Bir kitap okudum: BEHİCE BORAN


 Ataman Aksoyek
 - 11/01/2008 0:15:16 (639 okunma)

Bir kitap okudum

BEHİCE BORAN

Biz eski tüfekler katığımızı koltuğumuzun altına alır, her Pazar sabahı bir araya gelir, hem kahvaltı eder, hem hasret giderir, hem de bu dünyayı kurtarmanın yollarını ararız. Bir arkadaşın elinde yine tuğla gibi bir kitap gördüm ve başlık beni mıknatısın demir tozlarını çektiği gibi çekti. “BEHİCE BORAN”. Tanımadığım bir yazardı ; Gökhan Atılgan. Bakınca hatırladım, daha evvel de “Yön” üzerine bir kitabı çıkmıştı.

Kitabın ismine bakarak şöyle bir karıştırayım dedim ve ondan sonra’da heyecenla, Türkiye’ye telefon edip kitabı ısmarladım. Sizlere de, Türkiye solunun bir dönemini anlamanız okumanızı ısrarla sağlık veririm. Geçen yıllarda bir yaz akşamı, yemekte genç TKP’den bir grupla tesadüfen bir araya gelmiştik. Pırıl pırıl gençlerdi ve geçmişi merak ediyorlardı. Bütün gece beni sorgula çektiler. Eminim bu kitapta merak ettikleri pek çok bilgiyi, en iyi şekliyle bulacaklar.

Kitabı okuyunca öylesine heyecanlandım, hislendim ki, bunu sizlerle paylaşmak isteği bir dürtü halini aldı.

Son gününe kadar, TİP’in sıradan bir üyesi idim Avrupa’daki eski TİP’lilerdenim. TİP’liliğim ilk Partide ve Türkiye’de başladığı için orada da neler olduğunu bilme, yaşamış olma avantajım da vardır. Avrupa’ya 12 Mart’tan sonra geldim. TİP’liliğimi Özgüden’lerle pekiştirdim ve yaşadım. (bir bakıma araştırmada Özgüdenler’e değinilmiş olsaydı iyi olurdu diye düşünüyorum). Avrupa’da 12’Eylül’den evvel ve hemen sonra TİP’in başını Doğan Özgüden çekiyordu ve Boran Avrupa’ya onların yanına geldi. (Sargın daha evvel gelmişti.) TİP’in durumu çok kötüydü. Parti’nin tepesi politik sebeblerle ikiye bölünmüş ve bir kısmı TKP’ye geçmişti. Araştırmada bu konuya da derinlemesine girilmemiş. TKP ile birleşme alternatifi ortaya çıktıktan ve TİP’in temel duruşu olan çizgi silinmeye başladıktan sonra, büyük bir olasılıkla, erken davranma eğilimi gündeme gelmişti. O dönemde, sözü edilen, benim ayrıntılarını bilmediğim bir “Bolu toplantısından” söz edilmişti. 

TKP de TİP’in bittiğini düşünüyordu sanıyorum.

Yurt dışında parti toparlandı ve Brüksel’de yapılan bir gece ile partinin bitmediği ve var olduğu gösterildi. Bunu Doğan Özgüden’e ve onun etrafındaki, her şeyini ortaya koyan, bir avuç militana borçluyuz. Bu olay da, kanımca başlı başına bir araştırma konusudur. Daha sonra Özgüdenler Boran’lardan ayrıldılar. O günlerde Özgüdenlerin devamlı misafiri olan, onları evinde ağırlayan, olayların merkezinde olan birisi olarak ne oldu nasıl olduğunun temelini hala bilemiyorum.

TİP yöneticileriyle yakın ilişkim, onların yurt dışına gelmelerinden sonra başladı. Kritik zamanlarda, kritik yerlerde olma şansım oldu. Boran’a Avrupa içinde yaptığı pek çok seyahatinde refakat ettim. Bu bana kendisi ile seyahatler boyunca konuşma olanağı verdi. Dil bilmem, seyahat olanaklarım bana değişik görevleri yapma şansını da verdi. Bütün bunları büyük bir mutluluk içinde elimden geldiği kadar iyi yapmaya çalıştım. Bu unutulmaya başlayan anılar benim için çok kıymetlidir. Varlık Özmenek “…not et bunları bir kenara Arap…”dedi ama ben yapmadım. Şimdi çok pişmanım. Çok şeyi unuttuğumu veya çok silik hatırladığımı fark ediyorum. Bu kitap, bana pek çok şeyi yeniden hatırlama olanağı verdiği için de zevkle okudum.

Eminim, Boran bu kitabı okusaydı severdi. O da bir şeyi anlatırken, olayları sıralayıp bırakmazdı. Bir sonuca bağlardı. Hatta siz bir şey anlattığınızda, sorularıyla size de konuyu bağlatırdı. Yaşadığım için bilirim. iyi bilmediğiniz bir şeyi Boran’a anlatmaya kalkmak tehlikeli bir şeydi. Arkasından, çok basit, küçük sorular gelir ve eğer konuya hakim değilseniz kendinizi bir duvarın önünde bulurdunuz. 

Kitabın ön sözünü yazan, aynı zamanda Dr. Atılgan’ın doktora babası olan Cem Eroğlu, Dr. Atılgan için çalışkan, dürüst ve titiz demiş. Okuyanlar bunların doğru olduğunu göreceklerdir ama benim ekleyeceğim, bu konuda olağan üstü bir kavrama hassasiyetinin olduğu. Gökhan Atılgan, doktorasını 2007 Mayısında verdiğine göre, genç bir arkadaşımız. Olayları yakından yaşamış pek çok kişinin anlamadığı gelişmeleri, tartışmaları ayrıntılarına kadar kavradığı gibi, berrak bir şekilde ve (bana göre) doğru yorumlu olarak anlatıyor. Anlatımın sistematiğini de anlaşılmayı kolaylaştıracak şekilde gayet iyi kurmuş. Gelişmeleri ve tarafların duruşunu çok rahat kavrıyorsunuz.

Zaman zaman, “bak şunu atlamış” dedim fakat az sonra atlandığını zannettiğim şeyi okudum.

Bunda, yazılı belgelerden ziyade (zira yazılı belgeler bu titreşimleri veremez diye düşünüyorum), konuştuğu, ayrıntıları bilen insanların da rolü var diye düşünüyorum. Jüri üyeleri de TİP olayını yaşamış veya yakınında olmuş insanlar.

Konuştuğu kişiler iyi seçilmiş. Boran’ın uzun yıllar yakınında yaşamış ve ev haliyle bilen gençlik arkadaşları, eski dostları, Parti’de beraber çalıştığı insanlar. Yaşı genç olduğu için ikinci partinin kurucusu olamayan, gelişmiş bir analiz yeteneği olan Sakalsız. (ki tam bir TİP okulu öğrencisidir. Ben bir TİP’li tipinin olduğuna inanırım.) vefakar ve dürüst Arap Varlık (Özmenek) 12 Eylül döneminde Avrupa’da bize kendine özgü anlatışıyla radyodan haber veren sesti. Düşünen ama kolay kolay konuşmayan Zeki Kılıç, hiperaktif, anlaşılması güç Yalçın Küçük, İkinci Parti’ye girişimde bana kefil olan iki kişiden birisi olan Gündüz Mutluay çok iyi kaynaklar. Dolaylı olarak tanıdığım, Nurten Tuç’un Parti içinde sevilen ve sayılan bir isim olduğunu biliyorum. TKP’ye geçen, muhalif grubun önde gelen ismi Orhan Silier, iyi seçilmiş isimler. Bence bu isimlere hem birinci hem de ikinci partinin önde gelen ve sevilen “abi”si Yalçın Çerit’in, daima etrafına mesafeli olan, biraz da çekinilen disiplinli Can Açıkgöz’ün, genç kuşak yöneticilerden görüşlerine güvendiğim Neşet Kocabıyıkoğlu’nun da katılması katılabilseydi çalışma daha zenginleştirecekti sanıyorum.

Boran’ın TKP’liliğine gelince ; araştırmacının da altını çizdiği gibi çevresindekiler, Boran’ın eski bir TKP’li olduğunu dolaylı olarak bilirlerdi. (zaten bu mahkeme tutanaklarında da açıkça görülür) Mahkumiyetten bir yoldaşının konuşmaması ile kurtulmuştu. Ben, kendi hesabıma değişik defalar dolaylı olarak sordum ve açık bir cevap alamadım. Bir ilkbahar veya sonbahar günüydü. Boran, sık sık olduğu gibi, bizde misafirdi. TKP’li dostum Adil Sonkaya Boran’ı ziyaret edeceğim diye tutturdu. Boran’a sordum, “olur” dedi. (Adil, irikıyım, hoş sohbet bir Karadenizlidir. Tam anlamıyla, Almanya’da işçiliği öğrenmiş bir proleterdir. TUSTAV yayınlarından öğrendiğime göre, MK’ne de girmiş. Daha sonra’da partiden ayrıldı.) Adil gittikten sonra, şimdi nasıl olduğunu hatırlamıyorum, yine aynı konuya döndüm ve malum soruyu sordum, (tam sözcükleri hatırlamıyorum ama içerik olarak), “TKP’liler Adil gibiyse ben de TKP’liydim” dedi. Tahmin edebileceğiniz gibi bu bir cevap değildi.

Son çıkan kitaplarında Sargın, her fırsatta TKP’li olduğunu vurguluyor. TİP ve TKP’nin karşı karşıya olduğu dönemde ne düşündüğünü ve ne hissettiğini hep merak etmişimdir.

Boran’ın Laz İsmail’in TKP’sine mesafeli olduğu düşünüyorum. Bunda, TKP’nin her şeyini verdiği TİP’in yolunu engellemesinin de rolünün olduğunu da zannediyorum. 

Araştırıcının yaptığı saptamada haklı olduğunu düşünüyorum ; Boran TKP üyeliği konusunda açık ve net bir şey söylemezdi. Konuyla ilgili bir başka anım; 7 Ekim 1987, Brüksel basın toplantısı, (pek çok ayrıntı kitapta var). Benim aklımda kalanlar ; Boran, hasta olduğunu ve toplantıyı yarıda bırakabileceğini söyledi ve toplantıya tutuk başladı ama zamanla açıldı. Benim aklımda kalan resim, kürsüde, yanında asistanıyla ders veren bir hoca ve dolu bir salonda nefesini tutmuş dinleyicilerdi. Birisi yine TİP, TKP üyeliğini sordu. (geçmiş zaman, sözçükleri tam olarak hatırlayamıyorum) Nabi, olayın üstüne atladı. Kendisinin eski bir TİP’li olduğunu, sorunun diğer yarısına Boran’ın cevap vermesi gerektiğini ifade etti. (Politik bakımdan terbiyeli bir tavırdı). Boran, soruya cevap vermedi. Ne “evet” dedi, ne de “hayır”.

TBC (Türk Barışseverler Cemiyeti) ve Boran’ın militan duruşu üzerine ; Yine Boran anlatmıştı. Barış Davası’ndan tutuklanmışlar ve kasası metal, kapalı bir araç içinde, arabalı vapurla Üsküdar’a geçirilmişler ve orada güneş altında uzun bir süre bekletilmişler. Yazın en sıcak dönemi (29 Temmuz’da tutuklandıklarına göre, temmuz sonu veya Ağustos başı). O sıcak altında, kapalı olarak metal vasıtanın içinde beklerlerken, marşlar söylemişler vs. Boran, o arada şunu düşündüğünü anlatmıştı. “Önünde seçimlik iki yol vardı. İlerici, demokrat, saygın bir bilim adamı olacak bunun yanında yazlık evi, arabası da olacaktı. Veya, işçi sınıfı militanı olacak o zaman da işkenceyi, hapsi, ölümü göze alacaktı. O ikinci yolu seçmişti”. Ve her şeyi düşündüğünü ama sürgünü düşünmediğini söylemişti. Konu gelmişken ekleyeyim. Boran yurt dışında olmaktan çok mutsuzdu. Yine bir gün ;“…siz nasılsa bir gün memlekete döneceksiniz ama ben dönemeyeceğim…” demişti. Rosa Luxemburg’ların kumaşındandı. Mücadele alanını ve savaşın ortasında yoldaşlarını bırakmayı kendine yediremiyordu.

Boran’ın bir başka büyük endişesi oğluydu.

Aybar’la olan ilişkilerine gelince. Gökhan Atılgan ilişkiyi çok iyi yakalamış.

Gecenin ilerlemiş saatleriydi. Boran bir şeyler yazmaktaydı. Kendisine ılık süt götürdüm ve yorulduğundan veya konu değiştirerek dinlenmek istediğinden olacak, laf açıldı. Aramızda şu konuşma geçti ; Boran, “…ben parti başkanı olacak birisi değilim, ama, iyi bir parti ideologu olabilirim…” dedi. Ben, Nihat Ağabey’in adını vereceğini düşünerek, “…peki kim olabilir ?...” diye sorduğumda, “Aybar” demişti. O zaman hissettim ki, bütün mücadelelerine rağmen, Boran’ın içinin derininde Aybar’a özel bir dostluk ve saygı besliyordu.

Boran’ın affetmediği isimlerden birisi de Mihri Belli idi.

Nabi’ye bakışı sıcaktı. Bir gün konuşma arasında, (mealen) “Nabi olmasaydı birleşmeyi gerçekleştirmemiz daha güç olurdu” demişti.

Boran’ın Marksist literatürü bilip bilmediği konusuna gelince ; ben hep Boran’ın Marksist literatürü iyi tanımadığı gibi bir peşin hükmü taşıyordum. Konuşmalarında yazılarında (o dönemde moda olduğu üzere) alıntılar yapmazdı. Kadim Dostum Sevgili Serol (Dr.Teber) Marx’ın eserlerinde birisinin (hangisi olduğunu hatırlamıyorum) 100 yıldönümüyle ilgili olarak, değişik kişilerden alacağı, konuyla ilgili yazıların olduğu bir kitap çıkarmayı düşünüyordu ve Boran’la konuşmak istediğini söyledi. Boran’a söyledim ve randevu saptadık. Boran, Osman’ın (Sakalsız) evindeydi, Serol’la birlikte gittik. Konuşma esnasında, hakikaten bu konuları çok iyi bilen Serol ve ben Boran’ın Marx’ın literatürüne ve konuya hakimiyetini ağzımız açık seyrettik.

Boran’ın önemli ve hatta tehlikeli bir yanı, üstün vasıflarının karşısındaki tarafından hemen anlaşılamamasıydı. Çok rahat kolay lokma olarak görebilirdiniz.

Gökhan Atılgan’ın çalışmasında, hızlı okumamda rastlamadığım bir diğer özelliği, Boran’ın çok iyi yemek yaptığıydı. Brüksel sürgün günleriydi. Almanya’dan gelip gidiyordum, Boran ve Sargın, Özgüden’lerin yanından ayrılmışlardı. Nihat Ağabey’in önünde önlük bulaşık ve çamaşır yıkarken yakaladığım günleri unutamam. Yemek işi Boran’ındı ve nefis yemek ve börek yapıyordu. Boran’ın ilerlemiş yaşına rağmen bir “genç kız” (hatta koket) tarafı vardı. Çok sınırlı olanaklarına rağmen iyi giyinmeye dikkat ederdi. Bir gün kapıdan çıkarken, uygun bulmadığı bir aksesuar için geri dönüp değiştirdiğini hatırlıyorum.

Zaman zaman Boran’ın iki değişik yönü olduğunu düşünmüşümdür. Arkadaşların aileleri, Anadolu’nun değişik yerlerinden gelmiş olan kadınlarla tatlı tatlı yemek yapma, yün örgüsü konuşurken, Osman ve Zerrin Sakalsız’ın kızını severken, yumuşak, gözlüğü hafif düşmüş bir büyükhanım izlenimi verirdi. Parti konusu ve politika konuları gündeme geldiğinde o büyükhanım gider, çelik gibi bir insan gelirdi yerine.

Boran’ın disiplinli bir hayatı vardı. Yediğine, uyumasına, jimnastiğine, yürüyüşüne dikkat ederdi. Tatlıyı severdi ve, şakayla karışık, arada bir kaçamak yapmak için perhiz yaptığını söylerdi. Yine bir gün, parti malına dikkat etmesi gerektiği şakasını yapmıştı. Ama bu sözlerde belli bir ciddiyet payı vardı. Boran kendisini, irade zoruyla, önüne hedef olarak koyduğu (ki Dr. Atılgan çok iyi yakalamış) birleşmeye kadar yaşamaya zorladı, diye düşünürüm.

Gökhan Atılgan’ın ısrarla vurguladığı bilim kadını Boran ile Politikacı Boran’ın da belli bir çelişki yaşadığını düşünmüşümdür. Bilim insanının dürüstlüğünün Politikacıda olmaması onu zorluyordu. Yine bir gün, “…bilim insanı gördüğünü bildiğini olduğu gibi söyler ama politikacı için aynı şey mümkün değildir..” demişti. (her zamanki gibi aklımda kaldığı şekliyle). Boran’ın, Dr. Atılgan’ın haklı olarak işaret ettiği gibi, Sosyalist Devrim fikrinden ayrılması kolay olmamıştır, sanırım. O kökünde bir bilim adamıydı ve doğru olduğuna inandığı şeyi politik sebeplerden savunamıyordu.

Boran, parti içindeki bilim adamları için bir güvenceydi. Bir konuşmamızda Prof. Gencay Şaylan “… bilim adamları/kadınları partide kendilerini hep Boran’ın himayesinde hissetmişlerdir…”demişti.

Her koşulda bu genç araştırmacıya, bizi gençliğimize götürdüğü, o güzel ve umut dolu günleri hatırlattığı ve okurken tekrar yaşattığı için teşekkür borçluyuz.


Ataman Aksöyek


Bu yazı
Belçika’da yaşayan Türkler - BYT
Öbeğinde yayınlanmıştır.