BERLIN´DEKI SEÇIM HAVASI VE SONRASI


 Ataman Aksoyek - 09/03/2009 11:35:54 (418 okunma)


BERLIN´DEKI SEÇIM HAVASI VE SONRASI

Bu kış aylarında gittiğim Berlin´in üzerinde her zaman asılı duruyormuş izlenimi veren gri bulutları 2009´da iki önemli seçimin yapılacak olması pek etkilememiş, seçim falan ilgilendirmiyor onları, hani şöyle kar da olsa, rüzgar da olsa, güneşe bir pencere aralamak Berlin´in gri bulutlarının aklına gelmiyordu. Bu durumda Berlin´de partilerin seçim hazırlıklarını kapalı mekanlarda yapması hiç olmazsa soğuktan korunmak için iyi bir olanak sağlıyor. 

Gittiğimde, Haziran´ ın başında yapılacak olan Avrupa Parlamentosu ve Eylül sonundaki Federal Parlamento seçimleri hazırlıkları tüm partilerde tüm hızıyla devam ediyordu. Önemli bir göçmen seçmen potansiyeline dayalı olarak da partilerde göçmen kökenli adayların epey fazla olduğunu gözlemlemek mümkündü. Ancak aday adaylık veya önseçimlerde seçilebilecek bir sırada yer alma yarışında göçmenlerin işinin, Avrupa’nın her köşesinde kolay olmadığını göçmen hareketinde geçirdiğim yıllarda gördmüştüm.

Her ne kadar Federal Almanya hakim zihniyetlere rağmen reel olarak bir göç ülkesi olsa da, bazı partilerde olduğu gibi, birden bire listeler için göçmenler için ayrılmış bir veya iki sıra ortaya çıkıyor, tabii bu resmi olarak böyle olmasa bile, uygulama böyle. Kuşkusuz göçmenler diğer liste sıraları için de aday olabilirler, ancak olsalar da pek şansları olmadığı açık. Örneğin Yeşillerde yaşanan durumu içler açısı diye nitelendirdirmek mümkün.Avrupa Parlamentosu´na aday olan Ali Yurttagül listeye giremedi. Halbuki Yeşiller Cem Özdemir´i eşbaşkanlığa seçerken, seçimlerde oy potansiyellerini göçmen oylarıyla da artırmayı düsünmüşlerdi sanırım. Ancak Cem Özdemir´in eşbaşkan olması, ona ne Federal Parlamento seçim listesine girmesinde yardımcı oldu, ne de Yeşillerin, SPD/ Yeşil hükümet koalisyonundan bu yana, partinin göçmenlere yaklaşımlarındaki değişimin yarattığı imajı düzeltmeye yaradı. Bunun ardından da yıllardır Avrupa Parlamentosu´nda Yeşiller grubunun çalışanı olarak Avrupa Parlamentosu´na yetkin biri olarak gidebilecek olan Ali Yurttagül´ün listeye girememesi Yeşiller partisinin göçmenlere en azından görünürde en yakın parti olduğu yanılsımasını bir kere daha ortaya koydu. 

Bu konuda değerlendirilmesi gereken bir başka nokta da, göçmenlerin kendi hak ve hukuklarına nasıl sahip çıktıkları, yaşanılan ülkeye dair politik bilincin henüz tam olgunlaşmadığı bir durumla karşı karşıyayız sanırım. Kanımca burada yanlış anlaşılan nokta, göçmenlerin diğer bireylerin de sahip olduğu sorunlarının yanısıra göçmenlikten kaynaklı sorunlarının olması, bu ülkede hala göçmen ve mültecilere yönelik özel yasaların göçmenlerin tepesinde demoklesin kılıcı gibi duruyor olması, sanki göçmenlerin sağlık, eğitim, ekoloji ile ilgili herhangi bir politik duruşlarının olması gerekmeyip, sadece göçmenlikten, göçmen olmaktan kaynaklı sorunları varmış gibi hareket edilmesi, bu anlamda siyasi partilerin de yaklaşımları, seçim listelerinde göçmen yeralacaksa bu kişinin de bu konu ile sınırlı çalışmalar yapması gibi bir zihniyetin hakim olması. Yaklaşık 50 senelik göç tarihininin sonucu bu olmamalıydı. Göçmenlerin hala siyasi partilerde aktif çalışma yapmamaları, ama göçmen veya yerli pek çok politikacının en geçObama´nın seçilmesinden sonra artık bu ülkeye de bir Obama´nın gerekliliğini vurgulamaları bana nesnel olarak gerçekçi gelmese de bu yöndeki politikaların yığınlardan ne kadar kopuk olduğunu da sergiliyor. Gelinen ülkedeki gelişmelere uzak kalmak mümkün değil, ama artık burada yaşayan bireyler olarak illa bir siyasi bir partiye üye olmadan da yurttaşlık haklarını algılamaları gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde Berlin´deki bir dostuma yaptığım ziyaret esnasında Sol Parti´nin de tüm enerjisi ile seçim hazırlıkları içersinde olduğunu izleyici olarak katıldığım Kongre öncesi Federal Kurul toplantısında tanık oldum. Sol Parti benim kendimi içinde görmesem bile, izlediğim bir parti, özelliklePDS ve WASG´nin birleşme sürecinden sonra partinin yakalamış olduğu ivme çok başarılıydı gibi görünüyordu. 

Federal Kurul’da bu birleşme sürecinin partiye kazandırmış olduğu, kongreye öneri yapma yetkisi olan ve Eyalet ve parti çalışma gruplarının göndermiş olduğu delegelerden oluşan bir kurul. Dediğim gibi parti kongresine öneri hakkı var, bu yüzden de önemli bir kurum. İzlediğim toplantının gündemi de çok önemli idi, sanki kücük bir parti kongresi karakterindeydi, cünkü o gün Federal Kurul 28 şubat/1 Mart 2009´da Essen kentinde yapılacak olan Parti Kongresi´ne Avrupa Parlamentosu için liste önerisinde bulunmak ve liste sıralarını belirlemek üzere biraraya gelmişti. 

PDS/ WASG birleşmesi ile ortaya çıkan Sol Parti (Die LİNKE) Almanya´da politik rüzgarın biraz farklı esmesine yolaçtı. Sosyal adalet ve barışı önplana çıkaran bu parti, kamuoyunda algılanır ve umut vaadeden bir hale geldi. Almanya´da hakim olan politik zihniyete sol bir esinti getirdi. Bu durumda seçimlerde özellikle sol düsünceli, ekolojik gelişmeden yana olan, bir zamanlar Yeşiller partisinin tabanını oluşturan seçmenin bir dönem sol bir parti olarak değerlendirilen Yeşiller’in çevre ve özellikle de göç politikalarının Hıristiyan Demokratlara yaklaşması ile Sol Parti´nin Almanya’da ücüncü parti olması olasılığının güclü olduğunu gösteriyor. 

Tüm bu koşullar altında benim de izlemé olanağı bulduğum Sol Parti Federal Kurul toplantısı bir hayli ilginçti. Kongreye öneri liste sunmak için biraraya gelmiş olan Kurul´un elinde partinin iki esbaşkanı Lothar Bisky ve Oskar Lafontaine´nin hazırlamış oldukları ilk 16 milletvekilliği adaylığı için bir öneri liste gündemdeydi – Bana göre normal olan bu durum, Demokrasiye pek meraklı Sol Parti üyelerine ne kadar parti içi demokrasiye uyuyor bilmiyorum-, anlaşılan öneri liste için önerilen öneri için başkanlar ve aday adayları bir hayli önceden çalışmalarına başlamışlardı. Zaten Kurul´daki seçimlerde listenin ilk 8 adayı için başkanların önermiş olduğu isimler karşı adaylık olmadan tek tek oylama sonucu kabul edildiler. Toplantıda edindiğim bilgiye göre Sol Parti Avrupa Parlamentosu seçimlerine 30 adayla katılmayı düsünüyor ve bunun 16 sı için tek tek oylamayı kararlaştırmışlardı.

Federal Kurul´daki seçime katılmak için önerilen isimlerle birlikte 70 kişi partiye adaylık başvurusunda bulunmuş. Kongre´de de böyle olacak. 8. Sıraya kadar önerilen isimlere karşı adaylıklar sözkonusu olmadı. Burada en ilginç çekişme 11. sıra için yapıldı. Sol Parti’de her zaman yüzde 50 kadın kotası var, yanı 30 kişilik listede en az 15 kadın adayın olması gerekiyor. Yukarıda sözünü ettiğim göçmenler için Sol Parti´de ayrılmış olan sıra iste bu sıra, partinin hiç bir basın veya diğer açıklamasında böyle bir tanımlama kullanılmıyor, ancak Kurul toplantısı esnasında pratikte böyle bir durum ortaya çıkıyor. Başkanların bu sıra için önermiş olduğu iki kadın ismi vardı, Sidar Demirdöğen ve Evrim Baba. Bunlara ek olarak Kadriye Karcı, Feleknas Uca, Rim Farha´da aday olduklarını açıkladılar. Kurul için yayınlanmış olan adaylık başvurusunda bulunanları tanıtım broşüründe bu isimlerin içinde tek yakın tanıdığım isim Kadriye Karcı’ydı.

Kadriye Karcı´nın bu kadar aday arasında şansının çok fazla olmadığı gibi bir izlenimim vardı. Ancak şunu belirtmem gerek; Kadriye Karcı bu partinin ilk göçmen üyelerinden biridir ve yıllardır partisinin göçmenlere dönük politika geliştirmesinde, partinin göçmenlere açılmasında önemli katkıları olan birisi, zaten kendisi de bireysel ve örgütler bağlamında epey destek bulan bir politikacı olduğunu sanıyordum. Ancak dediğim gibi sanki geleneksel bir şeymiş gibi daha önceki yıllardan edindiğim izlenim PDS ve şimdi Sol Parti´de göçmenler parti çalışması yaparak adaylık hakkı kazanmıyorlar, parti dışındaki ilişkili oldukları grupların desteğiyle listelerde birdenbire isimlerini buluyoruz. Fakat Karcı için bu durum sözkonusu değildi. PDS/ Sol Parti´nin bir üyesi olarak yıllardır değişik parti kademelerinde gönüllü olarak çalışmış bir üye. Kendisinin diğer adaylara karşı pek şansı yok diye düsünüyordum. Ancak 11.sıra için adaylar kendilerini tanıtıp ilk tur oylama yapıldığında, herkesi bir süpriz bekliyordu. Kadriye Karcıve Sidar Demirdögen en fazla oy alan adaydılar, ancak ikisi de çoğunluğa sahip değildi. Güclü adaylar olarak görülen Evrim Baba, Feleknas Uca veRim Farha çok düsük oylarla ikinci tura giremediler. İkinci tur da ise Kadriye Karcı durumunu güçlendirmesine rağmen, diğer oyların karşı adayda yoğunlaşmasından dolayı öneri listesine giremedi, tabii kendisi diğer sıralar için de aday olabilirdi, ancak Federal Kurul´da bir daha aday olmadı. 

Kadriye Karcı gerek kendisini tanıtım esnasında, gerek delegelerle görüşmeleri sırasında çok olumlu bir etki bıraktı sanıyorum. Özellikle kendisinin uzman olduğu göç ve mülteci politikaları, kentsel dönüsüm programları ve göç sorunu konusunda, ki konuşması ağırlıklı olarak bu konuları içeriyordu, onun Parti Kongresi´nde de güclü bir aday olarak görülmesini gerektiren özellikler. Federal Kurul´da aday adayı olanların hepsi ister öneri listesine girmiş olsunlar ister olmasınlar, bu Kurul´da almış oldukları oy oranlarına bakılmaksızın Kongre´de de aday olabiliyorlar.

Pek aklımın almadığı bir olay, Sol Parti´de adaylık için illa parti üyesi olunması gerekmiyor, parti listeyi oluştururken hemen hemen her eyaletin temsil edilmesini ve mümkün olduğu kadar da her konunun uzmanını seçmeyi hedeflemiş durumda.

28 şubat/ 1Mart 2009 Sol Parti Federal Parti Kongresi´ni izlemek şart olmuş durumda dedim ve. Essen’de yapılacak. kongreye güneş kendini gösterir umuduyla, Sol Parti’nin 28.02. / 01. 03. 2009 tarihlerinde Essen kentinde seçim programı ve listesini saptamak için yaptığım kongresini gittim.

Kongreyle ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya olumlu olandan başlamak istiyordum ama, izlediğim kongrede olumsuzluklar ağır basıyordu.

Diğer Alman partilerine karşın Sol Parti Avrupa Parlamentosu(AP) seçim listesinin seçilebilecek bir sırasında göçmen bir adayı seçti, bu diğer partilerde olmadığı için Sol Partinin bu çabasını selamlamak gerekiyor.Tabii hemen ardından seçilen adayın, Sidar Demirdöğen, kim olduğu, nasıl ve hangi kriterler ışığında, partinin yıllardır üyesi olan ve adaylık yarışına girmiş olan göçmenlerden ayırtedici özellikleri neydi sorularına yanıt vermek gerekiyor.

Sol Parti ve öncülü PDS Demokratik Sosyalizm Partisi) Avrupa Parlamentosu listelerinde, Avrupa Parlementosu’na grup gönderebilme statüsünü kazandığı 1999 seçimlerinden beri ilginç bir politika izliyor, ki bu yukarıda da değindiğim gibi, federal parlamento seçim listelerinde de geçerli. Hiç anlam veremediği bir mantıkla, Parti, kendi sıralarından göçmen üyelerden değil de dışarıdan, partinin olanaklarını değerlendirmek isteyen örgütlerden adaylarını bulma yolunu seçiyor. Bunu sadece seçim zamanında oy potansiyellerini değerlendirmek olarak düsünmek mümkün, ancak yine en yakın sonuçlardan yola çıkarsak, çıkan tablo hiç de inandırıcı veya yararlı değil. En canlı Örneğini Dr. Hakkı Keskin’in ceçiminde gördük. „….bu Almanlar… diyecek kadar, Sol Parti’nin değil, Türkiye’nin milletvekili gibi davrandı.

Sidar Demirdögen´in kişiliğinden, bağımsız nereden geldiğine bakacak olursanız, DİDF örgütünün yan kuruluşu olan ve federal düzeyde çalışmalar yaptığını söyleyen Göçmen Kadın Dernekleri Federasyonu´nun başkanı, aranızda bu örgütün çalışmalarını duyan, birlikte çalışan her hangi bir kişi, kurum, kuruluş var mı bilmiyorum, ama ben böyle bir örgütü ve etkin faaliyetlerini hiç bir yerde duymadim, Sidar Demirdögen yakın zamanlarda Sol Parti ye zorunlu olarak üye olmuş, bu da herhalde parti dışından olma durumunu ortadan kaldırma ile ilgili bir girişim sanırım. Bunların hepsi mümkün olabilir veya anlaşılabilir, eğer bu örgüt ve örgütün başkanı olarak Sidar Demirdögen, göçmen ve mülteci politikalarında en azından Almanya da belirleyici bir rol oynamış, yararlı olmuş olsaydı.

DİDF örgütüne de baktığımızda bu örgütün yıllardır Almanya´da çalışma yaptığı, sendikal çevrede ilişkileri olduğu, ve bir parça da ileri görüslü davranarak, sadece Türkiye´de devrim sorunları ile değil, aynı zamanda Almanya´daki göçmen sorunlarına el atmış bir örgüt olduğunu biliyoruz. Bir dönem başkanlığını yaptığım Göçmen Dernekleri Federasyonu (GDF) olarak DİDİF birlikte çalıştık Ama, GDF ortadan kalkınca solda tek tüfek kaldılar. Ancak biraz daha detaya indiğimizde DİDF´ in Türkiye´deki EMEP partisine yakın bir örgüt olduğu bilinen bir gerçek. bu partinin de internet sayfasına baktığımızda, parti kongrelerinde ve programlarında Avrupa Birliği´nı reddeden yaklaşımlarını gözönüne alırsak , Almanya´daki DİDF ve yan kuruluşlarının Sol Parti ile politik yakınlığının nasıl olabildiğini sormadan edemiyorum. Bu eleştirim kesinlikle EMEP’e veya DİDF’e yönelik değil. Onlar bağımsız olarak istedikleri politikayı sürdürebilirler. Ama, Sol Parti, buna ne diyor omu merak ediyorum

Sol Parti´ nin bu tür politikaları ve bazı göçmen kuruluşlarının bu politikaları kullanmaları ne partiye ne de el atılması gerekliliği vurgulanan göç ve mülteci politikalarına SOL´un el atması anlamına geliyor. Bunun Parti ve değişik eyalet (Özellikle Berlin) teşkilatlarıyla çelişkili olduğunu biliyorum.

Seçimler sırasında dikkatimi geçen bir diğer noktada, yine göçmen sırası ile ilgili. Aday olan göçmenlerin çoğu, göçmen kadın adaylarında biri hariç hepsinin kürt kökenli olmaları. Bunda ne var diyeceksiniz? Tabii ki ilk etapta hiç bir sorun yok. Ama olaya yine göçmen sorunlarına sahip çıkma noktasından bakarsanız Sol Parti´nin böylesi adaylıklarda bir taşla iki kuş vurmaya çalıştığını, sonuçta ama bırakın iki kuşu tek kuş bile vuramadığıdir.

Yine geçmişe bakarak bunu açıklamak gerek. PDS ve şimdiki Sol Parti temelde doğru bir yaklaşımdan yola çıkarak kürt kökenli adayların seçilmesine öncelik tanıyor, burada önemli olduğunu düsündügüm nokta, Kürt sorununda Almanya ve Avrupa düzeyinde kürtlere bir platform yaratmak.Buraya kadar buna ben de katılıyorum, ancak bundan sonra seçilen milletvekillerinin ne tür politikalar yaptığı sorusuna doğru yanıt vermek gerek.Feleknas Uca iki dönem, 10 sene, Avrupa Parlamentosu´nda Sol Parti nin milletvekili olarak çalıştı, bu çalışmaların ne olduğunu sormayın. Bu hanımla Brüksel’de iki kez Avrupa Göçmenler Forumu Genel Sekreteri olarak, tanıdığım aynı gruptan olan milletvekillerinin verdiği sağlık üzerine karşılaştım, Nerdeyse, benimle konuşmayı Türkçe konuşmaya teşebbüs ettiğim için ret etti..Bu hanımın, ne Kürt sorununun cözümüne dair ne de göç ve mülteci politikalarına dair bir girişim, yeni bir açılımını görmedim.

Halbuki parti bu anlamda bir kürt politikacısının seçimi ile ülkede yaşayan göçmen ve mültecilere bir başka sinyal daha vermek istiyor; bakın ben sizin sorunlarınıza da sahip çıkacağım. Kuşkusuz göç ve mülteci politiklarında sadece göçmen kökenlilerin yer alması gerekmiyor, aynı şekilde partinin uluslararası dayanışmasının örneği olan kürt sorununa dönük politikaların üretilmesinde de sadece kürtlerin politikası yapması gerekmediği gibi (geçmişte bunun da örnekleri var). Ancak kongre esnasında izlediğim kulis çalışmalarında farkettiğim gibi, kongreye aday göstermiş olan örgütlerin başkan ve üst düzey yöneticileri 24 saat çalışma içindeydiler. Tabii bu durumda haspelkader Türk kökenli doğmuş olanların, her ne kadar yıllardır parti için politika yapmış, deneyimli insanların kazanma şansları oldukça düsüktü. Parti’de bize sadece Kürt’ler oy verir gibi bir peşin hüküm hakim olduğu hanısındayım. Deneyimlerden biliyoruz ki, Federal Almanya’da göçmenler kendi sorunlarına sahip çıkan partilere sahip çıkıyorlar. Kongre öncesi ve esnasında parti dışından örgüt adayı olarak gösterilen adaylarının örgütlerinin tek kaygısı, öbür örgütü saf dışı bırakabilecekmiyim kaygısıydı. Bunun için her türlü söylenti yayılmıştı. Tamamen içerikten bağımsız, göç ve mülteci politikasına, parti ve seçim programına ne kadar değer veriyor, Avrupa parlamentosunda yeri ne olacak gibi sorular ikinci plandaydı. 

Sol olduğunu söyleyen bir partide hala etnik kökenin büyük rol oynamasını sadece oy potansiyeline bağlamak bana çok sığ geliyor. Üstelik Lothar Bisky, Aralık ayında ÖDP ve Avrupa Sol Partisi´nin Ortadoğu Konferansı´nda yapılan basın toplantısında bir gazetecinin sorusu üzerine verdiği yanıtla da çelişkili bir tavır almış durumdaydı. Gazeteden okuduğum kadarı ile, Bisky verdiği yanıtta, AP seçim listesinde göçmen kökenli bir adayın olması gerektiğini, burada da etnik kökenin kesinlikle hiç bir rol oynamayacağını ifade etmişti,. Bu açıklama daha sonraki tavırla çelişiyor, olaki, gazetecinin yanlışlığı olsun...

Sonuç ama partinin önümüzdeki dönemde de Avrupa´da yaşayan göç ve mültecilere dönük politikasının zayıf olacağı, bundan da en fazla göçmen ve mültecilerin etkileneceğidir.

Kongre esnasında dikkatimi çeken ve bana ters gelen bir başka olay da parti yönetiminin önerdiği aday listesindeki adaylara sahip çıkmamasıydı. Bir tane YK üyesi de kalkıp, listede adı geçen adayı neden önerdiklerini veya önermediklerini açıklamadı, hatta belli şeçimlerde YK üyeleri salonda bile değildiler. Bu da öneri listesi için varılan komprimisin ne kadar da pamuk ipliğine bağlı olduğunu, YK nin delegeler üzerinde etkisinin çok zayıf olduğunu ve birleşme sürecinin parti içinde henüz tamamlanmamış olduğunu gösteriyordu.

Evet bir parti kongresi sonucunda edinilen izlemleri bu kadarla bırakmakta fayda var, bundan sonra geleceğe bakmak gerekiyor. Göçmenlerin örgütlülük ve siyasi partilerde etkinliklerini artırmaları gerekiyor, bu da ancak partiler içinde varolmaktan geçiyor sanıyorum.... Bu bizim GDF olarak, göçmenlerin fırsay eşitliğini gerçekleştirmek için hep savunduğumuz bir politikaydı.

Ben Sol Parti yanlısı değilim ama, sol adını taşıyan bir partide tablonun biraz daha farklı olmasını istemek gibi bir beklentiye sahip olduğum için üzülmedim dersem yalan olur.



Dr. Ataman Aksöyek
GDF – Göçmen Dernekleri Federasyonu Eski Başkanı
Avrupa Göçmenler Forumu Eski Genel Sekreteri.





BU YAZI SANSÜRSÜZ SITESINDE DE YAYINLANMIŞTIR.