GAZZE : Acımasız Bir Savaş


Gönderen Ataman Aksoyek - 22/01/2009 23:17:39 (802 okunma)


GAZZE : Acımasız Bir Savaş

Yazının ortalarına gelmiştim, silah bırakma haberleri gelmeye başladı.
Dün, (17.01.2009) ajanslardan, İsrail’in tek yanlı “ateşkes” ilan ettiği haberi geldi. Ama bu haberin neyi değiştireceğini göremiyorum. İşgal devam edecektir. Belki gardiyan değişecek ama, Gazze bölgesi açık bir hapishane olmaya devam edecek. Öyle bir hapishane ki, su yok, ilaç yok, yiyecek ve içecek yok, elektrik yok, hücre kapıları açık ama duvarların dışına çıkamayacaksınız ve hatta İsrail askerleri etrafta dolaşmaya devam edecekler veya bu işi görecek bir uluslar arası güce devredeceklerdir.

Bu gün de (18.01.2009) Hamas bir haftalık ateşkes ilan etti. Hamas’ın 2 numaralı Politbüro üyesi Musa Abu Marzuk Suriye televizyonunda yaptığı bir konuşmada, koşullarını şöyle sıraladı ;

1.İsrail’in bir hafta içinde işgal ettiği Gazze topraklarından çekilmesi,

2.İnsani yardımların ulaşabilmesi için kapıların açılması,

Abu Marzuk, konuşmasında Mısır’ın, Türkiye’nin, Katar’ın arabuluculuğunu, bir uzlaşmaya varılmasını, isteklerinin yerine getirilmesi, geçiş noktalarının (özellikle Mısır’la olan Refah kapısının) daimi olarak açılması halinde kabul edeceklerini de ekledi.

İsrail’in bu koşulları bu çıplak haliyle kabul edeceğini hiç zannetmiyorum. Giriş ve çıkışların çok sıkı kontrolünü mutlaka sürdürecektir. Hamas’ı zayıflatmak için başka önlemler de alacaktır. Gazze bölgesine, özellikle sınırların kontrolüne El Fetih’in gelmesini sağlamaya çalışacaktır. Açık açık ifade etmese bile, Mısır, Müslüman Kardeşler’in akrabası olan Hamas karşıtıdır ve kendi toprakları üstüne yabancı askerlerin konuşlandırılmasını da kolay kabul etmeyecektir. 

Tek taraflı ilan edilen ateşkes’lerin nasıl sonuçlanacağını tahmin edemiyorum.

Niye iki tane tek yanlı “ateşkes” ?

İsrail, içine düştüğü çıkmazdan kurtulmaya çalışıyor ve tanımak istemediği Hamas ile doğrudan ilişkiye geçmek, karşı karşıya kalmak istemiyor. Hamas, İsrail’in ateşkes koşullarını değil kendi koşullarına bağlı olarak, koşullarını kaydettiriyor. 

Bu kanlı savaşı kim kazandı ?

İsrail bu macerasından kärlı çıkamadı. Zaten yaralı olan uluslar arası prestiji büyük hasar gördü. Hedeflerine ulaşamadı, Hamas’a diz çöktüremedi, ordusu bütün silah üstünlüğüne rağmen beklediği başarıyı gösteremedi.

Hamas politik olarak alan kazandı. Batılıların oyuncağı haline gelmiş olan Mahmud Abbas, daha da silindi. Halkın kendisine olan güveni arttı, seçimlerde daha fazla oy alabilecektir. İttifak cephesini genişletti. Barış’ın ancak Hamas ile müzakere edilerek yapılacağını gösterdi.

Şimdi taraflar politik bir savaşa hazırlanıyorlar. Herkes, 20 Ocak günü başkanlığı devralacak Obama’nın alacağı tutumun açıklık kazanmasını bekliyor. Dikkat edilirse, ateşkes tarihleri de bu olaya göre ayarlanmış durumda.

İngiltere Başbakanı Gordon Brown, Başkanlığını müteakip, Obama’nın ilk ele alacağı uluslararası konunun Orta Doğu olacağını söyledi.

Gazze bölgesinde yaşananlara değinmeyeceğim. Bunlar belki tüm ayrıntılarıyla değil ama, bir derece Basın ve yayın organlarına yansıdı. Silah bırakmalarından sonra gerçekleri daha açık bilginin akacağını düşünebiliriz. Ancak, Türkiye’ye yansıyan resimlerin, bütün Avrupa’da olduğu gibi durumu bütün çıplaklığı ile göstermediği kanısındayım. Genel bir fikir verebilmek için 12.01.2009 tarihinde Doktor Mouawiya Hassanein’nin verdiği Filistinlilerle ilgili sayıları aktarmak istiyorum ; 905 ölü, 3 950 yaralı. Ölülerden 277’si çoçuk 95 kadın ve 92 yaşlı. Norveçli Gazze’daki Al-Chifahastahanesinde uluslararası bir ONG adına çalışan iki hekimin aktardığına göre hastahaneye getirilenlerde ABD’nin kullandığı yeni tip silahların yaralarını taşıdığını gördüklerini, ve Al-Jazira Televizyonuna konuşan görgü tanıklarının vücutların ikiye bölündüğünü, kol ve bacakların koptuğunu, gövdede yüzlerce iğne batmış gibi yanık izlerinin, önlemez iç kanamaları görüldüğünü söylüyorlar. 

Olayların politik yanını anlatmaya, daha iyi anlaşılabilmesi için, bir tarih zincirine sokarak hatırlatmak istiyorum ;

Kendini, 1928 yılında kurulan Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in Filistin koşullarında oluşmuş şekli olarak tarif eden Hamas, Şeyh Ahmed Yassinstarfından 1987 yılında kurulmuştu. Başında İsrail haber alma servisleri tarafından, Yaser Arafat’ın Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (OLP) karşı kullanılma umuduyla desteklendi.

1987’de ilk İntifada olaylarının başlaması sonrası Şeyh Ahmed Yasin, 1989 yılında, İsrailliler tarafından tutuklandı. 1997 yılında serbest bırakıldı. 2004 yılında, İsrailliler tarafından öldürüldü. Şeyh Ahmed Yassin’in yerine geçen ve Hamas’ın başka bir kurucusu olan Abdülaziz Randissi de 2004 Nisan ayında yine İsrail tarafından öldürüldü.

8 Ocak 2005 yılında, Yaser Arafat’ın ölümünden sonra, onun yerine Mahmut Abbas, büyük bir çoğunlukla, Filistinlilerin başkanlığına seçildi. Hamas bu seçimleri protesto ederek katılmadı. Aralık 2005’te yapılan belediye seçimlerine katılan Hamas, ekseriyeti alan parti ve El Fetih hareketinin temel rakibi oldu. 2006 Ocak ayında yapılan seçimlerde iktidarını sağlamlaştırdı; parlamentodaki 132 iskemlenin 74’ününü kazandı. İsmail Haniyehbaşbakan seçildi.

Uluslararası alanda, meşru seçimleri, meşru şekilde kazanmış olan Hamas’ın seçilmiş olması tanınmadı, Batı Dünyası Hamas’ı boykot etti..

14 – 15 Ağustos tarihlerinde seferber olan 60 000 İsrail askeri, Gazze’deki kolonilere yerleşmiş olan 8 000 İsrailliyi boşalttı. Bunun yanında, İsrail, Hamas’ın 65 sorumlusunu, 8 bakanının, 26 milletvekilini tutukladı.

25 Haziran 2006 tarihinde, İsrailli asker Gillad Shalit, esir edilerek Gazze’de hapsedildi. İsrail ordusunun bütün gayretleri sonuç vermedi ve Gillad Shalit kurtarılamadı.

14 Haziran tarihinde Filistinliler arasında, El-Fetih’in başlattığı söylenen El Fetih – Hamas savaşı başladı ve uzlaşma yanlısı Arap yetkililerin gayretleri sonuç vermedi. Hamas, Filistin de ekseriyeti, Gazze bölgesinin tüm yönetimini ele geçirdi. 

İsrail, Haziran 2008 tarihinde, Gazze bölgesini çevirdi ve dış dünya ile ilişkisini kesti.

Haziran 2008’de Mısır’ın gayretleriyle altı ay sürecek bir ateşkes ile çatışmalar durduruldu. Anlaşma ;

§ İsrail’e yönelik füze atışlarının ve İsrail saldırılarının durdurulmasını,

§ Gazze’ye uygulanan blokajın kaldırılmasını içeriyordu. İsrail ve Mısır (Mısır, kendi topraklarındaki kapı veya kapıları dolaşıma açabilirdi), uzlaşmanın, blokajın kaldırma maddesini hiç uygulamadı.

Mısır’ın aracılığıyla yapılan silah bırakılması kolay olmamıştı ve imzalanmış bir belge de yoktu. 19 Temmuz 2008 tarihinde kararlaştırılan ateşkes beş ay büyük bir olay olmadan sürdürülmüştü. Ancak, uzlaşma içinde ön görülen serbest dolaşım sağlanmamış, Gazze bölgesini çeviren çember açılmamıştı. 4 Eylül günü yapılan İsrail’in Gazze halkının hayatlarını devam ettirmek, yiyecek, ilaç vs. temin ettik için zoraki olarak inşa ettikleri tünellere karşı başlattığı operasyon ile Hamas ile Gazze halkının bütün umutları kırıldı ve ateşkes uzatılmadı. İsrail’in Mısır ve Gazze arasında açılmış olan tünellere saldırılması üzerine Hamas ve İslami Cihat’ın İsrail’e roketlerle saldırısı başladı.

27 Aralık günü mahalli saatle 11.30’da İsrail “Sertleştirilmiş Kurşun” hareketini havadan, denizden ve karadan bombardımanla başlattı.

8 Ocak günü Mahmud Abbas’ın başkanlık dönemi sona eriyordu.

İtzhak Rabin’in söylediği bir söz var ; “… bir sabah kalktığımızda, Gazze bölgesinin deniz altında kaldığını öğrenmek gibi bir şansımız hiçbir vakit olmayacak. …” Bunun için olsa gerek, İsrail Hükümeti, 27 Aralık 2008 tarihinde başlattığı bu Sertleşmiş Kurşun Operasyonu’nun resmen ne amacını, ne sınırını açıklamadı. Gazze’yı işgal mi edecek ?, Hamas’a diz mi çöktürecek ? bilinmiyordu.

Jeopolitik yorumcuları mahcup şekilde asıl hasmın İran olduğuna da değiniyorlar.

İsrail Genel Kurmay başkanı General Dan Harel, “… Bu daha öncekilerden değişik bir operasyondur. Çıtayı çok yükseğe koyduk ve bu istikamette yürüyeceğiz. Sadece teröristlere ve roket atanları vurmayacağız, Hamas Hükümetini, resmi yapılarını, güvenlik kuvvetlerini, Hamasla ilgili her şeyi, Hamas’ın dal budak sardığı her şeyi hedef alacağız…” dedi. Gazze Şeridi’nde Km2 başına 3 900 kişi düşmektedir ve dünyanın en kalabalık bölgelerinden birisidir. General Harel’in dediği gibi “sivillere zarar vermeyeceğiz” lafı kulağa hoş gelen bir laf olmaktan ileri gidemez. Ayrıca İsrailliler camileri, okulları, hastaneleri de vurdular.

İsrail yetkilileri kendilerini savunmak için bu hareketi başlattıklarını söylemekteler. Onlara göre Hamas, 19.12.2008 tarihinde tek yanlı olarak ateşkesi ihlal ederek roket atışlarına başladı. Ama bu yanda İsrail Savunma Bakanı Ehut Barack, “…hareketi, Hamas’ı harekete geçirmek (deliğinden çıkarmak) için yaptıklarını…” söylüyordu. Haaretz Gazetesi, Olmert, Barack ve Tzipi’in savaş kararını 18.12 2008 tarihinde aldıklarını, 22.12.2008 günü savaşın bir provasının yapıldığını, saldırının gerekçelerinin hazırlandığı yazmış. 

1.Hamas, ateşkesi ihlal etmedi. Mısır aracılığıyla, altı ay için yapılan ateşkesin koşulu olarak İsrail, Gazze bölgesine uyguladığı bloküsü kaldıracak, Sınır kapıları, özellikle Mısır sınırındaki Refah Sınır Kapısı’nı açacaktı. Hamas da, İsrail’e roket atışı yapmayacaktı.

2.Bu arada ne arabulucu olan Mısır ne de İsrail, sınır kapılarını açmadılar ve bloküsü kaldırmadılar. Hamas, İsrail’e atılan roket atışlarını durdurmuştu. Ateşkes süresinin sonunda, ateşkesi sürdürmekte bir anlamı kalmadığını gören Hamas, ateşkesi uzatmadığını bildirerek roket atışlarına başladı. 

Oğul Bush yönetimindeki ABD’nin Gazze krizindeki, İsrail’i destekleyen ve her türlü ateşkesi engelleyen tutumuna karşılık Avrupa değişik diplomatik girişimlerde bulundu, değişik diplomatik delegasyonlar , Orta Doğu’ya gittiler, Mısır Devlet Başkanı Mubarak, Suriye Devlet Başkanı Başar el Esat, Filistin’in Başkanı Mahmud Abbas, Ürdün Kralı, İsrail başbakanı Ehoud Olmer’le konuştular ve “hemen ateşkes” çağrısında bulundular. İlginçtir, bütün bu delegasyonlar, Filistin’de iktidar ve çatışmanın öbür, ezilmekte olan tarafı Hamas’la hiçbir ilişkileri olmadı.

Sonuç olarak, bu sorunu çözmek istiyorlarsa, Hamas ile masaya oturmak zorunda kalacaklardır.

Filistin krizi ile Avrupa ülkelerinin ortak tutumu değişik oldu. Genel olarak, üstü örtülü veya açık olarak Hamas’ı suçladılar. İsrail Başbakanıyla olan telefon konuşmasından sonra, Federal Almanya Başbakanı Dr. Angela Merkel, “sorumluluğun açıkça ve sadece Hamas’ta olduğunu, Orta Doğu’ya seyahatinden evvel Başkan Sarkozy, Hamas’ı suçlu bulduğunu söyledi. Avrupa Birliği Dönem Başkanı Çekoslovakya Cumhuriyeti başbakanı Mirek Topolanek, “İsrail’in savaşının bir savunma savaşı olduğunu” söyledi. Federal Almanya Sol Parti’nin dış işler sözcüsü Wolfgang Gehrg, Avrupa’nın ve Fransa başkanı Sarkozy’nin girişimlerini desteklerini söyledi.

Federal Almanya Dışişleri, girişimlerini, Fransa’nın aksine sakin bir diplomatik telefon konuşmalarıyla yürütmeyi tercih etti. Almanya, Filistin’de polis ve adliye mekanizmalarının oluşturulup, geliştirmesi için çalışmalar yapmıştı, ilişkileri vardı. 

2000 yılında şimşekler, atom gücünü savaşçı amaçlarla kullanacağı iddia edilen İran’a yöneltilmişti. Gelişme içinde Beyaz Saray’ın İran’a karşı bir maceraya girmeye niyeti olmadığı söylenmeye başlamasından sonra İsrail’in tek başına böyle bir saldırıyı yapacağına yönelik politik yorumlar, istihbarat haberleri, askeri raporlar boy göstermeye başladı.

Obama’nın seçimleri kazanması ve yeni bir İran açılımı olasılığından söz edilmeye başlamasından sonra İsrail, İran’ın direnme gücünü hesaba katarak, sonu belli olmayacak bir maceraya ABD’siz atılmanın sakıncaları ve ABD ile olan ilişkilerin hasar görebileceği düşünceleri İsrail’in, İran’la ilgili yeni değerlendirmelere gitmesini, yeni senaryolar düşünmesini getirdi.

Jeopolitik yorumcular, 2008 Eylül ayından başlamak üzere Obama’nın karmaşık ve alışılmadık bir koalisyon tarafından desteklenmeye başladığına işaret ediyorlardı. Bu koalisyonun Orta Doğu üzerine kesinleşmiş bir ortak görüşü yoktur. Ancak, ABD yeni bir politik strateji’yi hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bir kesim daha uzlaşıcı, işbirliğine açık, daha sempatik bir ABD imajı sunmak istemektedir. Başkan Obama’nın seçilmesinin arkasında yatan sebeplerden birisinin de bu olduğu söylenmektedir. Bu grup içinde Başkan Bush ile ters düşmüş General ve amiraller, Beker-HamiltonKomisyonu’nun üyeleri ve başka düşünürler vardı. Bunlara göre, ABD olanaklarının üstünde angajmana girmiş, çok yayılmıştır. Bir nefes alarak güçlerini toplaması gerekmektedir. Irak’daki angajmanı azaltmak istiyorlardı. İran’la yapılacak bir savaşa karşıydılar. Golan’ı iade etmek, Suriye ile ilişkileri düzeltmek, hatta gelişmiş ilişkiler kurmak istiyorlardı. Planlanan projeler arasında, Filistin sorununu bir sonuca ulaştırıp, Filistinlilere bir tazminat vererek ve bölgeye yığınsal yatırımlar yaparak bölgeyi ekonomik olarak yaşanabilir hale getirmeyi de düşünüyorlardı. Doğal olarak bu olasılık, İsrail’in “apartheid” ve yayılmacı projelerinin sonu demekti.

Ulusal Güvenlik Konseyi, İsrail’in yapacağı provokasyonlardan endişe etmektedir. Orta Doğu’da çıkacak büyük çalkantılar enerji politikalarını da etkileyecektir. Annapolis anlaşmasının yürütülmesinden sorumlu olan ve Obama tarafından Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak tayin edilen GeneralJames L.Jones ve Tom Donilon bu konudaki endişelerini, İsrail’in Annapolis Anlaşmasının hayata geçirilmesinde çıkardığı güçlükler konusundaki şikayetlerini değişik defalar dile getirdiler. Figaro Gazetesi, General Jones için “Hillary kadar tanınmış değil ama, daha etkin” diye başlık atmış. Savunma Bakanı Robert Gates ile çok iyi ilişkiler içinde olan, Bayan Clinton’un rahatlıkla etkileyemeyeceği bir kişilik...

ABD dışişlerinin kadrolarında Madeleine Albright ve Hillary Clinton’un yerleştirdiği İsrail sempatizanları çokluktadır. Bakanlık ile beyaz Saray’ın ilikilerini sağlayacak, Beyaz Saray’ın idari sistemini de yönetecek (Genel sekteter gibi) olan, İsrail ve ABD vatandaşlı olan Rahm Emanuel , İki bakan yardımcısı tanınmış siyonist James Steinberg ve Jacob Lew’in olduğu grup Obama’nın İsrail yanlısı bir çizgiyi sürdürmesi için baskı yapacaklardır.

İsrail’in, Ariel Sharon’un Geoge W. Bosh’a yazdığı mektupta belirttiği, Annapolis Konferansı’nda savunduğu projeye göre Filistin’de yarı bağımsız, silahlardan arınmış, ekonomik olarak İsrail’e bağımlı ve onun kontrolünde, ABD’deki Kızılderili özel alanları gibi bölgeler projesi, Başkan Obama’yı destekleyen blok içinde, bu iki grup arasında ve bunun yansıması olarak ABD’nin Orta Doğu politikasında bir çatlak baş gösteriyordu.

Bu yeni durumda İsrail, stratejik müttefiki Türkiye’nin devreye girmesini, Suriye ile ilişkilerini ısıtarak İran’ı yalnız bırakmaya çalıştılar. Bu açılım, Batı ile ilişkilerini düzeltmek ve yalnızlıktan kurtulmak isteyen Suriye’nin de çıkarlarına uygun geliyordu. İsrail, bu yakınlaşma Gazze’ye planladığı saldırısında Suriye’nin de açık veya kapalı müdahalesini de önlemeye çalışıyordu.

Ehoud Barack’ın, Ehoud Olmert’in Ankara, Tzipi Livni’nin Kahire ziyaretleri, Olmert’in Washington gezisi büyük olasılıkla bu yaşadığımız acımasız saldırının arka planını hazırlamaya dönüktü. Arap ülkeleri de kendilerini çok rahatsız etmeyecek bir emrivaki ile karşılaşacaklardı. Türkiye’ye de, stratejik angajmanları hatırlatılarak, İran’ın doğrudan işe karışmasını önleme görevi verildi. Bütün düzen hazırlandıktan sonra Gazze’ya saldırılabilinirdi.

IRIS ’in Başkanı Pascal Boniface, 07.2009 tarihli yazısında, İsrail’in bu saldırıdan şu beklentileri olabileceğini söylüyor ;


oHamas’ın İsrail’e attığı füzelerin durdurulması.

oHamas’ın bozguna uğratılması, yapısın dağıtılması

oLübnan’daki yenilginin izlerinin silinmesi.

Şimdi bu gerekçeleri gözden geçirmeye ve değerlendirmelere başlayalım ;


oFüze atılması, İsrail Gazze ablukası ile ve buna karşı başlatıldı. Ablukanın kaldırılması füze atılmasının durdururdu. Hamas bunu açıkça belirtmişti.

oHamas’ın tamamen yok edilmesinin mümkün olmadığı görülüyor. Güç kullanılarak tam bir başarı, Hamas’ın pes edip barış istemesiyle mümkün olacaktır. Bir karşılık almadan Hamas’ın barış istemesi olası görülmüyor. İsrail’in tek çıkış yolu olan barış bir çıkmaza girmiştir ve bu yol İsrail’i de çıkmaza götürecektir. Bir de İsrail’in bu savaşta tamamen başarılı olamama ihtimali düşünülürse İsrail kendi kazdığı çukura düşmüş olur.
Saldırıya uğrayan bir halk, yönetim etrafında kenetlenir. İsrail Hamas’ı, Avrupa ve ABD’nin de kabul ettiği üzere, “Terörist” olarak nitelemektedir. Ama, Hamas, “El Kaide” değildir. Seçimleri kazanmış, meşru ve Gazze halkı içinde sosyal ve politik olarak örgütlenmiş ve bütünleşmiş bir kuruluştur. 2006’da Hizbullah’ın olduğu gibi 2009 seçimlerin (ne zaman yapılırsa) Hamas, Gazze ve Batı Şeria’da kuvvetlenmiş olarak çıkacaktır.

Artık Batılılara teslim olduğu belli olan, ve Batı’nın Hamas’a karşı çıkarabileceği tek isim olan, Mahmud Abbas Filistinlilerin güvendiği ve barışı sağlayabilecek bir isim olmaktan çıkmıştır. İsrail, bu savaşta, kullandıkları Mahmud Abbas kozunu da kaybetmişlerdir.
Eğer yapılabilirse, yapılan seçimlerde Mahmud Abbas ve El Fetih kuruluşu, büyük bir olasılıkla, yenilerek çıkacaktır.

İsrail, Lübnan savaşını Lübnan topraklarında iken esir düşen askerlerini gerekçe olarak ileri sürmüştü. Gazze saldırısında, aslında pek etkin olmayan füzeleri bahane etmektedir. İsrail bu savaşla, işlettiği çok geniş propaganda mekanizmasına rağmen görüntüsünde oluşacak yaralarla çıkacaktır. Lübnan’da ordusunun imajı yara aldı bu savaşta inandırılırcığı yara almaktadır.

İsrail’i dolaylı olarak desteklemekte olan Arap ülkeleri, halklarından gelen baskı karşısında bunu mahcup şekilde de olsa yapamayacaktırlar. Aslında, Gazze’deki durum batı basınında gösterildiğinden çok daha fecidir. Bu durum önümüzdeki günlerde daha açık olarak ortaya çıkacaktır. İsrail’in imajı çok ağır bir darbe alacaktır.

İsrail uzmanı ve İsrail’de yapılacak seçimleri izleyici olarak takip edecek komitenin başkanı olan Jean-Yves Camus, 09.01.2009 tarihli analizinde şöyle bir tablo çizmekte ; “Sertleştirilmiş Kurşun” operasyonu, İsrail’de, Lübnan’a 2006 yılında yapılan saldırının topladığından daha fazla destek bulmaktaymış. 1982 Lübnan saldırısından buyana yapılan en güçlü bu askeri hareketin başarısının İsrail için psikolojik büyük bir önemi varmış”.

İsrail’in bu savaşta ulaşmak istediği hedefleri ve tahrikleri şöyle tahmin etmenin mümkün olabileceği düşünülüyor ;

1.Hamas’ın Gazze’daki politik, idari sistemini ve alt yapısını tamamen silmek. İsrail’e füze atamaz hale getirmek, hava, kara ve denizden bombalayarak sivil halkı yıldırıp, bezdirerek Hamas’tan uzaklaştırmak. Bu politikanın sonunda dize gelecek Hamas ve Filistinlilerle uzun süreli, kendi koşullarına uygun bir anlaşmaya varmak.

2.Yaklaşmakta olan 10 Şubat seçimleri ; İsrail partilerinin Filistinlilere yönelik temel yaklaşımları açısından büyük bir fark yok. Sağ cenahta iki parti görüyoruz. Daha pratik bir yaklaşımı olan Kadima, daha kalın ideolojik çizgileri olan laik-ulusalcı olan aşırı sağ Likud ve İşçi Partisi. Bu politik hareketlerin önde gelen amacı, İsrail halkına “sizin güveninizi en iyi biz sağlarız”ı göstermek etrafında toplanıyor. Henüz kendini ispatlamamış Livni ve Barak çifti, İsrail Ordusu’nun Lübnan’da yaşadığı (görece) yenilgiyi silmek, İsraillilere gereksedikler güveni vermek istiyorlar Gazze’de beklenen zaferin elde edilememesi, kaçınılmaz olan ateşkes / barış sonucunda Filistinlilerin istedikleri tavizleri vermek zorunda kalacaklarını, bağımsız bir Filistin’in gerçekleşmesi olanağının kuvvetleneceğini biliyorlar. Bu sonucu hafifletmeye çalışıyorlar. İdeolojik sağ ise, bir Filistin halkının varlığını ve buna bağlı olarak bağımsız bir Filistin devleti zorunluluğunu hazmedebilmiş değil.

Rue89’da yaptığı analizle, Pierre Haksi, İsrail’in stratejiyle ilgili yaptığı analizde ; “Savaşa yolsuzluk suçlanması ile yargılanmayı bekleyen İstifa etmiş bir başbakan (Ehut Olmert), hükümet kuramamış, şubat ayında yapılacak seçimlere şanssız giren bir dışişleri bakanı (Tzipi Livni), yetenekli olduğunu göstermek zorunda olan, tarihsel bir sulh yapma olanağını yitirmiş, şimdi olduğu savunma bakanlığına tesadüfen gelmiş birisinin (Ehut Barack) karar verdiğini ve bunun İsrail için bir çıkmaz sokak olduğunu” söylüyor. Analizciye göre ; “olduğu topraklarda, sosyal, askeri gayet iyi bir yapılanmayla ve güçlü yerleşmiş bir hasım olan Hamas’ın savaşla yenilebilmesinin hemen hemen olanaksız olduğunu, yapılacak bir sulh ile Hamas’ı güçlü bir muhalefet haline geleceğini” söylüyor. Hamas’ın seçimlerde kuvvetlenmesinin, Oslo anlaşmasının yürümemesine, Arafat’ın ölümünden sonra boşalan liderliğin doldurulamadığını, El Fetih Kurtuluş Örgütü’nün yolsuzlarla çürümesine ve halkın güvenini yitirdiğine bağlıyor. 

3.Geçen zaman İsrail’in aleyhine çalışmaktadır. Obama, başkanlığı devralmasından sonra yaklaşımı Bush’un kayıtsız şartsız desteklemesinden değişik olabilecektir.
Yaşanan acımasız savaş uluslararası kamu vicdanını, bütün Siyonist lobilerin çalışmalarına rağmen, rahatsız etmekte ve baskısını hissettirmeye başlamıştır.

4.İsrail kamuoyuna göre, Hamas ve Hizbullah İsrail Devletinin varlığını tehdit etmektedir. Bu ön yargıya katılmak mümkün değildir. Filistin ve Lübnan halkları İsrail’in yayılmacı politikasına son vermesini, işgal ettikleri yerleri boşaltmasını, kendileri üzerine sürdürdükleri baskıya son vermesini istemektedirler.
İsrail, Filistin’de seçimleri kazanan ve meşru yönetimi oluşturan Hamas’ı (ve Hizbullah’ı) tanımayı ve müzakereleri ret etmekte, sorunları zor kullanarak savaşla çözmeye yönelmektedir.

Değişik gözlemciler, Eski ABD Başkanı Jimmy Carter’in 2008 yılında Suriye’ye giderek Hamas’la bir uzlaşma sağlamaya çalışmasının, Fransa eski büyükelçilerinden, bölgeyi çok iyi tanıyan, Yves Aubin de la Messuzière taraflarla kapalı kapılar arasında yaptığı müzakereler olumlu yürürken, Fransa Dışişleri bakanlığı tarafından geri çekilmesinin kaçan fırsatlardan olduğunu söylüyor. Filistin çıkmazını savaşla çözmeye kalkmak çıkmaz bir yoldur. Sonunda, ABD, Batı ve İsrail, Hamas ile müzakereleri başlatmak zorunda kalacaklardır.

İran’ın ve müttefiki Suriye’nin bu saldırıyı beklemelerine rağmen, diğer müttefikleri ile birlikte önleyici veya şiddetini azaltıcı diplomatik müdahaleyi yapmamış olması şöyle açıklanıyor ; İsrail on sekiz ay çok sıkı bir müdahale ile ambargoyu devam ettirmiş ve Filistinlileri zaten çok zor bir duruma itmişti. Hamas’ın İsrail’e yolladığı füzeler söylendiği gibi, büyük ve gerçek bir hasar yapmadılar. İsrail’in bir savunma hareketine sebep olamaktan uzaktılar. İsrail Savunma Bakanı Ehout Barack “İsrail’in bu saldırıyı aylar öncesinden bu yana hazırlamakta olduğunu” söyledi. İsrail’de seçimler yaklaşmaktaydı ve Olmert’in ve politik rakipleri Livni, Benyamin Netanyahou ve Ehout Barack’ın seçimlerde kazanç getirecek bir eyleme gereksinmeleri vardı. Filistin’de de seçimler kapıdaydı. İsrail için, daha rahat kontrol edebilecekleri Mahmud Abbas ve teşkilatı El Fetih’in elinin kuvvetlendirilmesi gerekliydi. Bu savaşla Hamas ezilecek, Mahmud Abbas’ın eli kuvvetlendirilecek ama kendisi zayıflatılacak, İsrail seçimleri için puan toplanacaktı. Bu İsrail’de senelerden buyana sürdürülen politikaydı. Arap ülkelerinin müdahalesi önlenmişti. Arap ülkelerinin, özellikle Mısır’ın ülkedeki ana muhalefet olan Müslüman Kardeşlerin yeğeni Hamas’a hiç sempatiyle bakmadığı biliniyordu. Arap ülkelerinin, İsrail Büyükelçilerini çağırarak şiddeti protesto etmeleri, tamamen politik bir gösteriden ileriye gitmiyordu.

Gelişmelerin “kırım” halini alması Batı ülkelerini, halklarının harekete geçmesi karşısında, göstermelik bile olsa, İsrail’i uyarmalarına sebep oldu. Hatta, Beyaz Saray’ın basın sözcüsü Dana Perino, “sivillerin saldırılardan korunması” uyarısını yapmak zorunda kaldı.

Bu koşullarda Suriye ve özellikle İran, İlişkilerini düzeltmek ve İsrail’i haklı duruma geçirmemek için aktif çatışmadan uzak kalmayı tercih ettiler.

Hizbullah’ın da İsrail’e ikinci bir cephe açması beklenebilirdi. Hizbullah çatışmalara, değişik provokasyonlara rağmen, aktif olarak katılmadı. Lübnan’da da seçimler yaklaşmaktaydı. Hizbullah lideri Hassan Nasrallah, yapılan büyük miting’e “Kudüs ve Filistin’in Filistinlilere, Araplara, Müslümanlara ait olduğunu, bu gayeden bir kum tanesi kadar bile uzaklaşmanın söz konusu olmadığı”nı söylemesine rağmen Hizbullah savaşa müdahale etmedi.

06.01 2009 günü, Aşure Bayramı vesilesiyle Hizbullah Kuruluşu’nun lideri Hassan Nasrallah yaptığı konuşmada “…. 2006’da Lübnan Direniş Kuruluşu’nun karar verdiğini, çünkü başka olanaklarının olmadığını, Filistinlerin de İsrail’le mütareke haline kendilerinin son verdiğini, başka olanaklarının bulunmadığını….” söyledi. Söylediğini açıklayan Genel Sekreter “….. Filistinlilerin artık ambargoya dayanmalarının olanağının kalmadığını ….. direnişi başlatırken de dış yardıma güvenmediklerini…… Özgürlük savaşlarının ücretini de kanlarıyla, ailelerinin acılarıyla verdiklerini….” ekledi. Hasan Nasrallah, Avrupa’nın davranışının da “ölen ile öldüreni aynı kapa koymaktan başka bir şey olmadığı” söyledi .

2006 yılındaki çatışmalarda İsrail Ordusu’nun yenilmezlik ününü çizen Hizbullah, kendi yaralarını sarmak, Lübnan politika sahnesinde daha ağırlıklı yer tutmak ve 2009 yılında yapılacak seçimlerde daha ağırlıklı yer almaya hazırlanmaktaydı. Hizbullah ve içinde bulunduğu cephe seçimlerin yapılmasını riske sokacak bir maceraya atılamazlardı.

Voltaire Sitesi’nin kurucusu ve yönetmeni olan Thierry Meyssan’ın Gazze ile ilgili yaptığı uzun bir analizde, başka yerde okumadığım veya duymadığım yeni bir elemandan söz ediyor ; İsrail’in son Gazze savaşında ilk defa ABD maddi kaynaklarını değil Suudi Arabistan’ın maddi kaynaklarını kullandığını, Riyat’ın Orta Doğu’da Sünni politik rakibi olan ve kontrol edemediği Hamas’ın ezilmesi için İsrail’e maddi yardımda bulunduğunu söylüyor. Suud ailesinin kendine rakip olabilecek, iktidarını sarsabilecek hiçbir gücü istemediğini ekliyor.

Mısır’ın ise, ülkedeki en güçlü muhalif politik güç olan ve sosyal ayaklanmayı kontrol eden Müslüman Kardeşler’in akrabası olan Hamas’ın güçlenmesinden ürktüğünü vurguluyor.

Yine Meyssan, yukarıda belirttiğim yazısında, 10 000 kişilik bir Arap paramiliter kuvvetin Mısır ve Ürdün’de eğitildiğini, savaşa müdahale için Rafah Kapısı’nda bekletildiğini. Bu kuvvetin kumandanlığını Mahmud Abbas’ın eski güvenlik danışmanı Muhammed Dahlan’ın yüklendiğini, işlerin iyi gitmemesi halinde, İsrail’in yanında müdahale için beklediklerini söylüyor.

Analizde yazar, Ürdün, Mısır ve Suudi Arabistan’ın, İsrail ile birlikte hareket eden “Siyonist Üçlü” olarak isimlendiriyor.

Rusya Federasyonu’nun Gazze Harbi ile ilgili tavrını “bölgeye yönelik diplomatik faaliyetler” ve arabulucu rolü oynama çerçevesinde görmek mümkündür. Bunun içindir ki, bölgedeki çelişki ve çatışmalar karşısında, Sovyetler Birliği döneminden kalan mirasın aksine İsrail – Filistin çatışmalarında daha yansız görünen bir tutum sergilemeye başlamıştır. Rusya bu rolünü gerçekleştirebilmek için “çok kültürlülük” kavramını ve ülkede yaşayan yüksek miktardaki Müslüman halkı göstermeye çalışmakta ama öne çıkarmaktadır.

Rusya ederasyonu, paralel olarak, halen Rusya’da yaşayan Museviler ve 1990 yılından bu yana, Rusya’dan İsrail’e göçmüş olan bir milyona yakın Rusya kökenli göçmenle sıcak ilişkilerini sürdürmeyi istemekte, 2008 yılında iki ülke arasındaki vize zorunluluğunu kaldırarak bu topluluk üzerinde etkisini devam ettirmeye çalışmaktadır.

Ukrayna çatışmasında Rusya, İsrail’e yöneltebileceği eleştirileri sınırlarken, İsrail’de Ukrayna’ya silah ve malzeme satışlarını durdurdu. Rus Dışişleri Bakanı Sergueï Lavrov, İsrail Dışişleri Bakanı Tsipi Livni, Filistin sorumluları, Mısır diplomatları ile konuşarak olayı frenleme çalıştı.

Çatışmanın başlamasıyla birlikte, Rusya, İsrail’e çağrı yaparak güç kullanmaktan vazgeçmesini ve Gazze’ye insani yardım yollaması için gerekli olanakların sağlanmasını istedi.

Rusya, ABD ve AB ile birlikte Birleşmiş Milletleri harekete geçirmek içinde çalışmalar yaptı. İsrail’in seçim sürecine girmiş olması yapılacak çalışmaların etkinliğini sınırlayacağı için Rusya diplomatik girişim düzeyinde kalmayı tercih etti.

Önümüzdeki dönemde ne olur sorusuna cevap bulmaya çalışırsak ;

İsrail’de seçimlerden evvel ve Obama’nın resmen başkan olacağı tarihten evvel bir sonuca ulaşmak istemektedir. İsrail karşısında Hamas, olanaklarını sonuna kadar kullanarak direnecek olsa da, gücü gittikçe azalmaktadır. Bir şekilde bir silah bırakmasına gidecektirler. Hamas, Mısır’da, Suriye’de Müslüman Kardeşlerin kuvvetleneceği tarihi beklemektedir. Hamas’ın, nihai sonuca varmak için zamana gereksinimi vardır ve bu zamanı kazanabilmek için akıllı bir politika sürdürmek zorundadır. Hamas’ın yöneticilerinin bunu işaret eden konuşmalarına şahit olmaktayız. Hamas, umutlarını bu değişmeye bağlamış durumdadır. O tarihe kadar, çok zayıflasa bile, yok olmamaya gayret etmektedir.

İlk akla gelen ve olumsuz senaryo ; tutalım ki, İsrail Hamas’ın belli başlı yöneticilerini şu veya bu şekilde politik sahne dışına çıkardı. Filistin’i tam bir kaos kaplayacaktır. Hamas’ın belli bir disiplin kurduğu Filistin, küçük grupların ağırlık kazandığı bir yer haline gelecektir. Bu koşullar da bölgenin, Hamas’ın kontrol altına almasından önceki karmaşık haline geri dönmesine sebep olacaktır.

Bu senaryoda, zaten çok zayıflamış olan Batılıların bölgedeki adamı Mahmud Abbas en büyük kayba uğrayacak ve tarih sahnesinden tamamen silinecektir. 

İkinci ve daha kuvvetli olasılık, yeni bir silah bırakışması ile varılacak uzlaşmadır. Bu senaryo’da Mısır’ın arabulucu rolü oynaması ancak batılıların, özellikle Fransa’nın dayatmasıyla mümkün olabilir. Mısır ve başkanı Mubarak Filistinliler nezrinde güvenilirliğini yitirmiştir. Türkiye’nin arabuluculuğu olasılığı, Fransa’nın gölgelemeye çalışmasına rağmen, ortaya çıkmaktadır. Türkiye Filistinlilerin güvenini kazanmış bir ülke olması yanında, İsrail ile de iyi ilişkiler içinde olan bir ülkedir. Ancak son dönemde. Türkiye’nin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın İsrail’e aşırı karşı tavırları onu bu arabulucu rolünden uzaklaştırmaktadır. Yeter ki, bu tavrını İsrail’e anlatabilsin.

Değişik yorumcular bu rol için Katar’dan da söz etmektedirler.

Yaşadığımız zaman diliminde, ABD’nin başkanlık değişim süreci ve büyük bir krizi yaşaması, her zaman olduğu gibi bölgedeki etkinliğini göstermesini engelliyor. Bu durum, Avrupa ülkelerinin, özellikle Fransa’nın bölgede etkinliğini arttırması için bir olanak olarak görülmekte. Figaro, “Amerikanın geçici yokluğunda, Cumhurbaşkanı (Sarkozy) Avrupa’nın (özellikle Fransa’nın) bölgedeki etkinliğini arttırabilir” diye yazmış. Osmanlı bölgeden ayrıldıktan sonra bölgeye yerleşme Fransa’nın daimi politikalarından birisi olmuştur.

Son dönemde, İsrail’in önde gelen ve çatıştığı, Avrupalıların teşvik ettikleri serbest seçimler sonucu seçimleri kazanan Hamas’ı “terörist”, “direnişçi” olarak nitelemek Avrupa’nın çelişkisidir. Fransa’nın Filistin uzmanı ve arabulucusu olan Yves Aubin de La Messuziére, Hamas’ın islami bir kuruluş olmaktan çıktığını, değişmekte olan haliyle sosyal ve politik olarak bölgenin her yerinde etkin olduğunu söylüyor. 

Hamas, 2005 yılında, evvela kazandığı belediye daha sonra genel seçimlere (2006) katılmasından buyana ideolojik olarak değişmektedir. Bu değişme Hamas’ı El Kaide’den de uzaklaştırmaktadır. 

Bu yeni ideolojisiyle, Hamas, ne İsrail’in ve ne de halkının yok edilmesinden söz etmemektedir. Seçim çalışmalarından evvel, Hamas’ın Başkanı İsmail Haniyeh’in yaptığı açıklamaya göre , Hamas’ın hiçbir resmi belgesinde bu yolda bir beyan görülmediği gibi, asıl olan, Hamas’ın resmi organlarında kabul edilen ve 2006 tarihinde açıklanan seçim beyanlarıdır.

Hamas’ın Politik Bürosu’nun, ABD eski Başkanlarından Jimmy Carter ile yapılan müzakereler sonunda da bu konu tekrar edilmiştir.

Halen, Hamas Filistin halkının 2/3’ünü, Gazze Bölgesi’nin tümünü temsil eder durumdadır.

Hamas, 1967 yılında kabul edilen sınırları içinde, Filistin temsilcileri tarafından yapılan anlaşmayı da, Filistin halkının, halk oylamasıyla kabul etmesi koşulunda kabul edeceğini de söylemiştir.

Fransa’nın başkanlığı döneminde, Fransa’nın Avrupa İlişkilerinden Sorumlu Bakanı Jean-Pierre Jouyet Avrupa Parlamentosu önünde yaptığı konuşmada “… Çelişkilerimizle yüzleşmek zorundayız. Filistin’de seçimleri özendirdik. Haklıydık. Sonuçları boykot ettik. Haksızdık…” demek dürüstlüğünü gösterdi.

İsrail’de yapılan halk oylamasında İsraillilerin % 63’ü ve bu konuda bir rapor hazırlayan General Ami Ayolon Hamas ile müzakerelerden yana olduğu söylediği gibi, Obama’ya danışmanlık yapan Brzezinski ile Scowcroft’un Başkan Bush’a verilmek üzere hazırladıkları bir raporda da aynı şeyi öneriyorlardı.

Gerek Avrupalıların ve gerekse Başkan Obama’nın sonunda Hamas’la müzakereleri başlatacaklarına inanabiliriz. Bu da sorunun çözülebilmesi için tek yol olarak görülüyor.

Bu çelişkide önemli rol oynayabilecek olan Türkiye, arabulucu olarak daha ortada bir yol tutturabilseydi arabuluculuk rolünü uluslararası arenada kabul ettirebilirdi. ABD, Avrupa ve İsrail, Mısır’ın altından kalkamayacağı arabuluculuğu Türkiye’ye verebilirlerdi. Türkiye Başbakanı, çok şeyde olduğu gibi bu konuda da aşırılığa gitti. Ara bulucu olabileceği konusunda güvenleri yitirdi. 


(*) İlgilenenler, konuyla ilgili yazılara da göz atabilirler ;

Øhttp://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=39999&zoneid=7&y=43
Øhttp://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=64054&zoneid=7&y=43
Øhttp://www.sansursuz.com/haberler/anmviewer.asp?a=45040&print=yes

1- Norvégienne Norwag 
2- Mads Gilbert ve Erik Fosse
3- “l’acronyme DİME” (Dense Inert Metal Explosive / http://www.globalsecurity.org/military/systems/munitions/dime.htm)
İlk defa 2000 yılında buyana asimetrik savaşlarda kullanılmaya başlanan deneme sürecinde olan bir silah. Karbon ipliklerle örülmüş, kobalt %2 -3), nikel (% 3 – 5), demir (2 – 4) veya tungsten % 91 – 93) ihtiva eden bir bomba. GPS veya lezer ışıkları kullanılarak, metre farkıyla tam isabet sağlanıyor. 10 metre çaplı bir alan içinde yatay olarak etki ediyor. Tahrip gücü çok yüksel. Kumaş, deri, et ve kemik gibi su ihtiva eden elemanlarda iyileşmez yaralar açıyor, kansere sebep oluyor.
İsrail bu bombaları 2006 yılında Lübnan’da da kullanmıştı.
4-“Kararlaştırılmış” diyorum zira bu silah bırakılmasına yönelik imzalanmış hiçbir belge bulunmamaktadır.
5- Ha’aretz / Tel-Aviv
6-Ateşkes’in bitmesinden evvel.
7-Hamas, 2001 yılından başlayaray, 2008 yılının sonuna kadar, yedi yıl boyunca ,İsrail’e 2 500 roket atmış ve ölen İsrailli sayısı 14.
8- AB Dış işlerden Sorumlu Komiser Benita Ferrero, Avrupa Diplomasisinden sorumlu Javier Solona, Fransa, İsveç, Çek Cumhuriyeti Dışişleri Bakanları, Üçlü adına (ABD + Rus Federasyonu + AB) İngiltere Eski Başbakanı Tony Blair, Akdeniz için Birlik Başkanı olarak Nicolas Sarkozy.
9-Al-Hayat / Londra
10- http://www.mavidefter.org/images/stories/pdf/barack_hussein_obama.pdf 
11-http://www.sansursuz.com/haberler/anmviewer.asp?a=60607&print=yes 
12- General Jones L. Jones ; Dört yıldızlı emekli general. Nato Kuvvetleri Kumandanlığı, ABD Avrupa Kuvvetleri kumandanlığı (SACEUR), Irak Kuvvetleri Kumandanlığı, Savunma bakanlığı Orta Doğu Özel Sorumlusu görevini yürütmüş. Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice’nin iki defa önerdiği yardımcılığı red etti.
13-Madeleine Korbel Albright ; 1937 yılında, Prag’ta Musevi bir ailenein kızı olarak doğdu ve ABD’nin Birleşmiş Milletler temsilciliğini ve Başkan Clinton’ikinci döneminde Dışişleri bakanlığı yaptı.
14- http://lelectronlibre.net/2009/01/09/quand-obama-appuie-le-grand-israel 
Hillary Clinton 16 yıldan buyana Fellowship Foundation’in üyesidir. Fellowship Foundation İsrail’in kurulduğu 1948 yılından buyana İsrail ile İncilde sözü edeilen mucizelerin gerçekleşeceğine inanan ve bunun için mücadele eden, Filistin’in tamamen Museviler tarafından ele geçirilmesinden sonra İsa’nın geri döneceğine inanan “siyoniste Chrétienne” bir kuruluşun üyesidir.
15Rahm Emanuel ; Kudüs’te doğdu. Babası, 1931 – 1948 yılları arasında aşırı sağcı Irgun partisinin militanıydı. Karısı, evliliğini müteakip Museviliği kabul etti . İlk öğretimini Chicaco’daki Musevi Bernard Zell Anstre okulunda tamamladı.
16- http://www.dedefensa.org/article-_dream_team_et_desordre_27_11_2008.html 
17- http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=53059&zoneid=7&y=43 
18- Institut de relations internationales et stratégiques
19- 28.12.2008
20- Gorban Oughli – Aftab / Tahran (yorumun Fransızca çevirisi)
21- Le Monde 10.12.2008
22-1987’de kuruluş açıklamasında görüldüğü ve artık söz edilmeyen beyannamede görüldüğü üzere
23- 1967