DÜNYA’DA NELER OLUYOR - II (GÜRCİSTAN)


Ataman Aksoyek - 01/09/2008 16:49:13 (1144 okunma)

DÜNYA’DA NELER OLUYOR - II

(GÜRCİSTAN)

Gelelim Gürcistan olayına ;
Evvela, genelde pek sözü edilmeyen (veya benim edildiğini fark edemediğim) Medvedev’in, çok önemli gördüğüm, bir önerisinden söz etmek istiyorum;

Medvedev, RİA Novosti ajansının bildirdiğine göre ; 3 Haziran’da, çok geniş bir çevreyi ve özellikle Avrupalıları ilgilendiren ve onları karar almaya zorlayan bir öneri yaptı. Daha sonra da değişik vesilelerle bu öneriyi tekrarladı, genişletti. En son İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano ile karşılaşmasında önerisini tekrarladı.

Rusların önerisi, Geniş Avrupa’nın güvenliğini teminat altına alan, Avrupa ve Atlantik ülkelerinin katılacağı yeni bir güvenlik yapılanmasıydı. Medvedev, önerisini şöyle formüle ediyordu ; “Avrupa ve Atlantik ülkelerinin bağımsız devletler olarak katılacağı, zorlayıcı hükümler taşıyan, Avrupa’nın güvenliğinin tartışılacağı bir Pan-Avrupa anlaşmasını bağlayacak konferansın toplanması.”

Medvedev, geçen Haziran ayı içinde Federal Almanya’ya yaptığı ziyarette, Avrupa’nın güvenliği konusunda, hukuksal olarak bağlayıcı bir anlaşmanın yapılması için toplantı önerisi olumlu karşılandı. Bu Avrupa’nın geleceği için yeni bir umut, olumlu bir açılım getiriyordu. Ve, Özellikle AB’nin eski üyelerinin bu öneriyi önemli ve ciddi bulduklarını sanıyorum.

Belçika’daki ”dedefansa” kuruluşunun 19.07.2008 tarihli bülteninde Avrupa’nın ufuklarında, Gürcistan gibi, acilen çözüm bulunması gereken kara bulutların ve çıkmaz sokakların oluştuğunun bilincinde olduklarını not ediyordu. Yorum, Gürcistan sorunun ardındaki iki, hatta üç yüzlü, çözüm getirmeyen tutumların, söylevlerin soruna çare olamayacağını, durumun tehlikeli, sürtüşmeye açık ve patlayıcı olduğunu vurguluyordu.

Yorumda, Batı’nın Rusya’ya bakışının soğuk savaş döneminden kalan, ABD etkisindeki, Rusya karşıtı bütün elemanların da katıldığı, Doğu’ya doğru genişleme, füze üstleri kurma, alacalı devrimler girişimlerinin kışkırtıcı, sorumsuz olduğunu ve Rusya’nın “kırmızı çizgilerini” zorladığını söylüyordu. Batı’nın propagandayla yoldan çıkarılmış çarpık bakışının temeli, demokrasiyi gerekirse zorla Doğu’ya götürmede toplanıyordu.

Batı basını içinde Rusya Federasyonuna olumlu bakan hemen hemen hiçbir köşe yoktu. Komünizmin bitmiş, Rusya’nın pazar ekonomisi içinde yer alma için harcadığı bütün gayretlere rağmen Batı için, Soljenitsyne’in memleketi hala “l’arcipel du goulag”tı. Vladimir Poutin de KGB ajanı idi, Pekin Olimpiyat süresinden istifade eden Kötü Rusya, Zavallı Gürcistan’a saldırmıştı.

09 – 11. 2007 tarihinde 43. Münih Güvenlik politikası İçin Konferans’ta, Başkan Putin Rusya Federasyonu’nun kırmızı çizgilerini çok açık şekilde çiziyordu ; (http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=31192&zoneid=7) Gürcistan Rusya Federasyonu için bir kırmızı çizgiydi. Ve, görüldü ki; Rusya’nın, kimya endüstrisi daha gelişmiş olduğundan, kırmızı çizgisi, olaylar karşısında kolay silikleşmiyordu.

Doğal olarak, bu anlamsız, tehlikeli yaklaşım, gelişmeler ve strateji Rusya ile çatışmayı zorunlu hale getirecekti. Bu konumun bilincinde olan Medvedev’in önerisi, tehlikeli şekilde yükselen tansiyonun düşmesini, olumlu dengelerin oluşmasını, ilişkilerin düzeltilmesini amaçlıyordu. 

Avrupa yakasında durum karmaşıktı ; hiç kimse, öneriyi yararlı bulsa da, ciddi şekilde sorumluluk üstlenip harekete geçmeye veya olumlu bir cevap vermeye cesaret edemiyordu. Şimdi emekli olmuş, DGI’de Komiser danışmanlığı yapmış olan bir İtalyan dostum, geçen gün konuşmamızda, bu önerinim özel toplantılarda hafif hafif tartışıldığının söylüyordu. Avrupa Birliği mekanizmalarında yer alan beyinler yaşanan dengesiz durumdan rahatsızdılar ve önlerine çıkan fırsatı düşünmek istiyorlardı.

Avrupa’da Doğuya doğru genişlemeyle ilgili iki düşüncenin varlığından söz edebiliriz ; Birincisi ; 1990 – 1991 yıllarında başlayan, ABD destekli ve NATO kaynaklı, ne pahasına olursa olsun Doğu Avrupa’ya doğru genişleme, o bölgeye hakim olma. Bu akım, 1998 yılına kadar eski Varşova Paktı üyelerini NATO üyesi yaparak ve Yelsin döneminde Rusya’ya vahşi kapitalizmi ihraç ederek sürdürüldü. İkinci akım, Avrupa’nın Rusya’ya gereksinimi olduğunu görüyor, oluşan post-gangster yapıda Pazar ekonomisinin yaşamasının mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Pazar ekonomisinin yerleşebilmesi için belli bir “yaşanabilir”, “demokratik” düzenin yerleşmesi zorunluydu. Putin’in işleri düzeltmeye başlaması pek çok AB düşünürüne cazip geliyordu ve hatta zaman zaman destekledikleri bile söylenebilir. 

Ticaret düzgün ortamlarda gelişebilirdi. Kapitalizmi kabul etmiş olan yeni Rusya Federasyonu’nun da istediği buydu. Putin’de bir dönem, ABD’nin yaklaşımın dostça olduğuna inandı. Yeltsin döneminin getirdiği dağınıklıktan çıkabilmek için krizlerin olmadığı bir süreye gereksinimi de vardı. ABD ile yaklaşabilmek içini Rusya’nın Küba ve Vietnam’daki askeri üstlerini boşalttı. AGİT’e girdi.

Buna karşılık ABD’nin yaklaşımı Balkanlara, Kafkaslara ve Polonya’ya, Rusya’yı tehdit eden, askeri üstler kurmak oldu. Yıldızlar savaşı projesini buz dolabından çıkardı. ABD’nin dolaylı NATO destekli stratejisi, Rusya Federasyonu’nu “gıdıklamaya” devam ediyordu. Alacalı devrimler yapılıyor. Füze üstleri, Rusya’nın değişik sınırlarını zorlayan askeri üstler kuruluyordu. ABD, enerji kaynaklarına tek başına ve tam hakim olmak istiyordu. Hiçbir şekilde, hiç kimse ile paylaşmak istemiyordu. Bu konuda da, temelinde “ortak evimiz Avrupa” içinde uzlaşma yanlısı Rusya ile çelişiyorlardı.

Medvedev’in önerisinin gerçekleşmesinin, ABD için, en tehlikeli tarafı, NATO’nun “kıymet-i harbiyesinin” kalmaması idi.

Yukarıda değindiğim gibi, son günlerde, pek çok “think-tank” değişik yayınlarında Kafkaslarda dolaşan sürtüşme tehlikesine dikkatleri çekmekteydi. Edward Şvardnatze, Alacalı Darbe ile uzaklaştırılırken Ülkede bir iç savaş çıkmasından korktuğunu söylemişti.

Dr. İlyas Kamalov, Gürçistan’ın Osetya’ya saldırmasının sürpriz olmadığını ve belli bir süreden buyana hazırlandığını söylüyor. Gürcistan, ordusunu yenilenmeye yönelik reformlar yapmıştı. Saakaşvili’nin iktidara gelmesinden buya devamlı olarak silahlandırılıyordu. 2003 yılında askeri harcamaları 30 milyon dolarken bu sayı 2007 yılında bir milyar doları bulmuştu. Son dönemde, silahların kaynağı ABD değil, İsrail olmuştu. 30 bin olan asker sayısını, 100 bin savaşacak kişiye çıkarmıştı. Ordusu, ABD ve İsrail’li uzmanlar tarafından eğitilmekteydi. Rus basını, savaşta ölenler arasında siyahi Gürcülerin olduğunu yazdı

07.07 akşamı korkulan çatışma başladı. Halbuki, 07 Ağustos akşamı, Saakaşvili’nin Ulusal TV’sinde yaptığı konuşmada dinleyenlere, herkesi memnun edecek politik bir çözüm aradığının izlenimini vermişti. Ancak, aynı akşam Gürcü birlikleri, Gürcistan’dan ayrılan Güney Osetya’ya başkentini bombaladılar. Sivil halka kırım yapmaya başladılar. BM tarafından da görevi tanınmış barış gücü olarak Güney Osetya’da bulunan Rus askerlerinin 15’ini öldürdüler, pek çoğunu yaraladılar. Rusya, saldırıya uğrayan askerlerinin korumak için harekete geçti. (Herhalde, öldürmeyip başlarına çuval geçirselerdi Rusya da olayı sineye çekerdi). Bağımsız ve hür basın (yerlisi, yabancısı), Gürcü askeri güçlerin, Güney Osetya’da taş taş üzerinde bırakmadıklarını, çok sayıda insanı öldürüldüğünü, pek çok sayıda insan, kırımdan kurtulabilmek için, göç etmek zorunda kaldıklarından söz etmiyordu ama. Güney Osetya’nın başşehri, uzun bir süre susuzluk, elektriksizlikten çaresiz haldeydi.

Çatışmalarla ilgili en ilginç bilgiyi, daha sonra Gürcistan’a giden, Sosyalist hareketin içinde iken son başkanlık seçimlerinde, Sarkozy’yi destekleyen Fransız Filozof Bernard- Henri Lévy, Le Monde gazetesinde yayınladı gezi raporunda buluyoruz. 

Gürcistan’a vardığında ilk dikkatini çeken, endişe verecek şekilde, askeri bir varlığı hissetmemesi olmuş. Dolaşmaları süresinde direnmek için hazırlanan hiçbir askeri harekete şahit olmamış. Polis teşkilatı için de aynı gözlemi yaptığını söylüyor. Rus tanklarının her ilerleme haberi bir panikle cevap buluyormuş.

Filozof, gördüğü tabloyu yorumlamaya çalışıyor ; belki ordu zayiat vermemek için gizleniyordu veya Başkan Saakaşvili, savaşmama kararı almıştı diyor. Aynı panik halini resmi kişi ve makamlarda da izlemiş. Sanki, dışardan gelip kendilerini kurtaracak bir güç bekliyorlarmış. Dostlarının neden görünmediğini sorgular gibiymişler ; Filozof, Soros bursları ile yetişmiş Gürcü liderlerin,“Demokrasinin vitriniyiz, Putin’in alternatifiyiz, Gürcü-Amerikalı bir başkanımız, İngiliz- Gürcü başbakanımız, İsrailli-Gürcü bir savunma bakanımız var. Bizi desteklemenizin tam zamanıdır” dediğini duyar gibi olduğunu söylüyor.

Bernard-Henri Lévy’nin anlattıkları arasında Rus Generali Vyachistas Borisov ile olan konuşması da var. General, Gürcü kolluk güçlerinin ortadan kaybolduğunu ve düzeni sağlamak için orada kalmak zorunda olduklarını ve İsrail’in, yedi yıldan buyana, Gürcistan’a verdiği (resimlerini göstererek - İnsansız uçaklar, roketatarlar, Sukhoi avcı bombardıman uçaklaı, Scorpion helikopterlerinin verimini arttıran elektronik cihazlar Tabor makineli tüfekleri, karadan havaya ve havadan karaya atılan füzeler) silahları toplamadan ayrılamayacaklarını söylemiş.

Bu çatışma Avrupa’yı doğrudan ilgilendiren Eski-Yugoslavya çatışmasından sonra ikinci çatışmaydı. Avrupa bu sefer ABD bu işe karıştırmadan çözmek istiyordu ama ne askeri ne de politik gücü buna izin vermiyordu.

Olayla ilgili olarak, BBC’de bir söyleşi yapan Oxford Üniversitesi’nden ünlü tarihçi Prof. Mark Almond’un söyleşisinden bazı ifadelerinden alıntı yaparsak durumu daha iyi anlatabilirim diye umuyorum ; (çeviri BBC’nindir)

“…Krizin en doğru nedeni, Gürcistan Cumhurbaşkanı Saakaşvili’nin Güney Osetya’yı askeri güçle tekrar ele geçirmeyi denemesidir…”

Bu da iki nedenden ötürü, Rusya’nın karşılık vermesini doğurdu ; birinci neden bölgedeki Rus barış gücü askerlerinin varlığı, diğeri ise Güney Osetya vatandaşlarının büyük çoğunluğunun Rus pasaportu taşıyor olmalarıydı…..”

“….Nasıl olup da kimsenin, bu işgale Rusya’nın askeri anlamda nasıl tepki vereceğini hesaplamamış olduğunu tahayyül etmek çok zor.

Bu kararı alırkan, Gürcistan Cumhurbaşkanı’nın aklında olup bitenlere dair tek söyleyebileceğim, muhtemelen, Saakaşvili’nin Rusya’nın bu tür durumlarda geri adım atmasına alışmış olması.

Gül devriminden bir yıl sonra da Saakaşvili’nin ülke içindeki muhaliflerinden ve Acar bölgesinin kontrolünü alinde tutanları bu bölgenin yönetimini Saakaşvili’ye bırakmaya ikna etmişti. Dolayısıyla Saakaşvili, Rusların geri adım atmasına alışıktı.

“…. Aslına bakarsanız, bence Ruslar tüm bu olayların olmamasını tercih ederlerdi….”

“…Amerika ve İngiltere ise Kosova’nın nevi şahsına münhasır bir durum olduğunu dolayısıyla Kosova’nın bağımsızlığını tanımanın sorun yaratmayacağını savunuyordu…”

“….Amerika Birleşik Devletleri Gürcistan’ın hem demokratikleşme süreci hem de NATO’nun genişlemesi bağlamında bir model ülke olmasını istiyordu…”

“….bence kırizin NATO’nun genişlemesine olumsuz etkileri olmuştur, sonuçta şimdilerde Almanya’dan Türkiye’ye kadar pek çok NATO üyesi ülke, Gürcisan’ı müttefik olarak kabul etmenin ne kadar doğru olduğunu tekrar sorguluyorlar…. Çünkü bu krizle birlikte savunmaya yönelik konumlanan NATO’nun küçük bir devlet tarafından bir savaşa çekilme riski de ortaya çıkıyor….”

“….Bölgede yeni bir kriz doğması riski önümüzde duruyor. Bence Rusya’nın bölge bağlamında istemediği şeylerden biri Türkiye ile ilişkilerinin kötüye gitmesi….”


Değişik TV kanallarına çıkan bilim adamları, Sarkaşvilli’nin bu çatışmayı başlattığını, sorumsuzluğunu vurguladılar.

Çatışmaların başlamasıyla, Avrupa Birliği başkanlığını yürütmekte olan, Başkan Sarkozy, Fransız Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner ile birlikte Moskova ve Tiflis’e gitti. Tarafların, kerhen, altı maddeli bir uzlaşma üzerinde anlaşmaya varıldı.

Uzlaşılan belgenin sakıncalı tarafı, hemen hemen bütün maddelerinin formülasyonlarının kesinlik ve sarahatten yoksun olmasıydı. Değişik anlamlar verilebileceği gibi, değişik şekillerde de yorumlanabilir formülasyonlar içeriyordu. Fransız Dışişleri bakanı da, basınla yaptığı konuşmada bu eksiklikleri kabul etti.

vAskeri Hareketler durdurulacaktı ; Bu çok yuvarlar bir söylemdi. Zaman ve müeyyide konmamıştı. Kontrolü düşünülmemişti. Ama, imzalanmayı müteakip ateş kes sağlandı.

vİnsani yardımlar için geçişe izin verilecekti ; Kim ?, ne ?, nasıl ? Nereden ? vs. gibi sorular belirtilmemişti.

vMevcut Güçler çekilecekti ; nereye kadar ? ne zaman ? Ne kadarı ? ve benzeri sorular açık bırakılmıştı.

vAbhazya ve Güney Osetya’nın statüleri ne olacak belirtilmemişti. Görüşülecekti. Ama, Saakaşvili için Abhazya (Gürcistan’ın % 12’si) ve Güney Osetya (Gürcistan’ın % 5’i) Gürcistan’ın parçalarıydı. Rusya için, halk oylamasıyla özgürlüklerini ilan etmiş devletlerdi. Bu ülkelerin halkının çok büyük bir kısmı, 2002 yılından buyana; Rus pasaportu taşıyordu.

vÇatışmalı bölgeye bir barış gücü konuşlandırılacaktı ; AB’nin üyelerinin (özellikle eski üyelerin) bu yolda politik bir eğilimleri görülmüyordu. Olsa olsa, 500 – 600 kişilik bir gözlemci gücü yollanabilirdi. Konu, AB üyeleri tarafından konuşulmadığı ve karara bağlanmadığı için havada kalıyordu. Nitekim, dışişleri bakanları olağanüstü toplantısında da bu konuda bir karar çıkmadı.

vGürcistan bağımsız bir ülkeydi. Bu konuda Rusya’nın bir itirazı yoktu. Ancak, düşman bir Gürcistan’a tahammülü yoktu.
Görülmektedir ki, Sarkozy’nin uzlaşma protokolü sorunu çözmeyecek, hatta daha karmaşık hale getirecektir.

Yukarıda sözünü ettiğim Bernard-Henri Lévy, gezi raporunda, Sarkozy – Saakaşvili tartışmasını da hikaye ediyor ; Moskova’dan getirdiği metni Sarkaşvilli’ye imzalatmak istiyor. Gürcistan Başkanının itirazları var. Sarkozy’nin, Medvedev’le konuşulması lazım. Gece geç saat ve Medvedev saat 21:00 de uyumuş. Uyandırmayı ret ediyorlar ve ertesi günü saat 09:00’un beklenmesi lazım. Sarkozy, işi bir an evvel bitirip geri dönmek için acele ediyor ve Saakaşvili’yı imzalaması için sıkıştırıyor. Sesini yükselterek “ …başka bir olanağın yok “Micha” gerçekçi ol, Ruslar, seni yerinden etmek için geldiklerinde, dostlarının hiç biri senin için küçük parmağını kımıldatmayacaktır…” ateş kes müzakereleri böyle olmuş.

Ağustos’un (2008) ilk haftasında olağanüstü toplanan AB dışişleri bakanlarının yaptıkları açıklamada, Baltık Ülkeleri, Polonya, İsveç ve İngiltere’nin baskısıyla, Rusya’ya yönelen bütün eleştirileri tekrar etmişler. Ancak, ABD’nin savaşı kışkırttırıcı söyleminden, Rusya’yı saldırgan olarak gören, doğrudan karşı alan ve açık bir çelişkiye yol açacak deyimlerden kaçınmışlar. Rusya karşıtı ülkelerin bölgeye asker yollama, ambargo koyma önerilerini kabul etmemiştirler.

Değişik çevrelerin yazdığına göre, bildiriye Federal Almanya Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier’in sitili hakim. Bu konuda Alman Dışişleri Bakanı’nın, Fransız, İtalyan, Finlandiya Dışişleri bakanları tarafından da desteklendiği biliniyor. Toplantıdan evvel Alman Dışişleri Bakanı “tek yanlı bir suçlamaya karşı olduğunu, önemli olanın bölgenin bir an evvel dengesini bulmasının olduğunu” açıklamıştı. Steinmeier, toplantıdan sonra,“bölgede sükunetin Rusya’nın işbirliği olmadan gerçekleşemeyeceğini” vurguladı.

Steinmeier’in tutumu, Dr. Merkerl tarafından da desteklendi. Başbakanlık sözcüsü, Thomas Steg, 14 Ağustos günü yaptığı açıklamada“Başbakan’ın Başkan Medvedev ile yaptığı Sotschi konuşmasında iyimser izlenimleri olduğunu……………Abartılı davranışlardan sakınılması gerektiğini” söyledi. Dr. Merkel’in ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice yaptığı toplantısından sonra tutumunda bir sapma görülmekte. Ancak, Rusya’da büyük yatırımları olan Alman Finans çevrelerinin bu, sözde de olsa, değişmeyi destekleyeceği olasılığı zayıf. Dr. Merkel, ABD formülasyonlarını kullanmaya başlarsa, Almanya içinde de görüş ayrılıkları başlayabilir. Federal Almanya ekonomisi, küçülmüş iç satın alma gücüyle, tamamen ihracata yönelik bir makine haline gelmiş durumdadır. Rusya’dan vazgeçemez.

Alman dış politikasının ağır topları da bu konuda dikkatliler. Rusya’ya yaptırımlar söz konusu olduğu zaman, Willy Brandt’ın, Doğu Politikası’nın mimarı ve uygulayıcısı olan eski bakan ve devlet bakanı (1972 – 1974) olan Egon Bahr, “Batı’nın temel ilkelerine bağlı kalması, ancak ölçüsüz tepkilerden kaçınması gerektiğini” vurgulamış (Deutsche Welle) Devam eden Bahr, “Uluslararası düzenin korunması gerekiyor…. Anlaşmalar uyulmalı çatışma yaratmak yerine şiddet uygulamama, sükunet ve işbirliği gibi temel ilkelerin AB ve NATO içinde temsil edilmesi şarttır. Değişmemesi gereken ikinci husus da, Rusya ile işbirliğinin devam ettirilmesi şarttır …”. Küresel bir aktör olan Rusya’yla işbirliğinin önemini de şu sözlerle vurgulamış. “ Örneğin, Afganistan’daki askeri faaliyetlerimizi Rusya’nın işbirliği olmadan güvence altıma alamayız. Bu ABD için de geçerli…”

Alman Dış politika Enstitüsünden Henning Riecke, “…Avrupa Birliği’nin, Rusya2Nın dış politikasını etkilemesinin mümkün olmadığını” vurguladıktan sonra, “… uzun vadeli düşünmek gerekiyor…. “ demiş.

2008 yılı ikinci üç ayı sayılarına bakılırsa, Avrupa’nın gelişmesi durmuş ve gerilemeye başlamıştır. Üç bölüme ayrılmış dünya ekonomisi önünde, ortada duran Avrupa, kriz içinde olan ve henüz çıkış kapısı görülmeyen yan (ki Avrupa buradadır) veya yavaşlamakla birlikte hızla gelişen yan arasında bir seçim yapmak zorundadır.

Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunluğu Rusya Federasyonu ile iyi ticari ilişkilerinin bozulmasını istemiyorlar. Ama ABD ile olan ekonomik, jeopolitik ilişkilerinin bozulmasını da arzulamıyorlar. AB ülkeleri dar bir alana kötü sıkışmış bulunmaktadır. ABD, devreye kendisi doğrudan girmek yerine AB’yi itmektedir. Avrupa enerji bakımından Rusya’ya bağımlıdır. Rusya, Avrupa için her yıl büyüyen en büyük pazar olarak da çok önemlidir. Özellikle Federal Almanya için ; 2008 yılının ilk yarısında, Federal Almanya’nın Rusya’ya olan ihracatı % 50 artmış ve 29 milyar €’yu bulmuştur. Berlin Ekonomik araştırmalar Enstitüsü’nden Christian Dreger, “Rusya ekonomik gelişmesiyle önemli bir ülke, başka ülkelerin azalan satın alma gücünü telafi ediyor” diyor. 

Özellikle krizde bulunan otomotiv sanayi için nefes alma deliğini oluşturuyor. Bu özellik, Renault, Fiat ve diğerleri için de söz konusuydu.

Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra Rusya, ABD’nin özel bahçesi haline gelmişti ve Avrupa ülkeleri bu büyük zenginlikten ve pazardan istedikleri gibi yararlanamıyorlardı. ABD, çöken sosyalist ülkelere ekonomik ve askeri olarak yerleşmekteydi. Avrupa bundan rahatsızdı. Afganistan ve Irak harplerinden sonra, AB’nin bazı ülkeleri ABD’yi dengeleri bozan, AB’nin çıkarlarını tahrip eden bir unsur olduğunu daha açık olarak görmeye başladılar. ABD ile ticaret cazibesini kaybetmeye başladı; ticarette kullanılan “dolar” değeri olmayan bir kağıt olmaya başlamışken, Rusya’dan sıcak para akmaya başlamıştı.

Afganistan ve Irak savaşlarıyla ABD, AB için bir bölücü unsur halini de almaya başlamıştı. ABD, eski sosyalist ülkelere yerleşmekte ve bunu NATO’yu kullanarak yapmaktaydı. ABD’nin Polonya’ya ve Çek Cumhuriyeti’ne ikili anlaşmalar ile, yerleştirmek istediği radar ve füze üstleri Avrupa’nın da güvenliğini tehlikeye atıyordu. Ve, ABD bunu AB’ye rağmen yapmaktaydı.

ABD, Balkanlara ve Kafkas ülkelerine de yerleşmeye başlamıştı. Askeri üstler kurmaktaydı. 2006 yılında Konrad Adenauer Vakfı bu gelişmenin tehlikesine işaret ediyordu. Kosovo’nun bağımsız ülke olma sürecinde Alman Dışişleri bakanı Steinmeier, “Kosovo kararı güç bir karardı. Dış politikada Rusya’nın tahammül sınırlarına dayanmış bulunmaktayız” demişti.

Avrupalılar dile getirmeseler bile, unutmamış olmaları gerek ; ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Irak Savaşı’nı desteklemeyen Fransa, Federal Almanya gibi ülkeleri eleştirmiş, “Fransa ve Almanya’nın Eski Avrupa olduğunu” söylemiş, “yeni adaylıklarla, Avrupa’nın merkezinin doğuya kaydığını” eklemişti. ABD, Yeni Avrupa’yı, Eski Avrupa’nın karşısına koyuyor ve artık onlarla iş yapmayı hesaplıyordu.

Yüksek sesle dillendirilmese dahi değişik yerlerde uyarı sesleri geliyor. Fransız “Les Echos” (14.08) gazetesi, “Başkan Bush döneminin sonunda ABD’nin ekonomik ve politik olarak bir gerileme içine girdiğini ve Avrupa’nın bu fırsattan yararlanarak etkinliği arttırması, askeri olmasa bile ekonomik olarak birinci ligde oynamaya başlaması gerektiğini” söylüyordu. Yorum, Başkan Sarkozy’nin Gürcistan sorunu ile ilgili olarak gel-gitlerini de belli bir başarısızlık riskini taşıdığını 27 AB üyesini ortak bir noktada buluşabilmesinin mümkün olmadığına işaret ediliyordu. 

Pek çok politik yorumcu ve TÜRKSAM bülteninde, Gürcistan’ın bu harekete ABD, AB ve NATO’nun (ve hatta Türkiye’nin) tarih belli olmasa bile yapılacağından haberlerinin olduğunu ve Mihail Saakaşvili’nin danışmanlarıyla birlikte hazırlandığını söylüyorlar. Bu nokta’da söylenenler çok değişik. Fransız TV kanalı F24’te bir söyleşi yapan Gürcistan’ın Fransa Büyükelçisi Mamouka Kudava, Saakaşvili’nin yaptığına bir “poker” hamlesi denebileceğini ve buna ABD tarfından itildiğini söyledi. Aynı kanalda, aynı gün, başka bir program’da bir söyleşi yapan Gürcistan’ın eski Dışişleri Bakanı Salomé (Kashia) Zourabichvilli, kendi ilişkilerinden öğrendiğine göre, ABD ve AB’nin uyarmalarına rağmen bu kararı Saakaşvili’nin aldığını söyledi.

Sırası gelmişken, kendi ilişkilerinden söz eden, Bayan Zourabichvilli’den iki kelime ile söz etmenin yararlı olacağını düşünüyorum. Bayan Zourabichvilli, Gürcü asıllı, eski bir dışişleri bakanı olan babası 1920 yılında Fransa’ya göçmüş. Kendisi 18 Mart 1952’de Paris’te doğmuş. Eğitimini Fransa’nın en ünlü okullarından l’Institut d’étude politiques de Paris’te tamamlamış. Mastır çalışmasını Colombia Üniversitesi’nde yaptığı dönemde Zbingniew Brezezinki’nin talebesiymiş ve 1974 yılında Fransız Dışişleri Bakanlığına intisap etmiş. Önemli iç (Stratejik konularda Bakan ve başbakan danışmanlığı, stratejik işler dairesi başkanlığı, vs.) ve dış (Büyükelçi olarak, Fransa’nın AB nezrindeki daimi temsilcisi, NATO temsilciliğinde 1. Müsteşar, Gürcistan Büyükelçiliği) görevlerde bulunmuş. Çıkarılan özel bir kanunla Gürcistan vatandaşlığı (çifte vatandaşlık) verilmiş (20.03.2004) ve daha sonra Dışişleri bakanlığına getirilmiş. Halen, muhalefet partilerinden birinin başkanı ve muhalefetin önde gelen üç kişisinden birisi. Gürcistan’da 10 yıl yaşamadığı için Başkanlığa adaylığını koyamıyor.

11.08.2008 tarihli “Revues de Presse / Française” de, Fransız basınının köşe yazarlarının (L’Humanité, Liberation, La Croix, La Republique des Pyrnées, Sud-Ouest, L’Est Républicain, Ouest-France, l’Alsacs, Le Republicain Lorain, Dernieres Nouvelles D’Alsace, Le Journal de la Haute-Marne, La Charente Libre) ağız birliği etmişçesine (değişik nüanslarla) Gürcistan’ın, Güney Osetya’ya hücum ederek “…..Rusya’yı tahrik ettiğini, bundan zararla çıkacağını. Bunun uzun zamandan beri Avrupa’nın olmasından korktuğu şey olduğunu. . . . . . Bu akılsızca yapılan hareketin, NATO’ya bir an evvel girmek için yapıldığını . . . . . Hırslı Saakaşvili’nin, ülke içinde başa çıkamaz hale gelen güçlüklerden, yıpranmış iktidarını kurtarmak için dikkatleri başka yere çekme operasyonu olduğu . . . . Aklın, dev “ayıyı” gıdıklamanın neresinde olduğu . . . . ” yorumları yapıldı.

Alman yazılı basınında, TV kanallarında yapılan yorumlarda aynı görüşleri izledik. Örneğin, Die Welt’te, Michael Stürmer, Gürcistan üzerine uzun yorumuna başlık olarak “Affedilmez Saakaşvili”yi seçmiş. Güney Osetya’ya askeri bir baskın yapmasını “ateşle oynamak” olarak nitelendiriyor.“Tiflis’in, kendisini NATO üyesi gibi gördüğünü, Bükreş’i doğru okuyamadığını, yanlış analizler yaparak, yanlış stratejiler ürettiğin, Berlin’i ziyaretinde bunun kendisine anlatıldığını” söylüyor. Frankfurter Rundschau’un Avrupa Güvenliği Uzmanı olan, Markus Kaim, ile yaptığı söyleşide; “AB’nin olanaklarının çok kısıtlı olduğunu”…..”bu çatışmanın derinliğini göremediğini, Rusya olan ilişkilerinde çok dikkatli olması gerektiğini, somut talepler ve koşullar öne sürmesinin gerektiğini ancak, tam bir birliktelik sağlayabilirse ağırlık kazanabileceğini” söylüyor.

Büyük bir olasılıkla, AB, Rusya’ya karşı çok büyük bir hamle yapamayacaktır ve bütün yüksek sesli söylemlerinin sonunda da prestij kaybına uğrayacaktır. Bu sonuçtan en zararlı çıkacak olan Sarkozy ve en karlı çıkan da Dr. Merkel olacaktır.

TÜRKSAM Başkanı Sinan Oğan’ın 09.08.2008 tarihli yorumu da, yaklaşık olarak, aynı doğrultudaydı. Oğan, Saakaşvili’nin stratejik amaçları arasında ;


oRusya’yı etnik bir savaşın içine çekerek “saldırgan ülke” olarak göstermeyi,

oTek başına baş edemeyeceği Rusya’ya karşı ABD ve NATO’yu çekmeyi,

oNATO’ya giriş sürecini hızlandırmayı,

oABD seçimlerini Obama’nın önünü kesilmesini, (ki bu değişim görüldü, Daha sonra da Putin vurguladı)

oBu karmaşada, İsrail’in İran’ı vurması olasılığını, sıralıyor.


Analizin genel havasından Oğan’ın, başarılı olamayacağını bilmesine rağmen savaşı çıkaran kişi olarak Saakaşvili’yi gösterdiğini anlıyorum.

Gürcistan’da yapılan 21. Mayıs 2008 Genel seçimlerle ilgili Hasan Kanbolat’ın yaptığı analizde (08.06.2008) ; “Sandıktan değişim çıkmadığını” ancak ülkede gerilimin arttığını, Alacalı Devrim’de Saakaşvili ile birlikte olan muhalefetin liderlerinin Saakaşvili’yi seçimlere hile karıştırmakla, Polisi, Tiflis’te muhaliflere karşı zor kullanmakla, Hükümeti, aydınlara karşı baskı yapmakla suçladıklarını, Saakaşvili’nin partisi’nin oy oranının % 59,31’ini alabildiğini, karizmatik bir liderden yoksun çok parçaya bölünmüş olan muhalefetin oylarını ikiye katladığını söylüyor. Yorumcular, Saakaşvili’nin Gürcistan içinde zor durumda olduğunu da işaret ediyorlar.

Rusya Saakaşvili’ye güvenmediği gibi, Saakaşvili de Rusya’dan nefret etmekte olduğu bilinmekte. Bu iki yanın barış içinde yaşayabilmelerini mümkün olmadığı rahatlıkla tahmin edilebilir. Saakaşvili’nin başında olduğu bir Gürcistan’ın Rusya ile uzlaşabilmesini düşünmek çok güç. 

Saakaşvili’nin arkasında bir halk desteğinden de olduğunu söyleyemeyiz. Muhalefet bu koşullarda Saakarvilli’nin görevinden ayrılmasını istemektedir. Ana muhalefet partisinin başkanı Levan Geçeçiladze, Ekim ayında başkanlık seçiminin yapılmasını istemektedir. Gürçistan halkında yükselen “ülkesini maceraya atan başkan gitmelidir” sözleri batı basınına yansımamaktadır. Muhalefet liderlerinden bir başkası olan Kaxa Bendukadze, hemen seçimlerinin yapılmasını istemektedir. Eski Devlet Başkanı Eduard Şeverdnadze de Saakaşvili’yi eleştiren ve gitmesi gerektiğini söyleyenler arasındadır. Olası bir değişimde, Rusya yanlısı bir başkan ve hükümetin gelebileceğini kesinlilikle düşünmemek gerekir. Yansız bir başkan ve hükümet Rusya’nın kabul edebileceği bir çözümdür sanıyorum.

Politik olaylarda kişilerin özellikleri bazen tayin edici olabiliyor. Gürcistan yönetiminde ön planda adı geçen kişileri sıralamaya çalışırsak ;

Mikheil Nikolozis dze Saakachvilli, 21 Aralık 1967’de Tiflis’de doğmuş. Aydın bir ailenin çoçuğu. Liseyi de bu şehirde bitirmiş. Üniversite eğitimine Ukrayna’da Kiev’de Üniversite’sinde devam etmiş. Daha sonra ABD’den aldığı bir burs ile doktorasını Colombiya Üniversitesi’nde tamamlamış. Daha sonra bir süre Strasbourg Üniversitesi’nde okumuş. Daha sonra, ABD’ye geri dönerek New York’taki Patterson Belknap Webb & Tyler avukatlık bürosunda çalışmaya başlamış.

Saarşvilli’yi, Soros’un finanse ettiği Alacalı Devrim’in başında görüyoruz. Gürcistan’a başkan olarak seçilmesinden sonra ülkesini AB ve NATO’ya bağlamak için tüm gücüyle çalışıyor. Haftalık Executive İntelligence Review’in kurucusu Lydon LaRouch, “fokus”un naklettiğine göre, yaptığı bir yorumda, Saakaşvili’nin arkasında, Barak Obama’nın da destekcisi olan, George Soros’un olduğunu söylüyormuş.

Amnesty International’ın söylediğine göre, Saarkaşvilli, başkanlığı süresinde 12.01.2008 tarihli konuşmasında gereğinde göstericilere karşı silah kullanabileceğini söylemiş. 2004 yılında çıkardığı sivil toplum kuruluşları ve basın üzerine baskı getirecek kanun ile tartışmalara ve direnişlere sebep olmuş. Politik hasımları öldürdüğü de söyleniyormuş.

Gürcistan’ın Başbakanı Vladimir “Lado” Gurgenidze’ de Gürcistan’ın Alacalı Devrim’den sonra dışarıdan ithal ettiği yöneticilerden. İngiliz vatandaşı ve ilk başarılarını ABM-Amro bankasında çalışırken göstermiş. Alacalı Devrimden sonra Gürcistan bankası’nın başına geçirilmiş George Soros, Saakaşvili ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı yöneticilerinden Malloch Brown tarafından hazırlanmış olan “Yeni Baştan Yapılanma Programı”nı uygulamış. Saakaşvili tarfından 2007 Kasımında başbakanlığa getirildi.

Güvenlik Konseyi Başkanı Alexandrer “Kakha” Lomaia, George Soros’un, iki buçuk milyon dolar bütçesi olan, yaklaşık elli kişinin çalıştığı “Open Society Georgia Fondation” kuruluşun yürütme direktörü imiş. George Soros’un “Open Society İnstitut” adına bütün eski Sovyetler Birliğinde uygulanmaya çalışılan ve sivil toplum kuruluşlarına (ONG) yönelik “Democracy Coalition Project”i yürütmüş. Şimdiki bakanlığından evvel bir süre de“Eğitim ve Bilim bakanlığı” yapmış.

Temur Yakobashvilli, 2008 yılının başından buyana Abhazya ve Güney Osetya’nın integrasyonundan sorumlu bakan. Yakobashvilli, Tiflis’te gayretli bir ABD ve İsrail lobisti olarak tanınıyormuş. Soros, ABD, Coca-Cola, RAND Corporation tarafından finanse edilen Georgian Foundation for Strategic and İnternational Studies’nin ikinci başkanı. Ynetnews.com sitesinde yayınlanan Arie Egozi’nin bir yazısında, Musevi asıllı ve İsrail’de yaşamış olan bakanın “… İsrail, Gürcü askerlerine verdiği talim ve eğitimle gurur duymalıdırlar…..”, “…..Şimdi Büyük Rusya’ya karşı savaş veriyoruz….. umudumuz, Beyaz Saray’ın yardımlarıdır. Gürcistan bu işin altından kendi başına kalkamaz…” dediğini söylüyor.

Alterinfo’da, Arie Egazi’nin yazdığına göre, İsrail’in, Gürcistan’dan göç eden Musevilerin aracılığıyla yedi yıldan buyana modern ve klasik silah sattığı ve ticareti yönetenin emekli general Gal Hirch’in yönettiği biliniyormuş. İsrail aynı kanal aracılığıyla Baltık ülkelerine de silah satmakta imiş.

İsrail’in, Gürcistan’a silah satışı yılda 200 milyon doları bulmakta. Gürcistan’a silah satan ülkeler arasında ABD ve Fransa da var. Türkiye’nin de Gürcistan’a silah sattığı ve askerlerini eğittiği Rusya basını tarafından dile getirildi.

Krizle birlikte, İsrail’in, Gürcistan’a yönelik askeri desteğini tamamen durdurduğu söyleniyor. Rusya’nın İran’a, Suriye’ye gelişmiş silahlar vermesi olasılığı, (Erdal Şafağın, Corriere Della Sera’yı kaynak göstererek yazdığına göre) 9 – 12 Temmus 2008 tarihlerinde Rusya’nın Urallardaki Sverdlosk / Nijni Taguil şehrinde yapılan silah fuarına Hizbullah’ın üç yetkilisinin ziyareti İsrail’in geri durmasını getirmiş.

AB ile Gürcistan ilişkilerden sorumlu olan Davit Darchiashvilli, 1992’den buyana Soros’un vakfında çalışmakta. ABD’ye gidişi ve oradaki eğitimiFulbright bursuyla sağlanmış. Bir sürede, CİA ile ilişkili olduğu bilinen, Voice of Amerika’da. Gürcistan’a döndükten sonra da German Marchal Fund of the United Stades’le çalışmış ve kuruluş adına organizasyonlar yapmış.

Bütün bu bilgilerden anlaşılabileceği üzere, Gürcistan’ın yönetimi tamamen dış güçlerin eliyle yönetilir olmuş.

Olayı daha iyi anlatabilmek için çatışmaların geçmişine bakalım.

Gürcistan’ın, geçmişte çatışmaların yaşandığı, üç sorunlu bölgesi bulunmaktadır ;

Acaristan ; Türkiye ile sınırı olan Acaristan merkeze bağlı olmadan yaşadı. Sovyetler döneminde de ayrı bir statüsü vardı. Saakaşvili döneminde Merkeze (Gürcistan’a) bağlandı. Acaristan’ın nüfusu Gürcüdür. Ancak, Müslüman Gürcülerdir.

Acaristan’ın Eski Başkanı Aslan Abaşidze, Eduard Şevarnadze’yle iyi ilişkiler içindeydi. 2004 yılında alacalı devrimle iktidarı alan Mihail Saakaşvili’ye ise muhalifti. Saakaşvili’yi tanımadı. Onu kovalayan sokak gösterileri sonu Abaşidze istifa etti. Yapılan seçimlerde muhalefet seçimi kazandı.

Türkiye, Acaristan’ın bağımsızlığı’nın garantörüydü ve değişmelerde hiçbir hareketi olmadı.

Rusya Acaristan’daki askeri üstünü kapatarak, askerlerini geri çekti.

Abhazya ; Karadeniz kıyısında, eskiden buyana tatil bölgesi olan bir yöredir.

Sovyetlerden sonra bağımsızlığını ilan eden Abhazya, Gürcistan’a katılmayı ret etti ve silahlı direnişi başlattı. 1992 – 93 yıllarında yaşanan savaşta 10 bin kişi öldü, 250 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. (BBC notları) Ancak, Gürcü askerlerini çıkaran Abhazya, bağımsızlığını ilan etti.

Son olaylarda Abhazya, seferberlik ilan ederek, Kodori Vadisi’nin kuzeyinde bulunan Gürcü askerlerini de çıkardı..

Güney Osetya ; Kafkas dağları arasında bir bölge olan Osetya, Çarlık döneminde bölünmüş olan bir ülke. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, Kuzey Osetya Rus Federasyonu’na katılma istedi. Güney Osetya bağımsızlığını ilan eden Gürcistan’da kaldı. 80 bin nüfusu olan Güney Osetya’da 60 bin Oset ve 20 bin Gürcü yaşıyordu. Güney Osetya’da Kuzey Osetya’ya katılmak istiyordu ve bu Gürcistan tarafından hoş görülmedi ve anlaşmazlıklar başladı. Eylül 1990’da Güney Osetya Demokratik Sovyet Cumhuriyeti’ni, Kasım 1990’da da bağımsızlığını ilan etti. Gürcistan Parlamentosu aynı yılın Aralık ayında Bu özerkliği kaldırdı. Sovyet Devlet başkanı Gorbaçov bir kararnameyle bu kararı geçersiz olduğunu ilan etti ve Güney Osetya’da çatışmalar başladı. Gürcü Ulusal Muhafız Birlikleri Ağır bir bombardımanla, tank ve helikopterlerle Güney Osetya’ya girdiler. i1991 yılında Güney Osetya’nın başşehri Tshinvali’den pek çok Oset, Kuzeye kaçtı. Sivil halktan 1000 – 2000 kişinn öldüğü bildirildi. Anlaşmazlık çözülmedi Güney Osetya’nın statüsü açıklık kazanmadı.

1992 -1993 yılları Güney Osetya’nın, halk oylaması yaparak bağımsızlığını ilan ettiği yıllardır.

1992 yılında Boris Yeltsin, taraflarla Ukranya’da Dagomis şehrinde toplantı yaptı. Toplantıda, Rusya, Güney ve Kuzey Osetya ve Güscistan askerlerinden oluşacak bir barış güçümüm düzeni sağlamasına karar verildi ve Birleşmiş milletlerin tanıdığı bir barış gücü Güney Osetya’ya yerleşti. (04. 07.1992).

Bu anlaşmayı, 1992 yılında ABD destekli “alacalı devrim”e kadar süren dondurulmuş dönem takip etti. Rusya bu gelişmelerden rahatsız olduğunu söylemekle birlikte bir karşı duruş göstermedi.

1996 yılında, Gürcistan, Kuzey ve Güney Ozetya ve Rusya arasında ticari ilişkilerin kurulması ve çelişkinin barışçı yollardan çözülmesi yolunda Moskova’da bir memorandum imzalandı.

Krizden sonra, 19 Ağustos 2008 günü NATO Konseyi, Gürcistan sorunu görüşmek için dışişleri bakanları düzeyinde, olağan üstü toplandı. Toplantının sonuç belgesine, ABD’nin istekleri tam olarak yansımadı. ABD çok daha kuvvetli bir mesajın verilmesini istiyordu. Uluslar arası hukuk çerçevesinde kalınması koşulunda, Birleşmiş Milletlerin kararı olmadan NATO’nun krize müdahalesi büyük sorunlar yaratabilirdi. Eski NATO üyeleri böyle bir maceraya atılamazlardı. Rusya’ya rağmen de Birleşmiş Milletlerden bu yolda bir karar çıkarmak mümkün değildi.

ABD’nin istediği, Gürcistan’a güçlü bir askeri destek vermekti, Bu eğilim yeni NATO üyeleri tarafından desteklendi. Başta Federal Almanya olmak üzere, eski NATO üyeleri bu eğilime karşı çıktılar. Yunanistan kendi özel koşullarından, Türkiye, Rusya ile olan özel ilişkilerini bozmak ve bölgesinin daha fazla karışmasını istemediğinden öneriye olumlu bakmıyordu, sorunun bölge içinde çözülmesini istiyordu.

Sosyalist sistemin yıkılmasından sonra NATO içinde tartışılmadan tartışılan önemli konuların başında NATO’nun globalleşmesiydi. ABD, NATO’nun dünyanın her yerinde müdahale etmesini istiyordu. İlk görüş ayrılığı Irak konusunda ortaya çıktı. Eski NATO üyeleri (özellikle Fransa ve Almanya) bu projeye hiç sıcak bakmadılar.

ABD’nin destekçisi İngiltere, ABD’nin liderliğinde oluşacak bir kuvvetin olayları Gürcistan’da, yerinde gözlemesini istiyordu. Fransa, konunun NATO tarafından değil, AB tarafından, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası çerçevesinde çözülmesini önerdi.

Dışişleri bakanları düzeyinde yapılan NATO Konseyi toplantısının sonuç bildirgesinde şu hususlar dikkati çekmektedir ;


oGürcistan’daki gelişmeler endişeyle gözlenmektedir. Mutabık kalınan protokol gereğine uyulmalı, hava ve deniz limanları trafiğe açılmalı, ekonomik hayat durmamalıdır.

oBüyükelçiler durumu takip etmeye devam edeceklerdir. Gürcistan’ın üyeliği konusu gündemde tutulacak, gelişmeler takip edilecektir

oRusya’dan, Sarkozy’nin imzaladığı anlaşmaya uyması istenecektir.


Üyeler, NATO platformlarında yer alan “Aktif Çaba” (Active Endevuour –AE) deniz harekâtının Karadeniz’e genişletilmesini masa üstüne getirilmedi. Bu konunun tartışılmaya başlaması “Montreux Anlaşması”nın da tartışılmasını gündeme getirebilirdi ve bu konuyu daha karmaşık hale sokacak konunun tartışılması kimsenin işine gelmiyordu.

Soğuk Savaşın bitmesiyle Rusya, Batı sistemine entegre olmak için ve gerekli çabayı gösterdi ;


oEski Yugoslavya krizinde Rusya NATO ile birlikte davrandı.

o11 Eylül olayında Rusya, ABD ile dayanışma içinde oldu. Orta dereceli güvenlik tehditleri karşısında NATO – Rusya konseyi kuruldu. Teröre karşı eylem planları yapıldı.

o2006 da Rus Deniz Kuvvetleri Akdeniz devriyelerine katıldı.

oRusya, Afganistan’da narkotik mücadelesine katıldı.

oRusya AKKA anlaşmasıyla 60.000 ağır askeri cihazını imha etti. Avrupa’ya yönelik askeri tehdit olasılığını kaldırdı.


Rusya gelişmelere bakarak her olanakta kırmızı çizgilerine işaret etti.

Güney Kafkasya Rusya için değişik sebeplerden önemlidir.

Rusya Güney Kafkasya’da, güney sınırlarının emniyeti için, dost ülkelerle çevirmek istemekteydi. Güney Kafkasya, Rusya’nın İran, Türkiye ve Orta doğuya açılan yolun kapısıydı. Güney Kafkasya, Enerji hatlarının geçtiği yoldu. Rusya kendisi bu bölgede etkin olmasa bile, hasım güçlerin etkisine girmesine izin veremezdi.

Alacalı devrimlerle ABD bu hassas bölgeye yerleşmeyi planlamaktaydı. Son olarak NATO’nun bu gölgeye girmesi, Rusya Federasyonu için kabul edilemezdi.

Ergin Erkiner, Gürcistan’la ilgili yaptığı bir analizde “…Kifayetsiz Muhteris, Eski Türkçe’nin bu güzel deyimi Saakaşvili’yi güzel anlatıyor. Kifayetsiz muhteris tanıdık bir tip aslında. İhtirasları sınır tanımıyor, ama bunlara uygun çap yok. Bigi yok, yetenek yok, tecrübe yok.” Saakaşvili başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin çıkarlarına önemli zararlar verdi. Kendini kurtarmak için hem ülkesini hem de dünyanın başını derde soktu. Bu maceraya iki şeye güvenerek girdi ;

oRusya Federasyonu’nun savaşı göze alamayacağı hesabını yaptı.

oSorun çıktığı zaman NATO ve AB’nin kendisini fiilen destekleyeceğine düşündü.


Büyük ülkeler, içinde bulunduğumuz koşullarda birbirleriyle açıkça savaşa girmeyeceklerdir. Bu hepsinin sonu olur. Önümüz kış. Avrupa soğuktan donar. AB’nin ekonomisi güç durumda ve en büyük ticaret ortağı Rusya. ABD derin bir ekonomik krizin içinde. Her gün üç – beş banka batıyor. Yeni bir cephe açmak istemeyecektir. Dr. Merkel, ABD’nin hoşuna gidecek sözler söylerken Rusya ile ilişkileri bozmamak için tüm dikkatini kullanmakta. Sarkozy’nin başı Afganistan’da ölen askerleriyle dertte. İtalya, Rusya ile büyük enerji projelerinin peşinde. AB’nin eski üyeleri fiili bir çatışmaya girmek kesinlikle istemiyorlar.

Rusya, Ukrayna’da Kırım konusunu veya başka azınlıkları körükleyebilir Batı’nın Rusya’da aynı şeyi yapmaya çalışabilir. Kanımca, Putin güçlü bir merkezi sistem kurmuş olduğundan yeni Çeçenistan olayının çıkması güçtür diye düşünüyorum.

Karşılıklı restleşme, kapitalist sisteme entegre olmak isteyen, ekonomisini güçlendirmek için zamana gereksinimi olan Rusya’nın krizler işine gelmemektedir. Benim tahminim, taraflar bir aldı verdiyle bir yerlerde uzlaşacaklardır. Bu uzlaşma olacaksa, ABD seçimlerinden evvel olmayacaktır. Gerilimli bir seçim süreci Obama’nın aleyhine işleyecektir. Nitekim, son dönemde yapılan araştırmalarda Obama’nın yüzdesi düşmekte. Olayı daha açık görebilmek için ABD seçimlerini beklemek zorundayız.

Çıkar yol, Rusya’nın güvenliği konusunda ikna edilip, güven verilmesidir.

Ama, gerginliğin artması, bilinmeyen tehlikeleri getirir. Aptalca bir kıvılcım, patlamayı getirebilir ve bu tehlike her zaman mevcuttur.

Boğazlardan geçen gemiler konusuna gelince, 22 Haziran 1936’ta toplanan konferans’ta bağlanan Montreux Boğazlar (Çanakkale ve İstanbul) Anlaşması, 20 Temmuz 1936’da imzalanmıştır. yürürlükte olan uluslar arası anlaşmalardan en eskilerinden birisi. 

Montreux Boğazlar Sözleşmesi ;

oTürkiye’nin Güvenliği

oKaradenizin Güvenliği

oGeçiş serbestliği

oAkdeniz – Karadeniz dengesinin korunması ilkelerini dikkate alarak düzenlenmiştir.

Ticaret gemilerinin geçiş hakları hemen hemen sınırsız ise de, pratikte Türkiye’ye geçişlerde kuvvetli bir düzenleme hakkı vermektedir. 11 Ocak 1994 tarih ve 21815 sayılı Resmi Gazete ile yayınlanan “Boğazlar ve Marmara Deniz Trafik Düzeni Hakkında Tüzük” ile geçişler geniş bir şekilde düzenlenmiştir.

Montreux Boğazlar Sözleşmesine göre ;

oLozan Antlaşması ile kurulan Boğazlar Komisyonu lâv edilmiş ve yetkileri Türkiye’ye bırakılmıştır.

oSözleşme, barış zamanı, savaş zamanı ve savaş tehlikesi tehdidi zamanı diye üç ayrı düzenleme getirmiştir.

oLozan ile engellenen, Türkiye’nin Boğazlar bölgesini askersizleştirme kuralı kaldırıldı, Türkiye bu bölgede asker bulundurabilecekti.

oBarış zamanında ticaret gemilerine Boğazlardan serbestçe geçiş hakkı tanındı.

oSavaş gemilerinin geçişlerine sınırlama getirildi ;

-Geçiş öncesinden Türkiye’ye geçişi Bildirme zorunluluğu (M. 13); Karadenizde kıyısı olan ülkeler sekiz, kıyısı olmayan ülkeler 15 gün önce taleplerini diplomatik yollardan yapacaklardı ve takip eden beş gün içinde geçişi tamamlıyacaklardı.

-Toplam tonaj sınırlaması (m. 14) ; Boğazlardan geçen yabancı gemilerin en yüksek toplam tonajı 15.000 tonu geçmeyecektir. Karadenizde kıyısı olan ülkeler daha yüksek tonajda gemiler geçirebilirler.

-Geçiş yapacak gemilerin türlerinde de sınırlama getirilmiştir. Örneğin uçak gemilerine Boğazlar transit geçiş için kapalıdır. (Örneğin, Canakkale boğazını geçip, İstanbul’a kadar gelebilir)

-Denizaltılar, gündüz ve su yüzünden geçmek zorundadır. (M 12) Karadeniz’de kıyısı olan ülkeler bu sınırlama getirilmemiştir.

-Karadeniz’de kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerinin barış zamanında Karadeniz’de kalma süreleri 21 gün ile ve 30.000 Ton ile sınırlandırılmıştır. Bu sınırlama hiçbir koşulda 45.000 tonu aşamaz.

-Savaş zamanında Türkiye Boğazlar tüm savaş gemilerine kapatabilir. Kendisi savaşta yanlı ise istediği gibi yapabilir. (M 20) Ancak bu kararını Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirmek zorundadır.

Montreux Antlaşması, ABD’nin Karadeniz’de asker bulundurmasına engeldir. ABD, Lozan ve Montreux antlaşmalarında taraf değildir. Ancak ; Objektif Uluslar Arası Hukuk statüsü açısından, anlaşmaya taraf ülke olmasa dahi, Antlaşmanın kuralları onu da bağlamaktadır.

Eski Varşova, yeni NATO üyesi olan ülkeler olan ABD’nin Bulgaristan ve Romanya ile yaptığı askeri anlaşmalar Montreux Boğazlar Antlaşmasındabir değişiklik yapmadığı kanısındayım. ABD gemiler, Karadeniz’de kıyısı olmayan bir ülkenin, taşıdıkları ne olursa olsun, savaş gemileridir.

Montreux Anlaşmasıyla ilgili olarak, hepsi doğru olmasa bile, epeyi yazıldı çizildi. Yazıyı uzatmak istemiyorum. Dışişleri Bakanlığı, “Montreux’ye uyuluyor” diyorsa, inanmak istiyorum.

Geçenlerde okuduğum Haluk Gerger’in (başlığını tam hatırlamadığım) galiba “ABD Terbiye ediyor” yazısını anmadan edemiyorum.

Bu gerginliğin artması ortamında Boğazlar Türkiye için baş ağrısı oldu. Türkiye için tehlikeli olan, Sifon tehlikesiyle yaşayan bir hükümetin ne kadar karizmasını çizdirmeyeceği. Rusya bu güne kadar Türkiye’yi hoş tuttu. Olay daha fazla gerilirse, en azından, ekonomik olarak sıkıntıya girer. Rusya, Türkiye’nin AB’den sonra ikinci ticaret yaptığı ülke.

26 Ağustos 2008 günü Rusya Federasyonu’nun Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlığını tanıması Gürcistan krizini ve gerginliğini bir adım öteye götürdü kanısındayım. Bu tanıma Rus askeri zaferinin, bir yerde, doğal sonucuydu. Rusya, Gürcüleri Osetya’nın başşehirlerini bombardıman ve işgal etmelerini gerilettikten sonra, daha bir kısa sürede geri çekilebilir, barış gücü olarak görevini yaptığını söyler ve Gürcistan’ın saldırganlığının daha açık şekilde görülmesini sağlayabilirdi. Vakit kazanan batı’nın propaganda mekanizmasının harekete geçmesiyle, oransız güç kullanan “saldırgan” durumuna düşürüldü.

Çelişki, yöresel bir çelişki olmaktan çıkıp, Batı ile, daha doğrusu NATO (ABD)ile Rusya arasındaki global bir çelişki halini aldı. Gerilimim asıl gerekçesinin, NATO’nun, Rusya’yı tehdit etmeye başlayan doğuya doğru genişleyip, onu çember içine almaya başlaması oldu diyebiliriz. Melvedev, NATO ile işbirliğini bitirdi. Putin, Dünya Ticaret Örgütü’nden (OMC) çıkabileceklerini söyledi. ABD’nin ikili anlaşmalarla kurmayı planladığı füze üstlerine karşılık üstler kuracağını bildirdi. Karadeniz’e çıkan savaş gemileriyle ilgili olarak Ankara’nın dikkatini çekti. Vs. Bütün bu göstergeler Rus dış politikasındaki sertleşmeye işaret etmektedir. Gerilim daha da artarsa uzlaşmanın olabileceği çizginin aşılması, dengelerin bozulması ve soğuk harbin geri dönmesi olasılığı vardır. Tarafların, sıcak bir çatışmaya gitmek istediklerini zannetmiyorum ama, sesleri bir miktar daha yükselebilir. Doğal olarak, o aşılmaması gereken sınırı da aşmamak lazım. 

Batı’nın özellikle ABD’nin (NATO), Rusya’nın ulusal çıkarlarını dikkate alması gerektiğini, ortaya soyut değerler atmaması gerektiğini düşünüyorum. 1990 yılında Almanya’nın birleşmesi pazarlıklarının yapıldığı dönemde, O zamanki SSCB’ne (şimdiki Rusya Federasyonu) NATO’nun genişlemeyeceği güvencesi verilmişti. Kosovo’nun, Rusya’nın bütün itirazlarına rağmen, bağımsızlığı tanınmıştı. Yukarıda da altını çizmeye çalıştığım gibi, Rusya kırmızı çizgilerinin aşılmasına izin vermeyeceğini çok açık olarak söylemişti. Kosovo, bardağı dolduran damla oldu. Batı, bugün Kosovo’ya tanıdığı hakkı, Kafkaslarda tanımak istemiyor.

Olaylarda arabulucu ve bölgede liderlik yapmaya soyunan Türkiye’nin bu şansını kaybettiğini zannediyorum. Her tarafla aynı mesafede olma şansını yitirdi. İran’ı Platform’un dışında tutmaya çalıştı. Artık Türkiye’ye başında olduğu kadar güven duyulduğunu zannetmiyorum.