Bükreş NATO zirvesi

Gönderen Ataman Aksoyek - 19/04/2008 10:58:54 (574 okunma)


Bükreş NATO zirvesi


Dostlar, sevdiğim konulara döndüğüm için mutluyum. Türban, İslam ve Türkiye etrafında dönen konular pek severek yazdığım konular değil. “Selefi Akımlar”ın son bir yazısı kaldı, onu da önümüzdeki günlere bırakıp, sepetlik konu olmadan, 59. NATO – (Bükreş) Zirve Toplantısı’na girmek istiyorum. Her zaman olduğu gibi, hoş görünüze güveniyorum.

KONFERANSIN SORUNLARI

Toplantının ardından çıkan rapor, haber, yorumlara bakılırsa, toplantı katılanların hemen hemen hepsinin isteklerini karşılayan tam bir “necro-blanc” sonuçla kapanmış. Yani, her okuyanın kendi istediği anlamı çıkardığı bir toplantı oldu. Halbuki, toplantının sert gececiğinden korkuluyordu.

Söylendiğine göre, “yapıcı” bir havada geçen toplantının son bölümüne katılan, Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Poutin, “NATO’nun doğuya genişlemesini kendi sınırlarına doğrudan bir tehdit olarak gördüğünü” tekrar etti ve “NATO güvenliğini, başkalarının güvenliği pahasına sağlayamaz” dedi. Dr. Merkel, “Başkan Putin’in toplantıya diyalog mantığı içinde katıldığını” söyledi. İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Angel Moratinos da bunu destekledi.

Romanya’nın başkentinde yapılan toplantının resmi akşam yemeği, ön görülenden iki saat daha uzun sürdü. Başkan George W. Bush’un bütün ısrarlarına rağmen, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliği konusunda Almanya ve Fransa başta olmak üzere, ABD’nin, Avrupa’daki yakın dostları, İtalya, Macaristan, Belçika, Hollanda ve Lüksenbourg da bu genişleme önerisine karşı çıktılar. ABD’nin daimi destekçisi İngiltere’nin Başbakanı Gordon Brown da bu genişlemenin “zamansız” olduğunu söyledi.

Yazılanlara bakılırsa, Başkan Bush’un ısrarlı tavrı Avrupalı bazı devlet veya hükümet başkanlarını sinirlendirdi. Alman, Süddeutsche Zeitun’da Stefan Cornelius’un yazdığına göre ; Federal Almanya Başbakanı Dr. Angela Merkel, bir yıl evvel, “Almanya’nın bu genişlemeyi erken bulduğunu Başkan Bush’a söylemişti”. Son aylar içinde yapılan pek çok video-konferanslarda da “Almanya’nın değişmeyen tutumunu ve geri adım atmayacağını”vurgulamıştı. Alman dışişleri Bakanlığı, ABD’nin bu konuda ısrarcı olmayacağını ve zirveden evvel bir çözüm bulunacağını tahmin ediyordu. Alman basını, ABD başkanının bu tutumunu “provakatif” ve ittifakı bölme tehlikesini taşıdığı şeklinde değerlendirdi.

Müzakerelerin bir çıkmaza girdiğini gören ve devreye giren Federal Almanya Dış İşleri Bakanı Frank- Walter Steinmeir, ABD dışişleri Bakanı Condoleza Rice ile yaptığı müzakereler sonu, Başkan Bush’un hezimetini örtecek kurtarıcı bir uzlaşmaya vardılar. Genişleme, bilinmeyen bir tarihe ertelendi. Federal Almanya diplomatlarının bu becerisi, ABD başkanı’nın hezimetini örtüyordu.

Başkan Bush, Romanya’nın başkentinde, Deutsche Marshall Vakfı’nın düzenlediği, yaklaşık olarak 500 seçkin politikacının katıldığı, toplantıda ; yapılan tüm eleştirileri kulak arkası ederek yine genişleme konusunu gündeme getirdi ve ısrar etti.

ABD Başkanı Bush’un Gürcistan ve Ukrayna gezilerinde Ukrayna Cumhur Başkanı Victor Louchtchenko’yu yanına alarak “ABD’nin Ukrayna’nın NATO üyesi olmasını sonuna kadar desteklediğini” söylemesi, “aşa katılan soğuk su” oldu.

Rusya, Rus Dışişleri Bakanı Yardımcısı Grigory Karasin aracılığıyla, gelişmeler üzerine ; “Ukrayna’nın NATO adaylığının, Rusya Federasyonu ile Ukrayna arasında derin çelişkilere sebep olacağını” duyurdu. NATO’yu ziyaret eden Dmitry Rogozin, “Üyeliğe yönelik girişimin (Membership Action Plan) NATO ile ülkesi arasında geri dönüşü olmayan bir noktayı aşacağını” söyledi.

Duma önünde yaptığı konuşmada, Rusya Dışişleri Bakanı Sergueï Lavrov, Başkan Bush’un girişimlerini “yapay ve gereksiz” olarak niteledi ve “eğer gerçekleşirse, cevabımız gecikmeyecektir. Bunu size garanti ederim” dedi.

Federal Almanya Dışişleri Bakanı Frank- Walter Steinmeir’in Leipziger Volkszeitung’la yaptığı bir sözleşmede “Avrupa ülkelerinin pek çoğunun, ABD hükümetinin Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliği konusuna ısrarına karşı ciddi rezervleri olduğunu, Kosova’nın tanınması ile Dış politikaları konusunda, Rusya Federasyonu’nun toleransının sınırlarına geldiklerini” söylemesi, Alman dış politikası’nın gelişmelerden ne kadar rahatsız olduğunu ve gelişmeleri ne denli ciddiye aldıklarının işaretidir diye düşünüyorum.

Ek olarak, Almanya Başbakanı Dr. Merkel ve Dışişleri Bakanı Frank- Walter Steinmeir’in, çok otoriter buldukları Gürcistan Cumhur Başkanı Mikheil Saakaschvili yönetiminde bir ülke ve halkının büyük kısmının NATO üyeliğini istemediği Ukrayna’nın adaylıklarını erken buldukları da yine Alman basınında söylenenlerden.

Süddeutsche Zeitung, ilk sayfasından verdiği bir yorumda, “ABD’nin ısrarlarını ve çatışma stratejisinin, toplantının başından itibaren en üst düzeyden dile getirmesini, Federal Almanya Başbakanı Dr. Merkel’i geri adım attırmaya yönelik olduğunu ve bunun Almanya için kabul edilemeyecek bir hareket olduğunu” nazik bir şekilde vurguluyordu.

NATO’NUN ÇELİŞKİLERİ

Adrian Hamilton’un İngiliz Independent gazetesinde çıkan bir yazısında özet olarak “Soğuk harp bittiğine göre NATO’yu dağıtmanın zamanı gelmedi mi ? ” dedikten sonra, NATO içinde, Bükreş toplantısında bilinen, ama çözülemeyen ve açıkça ortaya çıkan çelişkileri sayıyordu ; 

§ “ABD tarafından dayatılmaya çalışılan ve yeni üyeler tarfından desteklenen, Rusya’nın kesinlikle karşı çıktığı, Doğu’ya doğru genişleme,
§ NATO İttifakı’nın, (Fransa Hariç) eski ve temel ülkeleri tarafından, Afganistan savaşına, tek tek, devletler olarak katılmama konusundaki kararlılıkları.
§ Yunanistan’ın, Makedonya ismini muhafaza ederek, ortaklığa katılmasına karşı muhalefeti. Yunanistan, Makedonya isminin, kültürel ve tarihsel olarak kendisine ait olduğunda ısrar etmekteydi.
Adrian Hamilton, yazısında Bükreş”te, geleceğe yönelik hakim olan endişe havasına işaret edip, “NATO’ya geleceğe yönelik yeni görevler vermeden evvel, İttifakın geleceğini (devamını) güven altına almak için mevcut sorunları çözmeye çalışmak daha doğru olmaz mı ? 
“ diye soruyor.

NATO’nun geleceği ile ilgili endişelerini dile getiren bir başka politikacı da, Federal Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer. Eski bir Frankfurt’lu taksi şoförü olan Joschka Fischer, Federal Almanya’nın senelerce Dışişleri bakanlığını yaptı. Bu sürede istese de, istemese de Alman dış politikasının titreşimlerini, bakış açısını ve hassasiyetlerini almıştır.

Fischer, Almanya’nın en ciddi gazetelerinden, liberal Die Zeit gazetesi’nde Nisan başında çıkan bir yazısında “Almanya ile ABD arasındaki çelişkinin büyümekte olduğuna” işaret edip, “Bükreş Zirvesinde, bir dünya müdahale ve güvenlik ittifakı olarak, NATO’nun geleceğinin resmen gündemde olmadığını ama aslında bu konunun masa üstünde olduğunu” söylüyor.

Eski Dışişleri Bakanı Fischer, üç temel soruna işaret ediyor ; 
§ Afganistan
§ NATO’nun genişlemesi
§ NATO – Rusya Federasyonu ilişkileri
Eski Bakan Fischer, bu üç noktada Alman Hükümetinin, Bush Hükümeti’nin tam bir muhalefet içinde olduklarına işaret ediyor.

Federal Almanya eski Dışişleri Bakanı’nın, dönemlerinde, Gerhard Schröder’in başbakanlığında yürüttükleri ABD ile ilgili dış politikalarının, günümüzün Başbakanı Dr. Merkel’in dış politikasıyla aynı çizgide olmamasına rağmen, Die Zeit gazetesine yazdıklarının Alman Dış politikasını yansıttığını rahatlıkla düşünebiliriz. Başbakan olur olmaz, Başkan Bush’u ziyaret eden Dr. Merkel, Gerhard Schröder’in aksine, 2003’te, Başkan Bush’un Irak’ı istilasına destek verdiğini söylemişti. 

(http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz_yazar.asp?articleid=28671&zoneid=7&y=43) Gerhard Schröder’ise, ABD’nin Irak politikasına destek vermemişti. 2003 yılında Dr. Merkel iktidarda olsaydı, büyük olasılıkla, İngiltere gibi; Almanya’da Irak batağı içinde olacaktı. Dr. Merkel, 2005 yılında iktidara geldiği günden buyana, Schröder’in döneminde Almanya ile ABD arasında açılan mesafeyi doldurmaya çalıştı. Dr. Merkel’in kararlı bir “Atlantik Anlaşması” yanlısı olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur.

Ancak, hiç unutulması gereken bir başka gerçek, Dr. Merkel bir Alman devlet kadınıdır, çok genç yaşından buyana politikanın içindedir. Politik geçmişi, becerili ve başarılı olduğunun ispatını taşır. “ABD üzerime sifonu çeker” gibi bir korkusu da olmasa gerektir.

Bu tutumun analizini Joschka Fischer’in yazısına da dayanarak şöyle yapabilmek mümkündür.

a.Federal Almanya, Rusya Federasyonu ile ilişkilerini iyi tutmak istemektedir. Almanya, enerji konusunda Rusya’ya bağımlıdır. ABD’nin Soğuk Savaş’a sebep olacak eğilimlerini desteklememektedir. Tek bu sebep, pozisyonları açıklamaya yetmez.

b.Almanya, ikinci dünya savaşından sonraki, Soğuk Savaş dönemindeki müttefikleriyle de mutabakat içinde değildir. Sorunları, rekabet halinde olduğu eski ortaklarından bağımsız olarak, kendi ilişkileriyle çözmeye çalışmaktadır.

c.Almanya, İkinci Dünya Savaşından sonra ABD’yi, bütün Batı Avrupa Ülkeleri gibi, politik dengenin temel unsuru, ekonominin güvencesi olarak gördü. İkinci Dünya Savaşından sonra, ABD’nin ve NATO’nun desteği olmasaydı (ki, bu destek ABD’nin de çıkarınaydı), Batı Avrupa ülkeleri, ulusal ekonomilerini ayaklarının üzerine kolay kolay dikemezlerdi.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra, Avrupa’nın etkin politik çevreleri tarafından, ABD, Batı ve Doğu Avrupa’nın olmazsa olmaz gücü ve modeli olarak görüldü.

d.21. Yüzyılda, alışılmış olan tablo değişmeye başladı. ABD’nin ortaklarıyla arasında ilk güven çatlaması Bush hükümetinin, Irak Harbi sırasında, kendi başına, hatta ortaklarına meydan okurcasına, NATO dışında, kurmaya çalıştığı “gönüllü ortaklıklar” ittifakı oldu.

Irak savaşı ile pek çok NATO ortağının hayati çıkarları dikkate alınmamış ve silinmiştir. Bush hükümeti, “ben yaparım olur” havasına girmişti. Avrupa’nın enerji musluklarını eline geçirmişti. Uzlaşmaların ve müzakerelerin mümkün olduğu, bilinen güvenlik ittifakları (Birleşmiş Milletler, NATO) devre dışı bırakılmıştır.

e.AB’nin eski üyeleri için oluşan güvensizlik ortamında, beş yıldan bu yana süren Irak Harbi, ABD’nin başarısı ve güçüyle ilgili ciddi şüpheler uyandırdı. Avrupalılar Bush hükümetinin zayıf ve yeteneksiz olduğunu, düşünmeye başladılar. Özellikle son dönemde, Başkan Bush’un saldırgan ve ne yaptığı bilinemez politikaları, gelişmelerden endişeli batılı politikacıları daha dikkatli olmaya itiyordu. Bu savaşları kendi ülkelerinin seçmenleri de sevmiyordu ve seçimler geldiğinde, bu savaşı destekleyenlere oy vermeme tehlikesi her gün daha büyüyordu.

Başkan Bush, Bükreş’te ortaklarından Afganistan için de yardım istedi ve Fransa dışında (ve belki Türkiye) kimse bu isteğe olumlu cevap vermedi. Afganistan savaşı da her gün bir çıkmaza girmekteydi. Başında köktenci İslam’a karşı kurtarıcı olan ittifak güçleri “işgal kuvvetleri” haline gelmiş ve ülkede savaş, sivilleri (özellikle kadın ve çoçukları) bombalayan yabancı işgal kuvvetlerine karşı yürütülen kurtuluş savaşı halini almıştı. Afganistan’da müttefik güçlerinin komutanı General Dan McNeil, nisan (2008) başında olayları kontrol altına almak için 400.000 askere gereksinimi olduğunu söylemişti. Başkan Bush, bütün uğraşılarına rağmen 60.000 kişilik bir güçü toplayabildi. Kimse, ABD adına ateşteki kestaneleri çıkarmaya yanaşmıyordu. Başbakan Erdoğan’ın, Genel Kurmay Başkanı’nın itirazına rağmen Afganistan’a asker yollamakta ısrar etmesi, bana kalsa, bir çıkmaz sokağa girmekten başka şey değildir.

Sadece, Fransa’nın başkanı Nicolas Sarkozy 700 asker yollamayı, ülkesi halkının (% 68) karşı çıkmasına rağmen, parlamentoda oylamaktan kaçarak, karar vermiştir. (Büyük bir olasılıkla, Erdoğan Hükümeti ABD’nin baskısına dayanamayıp, bir formül bulup, şık bir paket yaparak, Afganistan’a asker yollayacaktır) Yeri gelmişken kısa olarak anlatmaya çalışayım. Yukarıda söylemeye çalıştığım gibi, Dr. Merkel (seversiniz sevmezsini, beğenirsiniz beğenmezsini) ciddi bir politikacıdır. Politikaya, Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde (DDR), en alttan girmiş ve yükselmiştir. (Geçtiği yolu eski bir yazımda ayrıntıları ile anlattım) Sarkozy olayını ise bir “paraşüt” olayı olarak görüyorum. Uluslararası finans çevreleriyle çok içli dışlı.

Eminim ki, Bükreş toplantısında, Sarkozy’nin Fransa’nın ittifak içinde yerini “tam olarak” alacağını deklare etmesinden sonra General de Gaulle, mezarında dört dönmektedir. Sarkozy, Bükreş’te, Fransa’nın 40 yıldır sürdürdüğü bağımsız dış politikasını terk etmeye ve NATO’ya geri dönmeye karar verdiğini duyurdu. Sarkozy, Fransız diplomatları önünde yaptığı konuşmada “Batılı Aile” ve “Batı ailesi içinde yer alma”, ilkelerini savunurken, Başkan Bush’un söylevi olan “İslam tarafından saldırıya uğrayan Batı medeniyetini savunma” düşüncesini benimsediğini belirtti.

General de Gaulle, 17 Eylül 1958’de, Dwight Davit Eisenhower ve İngiliz Harold Macmillan’a bir memorandum göndererek İttifak güçlerinin üç başlı bir kumandanlık tarafından yönetilmesini talep etmişti. Ondan sonra da yavaş yavaş Anglo-sakson cepheden uzaklaşmaya başlamış, 7 Mart 1966 günü, ABD Başkanı Lyndon Baines Johnson’a Fransa’nın, 1949’da kurulmuş olan NATO’nun askeri kanadından çekildiğini duyurmuştu.

Bir yıl sonra, ABD Avrupa güçleri ve ittifak güçleri (Saceur) komutanı General Lyman Lemnitzer, 4 Mart 1967 tarihinde, yapılan merasimle Fransa’yı terk ederek karargahını, halen bulunduğu, Belçika’ nın Mons Şehri’ne taşıdı. ABD Fransa’ya konuşlandırılmış olan, NATO’ya bağlı 27 000 asker, 37 bin memur, 30 askeri üssü (hava, kara ve deniz) boşalttı. Fransa, General Charles Ailleret ve General Lemnitzer’in imzaladığı protokolle 22 Ağustos’ta, NATO kontrolü altında, Almanya’daki askeri güçlerini tutmayı kabul etti.

General de Gaulle’ün, ABD karşıtı olduğunu söylemek mümkün değildir. NATO’nun askeri kanadından ayrılma kararından sonra da, ABD’ye desteğini eksiksiz yerine getirmiştir. (Berlin Krizinde, Küba Krizinde olduğu gibi) Ancak, Fransa’nın savunma politikasında, karar alma noktasında bağımsız olmak istiyordu. Anglo-sakson’ların Fransa’yı bir “protektora” haline getirmesinden çekiniyordu. ABD’nin maceracı ve saldırgan (ABD’nin, Çin’e saldırma projeleri yaptığı biliniyordu.) Savaştan sonra SSCB, hesaba katılması gereken, büyük bir güç olarak ortaya çıkmıştı. 1949 yılında atom, 1953 yılında Hidrojen bombasına sahip olmuştu. Uzun menzilli füzelerle ABD’yi vurabilecek güce kavuşmuştu. 1957 yılında Avrupa, altı üyeyle (Federal Almanya, Belçika, Fransa, İtalya, Lüksembourg, Hollanda) Ekonomik Topluluğu’nu kurmuş, ekonomik olarak daha olumlu bir duruma kavuşmaktaydı. De Gaulle, Fransa’nın değil, Avrupa’nın bağımsızlığını düşünüyordu. Fransa’nın harp halinde olduğu gibi, sulh döneminde de iki güç arasında bir denge unsuru olabileceğini ve böyle bir denge unsurunun, her iki taraf için de, gerekli olduğuna inanıyordu.

Fransa, 1963 yılında ilk Atom bombası denemesini yapmıştı. ABD’nin atom şemsiyesine gereksinimi olmayacağını düşünüyordu. 

§27 Ocak 1964’te Batılı ilk ülke olarak Pekin’le dış ilişkiler kurmuştu.

§30 Haziran 1966’da Moskova’ya giderek, radyo’da yaptığı bir konuşmada “Avrupa’nın bölünmüşlüğüne son verilmesi, Ülkeler arsında dengelerin kurulması, Dünya’nın barış ve gelişme sürecine girmesinin zorunlu olduğunu” vurgulamış.1 Eylül 1966, Vietnam seyahatinde, Savaşın hiçbir şeyin çözümünü getirmeyeceğini” ve “ABD’ye “dünya’nın bu öbür ucundan çekilmesi gerektiğini” söylemişti.

§27 Kasım 1967’de, İsrail’e seslenerek ; “işgalin baskı rejimini getireceğini, baskı ve sürgünlerin günün birinde kendine karşı bir direniş haline döneceğini söylemişti.

de Gaulle’ü takip eden Fransa başkanları bir noktaya kadar onun izini sürdürdüler. Geri dönme yapılan pazarlıklar, ABD’nin komutayı başkasına bırakmamakta ısrar etmesiyle sonucu varmadı. Jacques Chirac kapıyı araladı ve Başkan Sarkozy şimdi tam olarak içeri girmekte.

Bir dip notu ; dün sabah (14.04.2008) “France 24” İtalya’da Silvio Berlusconi’nin seçimleri kazandığını söyledi. Avrupa’da ikinci bir Sarkozy’nin var olacağını söyleyebiliriz. Ancak, Berlusconi’nin gündeminin temel maddesi, pek yakında Giorgio Napolitano’dan boşalacak Cumhurbaşkanlığı koltuğunu kapmaya çalışmak olacaktır. Bu pozisyon ona, yedi yıl için, arkasında sürüklediği onlarca davaya karşı kalkan oluşturacaktır. Başbakanlık aynı garantiyi vermemektedir. Berlusconi, 1936 doğumludur.

Almanya politik dünyasının etkin yayınlarında “Internationale Politik”, “Bükreş Zirvesi”nin tartışmalarını yayınladı. Hollandalı güvenlik konularında uzman Peter van Ham, “Avrupa Birliği’nin, Avrupa’nın güvenlik ve savunmasını sağlayacak, NATO’nun yerini alacak bir kuruşu hayata geçirmeleri bir zaman meselesidir” derken, “ABD’yi, NATO’yu, Amerikan filmindeki şerif’in adamlarını toplamak, alacağı kararların hukuksal zemini sağlamak için kullandığı “saloon” olarak gördüğünü” söylüyor.

Ünlü siyaset bilimci, Prof Karl Kaiser, “NATO’nun kuruluşundaki temel düşüncelerden birisinin, dışardan gelecek bir saldırıyı karşılamaktan ziyade, üyelerin arasındaki çatışmaları önlemek olduğunu” söylüyor. Bundan benim çıkardığım sonuç ; “Merkez kaçın aradaki bağları çözmesi halinde birliğin dağılması kaçınılmaz olur”. Bu görüşü, değişik versiyonlarıyla değişik dönemlerde NATO’da çalışanlardan da duymuştum. 

UNUTULAN ANLAŞMA

İlginçtir, bu yazıyı hazırlarken hem NATO, hem de Rusya tarafından 21. Kasım 1990 yılında büyük umutlarla imzalanan “Chartre de Paris Pour Une Nouvelle Europe”tan kimsenin söz etmediğini fark ettim.

Paris Sözleşmesi, SSCB dahil 22 Avrupa ülkesi, ABD ve Kanada’nın imzaladığı bir anlaşmalıydı. Bu anlaşma ile Soğuk Savaş sona eriyor, Avrupa’nın bölünmüşlüğü bitiyor, yeni bir mimari ve güvenlik ortamı getiriliyordu.

Anlaşma’nın girişinde özet olarak şöyle deniyordu ; “ Bizler bu konferansa katılan devlet ve hükümet başkanları, Avrupa’da derin bir değişiklik, tarihi umut için bir araya geldik. Avrupa’nın bölünmüşlüğü ve çatışma dönemi sona ermiştir. Bundan böyle ilişkilerimizi, karşılıklı güven ve saygı temelinde yürütülecek, geçmişin (olumsuz) mirası arkada kalacaktır. Helsinki Anlaşması düşünceleri ışığı altında yeni bir demokrasi, barış, ve Avrupa’nın birliği dönemi başlamış bulunmaktadır

Anlaşma’da şunlar hedefleniyordu ;

§Ekonomik özgürlük ve sorumluluk
§İmzalayan ülkeler arasında dostça ilişkiler
§Avrupa’nın güvenliği
§Avrupa’nın birliği

Anlaşma, imzalayan ülkelerin barışçı düzeni yerleştirmek için temel aldıkları ilkeleri de saptanıyordu.

Bugün, bir döneme umutlar ve sevinç getiren bu harika anlaşmadan hiçbir iz kalmamış bulunmaktadır. Avrupa’nın birliğinden söz etmek mümkün değildir. Silahsızlanmanın yerini ABD’nin yeni, her birisi birbirinden daha büyük üstler, radarlar, roketler almaktadır. İşbirliği değil, karşılıklı tehditler duyulmaktadır. Halklar arasında güven’in ne olduğu çoktan unutuldu. Bütün bunları ABD’nin politikalarına borçlu olduğumuzu söylemek zorundayız.

Soğuk savaş dönemini bitirip, barıştan, yumuşama dönemine geçişi sağlayan Gorbatchev’un politikasıydı. Condoleezza Rice ve Philip Zelikow, yazdıkları kitapta “ Tarihin hicvi odur ki, soğuk harp, Sovyetlerin dış politikasında derin değişmeler olmasaydı bitirilemezdi” diyorlardı. (Germany unified and Europe Transformed – 1997).

Çok açık ki, soğuk savaş bitirilmeden Almanya’nın ve ona bağlı olarak Avrupa’nın birliği sağlanamazdı. Ortada, tarafların ortak olacakları ve her tarafın beklentilerine cevap verecek, çözülmesi gereken acil ve hayati çözüm Almanya’nın birleşmesi idi. Rusya, son tahlilde Almanya’nın birleşmesine karşı değildi. Sorun, Demokratik Almanya’nın, Federal Almanya ile birleşmesinden sonra, yeni ülkenin NATO ilişkisinin ne olacağıydı. Almanyasız NATO, NATO’suz ABD’nin Avrupa’da etkinliği kalmıyordu. Bu sorunun karşısında ABD ve SSCB’nin tutumları tam karşıttı. ABD, Federal Almanya (dolayısıyla Avrupa) üstündeki hegemonyasından kesinlikle vazgeçmek istemiyordu. SSCB ise, NATO sınırlarının kendisine daha yaklaşmasına razı olmuyordu.

8 Haziran 1990’da yaptıkları ortak toplantıda Gorbatchev, Margaret Thatcher’e durumu şöyle saptıyordu (mealen) ; “ Başkan Bush’un (Baba) NATO’ya neden bu kadar asıldığının anlıyorum. Bu ittifaksız, ABD’nin Avrupa’da asker bulundurmasının gerekçeleri kaybolacaktır. Dolayısıyla, ABD’nin Avrupa üzerindeki politik etkinliği önemli miktarda kaybolacaktır. Bunun için ki, Almanyasız NATO eksik olacaktır ve Almanya’nın NATO’ya bağlı kalmasında ısrar etmektedir. NATO’suz ABD, Avrupa’da kalamayacaktır.” (Michail Gorbatschow und die deutche Frage 1986-1991 / Alexander Galkin Anatoli Tscerjaew – 2000)

Gorbatchev, çözüm olarak her iki ittifakın da (NATO ve Varşova) çözülmesini öneriyordu. Bu koşullarda Avrupa’nın güvenliği için yeni bir yapılanmaya gidilebilirdi. Bu iki karşı duruş önünde bir çözüm bulmak, silahların tırmanışını önlemek soğuk harbi bitirmek, Avrupa’nın güvenliğini ve birliğini sağlamak güç görünüyordu. 

Bu sabitleşen durumdan çıkmak için, zamanın Federal Almanya Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher 6 ve 31 Ocak 1990’da yaptığı iki konuşmada kendi ismini taşıyan planı açıkladı. Genscher’in planına göre ; “NATO, en açık şekliyle, Varşova Paktı’na ne olursa olsun, doğuya, Sovyetler Birliği sınırına doğru genişlemeyecektir” (Erinnerungen / Hans-Dietrich Genscher -1995) Bu öneri donmuş durumdan çıkışın, SSCB’nin olduğu gibi Almanya için de istenilenin elde edilmesiydi, Gorbatchev’un tasavvurlarına uyuyordu. Almanya birleşiyordu, Rusya güven konusunda kayba uğramıyordu. Genscher, yukarıda adı verdiğim anılarında, “barışçı yeni bir düzenin ve dengenin kurulmasının zorunlu bulduğunu, bunu Avrupa ülkelerinin, SSCB’nin, ABD ve Kanada’nın katılacağı bir anlaşmaya geçirmelerinin kaçınılmaz olduğunu” yazıyordu.

Gorbatchev, 25 Mayıs 1990 yılında Başkan Mitterand ile yaptığı konuşmada “Gerçek şu ki, ABD’nin her olanağı kullanarak NATO’yu devam ettirmeye çalışması beni, acaba onun yerine koymaya yönelik, dünyayı etkileyecek bir birleşik Avrupa temel mekanizmasını, kuruluşunu veya koordinasyonu yaratmaya yönelik niyetleri olup olmadığını sorgulamaya itiyor” diyordu. “NATO’nun devamı, Avrupa’nın bölünmüşlüğü demektir. “To keep Russians out” ABD’nin politikasının temel prensibi olmaya devam ediyor.” Sözlerini ekliyordu (Michail Gorbatchov)

Uzlaşma olasılığı azalmaktaydı. Gorbatchev’in iki dış politika danışmanı, Anatoli Tcherniaev ve Viatchestav Dachitchev 1990 yılı başında birer raporla Almanya’nın NATO’ya üye olarak kalmasının çözüm olabileceğine yönelik düşüncelerini bildirdiler. Aynı yılın Mayıs ayında Gorbatchev, eski Demokratik Almanya’nın silahsızlandırılması koşulunda Almanya’nın NATO üyesi olarak kalmasına da ikna olmuştu. 05.03.2007 tarihinde “Sansürsüz” sitesine yazdığım “AB RUSYA İLE ORTAK STRATEJİ OLUŞTURABİLECEK Mİ? başlıklı yazıda şöyle demiştim ; “Gorbaçov, 1997 yılında, bir TV söyleşisinde, “… Çözülme büyük bir şoktu. Çok denememe rağmen şimdi bile bunu kendime tamamen açıklayamıyorum…” diyecek kadar gelişmeleri kontrol edemedi, “… 1990 yılında Başkan Bush (baba) ile NATO’nun genişlemesi konusunda bir centilmenler anlaşması yapmıştık. Buna göre, NATO, Almanya’nın ötesine doğru genişlemeyecekti. Bush bunu o zaman kabul etti………… yazık ki, biz bunu resmi bir anlaşma haline getirmedik ……..” diye düşünecek kadar da naif’ti. (http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz_yazar.asp?articleid=32519&zoneid=7&y=43

Paris Anlaşması’nın imzalanmasından bir yıl sonra, ABD’nin isteği üzerine Avrupa’nın üzerine kara bulutlar geri geldi. ABD, Rusya’yı çembere alma operasyonunu başlattı. Zbigniev Brzezinski, “Avrupa kıtasının, ABD’nin global politikasının en güçlü olarak bulunması gereken yer olduğunu ve ABD’nin Avrasya üzerinde kontrolünü sürdürebilmesi için Avrupa’daki etkinliğinin şart olduğunu” söylüyordu. (La stratégie anti-russe de Zbigniev Brzezinski / Artur Lepic / 2004)

Gerhard Schröder, ABD’nin durumunu dikkatlice şöyle formüle ediyordu. “Dış politika konusunda izafi bir özgürlüğü dahi olmayan” doğu ve güney doğu ülkelerini yuttu. (Entscheidungen. Mein Leben in der Politik / Gerhard Schröder – 2006)

FÜZE VE RADAR ÜSLERİ

NATO üyelerini bölen bir başka konu da, Rusya sınırına yerleştirilmek istenen füze ve radar üsleridir. Aslında bu üstler NATO üsleri değildir ama NATO üyelerini doğrudan etkilemektedir. ABD bu üstleri İran ve Güney Kore’ye karşı kurduğunu söylemektedir. Rusya Federasyonu bu üstleri kendisine yönelik ve kışkırtmalar olarak görmektedir. Rusya bir ikilem önündedir. Ya, Washington’un önünde, kendi isteğiyle, diz çökecektir veya Washington’a gereken cevabı verecektir. 24.04.2007 tarihli Izvestia Gazetesi’nin yazdığına göre, Rus Dışişleri Bakanı Sergueï Lavrov “Kendimizin bir çatışmaya sürüklenmesine izin vermeyeceğiz” demiş. Akla gelen John F. Kennedy’nin Küba krizinde kabul ettiği “her kez bir adım geri çekilsin” çözümüdür. Beyaz Saray, önerilen uzlaşma çözümlerini kabul etmemekte, (örneğin ; Rusya’nın Azerbaycan’da kiraladığı radar üssünü kullanma önerisini) katı davranmakta, Rusya’yı askeri olarak sıkıştırmaya yönelmektedir. Hatta, son dönemde değişik konuşmalarında bir “Dünya savaşından” söz etmektedir. John F. Kennedy’nin Küba Krizinden sonra söylediği şu sözleri hatırlamakta yarar vardır ; “İnsanlık savaşa son vermelidir. Yoksa, savaş insanlığa son verecektir”.

Ama bu kol güreşinde arada Avrupa kalmaktadır. Başkan Putin’in, Ekim 2007’de yapılan Lizbon Rusya- Avrupa Zirvesinde, söylediği gibi, “oluşan kriz senaryosunda, Avrupa zorunlu olarak yer alacaktır”. Kanımca Avrupalı politika adamlarının/kadınlarının atması gereken ilk adım, Avrupa’nın güvenliğinin sağlanabilmesi için “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması”nı canlandırmaya çalışmaktır. Bu konuda Atlantik yanlısı olarak bilinen, Federal Almanya Eski Başbakanı (ve Savunma Bakanı) Helmut Schmidt’in önerilerine kulak vermek gerek ; “Önümüzdeki gelecekte Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun ABD emperyalizminin önünde stratejik veya moral olarak baş eğmesine ve her söylenene “evet”, “evet” demelerinin gereği kalmayacaktır.” (Die Mächte der Zukunft, Gewinner und Verlirer in der Welt von morgen / Helmut Schmidt – 2004)

Bir konuşmamızda, NATO’da çalışan eski ve iyi bir dostum, ABD’nin, NATO aracılığıyla uyguladığı politikanın üç ayağı olduğunu söylemişti.

§ABD’nin Avrupa içinde varlığını sağlamak
§Almanya’yı NATO içine alarak kontrolünü sağlamak
§Rusya’yı Avrupa’nın dışında tutmak.
Bu ilkeler, anlamlarını genişleterek günümüzde de devam etmektedirler diyebiliriz.
§ABD’nin Avrupa’da etkinliğini arttırarak devam ettirmek.
§ABD’nin kontrolünde bir NATO’yu global amaçlara yönlendirmek, üye ülkelerin askeri ve politik güçlerini, ABD’nin yayılma hedefleri için kullanmak
§Almanya üzerindeki kontrolü güçlendirerek devam ettirmek 
§Rusya’yı jeopolitik, ekonomik, askeri, stratejik, moral olarak mümkün olduğu kadar zayıflatmak ve Avrupa dışında tutmak.

Bütün bu anlattıklarımdan çıkacak sonuç, Avrupalılar birlik konusunu ve ortak güvenlik ve savunma politikası için bir araya gelmedikleri sürece, ABD’nin, İkinci Dünya Savaşından sonra başlayan ve soğuk Savaşla artan, ideolojik ve kültürel hegemonyası devam edecektir.
(Zirve toplantısı 02 – 04 / Nisan / 2008 )