DÜNYA NEREYE GİDİYOR ( ABD ile aynı sandala binmek)

Gönderen Ataman Aksoyek - 18/08/2008 9:57:38 (1230 okunma)


DÜNYA NEREYE GİDİYOR 


( ABD ile aynı sandala binmek)

Bu yazımda sizlere dünyamızın genel görüntüsüyle ve son günlerde büyük karmaşalara sebep olabilecek Gürcistan ile ilgili, değişik kaynaklardan yararlanarak toplamaya çalıştığım bilgilerle, kalın hatlarla çizilmiş bir tablo sunmak istiyorum. Yazıyı ilk planladığımda Gürcistan olayı patlamamıştı. Olayın güncelliğine ve önemine binaen o bölümü de eklemeyi gerekli gördüm. Bütün bu anlatmaya çalışacaklarımdan sonra ortaya çıkan resmin iyimser bir resim olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Ama ben, kendi hesabıma, tarihsel iyimserimdir.

02 – 04 Nisan 200 tarihlerinde Bükreş’te toplanan 59. NATO Zirvesi’nin başarılı olduğunu söylemenin mümkün olmadığı konusunda hemen hemen tüm yorumcular hemfikirdiler. Bu konuyu daha evvel bu sitede anlatmaya ve yorumlamaya çalışmıştım (http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=68975&zoneid=7&y=43)

George W. Bush’un genişlemeyle ilgili önerileri kabul edilmedi. ABD’nin en yakın dostları dahi desteklemedi. Ukrayna’yı, Gürcistan’ı NATO içine almak, bu ülkelerde askeri üsler kurmak gerilime davet çıkarmak olacaktı. Atlantik anlaşması yanlısı olduğu bilinen Dr. Merkel, ABD’nin tutumunun “kışkırtıcı ve ittifakı bölme tehlikesini taşıdığını” söyledi. Gordon Brown önerinin zamansız olduğunu belirtti. Toplantı Federal Almanya Dış İşleri Bakanı’nın gayretleriyle, her yere çekilir bir kararla kurtuldu.

Independent gazetesi’nden Andrian Hamilton, yazısında, “NATO’yu dağıtma zamanı gelmedi mi ?” diye soruyordu.

Federal Almanya Dışişleri Eski Bakanı Joschka Ficher, Die Zeit gazetesinde yayınlanan uzun bir yazısında “Almanya ile ABD arasındaki çelişkinin büyümekte olduğuna” işaret edip, “Bükreş Zirvesinde, dünya müdahale ve güvenlik ittifakı olarak, NATO’nun geleceğinin resmen gündemde olmadığını ama bu konunun masa üstünde durduğunu” söylüyordu.

Ficher, yine aynı yazıda üç temel soruna işaret ediyor ; 
§ Afganistan
§ NATO’nun genişlemesi
§ NATO – Rusya Federasyonu ilişkileri
Eski Bakan Fischer, bu üç noktada Alman Hükümeti’nin, Bush Hükümeti’nin tam bir muhalefet içinde olduklarına söylüyordu.

Katılanlar, toplantıdan Avrupa Birliği Ortak Güvenlik ve Savunma konusunda, toplantının başında olduğunda daha karamsar çıktılar. Başından buyana sürdürülen Avrupa’nın güvenliğinin ABD’ye ihalesi çözümü artık işlemiyordu. ABD ile birlikte olunduğunda maceracı politikalara da katılmak gerekiyordu. Seneler seneler evvel de Gaulle’ün endişesi masanın üstünde bulunuyordu. De Gaulle, NATO’dan çıkışın gerekçeleri arasında, ABD’nin maceracı politikası ve Fransa’nın da bu akıma kapılması tehlikesini gösteriyordu. Ama Avrupa, kendi güvenliğini ve dış politikasını hayata geçirmesi için gerekli politik iradeyi de gösteremiyordu.

Bükreş’ten sonra Avrupa’daki jeopolitik konusunda at koşturan “Think Tank”lar bu konuda kağıt üretmeye başladılar. Bu konuya dolaylı olarak değinen pek çok ünlü de mürekkep tüketti.

Bütün bu NATO’ya yakın kaynakların ortaya attıkları çözüm, gördüğüm kadarıyla, düşmemek için ileriye doğru koşmaktır.

Eski Fransız Başbakanlarından, İzmir doğumlu ve Ermeni asıllı M. Edouard Balladur son çıkan ve Avrupa’yı irdeleyen kitabında Atlantik ilişkilerine değinirken, karmaşadan çıkış noktası olarak ABD ile Avrupa’nın güvenlik konusunda bir birlik (Pour une Union entre l’Europe et Les Etats- Unis) öneriyor. Bunun dengeleri ve dolayısıyla dünyanın geleceğini güven altına alacağını söylüyor.

Fransız eski dış işleri bakanlarında (Lionel Jospin hükümetinde, 1997 – beş yıl), Başkan Mitterand’ın dış ilişkiler konusunda danışmanlığını yapmış (1989), ABD için ilk kez “hyperpuissance” deyimini kullanmış olan Hubert Vérdine, Başkan Sarkozy’nin istediği üzerine hazırladığı raporda bu gelişmelerden sakınılmasını öneriyordu. (Rapport pour le président de la République sur la France et la mondialisation – 2007).

Avrupa’nın güvenliği ve geleceği üzerine mürekkep tüketenler hiçbir zaman ABD, Avrupa’nın dostumu ? Avrupa için, ABD ile aynı kayıkta olmak ne kadar güvenli diye sormazlar mı diye merak ederim. Yaşlı “de Gaulle” bu soruyu sorduğu içini Fransa’yı NATO’dan çıkarmıştı, denir.

Değinilmesi yasak olan bu düşünce, pek çok kez kafamda dolanır durur. “ABD, Avrupa için bir tehlike oluşturabilir mi ?” Bu soruya cevap verebilmek için herhalde konuya daha geniş çerçevede bakmaya çalışmak zorunlu olacaktır. Genellikle Türkiye’de konular ve çelişkiler tartışılırken iki boyutlu ele alınıyor. Bir konuyu daha sağlıklı anlayabilmek için üç boyutlu yaklaşmanın zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Evvela, politikalara şekil veren ekonomiye kalın hatlarıyla ve geniş çerçevede bakmaya çalışalım. Bunun için, en sağlıklı bilgi verebilecek platform, hem politikanın hem de ekonominin konuşulduğu, G8’ler zirvesi.

Pek çok yorumcu, 2008 Temmuz başında, Hokkaido’da (Japonya) yapılan G8 Zirvesi’ni özetlerken, söz konusu toplantının verdiği resmi “sorunları çözemeyen ve bölünmüş” olar nitelendirdiler. Güney Afrika Çevre Bakanı Marthinaus van Schalkwyk, sonuç belgesini “boş sloganlar, içeriği olmayan” diye nitelendirdi.

Toplantıyı değerlendiren yorumcuların bir kesimi, ortaya çıkan durumun, İkinci Dünya Savaşı’ından sonra kapitalist ekonominin, ve onu yöneten ülkelerin karşılaştığı en önemli kriz olduğunu söylüyorlar.

Masada duran Çevre ısınmasına, artan petrol, besin maddeleri fiyatlarına. (ilgilenenler ; bu konuda daha evvel yayınlanmış olan şu yazılara bakılabilir ; http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=67520&zoneid=7&y=43 vehttp://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=65566&zoneid=7&y=43) aşılamayan “durgunluk” (récession) tehlikesine çözüm bulma yolunda bir çözüme yaklaşılamadı dahi. Artık pek çok bilim adamı tarafından çok açık olarak söylenen, “ısınma” tehlikesi üzerinde yaşadığımız dünyayı geri dönülemeyecek şekilde değiştirecek. Uzlaşmazlık, bütün kulis çalışmalarına rağmen, sonuç belgesine de yansıdı.

Ünlü bir iklim bilimci olan, NASA için çalışan “Goddard Institute for Apece Studies” elemanlarından James Hansen, “gelişmiş endüstri ülkelerinin sorunu vahametini anlamış gibi yaptıklarını, ama sorunu ileriye attıklarını, çoçuklarımıza altından kalkamayacakları bir iklim felaketi bırakmakta olduğumuzu” söylüyor.

Sorumluluk konusunda, Meksika Cumhur Başkanı Felipe Caldoron, “içinde bulunulan çıkmazdan, gelişmekte olan ülkelerin sorumlu olmadıklarını, sorumluluğun ekonomik olarak gelişmiş olan ülkelere ait olduğunu” vurguluyor.

1975 yılında, durgunluğu, para çalkalanmalarını düzenlemek, o dönemdeki petrolün fiyatının artışı ile alt üst olan ekonominin eşgüdüm yardımıyla çözmek için düşünülen G8’lerin toplantısının sonucu, ekonomi alanında da sorunlara, çevre konusunda çözüm bulabildiği kadar oldu.

Sonuç belgesi’nde, bir “bilinmezlikten”, “düşüş tehlikesinden”, “yükselen yiyecek maddeleri ve petrol fiyatından” söz ederken, döviz değerlerinin oynaklığını vurgularken, bildirinin yazarları gelişmeyi ve dengeleri sağlamak için, tek tek veya toplu halde, dünya çapında gerekli girişimleri, yapacaklarını söylüyorlardı. Bütün bunlar güzeldi de, “somut” tek kelime yoktu.

Döviz dengeleri büyük sorun oluşturmaktaydı. Oğul Bush’un adına bir temsilcisi, toplantının başında ; “Başkan Bush’un güçlü bir dolardan yana olduğunu” söylemiş. Konuyla ilgili yapılan analizlerde, ABD’nin, krizi önleyebilmek için, faiz oranlarını yükseltmesi gerektiğini, bunun da başka bir mali kriz doğurması riskini taşıdığını, doların değerinin yükselebilmesi için de faiz oranlarının düşürülmesi gerektiğini söylüyorlar. Anladığım kadarıyla iki ucu pis bir değnek !...

Avrupa Merkez Bankası ise, enflasyonist baskıyı önleyebilmek için sıkı bir rejim uygulamakta.

Finacial Times (07.07.2008), G8‘in kendi geleceğini “kendi dışından gelen politikalara ve baskılara bağlı olarak” düzenleyemediğini söylüyor. Değişik yorumcular, G8’in krizinin devletlerin krizi, devletlerin krizi’nin ise, devletleri yönetenlerin krizi olduğunu söylüyor. Bu çizilen tabloya veya çekilen resme hayır demek güç ama çıkarılan sonuça katılmak da mümkün değil. Yaşananları kişilere indirmek asıl sorumluyu gizlemek olur ve zaten onu da tartışmak kimsenin işine gelmez. Krizin kökünde sistemin kendisi yatmaktadır ve kendisi için uygun kadroları doğal olarak başa geçirecektir. 

Ünlü tarihçi ve yazar Max Hasting’in 7 Temmuz’ta Guardian’da yazdığı bir yazıda yaptığı benzetme çok hoşuma gitti. Hasting, Hokkaido toplantısını, büyük bir trafik kazasından sonra hastahanenin bekleme odasına benzetmiş. İtalya’da, kendini kurtarabilmek için özel kanunlar çıkaran, güven yitirmiş Silvio Berlusconi; İngiltere’de, bakanlarının ortalarda görünmemesini temenni ettikleri Gordon Brown; Fransa’da, seçimlerden bir yıl sonra prestijinin önemli bir kısmını yitirmiş olan Nicolas Sarkozy; dönemim sonunda, dünyanın en güçlü olduğu söylenen ama prestijini yitirmiş, “€” karşısında % 41 değer kaybetmiş parası ile diz çöktürmüş bir ülkeye başkan olan Bush.

G8, dünya üretiminin yaklaşık olarak yarısını oluşturmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler ise dünyadaki gelişmenin % 70’nin yapmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin dinamizmi, gelişmiş ülkeleri çok aşmaktadır. Çin’in gelişme oranı (% 10 civarında) ABD’yi rahatlıkla aşmaktadır.

Yazıdan anladığım kadar bu tablo, Hasting’i ciddi şekilde endişelendirmekte. Ona göre ; modern dünya’nın karşılaştığı en can yakıcı sorunları çözme iddiasıyla yola çıkan G8’ler, üstlenmek istedikleri liderliği yerine getiremedikleri gibi ileriye doğru bir açılımı ne masanın üstüne koyabilmekte ne de politik bir irade gösterebilmektedirler. Halbuki, çevre, yoksulluk, ekonomik durgunluk, fiyat artışları vs gibi sorunlar bütün dengeleri bozacak bir hale gelmiş durumdadır.

Soğuk Savaş döneminde işler daha rahat yürüyordu. “Liberal” ve “demokrat” dünya için tek bir lider vardı ve onun önderliğinde, onu örnek alarak, onun aldığı kararlar doğrultusunda çözümler üretiliyordu. Artık, önder, kendisi ve “batı” dünyası için çözüm üretememektedir. Üretmeye çalıştığı çözümler de diğerleri tarafından kabul görmemektedir. Hastings, yazısını, ülkelerin bu çıkmaz sokağı gören ülkelerin koordinasyona gidecek bir uzlaşma bulacakları umudunu dile getirerek bitiriyor. Kapitalist sistem bu güne kadar içine girdiği benzeri krizlerden çıkmayı becerdi ama kısa vadede olmasa bile, uzun vadede kendi krizinden çıkabilmesi için gerekli uzlaşmanın bulunabileceğinden pek emin değilim. 

Çizmeye çalıştığım tabloya açıklık kazandırabilecek bir başka toplantı da 27 - 28 Temmuz tarihlerinde toplanan Dünya Ticaret Örgütü’nün (OMC) Cenevre toplantısıydı ve buradan da bir haftalık bir maratona rağmen dişe dokunan bir şey çıkmadığı bir yana, bölünmeler daha da açık olarak görünmeye ve dile getirilmeye başladı.

Dünya Ticaret Örgütü – OMC Direktörü Pascal Lamy, yaptığı basın toplantısında, “Lafı dolandırıp durmayay gerek yok, üyeler farklılıklarını aşamadılar” dedi. Gerçekten, OMC, 2003 Cancun, Hong Hong toplantısından bu yana, 2007 - Cenevre’de, Federal Almanya’da Postdam’da masaya gelen sorunları çözememişti. Son toplantıda çatışma noktası, ülkelere geçici olarak gümrük duvarlarını yükseltebilmelerinde toplanıyordu. Hindistan ve Çin, gereğinde tarım ürünlerinin ithalatının % 10 ile sınırlandırılmasını, ABD ise bunun % 40 olmasını istiyordu.

Hindistan Ticaret ve Sanayi Bakanı Kamal Nath, kalkınmakta olan ülkelerin çiftçilerinin, kalkınmış olan ülkelerin ihracatına karşı korunmasını ve her ülkenin kendi halkını korumasının görevi olduğunu söyledi. Çin’de 500 milyon, Hindistan’da 700 milyon insan tarımdan doğrudan etkilenmekteydi. Yabancı ülkelerden ithal edilecek ucuz (desteklenmiş) tarım maddeleri ülkelerin tarım sektörünün çökmesini getirecekti. Yiyecek maddelerinin yokluğu veya pahalılığı sosyal huzursuzluğu getirmesi kaçınılmazdı. Pekin’in resmi sözcüsü olarak kabul edilen China Daily, “gelişmiş ülkelerden ithal edilecek tarım ürünlerinin ülkenin tarım alanında çalışanlarının geleceğini tehdit edeceğini “ yazıyordu. Çin haber ajansı Kinhua, “bu egoist ve uzağı görmeyen tutum, çok vahim sonuçları getirecektir” diyordu.

ABD ve AB, kendi tarım ürünlerini desteklemekten vazgeçmek istemiyordu. Arjantin Dışişleri bakanı Jorge Taïana, “kalkınmış ülkelerin uzlaşmaya niyetleri olmadığını, ama kazanımlarında ısrarlı olduklarını” söylemekteydi. Endonezya Ticaret Bakanı Mari Elka Pangustu, ABD’nin ve AB’nin uzlaşmaz tutumlarına dikkatleri çekti.

AB ticaret’ten sorumlu Komiseri Peter Mandelson’un, Reuters ajansına bir açıklama yaparak, , ABD Senato’sunun tarım ürünlerinin beş yıl daha desteklenmesini eleştirdiği ve “bu karar, ABD Senato’sunun, tarım konusunda aldığı en tutucu karardır” dediği için Başkan Sarkozy tarafından şiddetle eleştirildi. Fransa da kendi tarım sektörünü desteklemekteydi. AB Komisyonu sözcüsü Peter Power de “yaratılan güvensizlik havasının ilerisi için çok ulumsuz olacağını” vurguladı. Alman Handelsblatt gazetesi, “Cenevre Toplantısı’nın bir kırılma noktası olmasına, korumacılığa yol açılacağına, ticari blokların oluşacağına ve bunun krizlere sebep olabileceğine” dikkatleri çekti.

Kapitalizmin krizi nasıl olacak, ne olacak sorusuna cevap vermek benim için mümkün değil. Ama teorik olarak günün birinde yıkılacağına eminim.

Şimdi başa dönerek, bu karmaşık dünya’da, ABD’nin, Avrupa için önümüzdeki yirmi yılda bir tehdit teşkil edip etmediği, sorulamaz sorusuna cevap bulmaya çalışalım. Hatta soruyu genişletip, Dünya için bir tehdit olup olmadığını da sorgulayabiliriz.

NATO’da önemli görevlerde bulunmuş beş emekli general, (General John Shalikashvili - ABD, General Klaus Naumann – Federal Almanya, Amiral Jacques Lanxade – Fransa, Mareşal Lord İnge – İngiltere, General Henk den Bremen - Hollanda) hazırladıkları bir raporla (Towards a grand strategy for an uncertain world ; renewing trasatlantic partnership) ) Atlantik ilişkilerinin baştan gözden geçirilmesi gerektiğini savunuyor. . Söz konusu raporda, ABD’nin NATO’nun ilerisi için ön gördüğü fikirleri kopya ediliyor. Öneriler arasında “önleyici” (Öncelikli - préemptif) atom silahı kullanma dahi var. (Raporu Brüksel’deki “Security abd Defense Agenda – SDA” yayınladı. Raporun 96 ve 97’inci sayfaları) Raporun ana fikirlerinin başında, Soğuk Harp yıllarından bu yana, ABD’nin stratejisine hakim olan “önleyici savaş” fikrinin hakim olmasıdır.

Raporu şöyle özetlemek mümkündür;
o NATO’nun dışında kalan dünyayı hasım olarak alıyor,
o Gittikçe kontrol edilemez hale gelen küreselleşme karşısında, bütün Batı’yı aynı ortak değerler altında toplamak istiyor,
o Gittikçe bataklık haline gelen Afganistan ve Irak’ta ABD askeri güçlerinin başarılı olarak çıkamayacakları endişesi ile NATO’yu bu alana çekmek istiyor,
o NATO’yu genişleterek genel bir kontrol sağlamayı planlıyordu.


Washington’un şimdiki yönetimi, Irak’ı işgal edebilmek, bütün dünyayı sarsan ve etkilen savaşı başlatabilmek için gerçek olmayan bilgiler ortaya attı. Dünyamız bir hipergücün etkisindeki tek kutuplu, militarizmin hakim olduğu bir döneme girdi. Ve ABD kamu oyu, bu büyük güç, nasıl olduğu ve kimin yaptığı veya yaptırdığı kesin olarak bilinmeyen 11 Eylül felaketiyle dengesini kaybetti veya kaybettirildi. Marazı bir psikolojiyle sarmalandı. Bu yeni durum, ABD’yi ortak güvenlik önlemleri almayı ret ve yolunda tek başına hareket etmeye yönlendiriyor. 1991 yılında yerleştirilen ABD’nin tek yanlılığı 11 Eylül olayından sonra tek ve görülmemiş bir hal aldı. Dünya çapında eşi görülmemiş bir güç haline gelen ABD, varlığını bütün dünya için vazgeçilemez, kutsal bir varlık olarak görmeye başladı.

Bu tek yanlı ve her şeye tek başına karar verme tutumu kim iyi, kim kötüyü, kim dost, kim düşman olduğunu tek başına karar vermeye ve bu kararını diğer ülkelere de kabul ettirmeye yöneldi. Başkan George Bush, terörizme ve İslam’a savaş ilan ettiğinde, listesine, 11 Eylül olaylarıyla hiç alakası olmayan Kuzey Kore’yi, İran’ı eklemekte hiçbir sakınca görmedi. Terörist olayların arkasında olduğu pek çok olayda görülen Selefist hareketleri ve bu hareketleri barındıran Hindistan, Pakistan, Suudi Arabistan gibi ülkeleri görmedi.

ABD, soğuk savaşın bitmesinden sonra da, soğuk savaş dönemindeki tutumunu sürdürdü. ABD, kovboy filmlerinde olduğu gibi, erken çeken olmayı, güvenlik çözümü olarak gördü.

Avrupalı dostlarını düşünmeden ve danışmadan ABM (Anti-Ballistic ) anlaşmasında çekildiğini ilan etti. Biyolojik silahları yasaklayan anlaşmayı imzalamadı (1972) ve kontrol mekanizmasını, endüstri sırlarını sebep göstererek kabul etmedi. (1993) ABD, 20. yüzyılın ikinci yarısında, kimya savaşı yapan ülkedir. Vietnam’da 1961 – 1971 yılları arasında dört milyon litre “agent orange” serpti. (Le monde diplomatique - 01.2006). Amerikan mahkemeleri, bu zehirden zarar gören ABD askerlerine tazminat ödemeyi kabul etti. Aynı zehirden zarar gören Vietnamlılara tazminat ödemeyi ret etti.

1997’de kararlaştırılan personel mayınları yasaklayan anlaşmaya katılmadı. Taşınır silahların yasaklanmasını, kendi anayasasının izin vermediği gerekçesiyle, imzalamadı.

ABD vatandaşlarının, yabancı ülkelerde yargılanması yolundaki kararlara karşı çıktı ve bu yolda karar alan 3. Dünya ülkelerini, ABD senatosu, ekonomik yaptırımlarını kesmekle tehdit etti.

ABD, Orta Doğu’daki huzursuzluğun kaynağı olan Büyük İsrail Projesi’ni kayıtsız şartsız desteklemeyi devamlı olarak sürdürdü. Bayan Clinton’un seçim süresinde danışmanı olan Richard Holbrooke “Orta Doğuda temel sorun demokrasi değil, İsrail’le yapılacak barıştır” demekte bir sakınca görmedi.

ABD’nin İran’la olan ilişkileri Avrupa’yı rahatsız etmesi gerekir diye düşünüyorum.

İran, bölgedeki Müslüman ülkeler arasında politik sisteminin seçimle yürüyen tek ülkesi. Cumhurbaşkanı % 55’le seçilmiş. Suudilere göre daha az teokratik bir ülke. Bölgedeki Pakistan ve İsrail’den daha az nükleer bir ülke. Batılıların Irak – İran savaşında (1980 – 1988) hasmının sonuna kadar desteklediği bir ülke. Bu savaşta İran sekiz yüz bin ile bir milyon insanını kaybetti. Bu savaşta Irak, İran’a karşı dışarıdan temin ettiği, kimya silahları kullandı ve bu batılılar tarafından hiçbir şekilde eleştirilmedi. İran, kendini yıkmak isteyen komşularla birlikte yaşamaktadır. Çevresi ABD üsleriyle çevrilidir. Seçim savaşları sırasında, Obama, “İran’a karşı nükleer silahlara baş vurmayacağını” söylediği zaman, Bayan Clinton, “bir Amerikan başkanının nükleer savaş olasılığını göz ardı edemez” diye karşı çıktı.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve cevap verin ; siz İran olsanız ABD’nin güvencelerine inanabilir misiniz ?

Hürmüz Boğazına, Çin ve Hindistan, ABD’nin yaptığı gibi, kendilerine gelen petrol gemilerini korumak savaş gemileri yollasa Washington ne der ?

ABD silahlanma için 2009 bütçesine 600 milyar dolar koymuş durumda. Bu miktar bütün Avrupa'nın ayırdığı miktarın iki misli. (Bruno Tertrais – 2007, Fondation pour l’innovation politique)

ABD, kendisine karşı gelen, bahçesinde ters çıkaran Grenada gibi küçük ülkelere bile tahammül edemez.

Doğal enerji kaynaklarının kontrolü, ABD için olmazsa olmaz bir koşuldur. ABD kullandığı enerji kaynaklarının önemli bir kesimi kendi dışından temin etmektedir. (% 66 petrol, % 20 doğal gaz). Bu oran 2030 yılında bir misli artacaktır.. Beri yandan yine 2030 yılında Hindistan enerji ihtiyacının % 90’ını, Çin % 80’ini Orta Doğudan karşılamak zorundadır. (Emmanuelle Todd – Après Empires. Essai sur décomposistion du système américaine) ABD Orta Doğu enerji kaynaklarını ne pahasına olursa olsun kontrol etmek zorundadır.

FARC’ın elinde 2002 yılından beri rehine olarak kalan İngrid Betancourt geçen aylarda serbest kaldı. Yaklaşık olarak aynı tarihlerde kurulan Guantanamo mahkumları hale mahkemeye bile çıkarılmadı.

Donald Rumsfelt, 2005 yılında Çin’i ziyaretinde, “Çin in silahlanmaya harcadığı miktarın ABD’yi rahatsız ettiğini” söylemişti. Rumsfelt bunu söylediği zaman, ABD’nin askeri giderleri Çin’den altı defa daha yüksekti.

Aslında bu listeyi çok daha uzatmak mümkün ve hepsi bilinen ama bilinçlere çıkmayan şeyler. Almanca’da pek sevdiğim bir deyim var ; “her evin mahzeninde en az bir ceset vardır” Ama ABD’nin mahzeninde yatan cesetler onun kişilik bozukluğundan geliyor. Yukarıda da söylediğim gibi, sicili bu kadar karışık bir ortakla aynı sandala binip yola çıkmak ne kadar sağlıklı olur ?



Gürcistan olaylarıyla ilgili topladığım bilgileri ve düşüncelerimi bu yazının hemen devamında aktarmaya başlayacağım.

=====================================================

BAŞKAN SARKOZY VE AKDENİZ PROJESİ YAZISIYLA İLGİLİ ;

Yazının sonunda eklemem gereken ve unuttuğum teşekkürü, geç kalmış olsam bile, burada yerine getirmek istiyorum ;

Brüksel’den Nusret Özgür’e, akıttığı bütün bilgiler için,
IRIS Genel Müdür Yardımcısı Dr. Didier Billon’a, notlarından yararlanma olanağını verdiği için,
Uzun yıllar Brüksel’de birlikte çalıştığımız Latifa Aït Baala’ya, Arap basınını tarayarak akıttığı bilgiler için müteşekkirim.

EKLEMEM GEREKEN BİR BİLGİ ;

Galatasaraylı bir kardeşim, yolladığı bir e-postada, “Sarkozy’nin dayısının Mekteb-I Sultani’de okuduğuna” işaret etmemiş olmama sitem ediyor. Bilginiz için eklerim


Bu yazı “Sansürsüz” sitesinde de yayınlanmıştır.