"Demokrasi Tartışmaları ve Solun Görevleri Üzerine Düşünce Kırıntılarım"

Ataman Aksoyek - 19/12/2008 0:17:56 (639 okunma)

"Demokrasi Tartışmaları ve Solun Görevleri Üzerine Düşünce Kırıntılarım"

Kadim Dostum Fuat Hendek’ten aldığım bir notu sizinle paylaşmak istiyorum.
Sevgili Eski Dost,
10 Aralik Dünya Insan Haklari Gününde „Demokrasi Tartışmaları ve 
Solun Görevleri Üzerine Düşünce Kırıntılarımı
” seninle paylaşmak istedim.

Toplumun bazı kesimlerinde “Türkiye’de demokrasi” tartışmaları yeni baştan canlanıyor. Bu bağlamda Türkiye Sol’nun önünde çok önemli bir görev duruyor

-Demokrasi tartışmalarına ektin bir şekilde katılmak, yepyeni ve taze fikirlerle onu zenginleştirmek.

-Tartışmalar çerçevesinde, son yıllarda Sol’dan uzaklaşmış ve pasifleşmiş olan aydın kesimlerden başlayarak toplumun geniş kesimlerinin demokrasi konusunda bilinçlenmesini sağlayarak ülkenin demokratikleşmesine katkıda bulunmak.

Söz konusu hedefler, aslında Marksist Sol’un her dönemde gündeminde oldu. Bu uğurda nice mücadeleler verildi. Hakim sınıflarsa, sürekli olarak Sol’dan gelen özgürlük ve demokrasi istemlerinin samimi olmadığını, baskıcı bir rejim kurmak için demokrasinin basamak yapılmak istendiğini iddia ettiler. Bu sav sadece hedefli bir karalama kampanyası mıydı? Yoksa haklı yanları da var mıydı? Kim bu soruya açık yüreklilikle ve serin kanlılıkla cevap verebilir? Kesin olan bir şey varsa, o da Marksist Sol’un genelinde “demokrasi” ve “toplumun demokratikleştirilmesi” kavramlarından neyi kastettiğinin yeterince tartışılamadığı, yapılan tartışmaların da çok dar bir kapsama sıkışmış olduğudur.. Hatta kimileri, açıkça, sosyalist bir sistemi gerçekleştirmek üzere kurulması gereken proletarya diktatörlüğünün ön koşullarının hazırlamak için demokratik hak ve özgürlükleri genişletmek gerektiğini savundular. Yani Sol’un önemli bir bölümü, “diktatörlük kurmak için demokrasiyi gerçekleştirmek” amacına yöneldi! İtiraf edelim: Böylece ortaya bir çeşit takıyye çıktı!

Konuya geçmişin ağır bir eleştirisiyle girdim ama asıl amacım arkada bıraktığımız hatalarının dökümü değil. Gelecekteki tartışmalara yönelirken, geçmişte gördüğüm eksiklikleri anımsamak, onlardan ders çıkarmaya çalışmaktan ibaret.

Şimdi Sol’un, demokrasiden ne anladığını, ne anlaması gerektiğini yeni baştan gözden geçirmesi vakti gelmiş -ve çoktan geçmekte- bulunuyor. Türkiye’nin demokrasi yolunda ilerlemesi için savaşımda ön sıralarda yer almak isteyen Marksist Sol, öncelikle;

- kendisini tüm önyargılardan temizlemek,

- hangi nedenle olursa olsun her türlü dar görüşlülükten kurtarmak,

“İnsan hakları”, “eşitlik” ve “özgürlük” gibi, demokrasi için olmazsa olmaz kavramları soyut olarak kullanmaktan,

- demokrasi mücadelesine salt pragmatik acıdan bakmaktan ve 

- bu uğurda mücadele eden oluşumları salt kendi hegemonyası altına almaya çalışmaktan ve kendisi dışındaki örgütlenmeleri dışlamaktan ya da yoka saymaktan vazgeçmek zorundadır.

Unutmayalım ki, artık bir ülkede demokrasinin gerçekleşmesi için ne tüm yurttaşların seçme ve seçilme hakkı, ne de içine hile karıştırılmamış “adil” seçimler yeterli olabilir. Artık günümüzde demokrasinin ana kıstasını, çoğunluğun iradesi değil, toplumdaki tüm azınlıkların hak ve özgürlükleri belirlemektedir.

Önce sorunların adını koyalım

Türkiye Marksist Sol’u, bir ulus, sınıf ya da kesimin diğer ulus, sınıf ya da kimi azınlık gurupları ezdiği bir toplumda, ezilenler kadar ezenlerin de özgür olamayacağı gerçeğini teorik olarak tekrarlayıp durmaya son vermelidir. Soyut ve kaypak kavramlardan vazgeçmelidir. Şartlanmışlıktan, sinik ve korkak tavrından sıyrılmalı, Türk milliyetçiliğinin etkilerini, hatta bir çeşit şovenizmi üstünden silkeleyerek sorunların -hiç olmazsa- adını koymak cesaretini gösterebilmelidir! Bu amaçla Türkiye toplumuna bir bakalım:

Ulusların ve halkların harcı:

Geçenlerde Frankfurt’taki Uluslararası Kitap Fuarı’nda Türkiye onur konuğuydu. Bu amaçla hazırlanan sergide kullanılan amblem, Türkiye toplumunun çok zengin bir mozaik oluşturduğunu simgeliyordu. Gerçekten her ülkeye nasip olmayacak, ne büyük bir tarihsel, toplumsal, kültürel zenginlik… Buraya kadar her şey çok güzel. Ne var ki, mozaikteki renkleri tek tek adlandırmaya gelince işler sarpa sarıyor! Suratlar asılıyor. Bunların tarihleri, kültürleri, dilleri, dinsel inançları tabulaşıveriyor.

Kürtler

Türkiye’de Marksist Sol, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürt sorunu gibi son derecede yanıcı bir soruna bile dikkatini vermekte gecikti. Daha öncesini bir yana bırakalım, 60’lı ve 70’li yıllarda da Sol’un önemli bir bölümü aynı hatalara düşmekten kurtulamadı. Örneğin TKP’nin yeni atılım döneminde ortaya koyduğu programdaki zayıflık, kendisine umut bağlamış nice Kürt önderlerinin küsmesine neden oldu Sonradan gelen düzeltme çabaları da bu küskünlüğü, hayal kırıklığını onarmaya yetmedi. Bugün bile hala bu konuda kimi eski solcuların “ama”ları duyuluyor. Kimilerinden de ses bile çıkmıyor. PKK’ya atfedilen terörizm suçlaması, Kürt sorununun özgürce tartışılmasına engel oluşturuyor. Şehitlerin ardından dökülen gözyaşları dev puntolarla gazetelerden taşıyor, televizyonları kilitliyor. Buna karşın Silahlı Kuvvetler milyonlarca dolar masraflarla, tankı, topu, helikopteri, her türden modern silahlarıyla dağı taşı bombardıman ettikten sonra “beş PKK teröristini öldürdük” diye övünüyor. Ölen Mehmetçikler analarının kuzusu, öldürülen Kürt gençleri kimin yavrusu? Hepsinin bu toprakların evlatları olduğunu haykıran kaç kişi çıkıyor? “Halkın sabrını taşırmayın” gibi sinsi ifadelerle bilinçsiz kesimleri galeyana hazırlayanların karşısında sesini yükseltmek en başta kime düşer?

Kimilerine göre sorun sadece ekonomik. Doğuda işsizliğe son verilse kimse dağa çıkmayacak. Sanki dağa çıkanlar orada tıka basa karnını doyuruyor, kaloriferli dairelerde lüks içinde yaşıyor… Kimilerine göre bir avuç terörist ülkeyi kan gölüne çeviriyor… Kimilerine göre ülkenin düşmanları Türkiye’yi bölmek için Kürtleri alet olarak kullanıyor. Ve bunun gibi bir sürü safsata... Bütün bunların karşısında ülkenin demokrasiden yana olduğunu iddia eden aydınları, ve en başta Marksist solcuları seslerini yükseltmeyecek de kim yükseltecek? Bu konuyu korkusuzca ve tüm açıklığıyla kim tartışacak? 

Ermeniler

Sadece Kürtler mi? Bugüne dek ülkemizde bir Ermeni azınlık olduğu bilinmiyor muydu? Bu azınlığın sorunlarına ne zaman sol literatürde yer verildi? Şimdilerde Tehcirden, Varlık Vergisi uygulamalarından bahsediliyor. Sanki bunlar tarihte kalmış olaylar. Artık her şey geçmiş, bitmiş. Ermeni kökenli insanlar kendi ülkelerinde -Ermenistan’da değil Türkiye’de- hiçbir ayırımcılığa uğramaksızın eşit haklı, özgür ve korkusuzca yaşama kavuşmuşlar gibi… Bir yazar çıkıp, “şu kadar Ermeni öldürüldü” demiş diye ortalık karışıyor. Kimi sözde demokratlar da tepki gösteriyor: “Bu sayede Nobel ödülü alabilmiş.”,“Bu sayıyı nereden almış?” “Araştırma mı yapmış?” “O kadar değil, şu kadarmış” tartışmaları. Bir milyon değil de bin tane, ya da yüz tane, hatta bir tane insan, salt ulusal kökeni ve dinsel inancı nedeniyle ölüme gönderilmişse, bu tarihsel bir yüz karası değil midir? Efendim Ermeni diyasporasının faaliyetleri varmış da, onlar Türkiye’ye karşı düşmanlık ediyorlarmış da, Ermeniler de o dönemde Türkleri öldürmüşler de… Bir sürü laf kalabalığı. Hakim olan ve ezen ulusun evladı olarak komplekslerinden, korkularından sıyrılmak, kendi tarihinle hesaplaşmak en başta sana düşer! Önce bunu yapalım, sonra ayrıntılara da gireriz. 

Rumlar

Binlerce yıl bu topraklarda yaşamış olan milyonlarca Rum ne oldu? “İstanbul’da İngiliz işgalcilerini, İzmir’de Yunan ordusunu alkışlarla karşılamışlar, Osmanlı’yı arkasından vurmuşlar” mış! Bundan doksan yıl öncesi olayları, emperyalizmin oyunlarını, kışkırtmalarını ve daha bir dizi etmeni hesaba katmaksızın o dönemde Rumların içinde bulunduğu ruh halini değerlendirebilir miyiz? Üstelik tüm Osmanlı tebaasını asıl senin padişahının ve vezirlerinin arkadan vurduğu bir dönemde… Günümüzden doksan yıl önceki olaylar Rum azınlığa uygulanan baskıları, ayırımcılığı temize çıkarabilir mi? Neyse ki, milyonlardan geriye birkaç bin kaldı da, sorun yakıcılığını yitirmiş görünüyor. Demek ki, her azınlığın, her sana benzemeyenin sayısını sıfıra indirerek sorun olmasına engel olacağız ya da sorunu çözülmüş sayacağız. Hitler de bu hesabı yapıyordu. Ama bazen toplumsal ve politik sorunlar salt aritmetik sayılara bağlı kalmıyor. Bugün, 6-7 Eylül olaylarının utancını yüreğinde hissetmeyen bir insana demokrat denebilir mi? 

Yahudiler

Sultan Süleyman’dan bu yana ülkemizde yaşayan Yahudilere karşı beslenen düşmanlığa ne demeli? İsrail devletinin saldırganlığına, kimi faşist benzeri uygulamalarına bakarak bunlara düşman mı olacağız? Yok efendim, bunlardan kimileri Müslüman olmuş ama hala gizli din besliyormuş… Sana ne? Sen tarih boyunca dışla, ez, yeri geldiğinde katlet; adam dinini gizleyince, Simon adını bırakıp Selim olunca da gizlenmekle suçla. 

Tam bir Mozaik

Evet, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde tam bir “halkların mozaiği” mevcuttur. Yukarda saydıklarımın dışında Süryaniler, Araplar, Çerkezler, Abhazlar, Gürcüler, Lazlar (Karadenizliler değil), Romalar, Türkmenler… Saymadıklarım, bilmediklerim de vardır. Günlerden bir gün tepeden inme“hepiniz Türksünüz” denerek kökleri, kökenleri reddedilmiş, dillerini, kültürlerini geliştirmeleri engellenmiş, sürekli ayırımcılığa uğramış milyonlarca insan. Kimi yok edilmiş, kimi toprağına, her türlü mal varlığına el konarak ülkeden kovulmuş, kimi sindirilmiş, kimi de asimile edilmiş bu insanların hiçbir sorunlarının olmadığı, tümünün bu mozaik içinde tam eşit vatandaşlık haklarına sahip olduğu, hiçbir ayırımcılığa uğramadığı iddia edilebilir mi?

Dinsel farklılıklar

Sadece ulusal kökenleriyle değil dinsel inançlarıyla da tam bir mozaiktir Türkiye. Özellikle son iki yüz yıl boyunca ezerek, yasaklayarak, sindirerek hakimiyet ve çoğunluk sağlamış olan Sünni Müslümanların yanı sıra Aleviler, Şiiler, Kızılbaşlar, Şafiler, Bektaşiler v.d. de yaşamaktadır bu ülkede. Sadece onlar da değil. Ortodoks Hıristiyanlar, Katolikler, Protestanlar ve Yahudiler ve diğerleri…

Şimdilerde, demokratların üzerinde titrediği laik rejimde, tüm ülkeyi ve devlet kadrolarını imamlarla, hatiplerle dolduran Diyanet İşleri’ni bağrında besleyen devletin yukarıda sıraladığım inançları yoka saymasına hiç kimse ses çıkarmıyor. Bu laik ülkede her sokak köşesine bir cami dikilirken,Cemevleri hala tartışma konusu. Sözde “laik devlet”in tüm okullardaki zorunlu din derslerinde sadece en dar ve tutucu kapsamda Sünni İslameğitimi yapılıyor. Genç Cumhuriyet’in, Sünni İslam’ın dışındaki her türden inancı yok etmeyi hedefleyen Osmanlı devletinin çabalarını aynen devam ettirmesini kim eleştiriyor? Anadolu’da tümüyle ortadan kaldırılmış kiliselerin sayısını bilmiyoruz. Yıkıntıları kalmış olanların restorasyonu için de izin ve para sağlamanın neredeyse imkansız olduğu açık. Bu ülkede imar planlarına göre her köye bir karakol ve bir sağlık ocağının yanı sıra bir de cami öngörülürken, Güney Anadolu’da evler satın alarak emekliliğinde Türkiye’ye yerleşmek isteyen Almanların kendilerine küçücük bir kilise kurma arzusu telaşlı fırtınalar yaratmaya yetiyor.

Sözde, Türkiye’nin düşmanları ülkemizi bölme planlarında hep bu azınlıkları piyon olarak öne sürmüş, sürüyormuş. Sadece sağcılardan değil, Sosyal Demokratlar’dan, Sol’u temsil ettiğini iddia eden CHP’den de gelen bu avaza kimi eski solcular da katılıyor. Yurtdışındaki işçi çocuklarının anadilde eğitim hakları, Müslüman cemaatin cami yapma hakkı v.b. için ayağa kalkanlar, aynı konular Türkiye’deki azınlıklar için söz konusu edildiğinde sus pus oluyorlar. Utanç verici bir durum! Tarihsel olaylar bir yana, Kahraman Maraş saldırıları, Madımak olayı, papazların sünnet edilmesi ve giderek katli, Hrant Dink’in göz göre göre planlanarak sokak ortasında öldürülmesi, daha sayısız insanlık dışı barbarlıklar bireysel hareketlerden ibaret değildir. Bunların tümü, Cumhuriyet tarihi boyunca devletin değişmeyen genel politikasının ve hakim sınıfların kışkırtıcı propagandalarının doğal bir sonucudur. Tüm bu inançları baskı altında tutarak, inanç sahiplerinin bu ülkenin sadık yurttaşları olmasını beklemek göle yoğurt mayası çalmaktır.

Bu insanların gönüllü birliğini sağlamanın tek yolu, yaşamın hiçbir alanında ayırımcılıkla karşılaşmayacakları, tarihsel kabuslarını unutturacak, özgürce ve korkusuzca yaşayabilecekleri bir ülke yaratmaktan geçer!

Kadınların sorunlarına yaklaşım

Dünya Ekonomik Forumu’nun kadın-erkek eşitliği konusunda yaptığı son bir araştırmaya göre, Türkiye 130 ülke içinde 123. sırada yer almış. Bu sıralamada Birleşik Arap Emirlikleri’nden de sonra geliyormuş. Kimse birkaç büyük şirketin kadın yöneticisine bakıp da şaşırtmacalara kapılmasın. Kadınlara mal muamelesi yapan anlayışların hüsnü kabul gördüğü, meclisteki milletin sözde vekillerinin bile çok evlilik sürdürdüğü, töre cinayetlerinin yasalar ve kimi hakimler karşısında anlayış bulduğu bir ülkedir söz konusu olan.

Solun gündemine hiç alınmayanlar

“Şovenizm” demiştim. “Bana benzemeyene hayat hakkı tanımam” ilkelliğinin kol gezdiği ve yukarıdan destek gördüğü Türkiye’de, homoseksüeller ve lezbiyenlerin de varolduğu, bunların da ezildiği, dışlandığı bugüne dek hangi solcunun aklına geldi? Devletin polisi, travestilerin sokak ortasında üç beş çapulcu tarafından dövüldüğünü gülerek seyrederken hangi solcu, demokrat onlara sahip çıkmayı akıl etti? Caddelerin 40 cm yükseklikte kaldırımlarla çevrildiği bu ülkede, engellilere yaşam hakkı tanımayan bu Spartak toplumunda, engellilerin sorunları bu güne dek hangi solun gündeminde yer aldı?

Ya, eline silah almak istemediği için ordu hizmetini reddeden pasifistler? Daha da saymaya devam edebilirim ama bu yazının amacı sorunların listesini dökmek değil. Türkiye toplumu, yukarda örnekolarak değindiğim nice sorunların sarmalında debelenmektedir. Bu sorunların tek tek her biri demokrasiye giden yolda birer engel oluşturmaktadır. Türkiye Sol’u bu sorunları görmezden gelmeye ya da suskunlukla geçiştirmeye son vermek zorundadır. 

Bütün bunlar işçi sınıfının kurtuluşuyla bağlıdır. Onlarla birlikte tüm bu sorunlar da ortadan kalkacaktır” savı doğru değildir. Ve geçmişte ne yazık ki, bu sorunların toplum içinde ifade edilmesini engellemekten, onları örtbas etmekten öte işlev görmedi. Kapitalist toplumda gündeme gelmeyen özgürlük ve eşitliklerin sosyalist toplumda da söz konusu olamadığına hep birlikte şahit olduk.

Çok renkli toplumun çok renkli örgütlülüğü

60’lı yıllardan başlayarak 80 darbesine kadar aktif olan Marksist sol, kendisinin dışındaki örgütlenmeleri hep küçümsedi. Örneğin kadınlar arasındaki çalışmalar, kurulan kadın örgütlerinin faaliyetleri, ağırlıklı olarak onları da işçi hareketine katmak amacına yöneldi. Bunun dışında kadın sorunlarına eğilmek isteyen her oluşum, “burjuva örgütü” diye küçümsendi, aşağılandı. Bugün kadın sorunlarıyla uğraşan, kız çocuklarının okutulması için mücadele eden, zorla evlendirilen kızlara, kocasından kötü muamele gören kadınlara, “töre” barbarlığının hedef aldığı kurbanlara sahip çıkmaya çabalayan örgütler böylesi “burjuva örgütleri” Sadece Türkiye Sol’u değil, Avrupa’da da bu böyleydi. Marksistlerin 70’li ve 80’li yıllarda Yeşillere karşı tutumu bunun çarpıcı bir örneğidir. Bundan 35 yıl önce Yeşiller “Banyo yapma, duş yap” derken alaya alınıyordu. Burjuvazinin sol hareketi parçalamak için ortaya çıkardığı bir hareket olarak suçlanıyordu. Bugün ise insanlık onlar sayesinde çevre sorunlarının bilincine vardı. Milyonlarca ton suyu traş olurken gereksiz yere akıtarak, bozuk musluklardan damla damla sızmasına göz yumarak ve daha bir dizi savurganlıkla torunlarımızı kuraklığa mahkum ettiğimizi anladı. Şimdi milyonlarca insan gerçekten banyo yapmıyor, duş yapıyor.

Geçmişte kendi inanmış militanları arasında bile en ufak bir tartışmayı hazmedemeyen, merkezci, otoriter ve son tahlilde alabildiğine muhafazakar olan Sol’dan başka bir şey de beklenemezdi. Fakat şimdi bu eksikliklere bakarak kendimizi düzeltmek olanağımız var.

Kısa kesmek gerekirse, toplumun ilerlemesi ve demokratikleşmesi için, sadece işçi hareketi, yoksul ve topraksız köylülerin örgütlenmesi değil, hayvanları koruma derneklerine kadar haksızlığa uğrayan, ezilen, aşağılanan, dışlanan ya da toplumda herhangi bir soruna eğilmek isteyen tüm kesimlerin her düzlemde kendi çıkarlarını ifade edebileceği, bu amaçla örgütlenebileceği bir politik ortam gerekiyor. Bunlar olmaksızın gerçek bir demokrasiye doğru yol almak olanaksızdır.

Marksist Sol’un bu alanların tümünde kendi örgütlerini kurmak ya da varolan tüm örgütleri kendisine bağlamak olanağı yoktur. Dolayısıyla, artık bu tür “burjuva örgütleri”ne karşı ezber bir tavır almaktan, “benden olmayan bana karşıdır” anlayışından vazgeçmelidir. Doğada olduğu gibi, toplum yaşamında da çeşitliliğin kaçınılmaz olduğunu kabul etmelidir. Toplumun hangi kesiminden gelirse gelsin, eşitsizliğe ve haksızlığa karşı her türden sese kulak vermeyi öğrenmelidir.

Mozaik, üstündeki taşlar ne denli çok renkliyse ve her bir taş kendi parlak renklerini ne denli koruyorsa o kadar güzeldir. Taşların renklerini soldurursanız sonunda ölü yüzlü bir duvar elde edersiniz.

Ancak, demokratik hak ve özgürlükleri savunacağız diye hiçbir seçim yapmayacak mıyız? Ülkeyi karanlıklara boğmak, çağdaş medeniyetin çoğu ülkelerde çoktan çöplüğe attığı sözde “değer”leri yaşatmak ya da hortlatmak amacını taşıyan örgütlenmelere de mi sıcak bakacağız? Toplumda hak eşitsizliğini körüklemek, emekçi yığınları daha da derinlemesine sömürmek v.b. amaçların peşinde koşanlara da “demokratik hak ve özgürlükler” adına hoşgörü mü göstereceğiz? Burada tek kıstas, bu tür örgütlenmelerin toplumu ne tarafa doğru götürmeye yaradığı olmalıdır. 

Türkiye Sol’u şimdi bir yanda daha geniş düşünmeyi, daha hoş görülü olmayı öğrenirken, diğer yanda da bu ayrımı yapmaktan geri durmamak, isabetli değerlendirmelerle bunlara karşı mücadeleye de hız vermek zorundadır. Ancak bu mücadelede de kendi içinde tutarlı olmak, bir yanda özgürlük ve demokrasiyi savunurken, diğer yanda işine gelmeyenin yasaklanmasını savunmak ikilemine düşmemek gerekiyor. Örneğin, demokratik hakları kullanarak ülkeyi felakete sürüklemekte olan dinsel sömürüye karşı mücadelenin yolu da ne yasaklardan ne de sözde laik ordunun darbelerinden geçmez! Buna karşı savaşımın da tek ve değişmez yöntemi yığınların demokratik eğitim ve örgütlenmesinde yatar. Ne zor iş değil mi?

Sevgili Ataman Her zaman olduğu gibi en candan dostluklarımı yollarım.

Fuat Hendek
Kadim Dostun