DOSTUM’DAN MEKTUP ; IV

 Ataman Aksoyek - 11/08/2008 14:34:43 (646 okunma)


DOSTUM’DAN MEKTUP ; IV

Sevgili Dostum,
Herkes AKP ve Ergenekon davalarıyla aklını bozduğu bir sırada, ben aklımı başka şeylere takıyorum. İşte bu sorulardan biri üzerine düşüncelerimi seninle paylaşmak istedim. Kısaca değindiğim uzun ve karmaşık olaylarla canını sıkmazsam, senin ve tartışmalarına katıldığın dostlarının da bu konuda düşüncelerini almak isterdim. 

BUHARLAŞAN DOLARLAR ÜZERİNE

İki hidrojen ve bir oksijen molekülünden oluşan su, herkesin bildiği gibi, sıvı haldeyken sıfır derecenin altına düşerse kristalleşerek donar, yüz derecenin üstüne çıkınca da kaynayarak buharlaşmaya başlar. Bu buhar, soğutulunca yeni baştan sıvıya dönüşür. Peki, para buharlaşınca ne olur? Dünya piyasasında gün geçmiyor ki, batan bankalardan, buharlaşan yüz milyarlarca dolarlardan bahsedilmesin. Buharlaşan dolarlar ne oluyor?

ÖNCE SANA KISA BİR ÖYKÜM VAR

Bir zamanlar çalıştığım şirketin serbest piyasada zorlu bir rakibi vardı. Orta büyüklükte, piyasada tanınan, iyi bir isme sahip olan bu iki şirket birbirleriyle boğuşup dururlardı. Rakibimiz bizden biraz daha eski, biraz daha büyüktü. Sadece biraz daha… Günlerden bir gün, aydınlık görünüşlü, yakışıklı, parlak fikirlere sahip, dinamik, atak, hani şu modern menajer tipine tam uygun, iki genç adam çıktı ortaya. Parlak fikirleri, olağan üstü konseptleri sayesinde bir sermayedardan edindikleri üç, beş milyon Alman markıyla rakibimiz olan şirketin sahibini, şirketini daha da büyümek için atılımlar yapmaya ikna ettiler. Şirketi, piyasadaki etkinliği temelinde biçtikleri hayali değeri de göz önünde bulundurarak borsaya soktular. Yıllar boyunca bu işletmeyi kurmuş ve büyütmüş olan asıl sahibine de bir miktar nakit para ve o dönemde on dört Alman markı değer gösterdikleri hisse senetlerinden bir paket vererek şirketin tümünü satın aldılar. Eski sahibini de denetleme kurulu başkanı yaptılar.

O dönemde Almanya’da sıradan insanları, birikmiş paralarını borsaya yatırmaya özendiren bir hava esiyordu. Tüm medya bununla ilgili haberlerle, reklam kampanyalarıyla, ilanlarla çalkalanıyordu. Bankaların danışmanları, herkesi, tasarruf hesaplarından ya da devlet tahvillerinden vazgeçerek borsada hisse senedi almaya ikna etmeye çalışıyordu. O sırada Alman telekomünikasyon kurumu Telekom da özelleştirilerek borsaya sokuldu. Dar gelirli insanlar, işçi, işsiz, emekli, kim varsa, yastık altı paralarına kadar her şeyleriyle hisse senetleri almaya özendirildi. Nitekim Telekom hisselerinin değeri, piyasaya sürüldüklerinin hemen ardından neredeyse iki misline fırladı. 

Küçük facia işte bundan sonra başladı. Tam bu dönemde, bizim rakip şirket de bir reklam faaliyetine başladı ki, deme gitsin. Kafanı nereye döndürsen onun adına çarpıyordun. Hisse senetleri borsada daha da değer kazandı. Çatır çatır satılmaya başladı. Tabii bu arada söz konusu baylar, parlak menajer etkinliklerine ayda elli beş bin mark değer biçerek kendilerini maaşa bağladılar. Özel sekreterlerini yanlarına alarak Concord’larla Paris’ten ABD’ye uçmalar mı (o dönemde Almanya’dan ABD’ye 950 marka uçulabilirken, Concord’ların koltuk fiyatı on bin marktı - şimdi artık bu uçaklar yok), beş yıldızlı otellerde özel kral dairelerinde kalmalar mı, özel misafirleriyle yat gezintilerine çıkmalar mı… Say sayabildiğin kadar. Bu arada yavaş yavaş kendilerine ayırdıkları hisseleri de ellerinden çıkarmaya başladılar. 

Zaman ilerledikçe bizim güçlü rakibin piyasadaki rekabetinin azaldığını, tüm şatafata karşın gücünü yitirdiğini sevinerek gözlemlemeye başladık. Öyle ki, orada kilit noktalarında çalışan çok önemli kimi uzman elemanları da bizim şirkete kazanmayı başardık. Derken efendime söyleyeyim, şirketin hesaplarının dökülmesi, bilançolarının açıklanması zamanı geldi. Bir de baktılar ki, şirket batak halde. Kasalara giren yüzlerce milyon mark buharlaşıp gitmiş! Bir zamanlar on dört maktan işlem gören, hatta daha da değer kazanan hisseler düşüverdi on dört feniğe. Ve böylece borsada işlem görmekten de çıktı. Bir zamanların şatafatlı şirketinin sesi kesiliverdi. Kısa süre sonra da iflas masasına yattı. Parlak yöneticiler, geldikleri gibi gittiler. Onlarla birlikte, hisse senedi sahibi binlerce garibanın parası da… 

Buharlaşan paralar nereye gitti?

Yine tam bu sıralarda, Telekom’un hisseleri de tabana vurdu. Hisseler değer kaybettikçe zavallı dar gelirliler, emekliler, dullar paniğe kapıldılar. Hisseleri ellerinden çıkarmak için sıraya girdiler. Telekom’u borsaya sokan, bir yandan piyasadan yüz milyonlar toplarken diğer yanda milyarlarca borç yükünün altına sokan ve tam bir çıkmaza sürükleyen zibidinin (Don Ron) de başarısızlığı ortaya döküldü. Söz konusu Alman Telekom’u olduğu için herifin işine hemen son verildi. Büyük menajerimiz on milyon mark tazminat alarak koltuğunu terk etmek lütfunda bulundu. Tabii arkada yine de biraz devlet var, şirketi çıkmazdan kurtaracak önlemler alındı. Ama bu arada milyarlar bir çırpıda buhar oldu. Kimi garibanların, kendileri için büyük servetleri, bir daha yaşam boyunca bir araya getiremeyecekleri paraları, on binlerce markı da…

Buharlaşan paralar nereye gitti?

Gariban takımları, ağızlarını hayretle açarak paraların nasıl buharlaştığına akıl erdiremiyorlar ama para su değil, buharlaşmıyor. Para, olsa olsa “ikametgah” değiştiriyor, bir coğrafyadan diğerine gidiyor, bir cüzdanda bir başka cüzdana, bir banka hesabından diğerine geçiyor. 

ŞİMDİ GELELİM GÜNÜMÜZE

Geçenlerde ABD’deki Indymac-Bank internet sayfasını tümüyle iptal etti. Bu sayfada, tasarruf sahiplerinin başvurabileceği sadece bir telefon numarası görülüyordu. Indymac’ın temelleri çatırdıyordu. Telefon numarası da Federal Yatırım Emniyet Fonu FDIC’ye aitti. Böylece finans dünyasındaki çalkantı ve huzursuzluk daha da arttı. Bundan bir hafta önce ABD finans kuruluşları borsada önemli değer kayıpları yaşamıştı.Özellikle ipotek finansmanı yapan Mae ve Fredie Mac yanı sıra yatırım bankası Lehman Brothers da bu dalgaya sürüklendiler. ABD Bankalar Denetleme Kurulu (OTS) Başkanı John Reich, bu çöküşten New York Senatörü Charles Schumer’i sorumlu tuttu. Çünkü bu senatör, 26 Haziran’da yayınladığı bir mektupta bu banka üzerine şüphelerini açıklamıştı. Dentleme Kurulu Başkanı’na göre, her ne kadar bankanın mali sorunları mevcutsa da, senatörün bu açıklaması çöküşü tetiklemişti. Konut krizinin yükselmesiyle birlikte ilkbaharda zaten çoktan beş küçük banka çökmüştü. Bilanço 32 milyar dolardı! Bu arada, ABD ipotek pazarının en büyük iki bankası, Fannie ve Freddie toplam 5,2 trilyon dolar karşılığı ipoteği ya ellerinde tutuyorlar ya da garantörlüğünü yapmış bulunuyorlar. Bu da ülkedeki tüm ipoteklerin yaklaşık yarısına denk düşüyor. Bu iki banka da zorunlu olarak düşük faizli krediler vermeye zorlanıyor. Tabii konutların değeri hızla düşüyor. Ülke çapında 400 bin konut sahibi evlerini yitirmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorlar. Şu anda ABD’de yaklaşık 100 banka iflas tehlikesiyle karşı karşıya duruyor. Falan filan…

Hem sıkıcı, hem de anlaması, içinden çıkması zor, hatta imkansız haberler. Kim kime ucuz kredi veriyor? Yitip giden yüz milyarlar hangi deliklerde kayboldu? Senatör, dürüst ve iyi niyetli olduğu için mi bu açıklamayı yaptı? Yoksa işin arkasında bir başka puşt zulası mı var? Denetleme Kurulu Başkanı neden onu suçluyor? Peki, madem bankaların zorda olduğunu biliyorlardı, kendileri neden bir şey yapmadılar? Bu arada başka bankalardan da, örneğin Citi Bank ve Meryl Lynch’den de dumanlar çıkıyor. Dünya çapındaki kredi krizi dolayısıyla bankaların hesaplarından silmek zorunda kaldıkları yaklaşık 400 milyar doların 43 milyarı Citi Bank’ın hesabına düşüyor.

ABD’de bir şeyler oluyor. Ama günümüzde bu, sadece onun sınırları içinde kalmıyor. Örneğin, Citi Bank, Almanya’daki Citi Bank’ı Fransız bankasıCredit Mutuel’e 7,7 milyar dolar karşılığında sattı. Bu satışta Fransız bankası ne kadar cari hesap ve bu arada ne kadar borç devraldı? Fransız bankasının arkasında kimler var? Kimin eli kimin cebinde? Hangi sermaye grupları hangi paraları nereden nereye kaydırıyor? Bu arada fonlar ne yapıyorlar? Almanya’daki kimi eyalet bankaları çoktan sallanmaya başladılar da federal ve eyalet hükümetleri rezaletin önünü almak için kara kara düşünüyorlar. Alman borsasında DAX 6000 puanın altına düşme tehlikesi gösteriyor. Yıl başından bu yana standart hisseler yaklaşık dörtte bir değer kaybetti. Bu 250 milyar Avro değerinde bir servetin havaya uçtuğu anlamına geliyor. İspanya, inşaat grubu Martinsa-Fadesa’yla tarihinin en büyük iflasını yaşıyor. Kimi öngörülere göre bu çalkantının bilançosu yıl sonuna dek 1,6 trilyon Avro sınırına ulaşacak: 

İNANMAK İÇİN CEVİZ BEYİNLİ OLMAK LAZIM!

Artık kapitalizmin kimi ekonomistlerinin bile akıl erdiremediği, hatta “Kapitalizmin sonu mu geldi?” sorularını sormaya başladıkları bu süreçlere, bizim pek parlak beyinli Neo-Liberallerin, değişim heveslisi eski solcuların aklı eriyor mu, bilmiyorum. Galiba benim pek aklım ermiyor. Ya da beton kafalı olduğum için yeni süreçleri kavramakta zorluk çekiyorum.

Şimdi karşı safta kapitalizme alternatif olacak, ona “dur” diyecek güç kalmadığı için, emperyalizm daha yüksek bir aşamaya mı yükseliyor? Yeni, üretime katkısı olmayan yağmacı bir sermaye dünyaya hakim olmaya mı başlıyor?

Bir zamanlar sistemin ana direği, sermayesini üretim araçlarına yatıran ve üretim sürecinde iş gücünü sömüren geleneksel sermayedar sınıfı, ekonomi ve politikadaki etkin konumunu kaybediyor. Çoğu kime ait olduğu belli olmayan, bu arada çekim merkezine üç kuruş birikimi olan on milyonlarca saf garibanın parasını da toplamış bir serseri sermaye dünyayı hallaç pamuğu gibi atıyor. Bu sermaye ülkeden ülkeye, branştan branşa atlayarak vurup, çalıp, çırpıp, kaçıyor. Firmalar alıyor, firmalar batırıyor. Kimi zaman aldığı firma da, sattığı firma da, batırıp kapattığı firma da kendisinin. Her yere parmağını sokan bir heyyüla haline gelmiş. Kimin eli kimin cebinde belli değil. 

Artık kapitalizmin genel geçer para, değer, fiyat gibi kavramlarıyla bir şeyleri anlamak olanaksızlaşmaya başladı. Çoğu değer, üretimle değil, sözüm ona, hizmetle oluşturuluyor. Bir zamanlar, 100 çiftçiye hükmeden ve onların üretiminden geçinen bir derebeyi düşünün. Şatosuna 1000 hizmetkar doldurmuş. Herkes hizmet ediyor, üreten yok! Ya da bir üretene karşı on hizmetkar besleniyor. Ve derebeyi kendi adına hiçbir hükmü olmayan banknotlar basıp dağıtıyor. Ama o banknotlar karşılığında giderek ne üretenlerin, nede hizmetkarların buğday alıp ekmek yapacak halleri kalmıyor. Çünkü derebeyi buğdayların çoğunu kendi yiyor, akraba ve tanıdıklarına, vekilharçlarına yediriyor. Bu örnek yanlış mı oldu, yoksa pek mi bayağı kaçtı? Daha iyisini Türkiye’yi de bu çarka sokmaya heveslenen neo-liberallerimize soralım.

Yukarda değindiğim serseri, çapulcu, çekirge sermaye gelecek, istediğini alıp, istediğini satacak. Karlı, karsız işleyen kuruluşları, yer altı ve yerüstü zenginliklerini, genç işgücünü istediği gibi çalıp çırpacak, sonra uygun bir zamanda arkasında bir harabe yığını bırakarak çekip gidecek. Ve bu süreçte Türkiye değişecek, ekonomisi büyüyerek gelişecek, tabii ülkeye özgürlük ve demokrasi de gelecek. Beklenti bu.

“BİR ÇEŞİT” ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ ŞART

Doğrusu ya, ülkeye bir çeşit özgürlük ve demokrasi geleceğine kesin gözüyle bakalım. Çünkü, bu çapulcu sermayenin, istediği gibi dönüp dolaşmak için bir çeşit özgürlük ve demokrasiye gereksinimi var. Onsuz varolamaz! İstediği gibi alacak, satacak, açacak, kapayacak, girecek ve çıkacak; istediğini getirecek, istediğini götürecek. O ülkede bir çeşit demokrasi ve özgürlük ne denli sınırsız olursa, o da bu faaliyetlerini o denli sınırsız yapabilir. Tabii bu arada, silah zoruyla yaptıkları var, ama o konuya değinmeyelim. Ne var ki, ben (hala değişip dönüşememiş bir beton kafalı olarak) dönüp dolaşıp aynı soruya takılmaktan kendimi alamıyorum: Bu bir çeşit özgürlük ve demokrasi, işin sermaye cephesini ilgilendiriyor. Ama başka özgürlük ve demokrasiler var ki, bunlar da onun işine gelmiyor. Çünkü cephenin öte yanındaki bazı özgürlükler, kendi doğası gereği bazı kısıtlamalar da getiriyor. Örneğin, İşçi hakları - toplu sözleşme, sendikalaşma ve grev hakkı, v.b.gibi. İşte bu cephedeki demokraside bazı özgürlükleri kısıtlayıcı yasalar da var. İş güvencesi gibi, kartel yasaları gibi, kanun karşısında eşitlik, parasız eğitim ve sağlık hizmeti gibi… Say sayabildiğin kadar. Tabii bütün bunlar da sadece kendi işine gelen bir çeşit özgürlük ve demokrasiden yana olan çapulcu sermayenin hoşuna gitmiyor.

Bu çapulcu sermaye, şimdi dünya çapında başlattığı saldırıda bir yandan bir çeşit özgürlük ve demokrasiyi alabildiğine genişletirken, cephenin diğer yanındaki özgürlük ve demokrasileri de sınırlamanın çaresine bakıyor. Sistemini silah zoruyla ya da ekonomik sızmalarla ihraç ettiği ülkelerde, zaten demokrasi ve özgürlükler onun işine geldiği gibi kuruluyor. Demokrasi ve özgürlük kavramlarının onun işine gelmeyen yanlar da içerdiği Batı ülkelerinde ise, kıyasıya bir savaş başlamış durumda. Bu ülkelerde, bugüne dek devlet, sermayenin, en başta yerli sermayenin ve onun sahiplerinin özgürlüğünü korumakla yükümlüydü. Ancak, bunu barışçıl bir ortamda sürdürebilmek için emekçi yığınlara da bir takım hak ve özgürlükler tanınmıştı. Ve devlet bu dengeyi elinden geldiğince korumaya çalışıyor, halkların yığınsal hareketlere sürüklenmesini önlemek için bir takım toplumsal yasaları yürürlükte tutuyor, bir takım hizmetleri kendi yükleniyordu. Şimdi çapulcu sermaye, devletin görevlerini yeni baştan tarif etmek için yola çıkmış bulunuyor.

Toplumsal yasalar yeni baştan yazılıyor. En başta iş yasaları “reform”lara tabi tutuluyor. Devletin ekonomi üzerindeki her türlü kontrol ve yaptırımı ortadan kaldırılıyor. Bu güne dek geniş halk yığınlarına götürdüğü hizmetlerden el çektiriliyor. Ulaşım, haberleşme, emeklilik, sağlık ve sigorta sistemleri, eğitim, enerji, hatta ordu… Ne varsa tümü özelleştiriliyor. Bunu yapmak için de her yerde aynı yaygara, aynı safsata, aynı terane: “Devlet kurumları zararına çalışarak devleti borçlandırıyor!” “Devlet kurumları pahalıya mal edip, pahalıya satıyor!” “ Bu hizmetlerde rekabet yaratılırsa, hizmetler daha da iyileşip, daha da ucuzlar!” İyi de bu özelleştirmelerde, söz konusu işletmeleri, sen-ben-bizim oğlan alacak değil ya? Nereden gelip nereye gittiği belirsiz, trilyonlarla ölçülecek boyutlara varmış çapulcu sermayedir bunlara alıcı olan! Üstelik özel sektöre devredilen hiçbir hizmetin ucuzladığı da görülmedi. Aksine, olanak bulduğu anda, işine geldiği gibi zam yapmaktan çekinmiyor. Örneğin enerji sektöründe bir eliyle petrol fiyatlarını tırmandırıyor, diğer eliyle maliyetler arttığı için elektrik ve gaza zam yapıyor. Her iki alanda da birbiri içine girift olmuş aynı sermayeler.

Burada devletten beklenen, bir yanda ekonomiden ve her türlü toplumsal hizmetten elini çekerken, diğer yanda, sözde terörizme karşı önlemler adına yurttaşları daha da sıkı denetim altına sokmak. Herkes, parmak izlerinden gözbebeklerinin harelerine dek, tek tek fişlenecek. Zaten kredi ve banka kartlarıyla kimin nerede ne alıp verdiğini izlemek sorun değil. Cep telefonları, sabit telefon hatları, internet bağlantıları, her şey kontrol altında tutulacak. Yatak odalarına varana dek insanların konuşmaları dinlenebilecek. Bütün bu veriler istendiği gibi kayda geçilecek. Yurttaş, çapulcu sermayenin iktidarına zarar vermeyecek özgürlüklerle yetinecek. İş bulduğunda uslu uslu çalışacak. Vergi verecek. Tüketebildiği kadar tüketecek. İş bulamadığında boynu bükük, yedekte bekleyecek. Demokratik seçimlere katıldığını sanacak, ama çapulcuların değişik kesimlerine oy vermek zorunda kaldığının farkında olmayacak. Kısacası, zavallı bireyler olarak talan piyasasında varlığını sürdürecek. Devlet de tüm kontrol ve yaptırım mekanizmalarını onlara yöneltirken, bir yandan da gerekli görüldüğünde, buharlaşan Dolar ve Avro’ların açığını kapatmak için tüm kaynaklarını harekete geçirecek. Şimdi Avrupa’da neo-liberallerin sürdürmekte olduğu mücadelenin sonul amacı budur. Bunun için parlamento üyesi adı altında lobi sözcüleri ortalığa salındı. Bunların sayısı giderek çoğalıyor Avrupa’daki bu mücadelenin tarafları yaptıklarının farkındalar.

Bizim neo-liberallerimize gelince… Benim onlara söyleyecek bir lafım yok. Çünkü onlar, henüz yeni yeni ortaya çıkıyorlar. (Aslında yeni değil, İkinci Tanzimat’ta başladılar.O dönemde de yenilik adı altında, Avrupa’lıların rahat çalışabilecekleri bir ortam yaratılmaya çalışılıyordu. Ama o konuya şimdi girmeyelim) Bireysel özgürlüklerin savunuculuğuna yeni yeni soyunuyorlar. Bu bağlamda çok orijinal fikirler ortaya attıklarını, böylece ülkede özgürlük ve demokrasi ortamını geliştirmeye katkıda bulunacaklarını sanıyorlar. Ne var ki, bence bu yeni mücahitler, “kim için özgürlük ve demokrasi”, “neye yarayan reform” sorularına açık bir yanıt aramadıkları sürece, yukarda değindiğim bir çeşit demokrasi ve özgürlüğün sözcülüğünü yaptıklarının fakında olamayacaklar. Eğer aralarında gerçekten iyi niyetli, içi insan sevgisiyle dolu olanlar varsa -ki var olduğuna inanıyorum- her attıkları adımda, kendilerine ve çevrelerine bu soruları sormalıdırlar. Buna verecekleri yanıta göre de yol almaya devam etmelidirler.

Soracak olanların yolları açık olsun. Sormamakta direnenlerse, günü gelince…

Son bir rica:

Bu buharlaşan paralar nereye gidiyor?
- Oransal olarak bunlar kimin paraları?
Bu sorular üzerine beni aydınlatabilirsen sevinirim. Yoksa belki, özellikle neo-liberal çevrelerden tanıdıkların varsa onlara sor. Belki onlar bilirler.

Yakında yazmak üzere gözlerinden öperim