ENERJİ KAVGASI – III

 
 31/12/2007 14:34:11
Okunma : 482


ENERJİ KAVGASI – III

Enerji dediğimiz zaman aklımıza ilk gelen petrol. Petrol, daha evvelki yazılarımda göstermeye çalıştığım gibi, önemli ekonomik bir eleman olduğu kadar önemli bir politik unsurdur. 1970’te yaşanan “petrol şoku”ndan sonra politik önemi daha da fark edilmeye ve artmaya başladı. Ekonomik bir eleman olarak arz-talep koşullarına bağlı olduğu gibi jeopolitik koşulların fonksiyonunda da önemli değişiklik göstermeye başladı.

Petrol bir ülkenin hayatını devam ettirebilmesi yolunda gerekli enerjinin temin edilebilmesi için olmazsa olmaz bir temel madde. Bu ham maddeye sahip olana (ülkeye) etkinliğini arttırmak için olağan üstü olanaklar getiriyor. Dünya, bu gerçeği, 1970 petrol krizinde fark etti ve o günden buyana pek çok örneklerini yaşadı ve yaşamakta. Bu ham madde bazı ülkelerde var, bazılarında yok. Olmayanlar bu maddeyi temin edebilme koşullarını mümkün olduğu kadar güven altına almaya çalışıyorlar.

Her ne kadar petrol politikaları etkileyen bir madde ise de, petrolcüler tarafında, başlangıçta ekonomik bir eleman olarak kabul edildi. ABD’de petrol şirketleri, arz – talep kurallarına göre işleyen ticari şirketler olarak görüldü ve kuruldu. Gelir, çok rahat olarak, yatırımı karşılamaktaydı. Sermaye için, çok müsait bir yatırım alanıydı.

İlkel petrol üretiminden endüstriyel petrol üretimine en erken geçen şirket, John Davison Rockefeller’in (1839 – 1937), kardeşi William Rockfeller ile birlikte 1870 yılında kurdukları, Standard Oil Company’dir. Çalışma hayatına komisyoncu olarak başlayan Rockfeller belli bir dönemde ABD’deki petrol rafinelerinin %.90’nını kontrol etmekteydi. Öldüğü zaman bıraktığı servetin, bu günün değeriyle, 189 milyar dolar olduğu biliniyor. Rockfeller’in başarısının sırrı, petrolün çıkarılma, taşıma ve damıtma, istasyonlarda satma aşamaları zincirini tamamen kontrol etmesi. holdingleşmesiydi. 

1909 yılında Senatör John Sherman tarafından önerilen ve aynı yıl oylanan, 1911 yılında yürürlüğe giren anti-tröst kanunuyla (Sherman Act) Federal Mahkeme, bir şirket olmaktan çıkarak tröst haline dönmüş olan Standart Oil otuz kadar küçük şirkete bölünmeye zorladı. Daha sonra, şirket haline dönüşmüş olan Rockefeller’in kuruluşları 1914 yılında uygulamaya konan yine başka bir anti-tröst kanunuyla (Clayton Antitrust Act) kontrol altına alındı.

Petrol’ü temin etmek için başından bu yana Avrupa ülkeleri, devletlerin girişimi ile kurulan ve korunan petrol şirketleri oluşturdular. “Royal Dutch Company”, Endenozya’daki petrol kaynaklarını işletmek için, Hollanda Devleti tarafından, 1890’da kuruldu. 1907 yılında, İngiliz deniz taşıma şirketi olan “Shell” ile birleşti. İngilizler, 1909 yılında, İran kaynaklarını işletmek için, daha sonra British Petroleum adını alacak, Anglo-Persan Oil Companykurdular.

Fransızlar merkezi yapılarına uygun olarak, sanayicilerin tüm özelleşme isteklerine rağmen, devlet olarak yavaş davranarak, 1924 yılında, daha sonraTOTAL olacak, Compagnie Française des Pétroles – CFP’yi, daha sonra, 1965 yılında ELF’i kurdular.

İtalyan’lar 1953 yılında ENİ’yi (Ente nazionale idrocarburi) kurdular.

1960 – 70 yıllarına kadar, yaklaşık yarım yüzyıl petrol endüstrisi “Yedi Hemşire” (Seven Sesters veya Majors) denen şirketler tarafından yönetildi. Bunlardan 3’ü Standard Oil’ün bölünmesiyle oluşmuştu.

•Standard Oil of New- Jersey (Exxon)

•Standard Oil of New York ( Mobil. Daha sonra, 1998’de Exxon ile birleşti).

•Standard Oil of California (Chevron)

•Texaco (2001 yılında Chevron tarafından satın alındı)

•Anglo-Persian Oil Company – APOC (1954’te BP oldu)

•TOTAL

•Royal Dutch Shell

Bu şirketler bir taraftan birbirleriyle rekabet ederlerken, bir kartel gibi davranıyorlardı. Yatay ilişkilerini sürdürürken, içlerinden birisinin, veya kendilerinin dışından bir şirketin petrol üreten ülkelerden biriyle özel ilişkiler kurmasını önlemeye çalışırlar.1955 yılında, Enrico Mattei tarafından kurulan ulusal ENİ şirketi (Ente Nazionale İdracarburi) Libya ile özel anlaşmalar yaparken, Şirketin kurucusu Enrico Mattei, 1962 yılında, bir uçak kazasında hayatını kaybetti. Yapılan resmi araştırmada her ne kadar olayın kaza olduğu sonucuna varıldıysa da, o dönemde yaygın olarak da bir cinayet olduğu söylendi, yazıldı. (benim kuşağım bu konuyla ilgili, 1970’li yılların başında yapılmış olan – ki o dönemde bu tür filmler bolca yapılıyordu - bir filmi hatırlarlar. Orada da olayın bir suikast olduğu teması işleniyordu

Kippur Savaşı” ile ilgili olarak, ABD’nin İsrail’i desteklemesi karşısında, ilk kez petrolü bir savaş aracı olarak kullanan Arap ülkeleri, 1973 Petrol Şoku’na sebep oldular. Gelişmiş ülkelerin petrol için ödedikleri fatura yaklaşık olarak yedi misli arttı. Bu olay, petrolün tarihinde, dünya ekonomisini krize sokan, bir kilometre taşıdır. O güne kadar petrol sahnesinde süregelen dengeleri bozmuştur. Petrol üreten ve OPEP çatısı altında toplanan ülkeler güç ve önemlerini fark etmişlerdir. Bu bilinçlenme, geniş bir ulusallaştırma hareketini de tetikledi. Unutmayalım ki, 1955 Bandung Konferansı’nın yapıldığı, bağlantısızlar hareketi’nin, üçüncü dünyacılığın gündemde olduğu yıllardır.

OPEP, petrol üreten ülkelerin politik taleplerinin seslendirildiği yer olmuştur. Cezayir’de ve Libya’da başlayan ulusallaştırmalar hızla yayıldı ve bu ülkeler kendi ulusal şirketlerini kurmaya veya olanları ulusallaştırmaya başladılar.

•SONATRACH – Cezayir, 

•NOC – Libya, 

•ARAMCO – Suudi Arabistan, 

•INOC – Irak ; İran - NIOC ,

•KPC – Kuveyt , 

•PDVSA – Venezüella , 

•NNPC – Nijerya ,

•ANDOC - Arap Emirlikleri

20. yüzyılın başından beri sürüp gelen, serbest piyasa koşulları ile yürümekte olan petrol pazarı sistemindeki temel değişiklik çok uluslu şirketleri yeni bir denge aramaya itti. İlişkileri, Henry Kissinger’in planına uygun olarak devletten – devlete olarak sürdürmeye yöneldiler. 1974 yılında. Uluslar Arası Enerji Ajansı’nın (AIE – L’Agence İnternationale de l’énegie) kurulmasıyla devletten – devlete müzakere yolu açılmış oldu.

de Gaulle geleneğine bağlı olarak Fransa bu birliğe (1992 yılına kadar) katılmadı. Kendi alternatif enerji kaynaklarını geliştirmeye ve ilişkili olduğu Afrika ülkeleriyle (Gabon, Congo- Brazzavillel, Cameroun) ikili anlaşmalar yaparak, kurulan ELF aracılığıyla Fransa’nın gereksediği enerjiyi temin etmeye çalıştı.

1980 yıllarının başında OPEP’e yeni bir görüş hakim olmaya başladı. Eski ekonomik mantık tekrar su üstüne çıktı. Yayılmaya başlayan nükleer enerji, gelişmiş ülkelerin enerji tasarrufu girişimleri, Kuzey Avrupa’da, Alaska’da, Güney Amerika’da yeni petrol kaynaklarının bulunması, OPEP ülkelerin iradeci tavırlarını terk etmelerine yol açtı. 1986 yılında petrolün fiyatı yedi dolara kadara düştü.

Petrolün çıkarılmasından, benzin pompalarına giden yolun kontrolünün baş tarafı, petrol üreten ülkelerin elinde olmasına karşın, malın satışı ve satış fiyatı çok uluslu şirketlerin elindeydi. Arz ve talebi onlar kontrol ediyorlardı.

1980’li yıllarda, pazarı kontrol eden çokuluslu şirketler, borsa, döviz, bankacılık unsurlarını ve dinamiklerini kontrol ettiklerinden, petrol pazarında önemli bir değişikliği, petrol üreten ülkelerin iradeci fiyatlarını serbest piyasa koşullarının koşullarına bırakılmasını sağladılar. 1987 yılında OPEP petrol fiyatlarını saptama olanağını kaybetti ve petrol fiyatlarının serbest piyasa koşullarında oluşmasını kabul etti. Ancak, OPEP ülkeleri çıkarılacak petrolün miktarını saptamayı kendi ellerinde tutmaya devam ettiler. Bu da önemli bir psikolojik faktör olmayı sürdürdü.

1980’li yıllardan sonra petrol pazarı değişikliklere uğramaya başladı. Anglo – Amerikan dünya’nın teşvikiyle liberal politikalar yerleşmeye başladı. Sosyalist sistemin çökmesi ile de bu yöneliş daha da ağırlık kazandı. Bu gidiş, petrol dünyasındaki aktörlerin değişmesini ve yine bu değişmenin etkisinde olaylara bakışını değiştirdi. Petrol ithal eden ülkeler kendi ulusal (varsa) şirketlerini özelleştirdiler. Avrupa’daki bütün petrol ithal eden ülkeler bu yola gittiler. Sadece, İtalyan Hükümeti ENİ içinde bir azınlık payı tutmaya devam etti. 

oRAPSON – İspanya’da

oPETROFİNO – Belçika’da

oOMV – Avusturya’da

oPETROGAL – Portekiz'de

oMOLEN – Macaristan

oVEBA (Daha sonra E-ON oldu) – Almanya’da

oELF – Fransa’da

1990’lı yıllarda, petrol ithal eden şirketler ülkelerinin hükümetlerine isteklerini bildirirler, ve ülkelerinden doğrudan veya dolaylı talimat alırlardı. Özelleştirmelerden sonra bu ilişki ağırlıklı olarak tek yanlı olmaya başladı. Hükümetlerden bağımsız hale gelmiş bu özelleştirilmiş şirketlerin yönetim kurulları veya onları finanse eden mali kuruluşlar hükümetlere dileklerini bildirip onları yönlendirmeye başladılar.

1970 yıllarında önemli devletleştirmeler yaşamış olan petrol ihraç eden ülkeler de, 1980 sonrasında şirketlerinin, piyasa kanunlarına bağlı olarak işlemesinin daha doğru olacağını ve bunun bir zorunluluk olduğunu savunarak, yabancı yatırımcılara açmaya başladılar. Gerçi, kağıt üzerinde, ülkenin“hükümranlığı” altında olduğu söyleniyorsa da, şirket, bütçe yapma, teknoloji getirme ve bunu uygulama, üretim ve satış fiyatları konularında bağımsızdı ve dolaylı olarak istediğini, istediği gibi yapma olanağına kavuşuyordu. Şirketler arasındaki rantabilite savaşı, kârın tayin edici eleman hale gelmesini getirdi. Bir de hakim düşünce haline gelen “liberal ideoloji”, devletin özel şirketlere karışmasının “günah” haline getirmesi, bu şirketleri kontrolsüz hale getirdi. Petrol ihraç eden şirketlerin bulunduğu devletler de, kalkınma yolunda ilerlediklerini düşünerek, bu şirketlerin istediği gibi dans etmeye başladılar.

1970 yıllarında en radikal devletleştirmelere giden ülkeler, 1990 yıllarında petrolle ilgili mevzuatlarını değiştirmişlerdi veya değiştirmekteydiler. Ekim Devriminden sonra yabancı sermayeye arkasını dönmüş olan SSCB ve eski sosyalist ülkeler Boris Eltsin döneminde tam bir talan alanına döndü. Putin ile başlayan dönemde, petrol alanı kontrol edilmeye ve enerji ham maddesinin ekonomik getirisine dayalı bir toparlanma dönemi başlatıldı.

1980 yılına gelindiğinde, petrol pazarında müşteriye daha yakın sistemler kurmuş olan şirketlerin ayakta kalma olanağı daha yüksek oldu. Bunun için ki, dağıtım ağı ve ham malzemeyi işleyebilen, ABD’de dağıtım ağı ve rafinerisi olan ulusal şirket olan PDVSA (Venezüella), Q8 dağıtım ağıyla yine ulusal şirket olan KPC (Kuveyt) ve Suudilerin ARAMCO şirketleri bu dalgadan kendilerini koruyabildiler.

1990 yıllarında petrol fiyatlarının düşmesi üzerine, özelleşmiş olan şirketlerin hissedarlarının da baskısıyla, karlarının artması yolunda yatırımların, işletme giderlerinin düşürülmesi için petrol şirketleri birleşmelere gitmeye başladı ve zirve daha da inceldi. (Bu hissedarların kârlarını arttırma yolunda baskılarını arttırma eğilimini günümüz Avrupa’sında da görüyoruz. AİRBUS’te yaşanan kriz, Galileo projesinde girilen çıkmaz, demir yollarının, posta idarelerinin özelleşmesi sonu çıkan çatışmalar hep aynı dünya görüşünün sonu. Özel hissedarlar, mümkün olduğu kadar çabuk, mümkün olduğu kadar yüksek karı gözlüyorlar ve onlar için işsizlik, sosyal dokuların bozulması bir anlam oluşturmuyor) 1998 yılında AMACO, BP ile; EXXON, MOBİL ile birleşti ;TOTAl, 2000 yılında, PETROFİNA’yı ve ELF Aquitaine’i satın aldı. Yine 2000 yılında, AMACO, ARCO’yu satın aldı. Aynı yıl, CHEVRON ile TEXACObirleşti. Bunu, EXXONMOBİL ile CHEVRONTEXACO’nun birleşmesi takip etti. 2001 yılında, genel büyüklük sıralamasında, birleşmeler dalgalanması başlamadan evvel, sıralamanın başında olan SHELL gerilere düşmüş ama, kendisi baştan iç yapılanmasıyla, iyi bir yönetimle, gerekli finansmanları temin ederek bu birleşmelerin dışında kalmıştı. Doğal olarak bu satın almalar, birleşmeler petrol dünyasını alt üst etmiş ve büyüklük sıralarını değiştirmişti. Kuzey Amerika’da, Kuzey Avrupa’da (Norveç) ve Gine’de üretim yapan, daha çok Anglo-amerikan sermeyeli küçük bağımsız şirketler kalmıştı ; ConacoPhillips (İngiliz), ENİ (İtalyan), Petrobas (Brezilya), Repsol-YPF (Arjantin), Petronas (Malezya) coğrafi yerlerine bağlı olarak, bu akımın dışında kalmışlardı.

2006 yılına gelindiğinde (henüz) çok az ülkenin (Meksika – Suudi Arabistan – Kuveyt) kapılarını yabancı sermayeye (çokuluslu şirketlere) açmadığını görmekteyiz. İsteklerine bağlı veya zorunlu olarak petrol üreten şirketler yeni şekillenmeye katıldılar ve buna bağlı olarak etkinliklerini yitirdiler.

Bu eşi görülmemiş büyüme dünyanın petrol pazarının da parselleşmesini getirdi. Artık, petrol üretilen bölgeler parsellenmiş ve dev şirketler kendi aralarında açık bir çatışmaya sebep olmamaya dikkat eder olmuşlardı. Dünya enerji politikalarını bu çok uluslu şirketler yönetiyordu. Kendi aralarında çıkan sorunları bir uzlaşma ile çözmek zorundaydılar. Hepsi birbirine bağlı hale gelmişlerdi. Finans politikalarını, teknolojiyi, fiyatları uzlaşma ile götürmek zorundaydılar. Bu çok uluslu şirketlerle sorunu çıkan bir ülke karşısında hepsini bulabilirdi.

Bu kardeşlik ve barış ortamına gölge düşüren birkaç haylazın başında Putin’in Rusya’sı vardı. Umarım ki, onu da daha ilerideki bir yazımda, diğer büyük ülkelerin politikalarıyla birlikte anlatmaya çalışacağım.

2007 yılını bu son yazısında yazılarımı okuyan, okumayanların yeni yıllarını kutlar, her şeyin gönüllerine olmasını dilerim.