BİR SÖYLEŞİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ ( DOST MEKTUPLARI III )


 Ataman Aksoyek - 21/07/2008 10:48:20 (672 okunma)


BİR SÖYLEŞİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


( DOST MEKTUPLARI III )

Değerli Kureyel okuyucuları,

Dost’umdan daha evvel aldığım, “Rasim Ozan Kütahyalı”nın Denizler üzerine yazdıklarıyla ilgili düşündüklerini anlatan bir mektubu sizlerle paylaşmıştım (http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=2418) Bu sefer bir “Söyleşinin Düşündürdükleri” başlıklı mektubunu paylaşmak istiyorum.

Daha evvel söylediğim gibi, yazılanlara katıldığım ve sizlere sunmaya karar verdiğim için yazının bütün sorumluğu bana aittir.

İyi okumalar dilerim.

Ataman Aksöyek


Değerli Dost’um,

Sana yazdığım son mektubumda, bir zamanların solcuları arasından çıkan şaşkınlara, pişmanlara değinmiş, böylesi yenilgi dönemlerinde bunda şaşıracak bir şey olmadığını yazmıştım. Şaşıracak bir durum yok ama üzülmemek elde değil. Hele bir zamanlar Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri görevini yürütmüş birinin şaşırdığını görünce üzüntüm büsbütün artıyor. 

Bir zamanlar, özellikle solcu gençler arasında TKP’ye karşı olanlar, “ilerleyelim beyler” diye akıllarınca dalga geçerlerdi. TKP’ye yaklaşanlar, ya da ona üye olmayı başaranlar için de arkasından “o ilerledi” derlerdi. O dönemde onların çoğu Parti’de çok şeyler öğrendiler, ufukları açıldı, gerçekten ilerlediler. Dolayısıyla bence terim yerindeydi. Şimdi, bir zamanlar Marksist olduğunu söyleyen, bugün de bir yandan Marksist terimlerle konuşmayı sürdürüp, diğer yandan liberal burjuva politikalarının propagandasını yapanlar, milliyetçiliğin bayrağını yükseltenler ya da dinci kesimlere yaklaşanlar için bir terim bulmak gerekiyor. Acaba onlara “bukalemun” mu desek? Çünkü onlardan kimileri değişti, değişmeye de devam ediyorlar. Bukalemun gibi, çevrelerindeki hakim renklere büründüler. O zamanlar rüzgar soldan esiyordu, kızıla çaldılar. Şimdi nereden estiği belli değil. Sarının gücü yok, ama yakında portakal rengine doğru değişebilirler ya da kararabilirler.

“Değişim”den bahsediyor sayın Yağcı. İşçi sınıfının devrimci öneminin kaybolduğundan dem vuruyor.”Marks der ki” diye alıntılar vermekten de geri durmuyor. Bu söyleşi, sıradan bir parti neferiyle yapılmış olsaydı (yapılmaz ya) ve öylesi sıradan bir parti üyesi bu lafları etmiş olsaydı, “yazık yeterince eğitememişiz” der geçerdik. Okuyanlar da bu laflara pek kulak asmazdı. Ama konuşan bir zamanların TKP Genel Sekreteri olunca iş değişiyor. Laflar ağırlık kazanıyor. Kimi saf insanların “O söylediyse doğrudur. Marksizm’i ondan iyi kim bilecek? Demek ki şimdi değişimden yana olmalıyız, öyleyse AKP’ye oyumuzu verelim, onu destekleyelim.” diye düşünme olasılığı artıyor. İşte o zaman benim üzüntüm olağan sınırlarını aşıyor, acıya dönüşüyor. İçimi sana döküyorum. Elimden başkası gelmiyor. 

Marksist olmak demek, değişimden yana olmak demek değildir! Marksizm’in devrimci içeriği, emek sermaye çelişkisi içinde en başta işçi sınıfı olmak üzere, sömürülen, ezilen tüm toplumsal sınıf ve katmanlarının özgürlüğe kavuşması, sömürüden ve ezilmekten kurtulması için toplumu değiştirmekte yatar. Tabii ki devrimcinin görevi değiştirmektir; değiştirmek için ve değiştirirken kendisini de değiştirmektir. Ama belli bir yönde. Sorun, ne tarafa doğru olursa olsun, değişmek adına değiştirmek değildir. Bütün dünyayı sarsan Fransız burjuva devriminin ardından Napolyon Fransa’yı değiştirdi. Şanlı devrimin yıktığı krallığı geri getirdi. O da değişimdi. Devrimin hangi kazanımları o dönemde heba oldu, anımsayan var mı? Faşist Hitler de Bismark Almanya’sını değiştirdi. Hem de kökünden. Her yerde kol gezen işsizliğe son verdi. Sanayi üretimini arttırdı. Halkın refah düzeyini yükseltti. O da 1933’lerden başlayan hızlı bir değişimdi. Şimdiki “değişim” meraklıları o dönemde yaşasalardı “değişim” adına Hitler’e mi vereceklerdi oylarını?

Bu yarım yamalak Marksist yorumları ancak Marksizm’i Stalin’in eklektik formüllerle kısaltıp güdükleştirdiği “Marksizm Leninizm’in Temel İlkeleri” kitabından okuyup ezberlemiş olanlar yapabilir. Bu tür yanılgılar, şaşkınlıklar ve sapmaları, bir zamanlar Lenin’den, ne zaman, hangi tarihsel bağlamda, hangi politik tartışma ortamında ve ne amaçla, kime söylediğine bakmadan, aforizmalar halinde ezberleyip, çevresine devrimci literatürü çok derinlemesine bildiğini göstermeye çalışanlardan da duymak olasıdır. Böyleleri, kendi ezberlerindeki uyumsuz kırpıntıların oluşturduğu yığına bakıp, Marksizm’in özünü kavramış olacaklarını düşünmüş olabilirler. Bu, bir yandan Stalinizm’in bize bıraktığı kötü mirastı. Diğer yandan da, ne yazık ki, halkımızın son derecede düşük eğitim düzeyinin, dil bilmeyişin, okuma alışkanlığı ve sevgisinin kıtlığının olağan bir sonucuydu. Salt kendi hareketinin yarı aydınlarının günlük politik safsatalarından başka bir şey okumamayı; rahat bir tartışma ve fikir alışverişi ortamından yoksunluğu; hatta bazı hareketler içinde, meraklı soru sormanın bile tabulaştırıldığını da düşünürsek elimizdeki sonucu anlayabiliriz. Bu tür insanların, çevrelerindeki sırça köşkler tuzla buz olunca nereye gideceklerini, neye inanacaklarını şaşırmaları kadar olağan bir şey olabilir mi? Ne var ki, bütün bu saydıklarım Nabi Yağcı’nın şahsına uygulanamaz. O, Marksizm’i, onun devrimci içeriğini temellerinden öğrenmek için yeterince uzun zaman sol hareket içinde bulundu, Parti okullarından geçti. TKP’nin tüm eğitim olanaklarından yararlandı. Buna rağmen anlamamış olması olası mı? Her halde değil. Öyleyse bilerek yapıyor, bilerek çarpıtıyor!

AKP, değişimden yanaymış. Tümüyle katılıyorum! AKP değiştirmek istiyor. Ama neyi, kimin çıkarına ne tarafa doğru değiştirmek istiyor? Nabi Yağcı bize onu açıklamalı.

Sorun sadece ekonomik mi? “Anadolu Aslanları”ymış, “yeşil sermaye”ymiş, “Türkiye’ye gelen uluslararası sermaye”ymiş v.b… Bunların sınıfsal tahlilini yapsın bize. Nereden gelip, nereye gittiklerini, ülkemizin yoksul insanlarına ne getirip ne götürdüğünü irdelesin. Evet, her şeyden önce, işçi, emekçi yığınlara, topraksız köylülere, küçük çiftçilere, her kesimden dar gelirlilere, büyük kentlerin varoşlarında biriken yoksullara ne getirip, ne götürdüğünü irdelesin!

Sorun sadece ekonomik değil, aynı zamanda politik ve ideolojik! 
Öyleyse AKP’nin takiyyesinin neyi değiştirmek amcacını saklamaya yaradığını, onun ardında hangi niyetlerin gizli olduğunu da irdelesin. Yurdun her köşesinde türeyen, AKP’nin belediyeler düzeyinden başlayarak iktidarının ulaştığı her yerde mantar gibi biten tekkeleri, tarikatları, ne ediğü belirsiz cemaatleri ve cemaat şirketlerini de döksün önümüze. Bütün bunlara “halkımızın özgür seçimi” diye mi bakacağız? Yoksa toplumun nasıl bir saldırı karşısında eriyip gittiğini görüp, tüylerimiz diken diken olarak bu tehlikeye karşı bir şeyler yapmaya mı çalışacağız? Evet, AKP değişimden yana. Okur yazarı hala kıt ülkemizde her mahallede bir kuran kursu açarak; teknik eleman yoksunluğu almış yürümüşken, düzeyli liseler ve meslek okulları açmak yerine, neredeyse tüm yeni nesilleri imam ve hatip yetiştirecekmişçesine ülkeyi boydan boya imam hatip okullarıyla doldurarak değiştirmeye çalışıyor. Bu değişimin amacı ekonomik, politik ve aynı zamanda ideolojiktir. 

Diğer yanda, Yağcının önemi kalmadığını söylediği solcular da ciddi bir ideolojik, politik saldırı altında. Daha çok liberal çevrelerden ya da bukalemunlardan gelen bu saldırı altında sol, bir köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Uluslararası sermayenin ülkeyi yağmalamasına karşı mısın? Öyleyse milliyetçisin! Laik cumhuriyeti yıkarak, yerine İslam cumhuriyeti kurmak isteyenlere karşı mısın? Öyleyse devletçisin, darbecisin, Atatürkçüsün. İşçi, emekçi yığınların giderek ağırlaşan yaşam koşullarından bahsedip, AKP’nin ekonomik politikaları ve değişimleri karşısında eleştirel tavır mı alıyorsun? Öyleyse “Türkiye’nin Rönesans”ına karşısın, statükocusun…Dostum, şimdi her fırsatta, “Solcular, dikkat bu tuzağa düşmeyin!” diye haykırmak lazım.

Bugün değişimin genel karakterine, sonul hedefine gözlerini kapamakta ısrar edenler, yarın bu ülkede yaşama şansları kalmadığını gördüklerinde (tabii bukalemunlar hariç) iş işten geçmiş olacak. İran Şahı’nın devrilmesinden sonra TUDEH (İran Komünist Partisi) üye ve taraftarları da, yıllar boyunca Fransız emperyalistlerinin bağrında beslenen Humeyni’yi alkışlamaya yöneldiler, “değişim”den yana onu desteklemeye kalkıştılar. Şah’ın zulmünden kaçıp Batı ülkelerine sığınmış niceleri, bu amaçla güle oynaya İran’a döndüler. Bu gün artık hiç biri hayatta değil! Bukalemunlardan başka… Sudan da değişti, değişiyor. Üç milyonun üstünde insan köylerinden sürülüp, kamplara toplandı. Yüz binlerce insan katledildi. Meydanda taşlayarak idam yöntemleri, kadınların ırzına geçip, sonra zina suçundan mahkum etmeler, hırsızlık yapanın elini kesmeler… Sudan değişti, değişiyor. Malezya da değişti. Şimdi kadınlar, kocalarının, eğer bekarlarsa babalarının ya da ağabeylerinin izni olmadan seyahat bile edemiyorlar. Dikkat edelim, dünyanın bir çok ülkesi değişiyor. Böylesi değişenleri sayarak vaktini almayayım. Değişimleri merak edenler biraz gözlerini açıp, dünyaya baksınlar.

İşçi sınıfının yapısı değişiyormuş,. böylece öncü rolü de ortadan kalkıyormuş. Çoğu kez olduğu gibi, yine bir yarım doğruyla karşı karşıya bulunuyoruz. Tabii işçi sınıfı değişti. 1800 ‘lerin maden ocaklarında telef olanlar, izbe dokuma tezgahlarında, haddehanelerde günde 14-16 saat çalışarak ömür tüketenler, okuma yazmadan yoksun, yarı aç, partallar içinde işçi mi kaldı? Türkiye’de bile günümüzün sanayi işçisi bilgisayar sistemleriyle çalışıyor. Edinebildiği kadarıyla bir takım haklar edinmiş. İyi ya da kötü, kimi yerde kağıt üstünde kalsa da, hiç olmazsa yasal olarak sendikalaşmak hakkı var; tam ücreti üzerinden olmasa da sigorta sahibi, emeklilik hakkından yararlanabiliyor, hatta işten çıkarılırken tazminat hakkı bile var. Uygulanmasa da, belli koşullar nedeniyle kendisi sahip çıkamasa da var. Bu arada, üretim süreci içinde niteliği yükselirken niceliği de giderek azalıyor. Şimdi buna bakarak ne diyeceğiz? Toplumun devrimci gücü büyük sermayedir mi diyeceğiz?

Marks ve Engels neden işçi sınıfını toplumu değiştirecek temel sınıf olarak saptadılar? İşçi sınıfı sadece en yoksul olduğu için mi? Hayır, o zamanlar Avrupa’da paçavralar içinde işsiz güçsüz, başının üstünde bir damdan yoksun lümpen proletarya vardı, onlar daha da yoksuldular. Tersten bakarsak, o dönemde en son ekonomik ve toplumsal devrimleri burjuvazi yapmıştı ve yapmaya devam ediyordu. Neden toplumların en devrimci sınıfı olarak burjuvaziyi görmediler? Çünkü sorun, artı değerin doğuran emeğin sömürüsüne nihai olarak son vermekti. Yaratılan değerleri tüm topluma adil bir şekilde dağıtacak bir düzenin kurulmasıydı. Bunu ancak üretim sürecinde yarattığı artı değerden en azı payı alan fakat bu arada üretime temelden bağlı olan, ondan vazgeçemeyecek, onsuz hayatta kalması mümkün olmayan bir sınıf yapabilirdi. Bu sınıfı, aslında o dönemdeki ulusal burjuvazinin gümrük duvarlarıyla çevrelediği ulusal sınırlar içindeki çıkarları da ilgilendirmiyordu. O, emeğini satabileceği her yerde yuvasını kurmak zorundaydı. Üstelik bu sınıf, üretimin dayattığı koşullar nedeniyle, toplumun örgütlü çalışmaya en alışkın ve disiplinli sınıfıydı. “Kaybedecek zincirlerinden başka hiçbir şeyi olmayanların” zincirleri ilk çağların kölelik zincirleri değil, onları üretime bağlayan zincirlerdi. Bugün de bu böyle. Temelinde değişen bir şey yok!

Sanayi proletaryasının fabrikalardaki, madenlerdeki, çeşitli sanayi dallarındaki sayısı giderek düşüyor ama genel olarak emeğiyle geçinmek zorunda olan yığınların sayısı hızla artıyor. Ve bu milyonlar masalarının başında, bilgisayarların önünde çalışırken, beyaz yakalarının giderek mavileştiğini, geçim düzeylerinin hızla düştüğünü, geçen yüzyıllarda adı bile anılmayan bir sektörün, hizmet sektörünün köleleri haline geldiklerini kavramaya başlıyorlar. Ne üretim, ne ticaret, ne de toplumsal yaşamın örgütlenmesi artık onlar olmaksızın düşünülemez hale geldi. Bunlara ne diyeceğiz? Neo-liberalizmin yönlendirdiği ekonomik yaşamda toplum hızla ayrışıyor. Orta katmanlar birer birer ortadan kaybolmaya başlıyor. Söz konusu katmanların büyük bir bölümü bu kapitalist toplumda hangi sınıfa karışacak? Bu gidişle küçük burjuva mı olacaklar? 

Lümpen proletarya da yolda. Sen Türkiye’ye ne bakıyorsun? Bu ülkenin yakın geleceğini görmek için özgür kapitalizmin kalesi ve sözde demokratik toplum ABD’ye bak. Türkiye’de şimdilik eline iki mendil, üç çorap alan kimi işsiz sokağa çıkıp seyyar satıcılık yapıyor, ayakkabı boyuyor, ciğerli pilav satıyor, gündeliğini doğrultmaya çalışıyor. Pek yakında bu olanak da kalmayacak. Ülkede, istihdam edilemeyen genç iş gücü toplumsal bir bomba haline gelecek. Sözde yakası beyaz yığınlar da sabah kahvaltısında zeytinlerini sayacaklar. Ne iş güvenceleri kalacak, ne kazanılmış hakları. Orta köylülüğe bile yaşam hakkı verilmeyecek. Bilmeyenlere duyuralım, bunlar Avrupa’da da yavaş yavaş törpüleniyor.

İş toplumsal düzeni değiştirmeye gelince, ne işçi sınıfının, ne giderek yoksullaşan katmanların, ne de lümpenlerin kendiliğinden devrim yapmasını umut eden varsa, bekleye dursun. Bıçak kemiğe dayanıp da kimi toplumsal çalkantılar olsa bile, bunlar yerel, hedefsiz ayaklanmalardan ya da ekonomik beklentilerle sınırlı hareketlerden öte gidemez. Bu sınıf ve katmanların ancak ve ancak devrimci düşünceler etrafında örgütlenerektoplumu değiştirebileceklerine itirazı olan var mı? Varsa, bunların bir kesimi, kuşkusuz bilinçli olarak, toplumu asıl hedeflediğimiz doğrultuda değiştirecek olan güçleri araçsız bırakmak hedefini güdenlerdir. Bir kesim de geçmişteki, Stalinizm’in kalıntılarından kurtulamamış, yasadışı koşullarda içine kapanmış, kimi dar görüşlü, kimi entrikacı yöneticilerin kuşatması altına düşmüş parti ve örgütlere tepkiyle örgütlenmeye karşı çıkanlardır. Toplumu devrimci dönüşümlere hazırlayacak ve bunu gerçekleştirecek örgütün/örgütlerin nasıl bir yapısal karakter taşıyacağını tartışmaya evet. Bu işin örgütsüz de yapılabileceğini iddia etmeye hayır!

Özellikle 70’li yıllarda sol hareketin içinde yuvalanmış gizli-açık aydın düşmanlığına (ki bu da Stalin’in bir armağanıdır) karşın, bu yığınlara devrimci ideolojileri ancak o toplumun aydınlarının taşıyabileceğini de kabul edelim. Aksi halde, aynı yığınların gericiliğin, karşı devrimlerin tabanını oluşturduklarını tarih kaç kez ispatladı bize. Bugün de görüyoruz. 70’li yıllarda grevlerde gözcülük yapanlar, sendikalara güç verenler, sol hareketlere sempatiyle bakanların çoğu şimdi AKP’ye oy veriyor, tekke ve zaviyeleri dolduruyor, şeyhlerin, dedelerin etrafında bağdaş kuruyor, diz çöküyor, ellerini öpüyorlar. Eski TKP genel Sekreteri onları destekleye dursun, toplumu değiştirdiği için AKP’yi alkışlasın, gizliden ona oy avcılığı yapmaya devam etsin. Bu toplum, yüreği insan sevgisiyle dolu, elleri temiz, olay ve olguları soğukkanlılıkla değerlendirebilen, bu gidişe “dur” diyecek aydınları her zaman yetiştirmeyi başarmıştır. Bundan sonra da başaracak. Ve onlar, giderek sayıları çoğalarak, günü geldiğinde kollarını sıvamasını bilecekler.

Devrimci mücadele açısından bütün yukarda saydıklarımda değişen bir şey yok. Ne emekle sermayenin çelişkisinde, ne de işçi sınıfıyla, aydınlarla ve örgütlenmeyle ilişkin temel yasallıklarda bir farklılık göremiyorum. Onlarda değişen bir şey yok. Değişen, 80’li yılların yenilgileri ve toplumun üstüne ekilen zararlı tohumlarla beslenerek kendine alan yaratan düşünceler. Doğruya dayanırmış gibi, Marksizm’in 21. Yüzyıla uygulanmasıymış gibi, demokrasi ve özgürlükten yanaymış gibi kulağa hoş gelen sözler. Birileri bir avuç şekerle bir avuç tuzu karıştırıp, bize tatlı diye yutturmaya çalışıyor. Ama konumuz “biraz doğru” kaldırmayacak kadar yaşamsal. Şimdi etraf öylesine boz bulanık, ortalıkta o kadar çok “biraz doğru” var ki, doğruyla eğriyi birbirinden ayırmak için daha büyük dikkat gerekiyor. Bir kadın “biraz hamile” olabilir mi? Ya hamiledir, ya da değildir. Yoksa yeni gen teknolojisi sayesinde bu doğru da mı değişti?

Değişim üzerine Sayın Yağcı’ya son bir hatırlatma yapmak isterdim: Galiba asıl değişimci olan, uluslararası (uluslar üstü demek daha doğru) sermaye! Bak, bırakalım tek tek toplumları değiştirmeyi, dünyayı değiştiriyor. Yerküresini, Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney, İslam ve Hıristiyan dünyası olarak parçalara bölüyor. Her parçanın stratejik görevleri var, her parçadan beklenen çıkarlar var. Kısacası, sadece Türkiye değil, dünya değişiyor, değiştiriliyor. Bu arada bir yandan büyük ülkeler parçalanıp bölünürken diğer yandan işine gelen yerde ulusal sınırları ortadan kaldırıyor. Bu gidişle ulusları da kaldıracak - bu noktada Yağcı’nın söylediği bir doğru çıkıyor: Olumsuzdan olumlu bir şey doğuyor. 
Kısacası değişiyoruz…

Yaşasın değişim! Yaşasın uluslararası sermaye?!?

Neyse Dostum, her şey değişir gibi görünse de, sen değişme. Çünkü her şeyin gerçekten değişeceği bir gün gelecek. İşte o zaman, sen ve ben eğer hayattaysak ve hala değişmemişsek, belki değiştirmeye katkımız olur.

Gözlerinden öperim 


Not. (küyerel)

Neşe Düzel'in Nabi Yağcı ile yaptığı söyleşi:

http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=2376