Baştan şekillenen dünya

Gönderen Ataman Aksoyek - 24/03/2009 18:56:02 (408 okunma)

Baştan şekillenen dünya

Son dönemde Türkiye’deki sıkça görülmeye başlayan “Marx’ı, Marksim’den kurtarma” merakı, uluslararası ne sağ ve ne de sol düşünürler arasında pek rağbet bulmamakta. Hatta, krizle ilgili Marksist öğretinin haklı olduğu söylentisine de sıkça rastlanıyor. Kabul edilen, krizler, Kapitalizmin doğasında olduğu. Krizlerin belli aralıklarla olacağı. Sistemin yaşamak için beslenmeye gereksinimi var. Beslendikçe büyümektedir. Büyüdükçe daha fazla beslenmeye gereksinimi vardır ve daha büyümektedir ve bu böyle gidemez.

Kabul edilmeyen veya edilmek istenmeyen bölümü ise öğretinin sonuç bölümüdür; “işçi sınıfının işe el koyarak bu krizlere son vereceği”dir.

Hiç şüphesiz politik gelişmeleri ekonomik gelişmeler şekillendiriyor.

Dünya yeni bir ekonomik düzene gidiyor ve bağlı olarak politik değişmeler de olacaktır. Bunun için kalın hatlarla değişen ekonomik düzene bir göz atmamızda yarar olduğunu düşünüyorum.

Dünya ekonomik krizi 2007 yılında kendini açıkça göstermeye başladı. 2008’de ise herkesin derisinde hissettiği hali aldı. Son dönemde, Küreleşmenin can çekişmekte olduğunu, geri dönmeyecek şekilde sahneyi terk ettiğini fark ettik.

J. Safir, “Global Finance in crises” (Revue de la régulation / 10.2008) yazısında yaşanan krizin özellikle bir finans krizi olduğunu anlatıyordu.

19. yüzyılda sermayenin ve malın yeni ve eski dünya arasında dolaşmaya başlaması küreleşmenin emeklemeye başladığını dönemdir. O dönemde, sisteme hakim olanın sömürgeler ülkesi İngiltere, paranın İngiliz sterlini, finans merkezinin Londra olduğu kabul ediliyordu. 19. Yüzyılın sonlarına doğru, hakimiyet ABD’ye geçmeye başladı.

Dolar, 1792 yılında ABD kongresi tarafından, Mint Act. ile oluşturuldu. 1913 yılında, 1863 yılında kurulan National Banking yerine, 1907 yılında yaşanan mali krizi önlemek için, ABD Merkez Bankası’na (Federal Reserve System) geçildi. İki harp arasında dolar hakim para oldu.

1929 yılında, II. Dünya savaşının takip edeceği, kriz yaşandı.

II. Dünya Harbi’nden ABD zenginleşmiş ve dünyaya sermeye ihraç eden ülke olarak çıktı. Temmuz 1944 yılında New Hampshir eyaletindeki Bretton Woods kasabasında 44 ülkenin temsilcisi bir araya gelerek yeni dünyanın ekonomik düzenini kararlaştırdılar. Bu toplantıda IMF ve Dünya Bankası’nın da kurulması kararlaştırıldı. 

Bu toplantıda ABD ve İngiltere’nin delegasyonlarının, yeni para sistemine yönelik önerileri çatıştı. ABD delegasyonu, Herry Dexter White’in, “White Planı”nı, İngiliz delegasyonu ise, John Maynard Keynes’in projesini savunuyordu.

White Planı doların anahtar olduğu, “altına bağlı dolar” (gold Exchange Standard) sistemi öneriyordu. Ülkeler ulusal paralarının dolar karşılığı değeri gösterecekleri altına göre ayarlanacaktı. 

Keynes Projesi iki temel unsura dayanıyordu.

1.Uluslar arası bağımsız merkez bankası kurulacaktı ve bu banka, “Bancor” adını taşıyacak bir para çıkaracaktı.

2.Bancor, uluslararası ilişkilerde temel para birimi olarak kullanılacaktı. Para fazlası olan ülkeler paralarını bu bankaya yatıracaklar, açığı olan ülkeleri de, bu uluslararası bankada biriken parayla destekleyecekti. Böylece uluslar üstü bir bankacılık sistemi yaratılıyordu
.

Bu iki plan arasındaki temel görüş farkı, White Planı, serbest dolaşımı ve piyasayı güçlendirerek 1920 – 1930 yılları arasında görülen karmaşayı önlemeyi hedewflerken, Keynes’in projesi işsizlik ve enflasyonu önlemeyi, piyasadaki parayı kontrol etmeyi ön plana çıkarıyordu.

Toplantıda, ABD’nin ağırlığını koymasıyla White Planı kabul edildi. Dolar uluslararası para, ülkelerin rezerv parası, ABD de dünyanın bankeri oluyordu.

1970 yılında, Bretton Woods anlaşmasıyla kurulan para sistemi tıkandı ve çözüm için dünya para sistemi dalgalanmaya bırakıldı. Bu sistem de sorunlara çözüm getirmedi ve bazı ülkeleri öne çıkardı ve uluslar arası para sisteminde dengesizlik arttı.

Bretton Woods sistemi üç safha yaşadı.

1.1945 – 1960 ; bu dönemde uluslararası para sistemi sağlıklı işledi.

2.1960’tan itibaren uluslararası para sistemi, Euro-doların ortaya çıkması, spekülasyonlar ve ABD’nin altın rezervinin 1957 – 1971 yılları arasında yarı yarıya azalmasına bağlı olarak yavaş yavaş çökmeye başladı.

3.15 Ağustos 1970 yılında, Amerikan Başkanı Richard Nixon’un bir kararıyla doların altına konvertibilitesi kaldırıldı.


Avrupa Ekonomik Topluğu (CEE), bozulan para sistemi karşısında 10 Nisan 1972 yılında para tüneli (serpent monétaire) sistemine geçti. 1974 yılında ekonomik krizle birlikte İngiliz Sterlin’i ve İtalyan Lireti’nden sonra Fransız Frankı da dalgalanmaya bırakıldı. 1979 yılında Avrupa Para Sistemi (ECU) kabul edildi. Bu sistem, etkin olarak dayanışmayı ve paranın % 2,25 oranında dalgalanma içinde karşılıklı desteklenmesi kuralını getiriyordu. 1999 yılında Maastrich Anlaşması ile de Euro Para Alanı ve Avrupa Merkez Bankası oluşturuldu.

1976’da Kinston’da yapılan Jamaika Anlaşması ile Willy De Claercq başkanlığındaki FMI ;

1.Sabit kur değişim sistemini terk etmeye ve yeni bir sisteme geçmeye,

2.Bu sistemi IMF’in kontrolüne vermeye,

3.Altının uluslararası para sisteminden çıkarılmasına karar verdi.


Bir para birimi nasıl uluslararası olarak tanınabilir konusunun derinine girmeden Ekonomist Henri Bourguinat’ı anlatımından özetleyerek şöyle söyleyebiliriz. ;

1.Para “oturmuş” olmalı ve serbest piyasa tarafından da böyle kabul edilmeli, 

2.Başka ülkeler tarafından da kullanılabilmeli. Uluslararası ticarette ağırlığı olabilmeli


2008 yılında, Menzie Chinn ve Jeffrey Frankel gibi ekonomistler, Euro’nun 2015 yılından itibaren doların yerini alacağını ve rezerv para olarak kullanılacağını yazmışlar.

2008 yılında Küreselleşme yeni bir aşamaya girdi. Hızla zenginleşen ülkeler uluslararası para piyasasındaki dengeleri olumsuz etkiledi ve 2000 yılında dengesizlik tehlikeli hale gelmişti. Zenginleşen ülkelerin rezervleri çok artmış, ABD’nin bütçe açığı tahammül edilmez düzeye çıkmıştı. Amerikan doları karşılığı ve değeri olmayan bir para haline gelmiş olduğu ciddi bilim adamları tarafından söyleniyor ve yazılıyordu. Bu durum da, en geniş şekliyle bir güvensizlik ortamı yaratıyordu.

Yeni bir para sistemine gitmek, uluslar arası para sistemlerini işler hale getirmek zorunlu hale gelmişti.

Euro, dolarla rekabet etmekteydi. Bunun yanında öne çıkan, “Yeni Sanayileşen Ülkele” arasında, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi yeni isimler görülmekteydi. Onlar da para sisteminin yönetilmesinde söz sahibi olmak istiyorlardı.

Konuyu biraz açabilmek için, benim kuşağımın pek bağrına basmadığı ama ilginç senaryoları olan Prof. Mahir Kaynak’ın anlatımından (özet olarak nakledersem) yararlanarak şöyle 

aktarabilirim ; “…..Günümüzde yaşanan kriz dünya ödemeler dengesindeki çok ciddi değişikliklerden kaynaklanmaktaydı….” Bir örnekle anlatıyor “….Türkiye Japonya’dan 100 liralık mal almaya kalksa, kredi açılacaksa; normal olarak, Japon bankaları bunu karşılar ve işlem tamamlanır. Halbuki, bugün yaşanan; Japon kapitali, (onun söylemiyle) Küresel Sermayel’ye kredi açıyor ve bu Küresel Kapital Türkiye’ye kredi veriyordu…..” ve günümüzde dünya ticareti böyle yürümekteydi. Prof. Kaynak’a göre, Küresel Sermaye büyük birikimler sağlamaktadır. Prof Kaynak sermayeyi de ikiye ayırıyor. Bilinen ve üreten gerçek sermaye ile üretmeyen ve sadece paranın ticaretini yapan küresel Sermaye. Küresel Sermayenin en açık şekli ile Rusya’nın talanı sırasında ortaya çıktığını, ilk ağır mağlubiyetini de orada yaşadığını ve Kapitalizm’de üretime dayalı bir rekabetin söz konusu olduğunu ama Küresel kapitalizm ile kurulan düzende “bırak yapsın, bırak geçsin”in işletilemediği için paranın merkezi bir ekonomik sisteme doğru aktığını söylüyor.

Prof. Kaynak, Bu sistemin amacının, kendisini daha güçlü kılmak, ekonomiye istediği yönü vermek olduğunu, tek kutuplu bir dünya düzeni istediğini söylüyor.

L’Écoles des hautes études en sciences sociales’in yönetmeni olan Jacques Sapir yaşanan krizle ilgili yazısında çök özet olarak, şöyle söylüyor ; Daha evvel, uzmanlar tarafından haberi verilmeye başlamış olan kriz 2007 yılında açıkça ortaya çıktı, 2008 yılında da büyüklüğünü belli etti. Gelişmeyle bağlı olarak patlayan krizin başlangıç noktası 1980 yılında ABD idi. Hızla, Avrupa (özellikle İngiltere ve İspanya da en şiddetli şekliyle) ve dünyaya da değişik şekillerde yayıldı. Krizle, küreselleşmenin de bir şeklinin, yaygın bir şeklinin, sonu demek olduğu ortaya çıktı. Bu krizin kökünde, paranın serbest dolaşımından, paranın küreselleşmesinden doğan ücretin deflasyonu önemli bir elemandı. Ücretlerin deflasyonu ve genel olarak kredi sistemlerinde miktarların şişmesi ve bunu takiben de geri ödemeler sistemini bozdu Genel olarak kredilerin ödenemez hale gelmesi banka ve finans sistemlerinde “çürümüş” veya “zehirli” diye adlandırılan borçlar zincirini oluşturdu. 2008 yılı Eylül’ünden itibaren de ABD’de ilk banka iflasları başladı ve hızla Yeni Sanayileşen ülkelerde, özellikle dış satımı yüksek ülkelerde, yaygınlaştı. Bu ülkelerin Pazar çelişkileri ve ödemeleri çatışmaya başladı.

2008 sonbaharında ve 2009 kışında yeni borçlar zinciri oluşup krizin yeni boyutlar kazanılacağı, uzayacağı uzmanlarca dile getiriliyor.

Uzmanların çizdiği bu karanlık tablo önünde gelişmiş ülkelerin gelişmelerinde de değişiklikler olacağına kesin gözle bakılıyor.

Federal Almanya Maliye Bakanı Peer Steinbruck’un, 25. Eylül 2008’de Federal Meclisteki konuşmasında söylediği gibi “Bu kriz, ABD’nin mali baskınlığının sonucuydu” ve 14 Eylül – 15 Ekim tarihlerinde yapılan Doha Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantısında açıkça ortaya çıkmıştı. ABD’nin Güney Kafkaslardaki yenilgisi, ABD’nin tek merkezli bir dünya kurma yolunda gittikçe artan girişimleri de bu krizi etkilemişti. İster kabul edelim, ister etmeyelim artık önümüzde çok merkezli bir dünya vardı ve ABD dahil her ülke hesabını buna göre yapıyordu. Gemisini kurtaran kaptandı.

ABD’nin, 1980 yıllarından buyana, kabul ettirmek istediği deforme olmuş paranın serbest dolaşımı ve vergilendirme sisteminin küreselleşmesi ölüyordu. ABD’nin ürettiği bu radikal sistemin bir çıkmaz sokağa açıldığı belli olmuştu.

1880 – 1929 yılları arasında süren paranın serbest dolaşım sistemi gelişmiş ülkelere bir avantaj sağlıyor, sanayilerinin yüksek üretkenliği, çok yüksek paylarla olmasa bile, geride olan rakiplerine ödüller verebiliyorlardı. Gelişmekte olan ülkeler de gümrük duvarlarından yararlanarak, gerekli devlet yatırımlarıyla, kendi sanayilerini kurup yaşatabiliyorlardı. Uzun bir süre bu karşılıklı bağımlılık ve gümrük duvarlarının varlığı dengelerin korunmasını temin etti. 1990’dan itibaren bu kurulmuş olan denge düzen tamamen yıkıldı.

1980’den itibaren sermeyenin kontrolden çıkması ve hızla kalkınmakta olan ülkelere kayması yeni teknolojinin de bu ülkelere kaymasını getirdi. Bu uygulama öncelikle Asya’nın Tayvan, Singapur, Hong Kong, Güney Kore gibi küçük ülkelerinde görüldü. Bu ülkelere akan yabancı sermayeyle büyük gelişme gösterdiler. 1990’lı yıllarda, aynı mantıkla, bu gelişen ülkelere Hindistan ve Çin de katıldı. Ve, üretim hacmi, kontrol edilemez bir şekilde bu ülkelere kaydı. Bu ithal edilen kapitalle elde edilen üretim artışı, gelişmiş ülkelerle rekabete başladılar. Bu rekabet, gelişmiş ülkelerdeki ücretlerin çöküşünü getirdi. Bu değişim sadece ücretlerde olmadı, gelişmiş ülkelerdeki uzun mücadelelerle kurulmuş olan sosyal dengeleri, ekolojiyi de bozdu.

Bu değişim alkışlarla karşılandı, kazancın 800 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyordu. Sermayenin serbest dolaşımının başarısı alkışlandı. Ama yukarıda da dediğimiz gibi, bu ülkelere akan, kökünde gelişmiş ülkelerden toplanan ve dengesiz kazanan sermayenin yarattığı rekabet gelişmiş ülkelerde, özellikle ABD’de, ücretlerde bozulmalara sebep oldu. 2000 - 2007 yılları arasında ABD’de düşük ücretlerde % 2,5 eksilme, orta ücretlerde % 0,1 artma görülmüş. Doğal olarak bu değişiklik gelirler arasındaki dengesizliği de arttırmış oldu.

Sermayenin serbest dolaşımı ve ücretlerdeki daralma sadece ABD’de görülmedi, Avrupa da etkilendi. Son döneme kadar devletin ve işyerlerinin üstlendiği sosyal yükümlülükler de çalışanlara yüklendi. J. Bivens (Globalilization, American Wages, and Inequality), 2000 – 2007 arasında çalışanların sağlık sigortalarında % 68, eğitim masraflarında % 46 artma olduğunu söylüyor. 

Bu gelir düşmeleri ve hızla artan fakirlik, işsizlik, buna bağlı olarak hızlı bir borçlanmayı da getirdi. Bir borçlanma patlaması yaşandı. Geri ödemelerde duraksama evvela düşük ücretlilerde başladı ve hızla orta ücretliler arasında da yaygınlaştı.

ABD’deki borç patlaması ve kredilerin geri ödenememesi krizi tetikledi. Borçlanma ile bir de gayrimenkul alımlarında ipotek sorunu çıktı. Rizikolu olan veya olmayan diye ayrılan bu borçların, genel kredi sistemi içinde garanti altına alınması (sigortası) gerekiyordu.

Rizikolu kredilerin miktarı 1990 yılında % 4’ü oluştururken, bu oran 2006 yılında % 23’e çıktı. 2007 yılında bu kredilerin toplamı 1 300 milyar doları buluyordu (Associated Presse 13 Mart 2007). 2007 yılı Ekim ayı içinde bu kredilerin ödenmesi doksan gün gecikmiş durumdaydı.

Bu krediler kullanılmamış olsaydı, tüketimin 2002 ile 2007 arasında artması olmayacak ve ABD’de gelişme duracaktı.

Riskli kredilerin sigortası sorun teşkil ediyordu. Var olan sigorta kuruluşları bu kredileri garanti etmeye yanaşmıyorlardı. Bunun üzerine, spekülatif sermeyenin kurduğu ve desteklediği, iki tarafın anlaşmasıyla, klasik sigorta sisteminin dışında, yüksek ücretli bir sistem oluşturuldu (Credit Defunt Swep – SDC). Sistem içinde verilen krediler 1998 yılında görülmez. Bu kredilerin miktarı 2002 yılında 1 500 milyar, 2004’te 8 500 milyar, 2005 yılında 17 000 milyar, 2006 yılında 34 500 milyar dolarlık bulmuştu. Bu koşullarda para ticareti yapan, spekülatif, üretmeyen sermaye kontrol edilemez, kural tanımaz hale gelmiş oldu. Bu sıraladıklarımız sadece ABD için olan sayılar. Doğal olarak ABD’de doğan bu hastalıklı ortam çok kısa zamanda, serbest sermeye dolaşımı ile bütün dünyaya bulaştı.

Temelinde, kapitalizmin Avrupa modeli ile Atlantik (ABD ve İngiltere) modelinin değişik olduğu, Asya modeli ile eski sosyalist ülkelerin ekonomik modellerinin de Avrupa sistemine benzediği kabul edilir. Ancak, ABD modeli, Tony Blair döneminde İngiltere üstünden Avrupa’ya yayılmaya başladı ve 1990 yılında, borçların uluslararasında dolaşımı da kurulan sistemin içine yerleştirildi.

Pek çok ekonomist, 1997 – 1999 arasında Asya’yı vuran, sonra da Rusya’yı ve Güney Amerika’yı etkileyen krizin ABD’nin ve uluslararası mali kurumların yürürlüğe koydukları sistemi kontrol edemediklerini gösterdiğini söylemekteler. Bu kriz, gelişmiş ülkeleri de etkiledi. Bu ülkeler, krizin dinmesini müteakip önemli mali rezervler tutmak için ihracatlarını güçlendirme, iç tüketimi körükleme yolunu seçtiler. Bunun en iyi örneğini Çin Halk Cumhuriyetinde görüldü. Bu yöntem, sömürücü olsa da, 1997 – 1999 yılları arasında, uluslararası alanda yaşanan mali çalkantıların, tutarsızlığın var olan sistem içindeki çözümüydü. Bu stratejinin sonunda, 1998 yılında kayan yıllık miktar 98,1 milyar dolarken, 2007 yılında 1 085 milyar dolara çıktı.

ABD, olağanüstü bir bütçe açığı vermekteydi ve borçlanması korku verici düzeye çıkmıştı. ABD, borç veren ülke olmaktan, çok borçlu bir devlet haline gelmişti. Bu durum, uluslararası mali pozisyonlarda büyük bir değişimdi. Japonya dışındaki Asya ülkeleri ile enerji ham maddesi üreten ülkelerin, özellikle artan petrol ve gaz fiyatlarıyla büyük rezervlere sahip olmuşlardı. Ama, istatistikler asıl yükselen rezervlerin petrol ülkelerinden ziyade, Asya ülkelerinde olduğunu gösteriyor. 2006 yılında bu ülkelerin rezervi 2 217 milyar doları bulmuştu. (Dünya Bankası raporu – 2007

Ortaya çıkan bu yeni mali güçler arasındaki ilişki, ülkelerin de dünya ekonomisindeki yerlerini değiştirmiştir. Krizden evvel ABD’nin bilinen uluslararası mali alandaki rolünü azaltmıştır. Yeni durum, ABD’nin ekonomisindeki durgunluğu da kuvvetle etkiledi. Analizcilere göre, 2010 yılında ABD, ekonomi alanındaki liderliğini kaybetmesinin yanında dünya ekonomisindeki temel unsur olma niteliğini de yitirecektir. 19. yüzyılda hakim olan İngiltere’nin yerini alan ABD gibi 21. yüzyılda, bir başka ülkenin ABD’nin yerine, dünya ekonomisinde hakim rolü alacağı öngörülmüyor.

Yukarıda söyledik ; Dolar hakim para olma özelliğini hızla yitirmekte. Öncü depremlerle sallanmakta olan Euro’nun Dolar’ın yeri alması, hakim para olabilmesinden söz edebilmek de mümkün değil. 

Önde gelen devletlerin ve önemli mali kuruluşların yöneticileri koro halinde yeni bir Bretton – Woods’tan söz etmekteler. Bunun anlamı, yeni bir dünya mali düzenine gereksinim duyulması. Uzlaşabilmenin hiç kolay olmayacağı söyleniyor. Dünya para ve mali sisteminin baştan düzenlenmesi uzun süre alacak. Bu süre, ekonomik ve mali akımların gelişmesine, işlemlerin güven altına alınmasına ve gerekli likiditenin sağlanmasına bağlıdır.

Konu üzerinde analizler yapan uzmanlar değişik olasılıklardan söz etmektedirler ;

Her geçen gün çok kutuplu olmaya yönele bir ortamda böyle bir sistemin kısa sürede oluşturulabilmesi için söz konusu koşulların bir araya gelebileceğini düşünmek gerçekçi olmayacaktır. Dünya, büyük bir olasılıkla, yansız ve yeni bir para birimi arayışına gitmektedir.

Kısa sürede, Merkez bankalarını birleştirerek veya ortak yönetimler kurarak bölgesel para bölgelerine ve ortak paralara gidilebilir.

Fakat her koşulda son yirmi yılda tamamen kontrolden çıkan Hedge-Fonds’ların kontrol altına alınması ve bankalar arasındaki “credit-crundt”sorunun aşılması ve güvensizliğin yarattığı ortamın düzeltilmesi gerekmektedir.

Yaşanan krizde, öne çıkmakta olan ülkeleri, izafi dahi olsa, koruyan bir avantajları var ; Ekonomik birikimleri onlara belli bir koruma sağlıyor. Borsaları krizden etkilense bile, finans pazarları ABD’de olduğunda daha güvenli olmasının yanında, endüstrileri sarsıntıdan daha az etkileniyor ve bankalarının önemli bir kesimi kamunun elinde veya Kamu önemli bir rol oynama olanağına sahiptir. Cin, Hindistan gibi ülkelerin, gelişmelerini devam etmelerine olanak sağlayacak, dayanacakları bir önemli bir iç pazarları bulunmaktadır. Gereğinde yükseltilecek gümrük duvarları ve devletin destekleyeceği sosyal haklar ve doğanın savunması için alınacak önlemler belli avantajlar sağlayacaktır. Öne çıkan ülkelerin korumacı önlemler alacakları ve yeni borç vermeye yaklaşmayacakları tahmin ediliyor.

Krizin, ekonomik dengeleri bozacağı gibi, borçların geri alınmasında da büyük sorunlar yaratacağı, bunun da dünya ekonomisine yansıyacağı açıktır. Dengeyi ve sosyal çöküşü önlemek için kamunun geniş oranda müdahale etmesi zorunluluğu ortaya çıktı. Bu destekleme, kamunun bütçesinde da büyük açıklar ve dolayısıyla borçlar getirecektir. Uzmanlar bu açığın ABD bütçesinde ulusal gelirin (iyimser bir tahminle) % 10 üzerine çıkacağı tahmin ediyorlar. Başka bir deyimle ABD’nin ön gördüğü sosyal desteklemelerini gerçekleştirebilmesinin olanaksız olduğu söyleniyor. Bu, başta emeklilik sigortaları olmak üzere bütün sosyal kurumların maddi olarak fakirleşmesini getirecektir.

Avrupa’da, hakim ekonomik sistemin, Atlantik sisteminden, değişik olduğu oranda daha ucuz kurtulabileceği yine Avrupalı uzmanların başka bir öngörüsü. (tabii, bu noktada). 

Uzmanlar, mizahi bir söylemle, krizden, “archaïques” (tarih öncesine ait) denen ekonomik modellerin daha az etkileneceğini söylemekteler.

Benim gençliğimde yaptığımız tartışmalarda, devletçiliği savunduğumuzda (ki bu tartışmalar yaşlılığımızda da devam etmekte), karşıtlarımız, “devletin ekonomi içinde olumsuz bir unsur olduğu, işlerin tamamen özel teşebbüse bırakılmasını gerektiğini” savunurlardı. Günümüzde, özel teşebbüse, kamu sermeyesi ve hatta doğrudan devlet elini uzatmakta, onun batırdığını kurtarmaya çalışmakta. Özel teşebbüs devletin aktif bir unsur olarak ekonomiye geri dönmesini istemekte.

İngiltere’de bankalar % 50 devletleştirilmiş durumda. ABD’de, Paulson Planı ile hükümet bankalarından 250 milyon dolar tutarında hisse senedi aldı ve almaya devam ediyor. Nicolas Sarkozy, Avrupa’nın stratejik kuruluşlarına devletlerin para aktarılmasını önerdi (20.Ekim 2008). Lizbon zirvesinde (2007), özel teşebbüsten devletin elini çekmesi gerektiği yolunda karar alan Avrupa zirvesi, 2008 yılında, dara geldiğinde, devletin ekonomiye müdahalesini savunmakta. Açıkça söylenmeyen, devletin, onların egoistlikleri, aç gözlülükleri, sömürüleri sonu doğan zararlarını, verilen vergilerle, sosyal haklardan yapılacak kısıntılarla kapatmasını isterken, “yönetimi yine bana bırak, işime devam edeyim” demeleri.

Ortaya çıkan bir başka gerçek, savunulan neo-liberal gelişme modelinin işlemediği. Gelecekte daha başka bir yöntem bulunması gerektiği açık olarak görülmekte. Emek ve kapital arasında yeni dengelerin kurulması kaçınılmaz.

Merkez bankalarının, bağımsızlığı söyleminin temelinin olmadığı ortaya çıktı. Avrupa’da Merkez Bankalarının devletleştirileceği pek çok uzmanın söylemi. Paranın serbest dolaşımı zorunlu olarak kontrol altına alınmaya çalışılacak.

Avrupa Bankaları iki yönden sıkıntı içindedirler ; evvela, yatırımları devamlı erimekte ve topladıkları miktarı karşılayamaz hale gelmektedir. Saniyen, ülkelerinin ekonomik durumları şöyle veya böyle bu bankaları destekleme olanağını yitirmiş bulunmaktadır.

Londra’nın güneyinde, lüks South Lofge Hotel’de, krizi konuşmak için hazırlık toplantısı yapan G20’nin maliye bakanları ve bankacılarının toplantılarının sonunda anlaştıkları söylenen konuların derde çare olmayacağı söyleniyor. Toplantıya katılanların krizin gerçek sebeplerini tartışacak yerde, sorunun kenarlarında dolaştıklarını, sorunun temeli inmeye teşebbüs etmediği yorumcuların söyledikleri, yazdıkları başka bir konu. 2 Nisan’da yapılacak toplantıda bir uzlaşmanın olabileceği konusunda da, açıklanan tutumlara bakılırsa, büyük umutlar beklememek lazım. 

Nisan başında toplanacak G20 konferansında uzlaşma sağlanabilirse, olumlu kararların alınacağı beklenebilir. Ancak, Konferansa katılan ülkelerin ülkelerine geri döndüklerinde ne kadar bu kararlara uyacakları sorunu, pek çok yorumcunun sorduğu suallerin başında gelmekte. Büyük olasılıkla, “gemisini kurtaran kaptandır” ilkesi sürdürülecektir deniyor.

Vergi cennetlerinin, gizli hesapların zorlanması, kaldırılmaya çalışılmasının krize etkin olumlu etkisi olacağı konusunda şüpheler var. Fransa, Almanya gibi ülkeler bu paraların pazara çıkacağını umuyorlar. Ama AB üyesi olan Lüksembourg, Belçika ve İngiltere (F24 kanalının bir yayınında, La Figaro gazetesinin ekonomi uzmanı Yves de Kardrel, İngiltere topraklarındaki gizli hesaplarda 2000 milyar Dolar, İsviçre gizli hesaplarında daha fazla olduğunu söyledi) gizli hesapların ve vergi cenneti olan ülkelerin en önde gelenleri. Endişe ; bu paraların dolaylı olsa bile var olan kontrolden tüm çıkacağı.

Avrupa ekonomisi bir tehdit olan İrlanda, spekülatif sermeyenin kurbanı oldu. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomisi çökmek üzere. Avrupa ülkelerinin, özellikle Federal Almanya’nın yardıma gelmeyeceği ortaya çıktı.

Euro alanında olmayan Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri ekonomilerini tamamen özel sermayeye teslim ettiler ve özel sermaye önemli oranda İsviçre Frankı olarak borçlandı. Şimdi bu borçları ödeyemiyorlar. Bu ülkelerin bankaların sermayelerinin % 80’i Avusturya bankalarının elinde. Almanya’nın önemli yatırımları var (Avusturya Bankalarının yatırımı 230 milyar, Alman bankalarının 170 milyar Euro) Bu bankaların sıkıntısı doğrudan Avusturya ve Alman bankalarını da etkileyecek, Euro alanında sıkıntıyı da arttıracaktır. Batı Avrupa Bankaları Orta ve Doğu ülkelerine çok önemli miktarda yatırmış durumdalar.

Bunun yansımasını 09.03.2009 ve 14 – 15.03 2009 tarihinde, Brüksel’de, krizi görüşmek için bir araya gelen Avrupa Birliği yöneticileri toplantısında da gördük. Belli konularda anlaşmaya varıldığı izlenimi verilmesine rağmen, toplantılardan sonra televizyon kanallarına çıkan sorumluların konuşmalarından, ilkesel noktalarda anlaşıldığını ancak somut ve nasıl olacağı konusunda farklar olduğu ortaya çıktı. Söz konusu toplantının yapılması Şubat ayı başında kararlaştırılmıştı. O zaman gündemin ön maddesi, Avrupa’nın otomobil sanayinin durumu idi. Takip eden kısa dönemde başka sorunlar da gündeme girdi ve bunlardan en yakıcısı ekonomileri çökmekte olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin durumuydu.

Toplantıyı yorumlayan uzmanlar, basında çıkan (örneğin, Süddeutsche Zeitung“anlaştılar” vurgulamasına rağmen, pratikte Avrupa Birliği üyelerinin somut bir çözüm üzerinde anlaşamadıklarına işaret etmekteler. Toplantıdan evvel, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri (Polonya, Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan, Romanya ve üç Baltık ülkesi) kendi aralarında stratejilerini oluşturmak için bir araya geldiler. Toplantıda, Avrupa’nın zengin ülkelerinin 190 milyar Euro’luk bir yardım fonu yaratmalarını isteyen Macaristan Başbakanı Ferenc Gyurcsany yaşanan krizin Avrupa Birliği içinde önemli bir bölünme ve yeni bir Demir Perde yaratılmasına izin verilmemesi gerektiğini belirtti. Öneri, Başta Federal Almanya ve Hollanda Başbakanları olmak üzere Batı Avrupa ülkeleri tarafından kabul edilmedi.

Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de kendi aralarında da uzlaşamadılar. Polonya Parlamentosunda konuşan, Polonya Maliye bakanı Jacek Rostowski,krizle ilgili olarak Polonya’nın Polonya çözümleri bulacağını söyledi.

G20’ler toplantısına giderken, AFP’nin bir duyurusundan (15.03.2009). Rusya Başkanı Meddev’in IMF’nin, Dünya Bankası’nın ve diğer ekonomiyle ilgili uluslararası kuruluşların baştan yapılandırılmaları istediğini öğrendik. Avrupa’lılar ile ABD arasındaki karşıt tavırlar da bu noktadan kaynaklanmakta. ABD, Avrupa’nın elini cebine daha çok atmasını istiyor. Avrupa’nın taleplerinin odağını Finans sistemlerinin kontrol altına alınması ve baştan yapılandırılması geliyor. Tabii bir de Avrupa’nın sosyal yapısına ilişkili olarak, Avrupa ülkeleri sokaktaki insana sosyal haklar olarak yardım aktarmaktadır.

Bütün bu gelişmelerin merkezinin ABD olduğu bilinmektedir. ABD’nin ekonomik zorlukları çok doğal olarak jeopolitik alanı da etkileyecektir.

ABD, dış politikasında büyük değişikliklere gitmektedir. ABD, yumuşak bir dış politika uygulamasına geçmek zorundadır. Bu politikayı uygulayacak bir başkan seçildi. Uluslararası politikaları diplomatik ilişkilerin ağır bastığı, çok ortaklı, askeri yayılımında saldırgan durumunu yumuşattığı bir döneme girecektir.

Orta Doğu’da yangını kontrol almaya, İsrail’i ön plandan gerilere çekmeye çalışacaktır. Mossad’ın eski başkanlarından Efraim Halevy anılarında “….. İsrail, ABD desteğine ve yardımına hem mali hem de askeri açıdan aşırı derecede bağımlıdır ve İsrail, ABD’nin hayati önemdeki küresel bir çıkarı konusunda bağımsız olarak hareket etmesi düşünülemez….” demektedir. Burada altının çizilmesi gereken bir noktanın. Benyamin Netenyahu hükümetinin büyük ortağı, pratik yanı ağır basan bir politikacı olan Dışişleri Bakanı Avigdor Libermen sağcı bir partinin başkanı olmasının yanında, diğer ortaklarından ayrıldığı önemli nokta, bir Filistin hükümetinin gerekliliğini kabul etmesidir. Libermen’ın bu özellik, olası uzlaşmanın umut veren yanı olarak görülebilir.

ABD, Dünyanın değişik bölgelerindeki kontrolünü devam ettirmek için taşeronlar bulmaya çalışacaktır. Büyük bir olasılıkla Afrika, Fransa’ya havale edilecektir. Müslüman dünya için bu role Suudiler taliptir. Zira onlar için bu var olmak, devam edebilmenin olmazsa olmaz koşuludur. Orta Doğu için, Türkiye’ye önemli görevler düşünülüyor olabilir. Fransa ve Bazı Avrupa ülkelerinin desteğini almış olan Mısır’ın bu alanda etkinliği azalmıştır. Ancak, hırsları sonsuz ve bu alanı kendi doğal alanı gören Başkan Sarkozy, Türkiye’nin önünü kapatmaya çalışmaktadır. Tahmin ediyorum bu sorun, Türkiye’de seçimlerden, Erdoğan’ın etkinliği belli olduktan sonra açıklık kazanacaktır.

ABD ile Rusya arasında yaklaşma beklemek hayalcilik olmaz. Bu arada ilave etmek gerek ki, Avrupa ile Rusya arasında ancak bir İtalyan usulü boşanma söz konusu olabilir. Avrupa’nın Jeopolitik durumu Rusya’yı vazgeçilemez hale getirmiştir.

Çin, iç pazarını canlandırabilirse zayıf noktalarını muhafaza eden Ekonomik bir dev olmayı sürdürecektir. Japonya’nın da bu krizden karlı çıkacağı söylenen başka bir öngörüdür.

Kapitalizm, daha çok akümülasyonla krizden çıkmaya çalışmaktadır. 1980’de ortaya çıkan Neo-liberal yolun çıkmaz olduğu anlaşılmıştır. Şirketler birleşmekte, bankalar birleşmekte ve ekonomide söz söyleyen Devlet Baba, Ulus Devlet geri gelmektedir.

Önümüzdeki günlerde sosyal krizler daha da büyüyecektir. Devlet baba, her gün el uzatamaz hale gelmektedir.

Bütün analizciler, hangi ekolden olursa olsun, Krizin devam edeceğini, muhtemelen bu krizden çıkılacağını ama kapitalizmin krizlerinin bitmediğini, gelecek olanın daha vahim olacağını açık veya mahcup şekilde söylüyorlar.


Bu yazının hazırlanmasında ;
L’Institut de relation internationales et Stratégiques (IRIS)
Ve
La documentation Française,
Politico
Kaynaklarından yararlanılmıştır.





BU YAZI “SANSÜRSÜZ” SİTESİNDE DE YAYINLANMIŞTIR.