BÜYÜKELÇİ’NİN GERİ DÖNÜŞÜ

Gönderen Ataman Aksoyek - 10/12/2009 23:02:56 (1005 okunma)


BÜYÜKELÇİ’NİN GERİ DÖNÜŞÜ

09. Aralık akşamı, Haber sitelerine, T.C. ABD Büyükelçisi Nabi Şensoy’un Merkeze geri dönme isteğinde bulunduğu ve bunun bakanlık tarafından kabul edildiği haberi düştü. Dış İşleri bakanlığı’nın yıldırım gibi yaptığı açıklama da teamüllere pek uygun, bakanlığın yıldız çocuklarından birisi olan Büyükelçinin saygın bir elemanının onurunu dikkate alan bir açıklama değildi. Bakanlık açıklamasında ; “bakanlığın 2006 yılı Ocak ayından bu yana Washington Büyükelçiliğimizde görev yapmakta olan Sayın Şensoy'un görev süresi esasen yaş haddinden dolayı 2010 yılının ilk yarısında sona erecekti. Sayın Büyükelçinin bu talebini iletmesi üzerine Washington Büyükelçiliğimize önümüzdeki günlerde yeni bir atama yapılacaktır” diyordu.

Dışişlerinin açıklaması da pek Ortodoks değildi. Dışişleri tayinlerini takip edenler bilirler ki, Washington büyük elçilerinden hemen hemen hepsi, normal sürelerinden çok daha uzun bir süre bu postta görevlerine devam etmişlerdi. Olaylar normal gelişseydi, çok büyük olasılıkla, Büyükelçi Şensoy’da daha bir süre bu postta görev yapmaya devam edecekti.

Hiç şüphe yok, Nabi Şensoy parlak bir CV’si olan bir diplomat. Benim dostlarım, arkadaşlarımdan daha genç bir kuşaktan 

Büyükelçi Şensoy, 1945’te İstanbul’da doğdu. Orta eğitimini İstanbul İngiliz Erkek Lisesinde tamamladı.1968 yılında Mülkiye’den mezun oldu. 1970 yılında Dışişleri Bakanlığı’na aday memur olarak girdi. Turgut Özal’ın Özel Kalem Müdürlüğünü yaptı. Madrid – Moskova – ABD büyük elçilikleri arasında Ankara’da bulunduğu dönemlerde Müsteşar (eski deyimiyle, Genel Sekreter) yardımcısıydı. 2006 yılı başında Washington’a geldiği ilk günlerde Tanıtma Bakanlığı Müsteşar Yardımcılarından Gülgün İçelli ile evlenmişti. Yeni postunda aktif bir temsilciydi. Hıristiyan dini liderlerinin de katıldığı Fetullah Gülen’in yemeğine katılmış, Kürtlerin elinde bulunan ABD ordusu çıkışlı silahlarla ilgili olarak sert tepkide bulunmuş, Doğan Grubu’na yapılan baskılarla ilgili Washington’da yapılan toplantıları önlememişti.

Şimdi olayla ilgili düşüncelerimi sıralamaya başlayayım 

İlk geri dönüş haberini duyduğum zaman içimde bir şeyler kımıldadı. Şili darbesinden sonra üç büyükelçi “bir bu askeri cuntanın temsilcisi olmak istemiyoruz” diye istifa etmişti. Kafamın arkalarındaki nahif bir bölüm 12 Eylül darbesinden sonra en azından bir Türkiye Büyükelçisinin de istifa edeceğini beklemişti. Olmadı. Türkiye’de büyükelçilerin kendi istekleriyle geri dönmeleri veya istifa etmeleri görülmemiş bir olaydır. Benim hatırladığım tek olay geri dönen ve istifa eden Tokyo büyükelçisidir. Nabi Özsoy’un geri dönme isteği üzerinde düşünülmesi gereken bir olaydır.

Olayı duyunca aklıma gelen ilk olasılık, Büyükelçinin toplantıya katılmak istediği ve izin verilmemesi üzerine geri dönmek istediği oldu. Geçmişi hatırlayıp, eşe dostta telefon edip bilgilerimi derleyince bu düşüncenin benim hüsnü kuruntum olduğunu gördüm. Beni böyle düşünmeye iten son dönemde Türkiye başbakanının, teamüllere uymayarak, uluslararası ilişkileri dışişleri kanallarını değil, kendi özel ilişkilerini kullanarak veya onlar üzerinden yürütmesi dışişleri bürokratları arasında belli bir hoşnutsuzluk yarattığını biliyordum. Kurulmak istenen devlet ilişkileri büyükelçilikler dışında, özel ilişkilerle yürütülmek isteniyordu. Bunun yanında Başbakanın da toplantılarını ikili yapmayı tercih ediyor olmasıydı. Büyükelçileri bu karşılaşmalara almıyordu. Buna direnen büyükelçilerin olduğunu biliyorum ama genelde boyun eğilmişti. Bu da alışılmış şeklin dışındaydı. Sonuç olarak büyükelçiler Türkiye Cumhurbaşkanı’nı, Türkiye Devleti’ni temsil ediyorlardı. Dışişlerinin bir başka sorunu da bu toplantıların devlet arşivine girmesi gereken tutanaklarının da olmamasıydı.

Ortalarda dolaşan, “bakanın toplantıya katılma isteğini, ABD bürokrasisine bildirmedi” sözlerine katılmıyorum. Hiçbir Türkiye büyükelçisi bakanın bu yoldaki isteğini karşı tarafa, kendi kararıyla bildirmemezlik etmez, edemez. Unutmuş olması da mümkün değildir. Tutalım ki, iletilmemiştir, Türkiye Başbakanı’nın son anda yapacağı bir girişim ile bu çok rahatlıkla sağlanabilirdi. Benim çıkardığım sonuç Dışişleri Bakanının katılmasını Başbakan da arzulamıyordu. Clinton’un katılmamış olması da, Davutoğlu’nun katılmamasını gerektirmiyordu.. Geçmişte, ABD dışişleri bakanının katıldığı ama Türkiye Dışişleri Bakanının katılmadığı toplantılar olmuştu.


Bunun başka örnekleri de vardır ; Turgut Özal’ın Baba Bush ile baş başa konuşmasına zamanın Dışişleri Bakanı Ali Bozer katılmak istemiş ancak; ABD Dışişleri Bakan’nın toplantıya katılmasına rağmen Türkiye Dışişleri Bakanı alınmamıştı. Bakan geri dönüşten sonra istifa etmişti. Türkiye tarafından toplantıya sadece Turgut Özal’ın Özel Kalem Müdürü katılmıştı. Özel kalem Müdürünün ismi “Nabi Şensoy”du.ve bu tür olayları daha evvel yaşamıştı.

O halde bakan ile büyükelçi arasındaki, basın temsilcilerinin de şahit olduğu gergin konuşmaya ne sebep olmuştu ? Bakanlığın alışılmadık açıklamasının da bakanın haberi ve mutabakatı olmadan yapılabileceği düşünülemez.

Tek olasılık olarak Erdoğan ile Davutoğlu’nun arasındaki bir görüş farkının Büyükelçi’nin başına patlaması olarak düşünebiliriz. Davutoğlu ile Erdoğan’ın formatları arasında farklar olduğunu düşünüyorum. Davutoğlu düşündüklerini, görüşlerini beyaz üzerine siyah kitaplarına yansıtmış bir bilim adamı. Erdoğan ise pratik ve popülist tarafı ağır basan bir politikacı

Bu olayın neden ve nasıl olduğunu önümüzdeki günlerde, her şeyi olduğu gibi, mutlaka öğreneceğiz. Olayla doğrudan ilişkili olan Büyükelçi, doğal olarak, Konuyla ilgili olarak konuşmak istemediğini söylemiş. Bu doğrudan veya dolaylı olarak konuşmayacak anlamına gelmemektedir.

Sağlıklı kaynaklardan haber çıkıncaya kadar bekleyip senaryolar yazmaktan başka çare göremiyorum. İlginç bir şekilde, Türkiye basının ABD büyükelçiliği ile sıcak ilişkileri olan kocaman isimleri o günlerde oradaydı ve kendi yayın organları dahil “çıt” sesleri çıkmadı Gelen haberler de aynı kalemden çıkmış gibi aynı ifade veya cümlelerle anlatılıyordu

Bütün bu yaşadıklarımız, en az yıpranmış olduğunu zannettiğim / umduğum Dışişleri Bakanlığı’nın da genel erozyondan etkilendiğini üzüntüyle gösteriyor. Avrupa Parlamentosunda uzman olan bir Alman dostum, bir konuşmamızda “Türk diplomatlarının ortalamasının pek ülke diplomatlarından daha üstün olduğunu” söylemişti. Böyle bir kadronun Başbakanın, Başkan Obama ile toplantısını örgütleyemediği düşünülemez bile. Uzun yılların ve deneyimlerin getirdiği kurallar silinip atılıyor.

Dışişleri Bakanı’na hala “danışman” muamelesi yapılıyor ve daha vahimi, büyükelçinin buna uyuyor olması ihtimalidir. Söylentiler, fısıltılar doğru ise,Davutoğlu’nun yakında istifa edeceği olasılığını da hesaba katmak gerek diye düşünüyorum. 
.
Son dönemde eski büyükelçiler, emekliliklerinden sonra değişik alanlarda, iyi maaşlarla çalışmaya devam ediyorlar. Belli işler eski büyükelçilerin meslek hayatlarının devamı haline geldin. Nabi Şensoy da emekliliğinden sonra büyük olasılıkla büyük bir holdingde çalışmaya başlayabilir. Ve, böyle bir olanağın hazırlanmış olması, geri dönüş talebi kolaylaştırdığını da düşünebiliriz.


Hochdahl ; 10. Aralık 2009

BU YAZI “SANSÜRSÜZ” SİTESİNDE DE YAYINLANMIŞTIR.