Bir polemik yazısı

 Ataman Aksoyek - 19/05/2009 23:50:55 (455 okunma)

Bir polemik yazısı

“Polemik”, “kalemle / yazıyla yapılan kavga” anlamında kullanılıyor. Bu tür yazının çok güzel örnekleri var. Benimkinin öyle olmayacağını biliyorum. Belli bir tavra, düşünce şekline karşı da yazılmasına rağmen, “kavga” şekline elimden geldiğince uzak durmaya çalışacağım Ama bu yazı bir karşı duruş yazısı olacak. Benim polemiğim, daha evvel olduğu gibi, mutabık olmadığım konularda, kendi fikrimi, görüşümü anlatmak şeklinde oluyor. Bu yöntemi tercih ediyorum. Bu yazıda da aynı şeyi yapmayı düşünüyorum.

Her Pazar sabahı, eski dostlar bir araya gelir, bir arkadaşın müsait olan iş yerinin salonunda, kahvaltı / öğle yemeği karışığı bir şeyler yeriz ve genellikle “bu dünya nasıl kurtulur”u konuşuruz. Kahvaltıya katılan arkadaşların hepsi politik geçmişleri olan, işçi sınıfı hareketinde canla başla çalışmış dostlardır. Aynı ailelerin coçukları değiliz (daha doğrusu benim dışımdakiler aynı hareketin militanlarıdır) ama aynı soydan geliriz. Günün tartışılan konusu benim bu yazıyı da tetikledi diyebilirim.

Dr. Nur Vergin, kitabında, haklı olarak, “Marx,…..siyasal çatışmaları, siyasal partileri, hatta siyasilerin bizatihi kendilerini de sınıflar arasındaki çatışmanın bir yansıması, bir ürünü olarak değerlendirmiştir….” diyor ve siyaseti alt yapıya bağımlı bir olgu olduğunu vurguluyor.Engels, Bloch’a yazdığı bir mektubunda (21.09.1880), “….tarihi belirleyen öğe, son kertede gerçek hayatın yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben bunun dışında bir şey söylemedik….. biri çıkıp ta ekonomik unsurun tek tayin edici olduğunu söylerse, bizim söylediğimizi anlamsız hale getirir…. Ekonomik durum asıldır ancak, üst yapının çeşitli elemanlarının çelişkilerin şekillenmesinde önemli yerleri vardır….” demiş.

Bu yazıda tartışmaya çalışacağım konunun “politika”, söz konusu olacak kişilerin de “politik” olduklarını kabul ediyorum. Politikada da en önemli ve hatta tayin edici noktanın “karşıtlık” olduğunu düşünüyorum. Karşıt olan, evvelden tayin edilmiş normlar veya üçüncü bir unsur aracılığıyla çözülemeyecek çelişki veya çelişkiyi başlatma ihtimali olandır. Çelişki aktif hale geldiğinde taraflardan birisi değerini yok veya pasifize edecektir. Politikada “karşıt”, kişisel olarak nefret edilen veya kişisel olarak karşı olunan değildir. Karşıt, potansiyel olarak çelişkiyi taşıyan, politik ve toplumsal olarak karşıt olandır. Hedefin saptanmasında, karşıt ile olan ilişki tayin edicidir. Karşıtla çatışmanın engellenmesinin tek yolu, karşıtın zarar vermeyeceğinin açıka ortaya çıkacağı bir yolun bulunmasıyla olabilir.

Günümüzde politik / ideolojik mücadelenin sürdürüldüğü alanlardan en önemlilerinden birisi de “Uzlaşma” ve “demokrasi” kavramı etrafında sürdürülmektedir. Chantal Mouffe, “Demokrasilerde oluşan uzlaşmanın aslında bir çelişkiyi taşıdığını, belli bir sonuca varabilmek için yapılan uğraş değil, karşıtlar arasındaki çelişkinin tanımlanması ve meşrulaşması” olduğunu söyler. Yani, uzlaşmazlık, karşıtlık ve mücadele, politik ve etik (ahlak felsefesi) ilkelerine, kurallarına uygun olarak ama gerektiğinde acımasızca devam etmektedir.

Günümüzde çok tartışılan, pek çok kaynak tarafından değişik anlamlar yüklenerek kullanılan Toplumsal Uzlaşma’ya gelince ; 

İlke olarak "uzlaşmaya" veya "uzlaşma ilkesine" karşı değilim. 

Uzlaşma konusuna teorik ve pratik olarak iki açıdan yaklaşabiliriz.

İlk adımda, uzlaşacak tarafların, uzlaşılacak konuyu ve koşullarını açıkça ortaya koymaları gerekir. Farklı kesimlerin olaylara yaklaşımları ve tepkileri, çıkarları farklı olduğundan, beklentileri değişik olacaktır. Özellikle çelişkileri antagonist olan, siyasi gücü elinde tutanla, siyasi gücü eline geçirmek için mücadele eden kesimlerin uzlaşmaları mümkün olmayacaktır.

Bu kesimlerin uzlaşmaları ancak mücadelenin koşulları üzerinde olabilir.

Burada demokrasi devreye girmektedir. Yerleşmiş demokratik bir rejimin, sağlıklı işleyen politik bir sistemin olmadığı toplumlarda uzlaşma aramak teslimiyeti getirebilir.

Uzlaşmanın bir de pratik yanı olduğunu söylemiştik.

Bence, uzlaşmada aranacak ilk koşul (ki koşulsuz uzlaşma olmaz) çözümü bir adım ileriye götürmesidir. Uzlaşma, kısa veya uzun vadede, taraflardan birinin kaybına yol açmamalıdır. Özellikle, beni korkutan ; uzlaşmanın Althusser'in "domination" (baskınlık) dediği şeye yol açmasıdır.

Çok güçlüyle, zayıf arasında uzlaşma olmaz. Çatışmayı kendine ilke edinmiş bir düşünceyle uzlaşma olmaz. Uzlaşma soyut üzerine olmaz. Somut üzerine uzlaşma yapılabilir. Uzlaşma çözüm getirmelidir.

Somut duruma dönersek, sınıflı toplum var oldukça, burjuva ile proletarya arasındaki uzlaşmaz çelişki devam edecektir. Politik insanlar da bu çatışmanın ya o tarafında olacaklardır veya bu tarafında.
Uzlaşma, tarafların birinin diğerinin baskınlığı altına girme tuzağını oluşturabilir. Uzlaşma'yı anlatmaya çalışırken. Uzlaşmanın tanımını yapmak zorunludur. Sonra niçin uzlaşma ? Nasıl uzlaşma ? vs. gibi soruları da cevaplandırmak gerekir diye düşünüyorum

Uzlaşmayla sıkı ilişkisi olan, anayasal çok partili sisteme dayanan, yasama – yürütme – yargılama güçlerinin ayrılığına, yurttaşların biçimsel özgürlüklerine, yüzeysel hukuk kurallarına dayanan, gerçek sınıfsal karakteri gizlenmiş Biçimsel Demokrasi önemli oranda devletin yapısı ile ilgilidir. Siyasi iktidarın meşruiyetini belirlemektedir. Tahmin edebileceğiniz gibi, Biçimsel Demokrasinin oluşması ileri bir demokrasi için yeterli olmamaktadır. Biçimsel demokrasi, çalışan insanlara özgürlüklerini elde etmesine, örgütlenme, insan hakları alanlarda getireceği gelişmelerle toplumun siyasi kültürünün demokratikleşmesini sağlamamaktadır.

Anlatmaya, Felsefe sözlüğünden, ve artık aramızda olmayan Aziz Çalışlar'ın çevirisini yaptığı Materyalist Felsefe Sözlüğü’nden yapacağım alıntılarla özetlemeye çalışırsak ; Demokrasi, “azınlığın çoğunluk iradesine boyun eğmesini resmileştiren vatandaşlar arasında eşitlik ve hürlüğü kabul eden iktidar şeklidir.Burjuva bilimi, demokrasiyi tanımlarken, genellikle sadece bu formel vasıflarıyla göz önünde tutar ; bu vasıfları toplumun sosyo-ekonomik şartlarından ve fiili durumundan soyutlayarak ele alır. Oportünistler ve revizyonistlerin kullandığı ve saf demokrasi adını verdikleri kavram bu soyutlamanın bir sonucudur.

Her demokrasi, toplumun siyasi döneminin bir şekli olarak “esas itibariyle üretimin hükmü altındadır ve o toplumun üretim ilişkileri tarafından belirlenir”, “sınıflı toplumlarda, demokrasi egemen sınıflar tarafından yürütülen bir diktatörlük şeklidir, dolayısıyla aslında sadece hakim sınıflar için var olan bir sınıf demokrasisi niteliğini taşır. Hakim sınıflar, demokrasi’yi ancak bir noktaya kadar ister. Bir anayasa yapar, bir parlamento meydana getirir, temsilciler kurumları oluşturur, formel özgürlükleri tanır. Tanıdığı formel özgürlükler için bir garanti tanımaz.”

Liberal Demokrasi, bir siyasi rejim türüdür ve kendini yeniden üretebilmek için toplumun tüm üyelerini kapsayan, hepsi için geçerli olacak otoriter kararlar almak zorundadır. Bu sistemde kişi gelişmemekte, silikleşmektedir. Gözle görünmeyen, gizli güç ilişkileri içinde siyasal iktidar oluşmakta otoriter kararlar alınmaktadır.

Örneğin liberal demokrasi kuramının temel varsayımlarından birisi, insanların neyi gereksediklerini biliyor olmalarıdır. Bu varsayıma göre, rasyonel bir varlık olan insanın, sunulan olasılıklar arasında kendisi için en iyisini seçtiği kabul edilir. 

Burada bilgilenme ve “medya” sorusu ortaya çıkmaktadır. Kapitalist toplum içinde enformasyon bir metadır ve pazar koşulları içinde üretilip tüketilmektedir. Medya, pazar koşulları içerisinde üretmekte ve tüketiciye sunmaktadır. Kâr maksimilasyonu içinde çalışmaktadır. Ve günümüzde medya, pazar kurallarına uygun olarak, kapitale bağımlı tam bir tekelleşme yaşanmaktadır.

Günümüzde, temsili demokrasi söz konusu olduğunda seçim kampanyaları gündeme gelmektedir. Örnek vermek gerekirse ; Obama’nın, seçimden birkaç gün evvel yaptığı yarım saatlik ve ABD’nin bütün büyük kanallarında yayınlanan reklam/propaganda spotu için 5 milyon dolardan fazla verilmiştir. Yine Obama’nın seçim masraflarının yarısından fazlası büyük iş sahipleri tarafından karşılanmıştır.

İlk yeniden yapılanma girişimleri Küreselleşme ile başladı ve biçimsel demokrasinin sağlaması gereken Refah Devleti geri itildi. Hatta tasfiye edilmeye çalışıldı. Refah Devletinin ve ulusal devletin geri itilmesi ise, devletin, artık maddi olanaklarını kişiler için kullanmasını ve kişi lehine müdahaleci olmasını ciddi şekilde önlüyor ve özgürlükler ile demokrasinin ciddi şekilde zarar görmesini getiriyor.

Bunun sonucu olarak, günümüzde demokrasinin krizinden de söz edilebilir. 
.
Günümüzde demokrasi bir fetişizm haline gelmiş bulunmaktadır. 

Çok uzun süre, “Alt Yapı”nın tek tayin edici olduğu Marksist düşünceye hakim bakış olmuştur. Bu inanış Türkiye’de de hakim olmuş ve benim gençliğimde üst yapıya vurgu yapan, anlatan yayınlar “aforoz” edilmişlerdi. Gramsci, açık açık söylenmese dahi, “sapkınlar” arasında görülmekteydi. Bir konuşmada, Gramsci’den alıntı yaptığım için nazik bir “fırça” yediğimi hatırlarım.

Çok ayrıntıya girmeden, Gramsci’nin “alt-yapı, üst-yapı” ilişkisiyle ilgili söylediklerini, çok özet olarak şöyle aktarabiliriz ; “…alt-yapı, üst-yapıyı oluşturmaktadır, üst-yapı, alt-yapını etkisinde gelişir ama, Gramsci’ye göre, üst-yapının etkisi o denli önemlidir ki, alt-yapıyı değiştirme gücüne sahiptir.” Gramsci’nin hapishane yıllarında da “Hareket (hamle) Savaşı (Guerre de Mouvement) ve Aşındırma (yer tutma) Savaşı (Guerre de position) konularını düşündü. 

İdeoloji ve politika elemanları olmadan üst-yapı'nın, alt- yapı’yı etkileyemeyeceği açıktır. Yine Gramsci’ye göre, üst-yapı (ideoloji) o denli önemlidir ki, işçi sınıfının mücadele bilincine sahip olamamasına sebep olabilir. Bu gün Türkiye’deki durumu bu açıdan bakıldığında yaşanan süreç daha iyi anlaşılabilir sanırım.

Gramsci’nin geliştirdiği başka bir konu da, “Hegemonya”dır. Hegemonya, “kapitalist toplumda belirli bir egemen veya egemen olma yolundaki sınıfın, ittifaklarıyla, uzlaşmalarla başka sınıf üzerine kurduğu ve sürdürdüğü, olası değişmeleri önlediği hakimiyetini, yöneticiliğini pekiştirmesini” ifade etmektedir. Hegemonya için alt-yapıya hakim olmak yeterli değildir. Hakim veya hakim olmaya giden sınıfın kendi sınıf kültürünü, kendi düşüncelerini, dünya görüşünü de kabul ettirmesi veya ettirmiş olması gerekmektedir. Hakim olan veya hakim olmaya giden sınıfın bunun için aydınlara gereksinimi vardır. Hakim olan veya hakim olmaya giden sınıf bunun için kendi aydınlarını üretir veya bu işi görecek aydınları devşirir.

Gramsci devletin iki değişik yüzü olduğunu söylemektedir; düşünce ve kaba kuvvet. Bunları iki müessese temsil etmektedir ; politik toplum ve sivil toplum. Sivil toplum da, devletin düşünce sistemlerine hitap eden baskı elemanıdır.

Kanımca, günümüzde sürdürülmesi gereken üst-yapı savaşıdır. Hakim sınıf, yaygın bir şekilde bir üst-yapı savaşını sürdürmekte, konuları, kavramları da çarpıtarak bu savaşı yürütmektedir. Günümüzde, direnilmesi gereken alan üst-yapı’dır. Bu alandaki çok sık kullanılan, çarpıtmalara, içini boşaltmalara, pekiştirilmek istenen dünya görüşüne direnmek gerekmektedir.

Düşündüklerimi daha iyi anlatmam için, Soğuk Savaş döneminin en önemli Marksist filozoflarından Louis Althusser’in düşüncelerine gitmek istiyorum. Althusser’in düşüncelerinin Gramsci’ye uzandığı, belli bir paralel olduğu kabul edilir.

Kısa yazılardan, söyleşilerden sonuç çıkarmanın sağlıklı olamayabileceğini biliyorum. Hele bu söyleşiyi yapan kişi, belli yönde söyleşiler yapıyorsa. Bunun için düşüncelerimi sıralamaya çalışırken kullanılan sözcüklerden ziyade, içerik üzerinde durmaya çalışacağım.

Klasik Marksizme göre, “Devlet”, hakim sınıfın baskı aracıdır. Konunun açıklık kazanması için, “Devletin İktidarı” ile “Devletin Aygıtları” (Dr. Nur Vergin, çevirilerinde Fransızca “l’appareil” kelimesini “aygıt” olarak almış.) ayırımını hatırlatmamızda yarar olduğunu düşünüyorum. Devletin hakimiyetini yapı olarak baskıcı olan aygıtları kullanarak sürdürür. Devletin hakimiyetini sürdürmek için kullandığı aygıtlar ; hükümettir, yargı mekanizmalarıdır, hapishanedir, bürokrasidir, ordudur, polistir, vb gibi aygıtlardır. Devlet, hakimiyetini Baskı Aygıtları (Appareil répressif d’Etat) aracılığıyla sürdürdüğüne göre, İşçi sınıfı bu baskı araçlarından kurtulabilmek, hakimiyeti ele geçirmek için devleti ele geçirmek zorundadır. Althusser’e göre, hakim sınıf Hegemonyasını baskı araçlarıyla sonsuza kadar sürdüremez, baskı altında tuttuğu güçler sayıca fazladır ve sonuçta daha güçlüdür. Hegemonyasını İdeolojik Aygıtlar (Appareils idéologiques d’Etat) aracılığıyla tamamlar ve sağlamlaştırır. İdeolojik Mekanizmalar ;
-Eğitim,
-edebiyat,
-güzel sanatlar,
-kültür,
-aile,
-basın ve yayın,
-hukuk,
-politika (değişik politik partiler)
-ve orta çağdan buyana en önemlisi dindir.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım sistemde görülebileceği gibi, Devletin baskı aygıtları “kamu kesimi” içinde, İdeolojik aygıtları “özel alanda”dır. Devlet, kamu alanında baskı araçlarıyla, “zor” kullanarak, hegemonyasını yerleştirmekte, “ideolojik aygıtları” aracılığıyla özel alanı da kontrol etmekte ve yönlendirmektedir.

Son dönemde sayıları hızla artan “liberal solcuların ” fonksiyonları bu noktada ortaya çıkıyor. Bilerek veya bilmeden, şu veya bu sebepten, hakim sınıfın üst yapıda hegemonyasını kurmasına ortaklık ediyorlar. Sol fikirleri çarpıtıyorlar, içlerini boşaltıyorlar, mümkün olduğu kadar inanılmaz, güvenilmez hale getiriyorlar. Birden parlayan, “Kütahyalı”nın 68 hareketine saldırması, TİP’nin 65 seçim beyannamesi dayanak gösterilerek, Kemalist esintileri olan, ulusalcı bir eğilim, Kürt sorununa açıkça değinmemiş olduğu vurgulanıp "işte TİP buydu" denilmeye çalışılması. Marx’tan yarım alıntılar yapılarak veya söyledikleri çarpıtılarak nakledilmesi ilk ağızda aklıma gelen örnekler. Bir yandan da, hakim sınıfların, emperyalizmin öne çıkarmak istediği, fikir ve imajları parlatmaya çalışıyorlar.

Bu gidişe ideolojik alanda, üst yapı kuruluşlarında, devletin ideolojik aygıtlarında karşı çıkmak gerekir. Bu aydınların görevidir.

Burada Boran’ın şu sözlerini hatırlamamak mümkün değil ;

"Kurtuluş mücadele ile sağlanır boyun eğerek değil.
Kurtuluş tek tek olmayacaktır.
Hep birlikte kurtulacağız.
Hep birlikte mücadele edeceğiz.
Hep birlikte kazanacağız."
(...)
"Selam olsun Türkiye'nin ve dünyanın aydınlık geleceğine."



Devam edecek. Yazımın devamında, ABD, Obama ve Avrupa Birliği konusunda düşündüklerimi sıralamaya çalışacağım.




Ataman Aksöyek / 17.05.2009 - Hochdahl


1- Siyasetin Sosyolojisi – Kavramlar, Tanımlar, yaklaşımlar
2- Konuyla ilgili düşüncelerimi http://www.sansursuz.com/node/8021 yazısında anlatmaya çalışmıştım.
3-The Democratique Paradox de Chantal Mouffe / Politique et Sociétés – 2002 / Recension de Marc Doucet
4- Örnek vermek için eklemeliyim ; yeni sağın veya yeni liberalizmin düşünürleri refah devletinin ve ulusal devletin gerilemesini demokratik bir düzen için zorunluluk olarak görmektedirler. Özgürlük ve Pazar kavramlarını özdeşleştirmektedirler. Onlara göre, Pazar, insanın özgürleşmesini ve yücelmesini sağlayacak temel mekanizmadır. Milton Friedman Kapitalizm ve Özgürlük, kitabında, pazarın dokunulmazlığı konusunda bütün siyasi partilerin uzlaşması gerektiğini söylemektedir.
5 - L’Éducation Populaire - http://www.resaq.org/article.php3?id_article=623
6 - Prof. Dr. Gencay Şaylan’ın “Temsili Liberal Demokrasinin Önlenemez Krizi”
7- http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=2873 
Bu konulardaki düşüncelerimi,
8- http://www.sansursuz.com/node/8021 - http://www.sansursuz.com/node/8035 yazılarımda irdelemiştim)
9-Burada kullanılan “hegemonya” deyimi, Sovyet terminolojisinde ve de aynı terminolojiyi kullananlarla eş anlamlı değildir. Sadece, 1. Tip döneminde Boran’ın MDD polemiklerinde aynı kelime kullanmamakla birlikte aynı doğrultuda ifadeler kullanmıştır.
10- Deyim benim değil, yaygın kullanıldığı için, derdimi daha rahat anlatabilmek yolunda kullanıyorum.



BU YAZI SANSÜRSÜZ SİTESİNDE DE YAYINLANMIŞTIR.