu vurguladı. ABD dışına yaptığı nadir olan Rusya ve Ukrayna’ya seyahatlerinde yaptığı konuşmalarda da bunu tekrar etmiştir. Seçim kampanyası sırasında, 24 Temmuz 2008’de yaptığı konuşmada da bu konuya ağırlık vermişti.

ABD, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füze yerleştirme projesini askıya aldı. Değişik araştırmacılar, ABD’nin bu yoldaki projelerini Rusya’nın katılımıyla gerçekleştirmek için müzakereler yürüttüğünü, Bu sistemi Türkiye’ye yerleştirmek için müzakereler sürdürdüğünü söylemekteler

Değişik uzmanlar, Pentagon için “vazgeçirici” nükleer gücü kaçınılmaz olduğunu savunuyorlar 

Yukarıda da söylediğim gibi, Başkan Obama Nisan 2009 yılında yaptığı konuşmada (özet olarak) “…. Atom silahlarının olmadığı bir dünyaya doğru gitmek için gerekli yolu tutacaklarını ancak, atom silahları olduğu sürece ABD’nin atom silahı stoklarını muhafaza edeceğini, güvenilirliği, kendinin ve müttefiklerinin güvenliğini sağlayabilmek için elinde olanları muhafaza etmesinin zorunlu olduğunu…” ifade etmişti. Gerçekten ABD, eskiyen nükleer başlıkları yenileme çalışmalarına (yeni bir nükleer deneme yapmadan) devam etti. Savunma Sekreteri (bakanı) Robert Gates, Nükleer silahların modernize edilmesi, Nükleer füze atabilecek yeni bir tip süper denizaltının yapılabilmesi için 700 milyonluk bir bütçeyi geçirdi.

Nükleer silahlarla ilgili olarak ABD kamu bilgisine erişen bilgiler de belli endişeleri ayaklandırdı ; 

• Kıtalararası füze (ICMB –Minuteman II) parçaları, yanlışlıkla, radyo yedek parçası olarak Tayvan’a satılmıştı.

• Bir B-52 altı nükleer füze ile donatılmış olarak ABD’nin önemli bir kesimin üstünde uçmuştu.

“Terörist” güçlerin nükleer bir silah ele geçireceği olasılığı ABD toplumunun devamlı kabusu olmuştur.

ABD yönetiminde Nükleer silahlar sadece savunma sekreterliğinin konusu değildir. Enerji Sekreterliğine bağlı olan “Nationale Nuclear Security Administration (NNSA)”in bir alt kuruluş olan ve 1995’te kurulmuş olan silahların güvenliği ile ilgili “Stockpile Stewardship Program. SSP” nükleer konularda araştırmalar ve deneyler yapmaktadır. 2009 Mart ayında NNSA, 8 yıllık bir çalışmadan sonra B61 – 7 ve B61 – 11 öneminde bombaların çalışmalarının bittiğini ilan etmişti.

“Bulletin of the Atomic Scientists”in Mart 2009 tahminlerine göre, ABD’nin nükleer başlıklarının sayısı, 500’ü bir kıtalararası füzeye monte edilmiş halde, hemen ateşleme hazır olmak şartıyla, 5 200’ü bulmaktaydı. Obama’nın 6 – 7 Temmuz 2009 yılında Rusya’ya yaptığı seyahatte Başkan Dimitri Medvedev yaptığı anlaşmada, süresi biten START anlaşması yerini alacak olan anlaşma ile taraflar ellerinde nükleer silahları 1500 – 1 674’ indireceklerdi.

ABD Hava Kuvvetleri, belli bir süreden bu yana, güvenlik sorunları yaratan, “malzeme eskimesi” sıkıntısı çekmektedir. 2 kasım 2007 yılında bir avcı “F-15 C” uçağı Missuri üzerinde dağıldı. Yapılan araştırmada kazanın kanatta oluşan bir çatlaktan kaynaklandığı anlaşıldı. Aynı tip uçakları 1/3’ünde aynı arızanın olduğu anlaşıldı. Aynı tip uçaklara uçuş yasağı getirildi. Doğal olarak bu karar ABD savunma sisteminde bir boşluk doğurdu. 2010 yılında servise girmesi beklenen ültra modern “F-22 Raptor”un üretimi durduruldu. Şayet üretilirse, öngörülen sayının (513) çok altında olacaktır. (Tahminen 187 adet) Aynı kısıtlamayı avcı-bombardıman uçağı olan F-36’te görecektir.

ABD’nin Deniz Kuvvetleri’nin toplam tonajı müttefiki 13 ülkeden ülkenin toplan tonajından daha fazladır. Geleceğin savaş gemisi olarak isimlendirilen “DDG-1000”in üretilmesi planlana tarihe göre çok gecikmiş bulunmaktadır. ABD Deniz Kuvvetleri daha ucuz olan daha küçük gemilere yönelmektedir. Deniz Kuvvetlerinin kullanmakta olduğu, dikine havalan nakliye uçağı olan “V-22 Ospey”ın bekleneni vermediği, maliyeti daha yükseleceği söylenmektedir.

ABD Deniz Kuvvetleri kaynakları elindeki malzemenin yarısının eskidiğini ve Irak’ta kullanıldığını, bu açığın kapatılması için 20 milyar dolara gereksinim olduğu ifade edilmektedir.

ABD Kara Kuvvetleri de malzeme ve eğitim eksikliği zorlukları yaşamaktadır. Halbuki savaştığı alanlarda kullandığı malzemenin yarattığı açığı gidermeye, yenileşmeye ve modernleşmeye gereksinimi vardır. Bu açığın kapatılması için 161 milyar dolara gereksinim vardır.

ABD senatosu önünde silahlı kuvvetlerle ilgili bilgi veren General James Conway ve General George Casey’in konuşmalarında ABD silahlı kuvvetlerinin durumunun alarm verici olduğunu altını çizerek vurguladılar. Bir ülke, bölgesel veya global bir güç olmak istiyorsa yükleneceği görevleri yerine getirebilecek bir orduya sahip olması gerekmektedir. Buna, bir ülke bağımsızlığını ve özgürlüğünü savunmak istiyorsa yine üstleneceği görevleri yarine getirebilecek bir orduya sahip olması gerektiği kanısındayım. ABD, Dünya liderliği rolünü devam ettirmek, müttefiklerine güven vermek istiyorsa güçlü bir silahlı kuvvetlere sahip olmak zorundadır.

Savunma Sekreteri (bakanı) yardımcısı Michele Flournoy, ABD’nin stratejik bakışına açıklık getiren, değişik oranlarda artan, tayin edici noktaları açıkladı ; 

o Şiddet içeren aşırı akımların artması,

o Kitle tahrip edici silahların kontrol edilememesi,

o Uluslar arası yeni İktidar odaklarının çoğalması (örneğin ; Çin, Hindistan’ın güçlerini arttırarak listeye eklenmesi),

o Uluslar arası alanda, iflas eden veya etme tehlikesindeki ülkelerin getirdiği gerilimin artması,

o Ham madde kaynaklarına ulaşmak için yaşanan rekabetin hızla artması ve bozulan doğa dengeleri,

o Artan ve dünyayı saran ekonomik kriz,

o Katlanarak artan ve kontrol edilemez hale gelen “cyberspace”ın önemi,

o Dünyanın dengelerini bozmaya başlayan ve teknolojinin kontrolü güçleşen gelişmesi

Genel olarak aktarmaya çalıştığımız bu noktaların yanında ABD’nin baş aktör olarak katıldığı Afgan ve Irak çatışmaları ile olası ufukta görülen Kuzey Kore, İran krizlerini de not etmek gerekmektedir.

Yine Michele Flournoy’a göre, Askeri sorumlular nitelikleri değişecektir. Geleceğim savaşlarına bakışlarını, silahlı kuvvetlerinin yapı ve büyüklüklerini değiştirmeli, geleceğin savaşlarını nasıl yöneteceklerini, stratejik riskleri, öncelikleri yeni baştan düşünmelidirler. Bu bakış ve düşünce değişiklikleri sadece askerlerle sınırlı da kalmamalıdır, İdari Yönetim de buna uymalıdır.

Obama yönetimi, Bush yönetiminin bol miktarda kullandığı, Ulusal tehlikenin 1. maddesi olarak nitelenen “Terörizme karşı savaş” söylemini terk ederken, “devletlerden kaynaklanmayan askeri tehlikeler”in her gün daha da güçlenmekte olduğuna, iki ordunun karşılaşması, konvansiyonel savaşın kaybolmakta olduğuna dikkatleri çekmektedir.

Çıkarların çelişki ve çatışmaları “ayaklanmalar”la kendini ifade ettiğini söyleyen uzmanlar, bunlarının çözümünde orduların (askeri güçlerin) tek başlarına stratejik bir başarı sağlayamayacaklarını, global bir savunma yaklaşımıyla, diplomatik, ekonomik, istihbarat, kalkınma destekli olarak ABD’nin milli güvenliğinin sağlanabileceğini söylüyorlar.

Quadrennial Defense Reviev, ABD’nin savunma dengelerimi muhafaza edebilmek için NATO’yu daha fazla devreye sokacağını, yapılan operasyonlara daha fazla katılmaya ve araları açılmaya başlayan Kuzey müttefiklerini ikna etmeye çalışacağını söylüyor. Bunun için Pentagon’da Michele Flournoy’un başkanlığında kurulan bir bölümde ortakların, planlamalara, yönetime katılacakları bir düzenin kurulduğu derginin vurgu yaptığı başka bir nokta. Bu konuya eklenmesi gereken bir başka nokta, ABD başta Fransa, Türkiye gibi müttefikleriyle de ikili ilişkiler yürütmeye çalışmakta. Allied Command Transformation başkanlığına, Fransız General Stéphane Abrial getirildi. 

ABD yönetimi, yaşamakta olduğu, Afganistan, Balkanlar çelişkilerine, mümkün olduğu en yüksek düzeyde, NATO ortaklarını ve AB ülkelerini katmaya çalışmaktadır.

ABD yönetimi, Donald Rumsfeld döneminde başlayan Avrupa’daki (Özellikle, Federal Almanya, İtalya ve İngiltere) silahlı kuvvetler güçlerini azaltma projesini (80 000’den 35 000’ne) tartışmaktadır. Bu konuda Avrupalıların açık, jeopolitik bir reaksiyonu görülmemektedir.

ABD – Avrupa arasında endüstriyel ilişkiler de çözülmemiş bir konu olarak devam etmektedir. F-22 uçağının üretilmesinin durdurulması bu programa katılan sekiz ülke tarafından (İngiltere, İtalya, Hollanda, Türkiye, Kanada, Avustralya, Danimarka ve Norveç) olumlu karşılandı. Bu kararın, bir Avrupa şirketi olan EADS’in de önünü açacağı umulmaktadır. Belki de bir olasılık ABD – Avrupa büyük uçak sanayi şirketlerinin ortaklığına gidilmesidir.

Başkan Obama Prag konuşmasında “…Görüş ayrılıklarının olduğunu kabul etmekle birlikte, ortak noktaların her türlü fikir ayrılığının üstünde…” olduğunu söylüyor. Şu anda batan diken Afganistan sorunudur. Avrupalılar Afganistan’a asker yollamalarını, sıcak savaşa katılmama koşuluna bağlamak istiyorlar. Bu konunun henüz açıklığa kavuştuğu söylenemez. Ama bu konunun NATO’nun geleceğinde önemli olduğu çok açıktır. Bu konu olumlu çözülemezse, NATO’nun sonu olmaz ama saygınlığının, güvenilirliğinin ağır darbe alacağı açıktır. En uç çözüm, ABD’nin, Transatlantik merkezli olmayan başka bir düzeyde, başka bir şekilde savunma stratejisini baştan kurması olabilir diye düşünülebilir.

Hochdahl / Şubat 2010



PAYLAŞMAK İÇİN:
http://www.addtoany.com/share_save?linkname=&linkurl=http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=4110


-----------------------------------------------------------------------------------
Bu yazının hazırlanmasında,Le Centre de documentation Française ve Institut privé de relations ınternationales et Stratégiques – IRIS dökümanlarından ve yayınlarından yararlanılmıştır. Bunları temin eden dostlarıma sonsuz teşekkürler

NOTLAR
----------------------------------------------------------------------------------

1- “Sovyetler Niye Çöktü ?” konumuzun dışında olduğu için, genel plan içinde, not ederek geçiyorum. Değinmiş olmak için ; “Doğu Avrupa Ülkeler’nin yaşadığı hayal kırıklığı, Gorbaçov’un Yalta’yı tasfiye etmesinin, iç liberalizmin yolunu açmasının, kendini üretemeyen rejimi kurtarmak için uygulaya konulan Prestroyka ve Plasnos projelerini yönetememesinin rolü olmuştur” diyebiliriz.
2- “Bound to Lead, The Chalching of Amerika”
3- “The Rise and Fall of the Great Power”
4- “Bir polemik yazısı – II”de “Soft Pover”le ilgili daha ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz. http://www.sansursuz.com/makale/bir-polemik-yazisi-2 
5-Daha evvel “Mavi Defter”de yayınlanmış olan, - http://www.mavidefter.org/images/stories/pdf/2008_abd_secimleri_ataman_aksoyek.pdf vehttp://mavidefter.org/index.php?option=com_content&view=article&id=555:barack-hussein-obama&catid=111:barack-obama&Itemid=53 yazılarında bu konuda daha ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz
6- “Umudun Cesareti – Barack Obama
7-“Bir polemik yazısı – II”de “Soft Pover”le ilgili daha ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz. http://www.sansursuz.com/makale/bir-polemik-yazisi-2 
8- Seçimlerle ilgi sayı ve istatistikler www.cnn.com/ELECTION/2008 sitesinde bulmak mümkündür.
9- ABD seçimlerinde kişilerin bir adaya yapabilecekleri bağışın hukuki sınırı 2000 dolardır. Daha fazla bilgi için François Vergniolle’in ABD seçimleri ile ilgi yazısına vehttp://www.politique.net/2008021002-presidentielle-americaine-financement-campagne.htm yazısına baş vurulabilir
10-Supreme Courts of the United States ; ABD’nin en yüksek adli kurumu. İdarenin kararlarını durdurabilir. ABD anayasasının 3. maddesine dayanılarak 1803 yılında Thomas Jefferson döneminde kuruldu. 1969 yılından bu yana dokuz üyesi var
11- http://www.cairn.info/revue-vingtieme-siecle-revue-d-histoire-2008-1-p-117.htm 
12- Ruth Bader Ginsburg (Yüce mahkemenin ikinci kadın üyesi. 1971 yılında profesör oldu..“Women’s Rights Project” hareketinin öncülerinden. 76 yaşında ve pankreas kanseri) Stephen Breyer ( Orta halli bir Musevi ailenin çocuğu olarak 1938 yılında doğdu. 1994 yılından bu yana Yüce Divan’ın en ilerici üyesi olarak tanınıyor. Harward Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı)
13-John Paul Stevens ve Davit Souter 
14- 1986’da Başkan Reagan tarafından atanmış olan Antonin Scalia, Virjinya Universitesi’nde öğretim görevlisi olarak da bulunmuş. Anayasa yorumlarına “köktenci” bir yaklaşımı olan yargıç, Heyetin en muhafazakar üyesi olarak anılıyor. Clarence Thomas ; 1991 yılında Geoge W. Bush tarafından a tandı. Çok fakir bir ailenin çoçuğu. Katolik Kilisesi tarafından büyütülüp yetiştirilmiş. Olumlu ayırımcılık yanlısı. “Siyah Panterler” tarafından desteklenen “Siyah Öğrenciler”in kurucularından. Anayasayı köktenci yorumları ile tanınıyor. Yüce Divan’a seçilmesine İnsan Hakları kuruluşları karşı çıkmış. Ve yine Geoge W. Bush tarafından atanmış olan iki Yargıç ; Samuel Alito (Başkan) ve John G. Roberts.
15- John Paul Stewens ve Ruht Bader Ginsburg
16-Central Intelligence Agency
17- İstenirse bu konunun işlendiği “Değişen Dünya Düzeni” yazısına bakılabilir ; http://www.sansursuz.com/makale/bastan-sekillenen-dunya 
18- Troubled Asset Relief Program - TARP
19-http://contreinfo.info/article.php3?id_article=2606 
20-“Les Echeos” / 15.06.2009 ; http://www.lesechos.fr/info/analyses/4874899-il-faut-empecher-les-banques-de-recommencer.htm 
21- IMF kaynakları
22- ABD, gereksediği enerjinin % 39’unu petrolden, % 23,3’ünü doğal gazdan, % 22’sini kömürden ve % 8’ni nükleerden temin etmektedir.
23- Sansürsüz’de yayınlanmış olan yazılara bakılabilir ; 
http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=31192&zoneid=7 
http://www.sansursuz.com/makale/dunyada-neler-oluyor-2 
24- l’İnstitut de relation internationales et stratégiques
25- ABD – Çin Halk Cumhuriyeti ile ilgili olarak ek bilgi için şu yazılara baş vurabilir siniz ;
http://www.mavidefter.org/images/stories/pdf/uzakdogu_abd.pdf 
http://www.sansursuz.com/makale/isinan-guney-cin-denizi 
26- İlk kez Zbigniew Brezinski, Finacial Times’te 13:01. 2009 tarihinde yayınlanan “The group of Two that could change the world” yazısında kullanmış. Daha sonra Harvard Profesörlerinden Niall Ferguson’un benzer deyimler kullandığını biliniyor. (ÇinaAmerik – Çinamerik gibi). Henry Kissinger’in değişik konferanslarda buna benzer deyimler kullandığı görülüyor.
27-http://www.bjinformation.com/alaune/txt/2009-12/04/content_232867.htm 
28- Association of Southeast Asian Nations ; 1967 yılında Bangkok’ta, soğuk savaş döneminde Filipinler, Endonezya Malezya, Singpur tarafından Komünizmin önünü kesmek için kuruldu. Daha sonra başka katılımlar da oldu. Bugün, üye ülkeler arasında ekonomik dayanışma ve işbirliğini gelişmek için çalışmakta. Üye ülkelerin toplam nüfusu, dünya nüfusunun % 19’unu oluşturmakta.
29- Bu konunun daha geniş işlendiği “Isınan Güney Çin Denizi” yazısına bakılabilir.; http://www.sansursuz.com/makale/isinan-guney-cin-denizi 
30- 23.12.2009
31-Jeffrey Blankfort’un Noam-Chomsky ile polemikleri (Ağustos 2006). Musevi asıllı, güçlü Anti Defarmation League’ye açtığı ve 10 yıl süren davayı kazanan, Amerikalı gazeteci 
32- Pew Research Centre ; davranış ve eğilimleri araştıran dünyaca tanınan, politik olarak yansız olarak kabul edilen, “The Pew Charitable Trusts” tarafından finanse edilen, pek çok değişik sosyal ve politik konuyu araştıran saygın bir “think tank”.
33-Council on Foreign Relation ; 1921 yılında kurulmuş, merkezi New York’ta. ABD ve dünyanın dış politikaları, ekonomik konularında analizler yapan, 5000 dolayında üyesi olan, ABD’nin en etkin “think tank”ları arasında görülen bir kuruluş
34- J. Street Political Action Comittee ; 2008 yılında kuruldu. İsrail – Filistin çatışmasının diplomatik ve barışçı yoldan çözülmesi gerektiğini ve bunun için ABD’nin Orta – Doğu politikasının değişmesi gerektiğini savunuyor. Bir yılda bütçesini 2, çalışan sayısını da 3’e katladı.
35- Unifiet Combatant Command
36- Davit Petraeus
37- www.whitehouse.gow/agenda/foreign_policy 
38-Özellikle, Savunma Eski Sekreteri James Schlesinger’in konuşması örnek olarak gösteriliyor. ; Report of the Secretary of Defens Task Force on DoD Nuclear Weapons Material, Phase II Review of DoD Nuclear Mission. WII. – 2008 -( DoD = Savunma Departmanı)
39-http://images.google.fr/images?hl=tr&um=1&sa=1&q=+F-22+Raptor&btnG=Ara&aq=f&oq=&start=0 
40- http://images.google.fr/images?hl=tr&source=hp&q=DDG-1000%E2%80%99&oq=&um=1&ie=UTF-8&ei=4DZsS9rBDdGi_Aaj14S2Bg&sa=X&oi=image_result_group&ct=title&resnum=4&ved=0CCQQsAQwAw 
41- http://images.google.fr/images?hl=tr&um=1&sa=1&q=V-22+Ospey&btnG=Ara&aq=f&oq=&start=0 
42-Centre for Strategie and International Studies 29 Nisan 2009. “ http:/csis.org/publication/rolls-royce-north-america-military-strategy-forum “ 
43- Cyberspace ; (Fransızcası ; Cyberespace) metafor olarak Internet ağına verilen isim, İlk kez, William Gibson tarafından kullanıldı.
44- Aramalarıma karşılık Türkiye’ye ne verildiğine / verileceğine yönelik bir bilgi bulamadım. Ama tahmin ediyorum, Türkiye’ye de bir şeyler verilecektir.Haluk Gerger’in Mavi Defter’de çıkan “Amerika Terbiye Ediyor” (Mavi Defter yayınına son verdiğim için yazıyı bulamadım) hatırladım. Olası ki, henüz daha yeteri kadar terbiye edilmediğini düşünüyor olabilir.