Günümüzde stratejik düşüncenin yeni paradigmaları – II

Ataman Aksoyek - 01/12/2011 0:27:06 (216 okunma)


Günümüzde stratejik düşüncenin yeni paradigmaları – II 



Başladığım yazıda “Günümüzde Stratejik Düşüncenin yeni Paradigmaları"nı(1) anlatmaya başlamış ve yazının sonunda da bu konuya devam edeceğimi söylemiştim.


Savaş ve önlenmesi


Günümüzün önemli stratejik konularından birisi de Savaş’tır. Savaştan söz etmeye başladığımızda, bu konuda önemli bir faktör olan güç ile savaş bağlamında, içinden çıkılamayan bir görüntüyle karşılaşırız. Güç’ün dağılımı savaşları tetikler mi? Dengelerin oluşması silahlanmayı hızlandırır mı? Silahlanmanın tırmanmasının getireceği korku ve endişe mi kışkırtır savaşları veya bunların karışımı mı savaşları başlatır sorularına, düz gözle baktığımızda, sağlıklı bir cevap bulmak güçleşiyor. 
İran’ın nükleer güce sahip olması İslam Cumhuriyeti’nin kendi halkına karşı gerçekleştirmesi gerekli bir sorumluluk mudur, yoksa çevresine karşı kontrol edilemez bir tehdit midir? Saptadığımız hangisi olursa olsun, genel olarak, güç yükselişi bir çelişki doğurmakta, bir savaş sebebi oluşmaktadır.


Çin’in 2000 – 2010 yılları arasında silahlı gücünü arttırması gayretleri bölgenin çelişkilerinin çözümü yolunda(2) bir eleman mıdır? Yoksa ABD ve müttefikleri için mücadeleye girilecek bir hasım mı olacaktır?(3) Savaşın önlenebilmesi için, dengelerin sağlanması yolunda tırmandırılan silahlanma aynı zamanda bir fasit daire de oluşturmaktadır. Bu yarış zorunlu olarak, bir patlamanın da yolunu açabilir mi?


“Çin ve günümüzde değişen jeopolitik paradigmalar” konusuna ilerde ayrıca gelmeyi düşündüğüm için şimdilik bir kenara bırakmak istiyorum.
Savaş üzerinde düşünmeye başladığımız zaman, savaşların sebeplerini de dikkate almamız gerekecektir. Savaşlar uluslararası sistemlerin bir meyvesi midir? Bir bölgede oluşan bir arızanın sonucu mudur? Bir veya çok devletin (şu veya bu sebepten) tutum ve davranışlarında görülecek değişiklikten mi kaynaklanmaktadır? Ekonomik koşulların veya sosyal bir fenomenin tetiklediği bir sonuç mudur? Doğal olarak bunların karışımı da olabilir.
Savaşlardan söz edildiğinde belki en önemli konulardan birisi savaşların nitelikleridir. Ülkelerin savaş yapma olanakları da söz konusu olunca (özellikle ABD ve Avrupa ülkeleri için) kamu eğilimi önem kazanır. Kamunun savaşa karşı çıkması için savaşı isteyen güçler bu savaş için haklı sebepler bulmak ve bunu kendi kamuoyuna kabul ettirmek isterler. Son dönemde bulunan ve geniş şekilde kullanılan gerekçeler; “barış operasyonu”, “polis müdahalesi”, “terörizmle mücadele”, “insan haklarının savunulması” olarak görülmektedir. Bu inandırma süreci içinde “savaş” kelimesi kullanılmamaya özellikle dikkat edilmekte, başka bir nitelik giydirilmeye çalışılmaktadır.


Geniş koalisyonların oluşması dikkat edilmekte olan da başka bir noktadır ve bu koalisyonların oluşturulmasında karar verenin kim olduğu önemli bir rol oynamaktadır. Genellikle karar verenin ABD olmasına veya onu kontrol eden hâkim güçler olmasına rağmen, yeni stratejisi gereği(4), ABD ön planda görülmemeye dikkat ettiğinden ön plana değişik taşeron ülkeleri, NATO’yu, Birleşmiş Milletleri veya başka uluslararası kuruluşları çıkarıyor.


Savaş tehditlerinin baş gösterdiği hallerde, teorik olarak, bazılarını güç unsurundaki dengeyi güçlendirerek, bazılarını ise, önleyici tedbirler alarak; erdemli politikalar üreterek önlenmeye çalışılması aklın yolu olduğu düşünülür. Genellikle bu çözümlerin savaşa sebep olan gelişmelerin niteliklerine bağlı olarak uygulanması gerekir. Gördüğümüz uygulamalarda bunu görmüyoruz. Karar vericinin görülen / söylenen veya görülmeyen / söylenmeyen hedefleri yerine gelinceye kadar sürdürülüyor. Savaşın çıkışı karmaşık sebeplere bağlı olduğunda anlaşılması güç hale geliyor. Yugoslavya savaşı, Körfez Savaşları, Irak savaşı, Afganistan Savaşı, Libya savaşı son dönemin örnekleri arasında gösterilebilir.


Savaşın planlanmasını genellikle askerler yapar. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş planlamalarının yapımcısının Pentagon olduğunu görüyoruz. Olaylara biraz açıklık getirebilmek için Pentagon’un stratejilerine biraz göz atmanın / hatırlamanın yararlı olacağını düşünüyorum


Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra ABD stratejistlerinin, ABD’nin güvenliği için tehlike oluşturabilecek “Görülür Düşman”lara gereksinimi vardı ve düşman arama dikkatlerinin ışıldaklarını üçüncü dünya’ya çevirdiler. Buldukları olası düşmanlarını “Haydut Devlet"(5) olarak isimlendirdiler. Bu yeni yolda ilerlenirken ABD’de bir grup da gerçek tehlikenin Rusya ve Çin olduğunu söylemeye devam etti. Onlara göre asıl hasım olan Rusya ve Çin ABD’nin jeopolitik sahnesinden hiç kaybolmayacak, zaman zaman silikleşerek, zaman zaman belirgin olarak devam edecektir.


Pentagon, gereksindiği bütçeyi Senato’ya kabul ettirmek için istihbarat kuruluşlarını, lobicileri, etkisindeki üniversiteleri, jeopolitik ile ilgili kuruluşları senaryolar üretmeye yöneltti.


Bütçeleri arttırmanın yanında ABD’nin dış politikasının, müttefiklerinin dış politikalarının da bu yeni dalga boyuna göre ayarlanması gerekmekteydi.


ABD, Haydut Ülkelerin hükümetlerini / yöneticilerini değiştirmek için gerekeni yapmaya hakkı olduğunu söylüyordu.
Bu söylem pek çok saygın aydın, başta bir yabancı devletin iç işlerini karışma anlamına geleceğini ileri sürerek bu söyleme karşı çıktılar (bildiklerim arasında; Jacque Derrida, İmmanuel Wallerstein, Noam Chomsky var). ABD’nin de bu koşulları yerine getirdiğini söyleyen yazarlar da görüldü.


Madeleine Albright, bu yükselen ses karşısında, döneminin sonuna doğru “Endişelendiren Ülkeler” (states of concern)(6) deyimini kullanmayı tercih etti. Bush hükümeti ve Colin Powell döneminde yine eski deyime dönüldü.


Sosyalist sistemin ve Varşova Paktı’nın çökmesinden sonra (ki bu ülkelerin pek çoğu NATO’nun üyesi olmuştu veya olmanın eşiğindeydi), Pentagon’un maaşlı kalemleri ve sözcüleri, askeri güçlerin gerekli olduğunu, taktik ve konvansiyonel silahların geliştirilmesinin kaçınılmaz olduğunu kabul ettirebilmek için Sovyetler tehlikesine eşlenik bir düşman arayışının içine girdiler. Colin Powell, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, ABD ordusunun başında olduğu dönemde, bu stratejiyi geliştirmek için, Pentagon içinde bir çalışma grubu oluşturdu. Bu grubun çalışmaları 1990 yılında “Defense Strategy: The Regional Defense Strategy”ye yansıdı. İlginçtir, Bush’un bu strateji kaynaklı programını ilan ettiği 2 Ağustos günü Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ediyordu. Geniş çevreler bu stratejiyi bu saldırıya karşı hazırlanmış olarak kabul ederken bu projenin bir yıl evvel hazırlandığını hesap etmiyorlardı. Bir takım araştırmacılar da Saddam’ın saldırısının bu strateji için mi, yoksa bu stratejinin Saddam’ın saldırısı için mi olduğunu sorguladılar.
Ama sonunda amaç hâsıl olmuş ve aranan düşman bulunmuştu. İleri sürülen sistem ABD’nin temel askeri stratejisi olmuştu.
ABD’nin Irak’taki ezici üstünlüğüne rağmen Pentagon düşmanın bitmediğini, tehlikenin devam ettiğini, seferin devam etmesi gerektiğini savunmaktaydı. Dick Cheney Bottom-Up Review”(7) belgesiyle stratejinin alanını genişletti. Pentagon’un yaptığı öngörülerde ABD’nin, değişik coğrafi bölgelerdeki iki veya daha fazla düşmanla aynı zamanda savaşabilmesi de söz konusuydu ve bu öngörüyü karşılayacak yeni askeri düzenlemeleri ve donatım gereksinimleri gerçekleştirebilmek gerekiyordu. 


Haydut Devletler stratejisi son dönemde geçerliliğini kaybetmeye başlamıştı. Bu ülkelerin silah depolarında ABD’nin silahlarıyla teknolojik olarak baş edecek silah bulunmuyordu. Yükselmekte olan ülkeler belirmeye başlamıştı ve bu ülkeler askeri alanda da yüksek teknolojiyi kullanmaya başlamışlardı. ABD bu rekabetin ardında kalamazdı daha etkin, gelişmiş silahlar üretmeliydi. F–22 avcı uçağı, f/A-18E/F Strike Fighter bu dönemde üretildi. Kaynaklar (enflasyon hesaba katılmadan) 350 milyar dolara mal olduğunu söylüyorlar(8). Pentagon’un bütçesindeki bu artış, Senato’da muhalif seslerin yükselmesine sebep oldu. Senato’yu tatmin edecek, küresel durumu çok daha tehlikeli gösterecek, yeni bir strateji üretilmeliydi. “Eş Rakipler” veya “Akran rakip”(9) Bu stratejinin ana hatlarını INSS’in (Ulusal Güvenlik çalışmaları Enstitüsü) raporunda görüyoruz(10). 


ABD’nin her ülke için olduğu gibi devamını sağlayabilmek için enerjiye gereksinimi vardır ve ham maddeye ve özellikle petrole bağımlıdır. Dünya tüketiminin 1/3’ünü kullanan ABD, petrol gereksinimin yarısından fazlasını kendi dışından temin etmek zorundadır ve kendi öz kaynakları da tükenmektedir. Önümüzdeki dönemde bu bağımlılığı da artacaktır. ABD’nin enerji gereksiniminin önemli kesimini temin ettiği alan halen ve gelecekte İran körfezi ile Hazar Denizi’dir ve olacaktır. Bu bölgeler Rusya ve Çin’in de çıkarlarının olduğu bölgelerdir(11). Ve bu ülkeler ABD’nin geleceği için ciddi hasımlar olarak sunulmaktadır. Özellikle geleceğin ham madde ve petrolün vaat edilmiş bölgesi olduğu söylenen Afrika için ABD ve Çin arasında sıkı bir rekabet söz konusudur. Libya olaylarına bu açıdan da bakılmasında yarar olduğunu düşünüyorum(12). 
Yukarıda sözünü ettiğim Akran Rakipler stratejisine göre; “Dünya düzeyinde açık ve geniş alanı kaplayacak bir çatışma olasılığı büyük ölçüde kalkmıştır. Ancak ABD en güçlü ülke, lider olma pozisyonunu ve yeteneğini, dengesini muhafaza etmeli ve göstermeli, kanıtlamalıdır.”. Başka ülkeler de, (Örneğin; Hindistan) 10 – 20 veya 30 yıl içinde Çin ve Rusya yanında ABD’ye yakın güçte olabilirler. Bu tehlike daha da büyüyebilir. Bu tehlike Haydut Ülkeler tehlikesinden daha vahimdir(13). 
Bu güvensizlik ikliminin Washington’a tam anlamıyla yerleşip etkin ve hâkim strateji olup olmadığını tam olarak bilemiyorum, tartışılmakta olduğunu sanıyorum. Gördüğüm kadarıyla ABD, söz konusu rakiplerine karşı üstünlüğünü, geçmiş yıllarda olduğu gibi, konvansiyonel veya taktik silahlarda aramamakta, rekabetini ve üstünlüğünü daha çok teknolojik alana taşımaya çalışmaktadır. Top yekûn bir savaş olasılığından ziyade bölgesel savaşlar ihtimalini dikkate alarak bu çatışmaları ihale etme yolunu seçmeye çalışmaktadır.
Bunun, güç durumda olan ekonomisinin de getirdiği bir zorunluluk olduğu da düşünülmelidir.
Tarihçiler genellikle ABD’nin uygulanmaktaki doktrini, onu yürürlüğe sokan başkanın ismiyle anarlar. Ama bu doktrinlerin son şeklini aldığı yer Yuvarlak Salon değil Pentagon’dur. 2006’da hazırlanan yol haritası Pentagon’da Rumsfeld’in hazırlattığı doktrine “Bush Doktrini” dendiği gibi, görevini tamamladığını, ABD’nin değerler dizisini değiştirdiğini düşünen ve görevinden ayrılan, Robert Gates’in 2009’da hazırladığı doktrine “Obama Doktrini” dendi. Bush Doktrini denen ve Rumsfeld’in hazırladığı doktrinde, ABD’yi çeviren halkaların yöneltilebileceği sistemler saptanıyor ve sonra bu sisteme göre, becerili yönetici bulunuyordu. Amaçlanan, ABD’nin sistemine uyumlu yönetimler oluşturmaktı. “Alacalı Devrimler”, Irak, Afganistan işgalleri bu yol haritasına uygun olarak yapıldı. Son dönemdeki Yunanistan ve İtalya ve olası ki takip edecek değişiklikleri de kendi kendime sorgulamıyor değilim. ABD’nin günümüz stratejisinin yeni paradigmasını anlayabilmek için başkan’ın konuşmalarına bir göz atalım; Obama şöyle söylüyordu ;“… Askerlerimizin, diplomatlarımızın olağanüstü kararlılığı ve özverileri sayesinde Irak’ın geleceğine yönelik umutlarımızı muhafaza ediyoruz. Ancak rejimin değişimi sekiz yıl aldı ve binlerce Amerikalı ve Iraklının hayatına, bin milyar dolara mal oldu. Bunun Libya’da tekrar etmesine izin veremeyiz… “ özet olarak, Başkan Obama, dünyadaki halkları hem koruyan hem de hükmeden “Pax Americana” veya “American Way of Life”ı kabul ettirmenin ekonomik olarak mümkün olmadığını kabul ediyordu. 28 Mart 2011 tarihinde “National Defense University’”sinde yaptığı konuşmada başkan Obama ABD’nin doktrinini şöyle açıkladı; Bu açıklamada ABD’nin yeni jeopolitik paradigmasının ana hatlarını çok açık şekilde görüyoruz. “….ABD sadece 31 gün içinde sivilleri korumak, Libya ordusunun ilerlemesini durdurmak, bir kırımı önlemek için, kurduğu ittifaklarla, uluslararası görev olarak bir hava kontrol alanı oluşturdu. Diplomatik ve askeri alandaki çabuk hareket etmede başarımızı göstermek için aynı işlemlerin gerçekleştirilmesinde Bosna’da kaybedilen zamanı hatırlamak yeter. (…)” Başkan Obama bu başarıyı iki şekilde açıklıyor,


• ABD’nin 2011 yılında daha tutarlı bir projesi vardır. 1990 yılında Sovyetlerin kaybolmasının avantajlarından yararlanılmadığını, tereddüt edildiğini, tek tabanca olmanın getirdiği durumun kullanılmadığını söylüyordu.


• En etkin ittifakımız olan NATO, silah ambargosu, hava alanının kontrolü üstlenildi…. NATO, ek olarak Libyalı sivillerin korunması sorumluluğunu da yüklenmeye karar verdi…ABD, haber alma, lojistik destek, araştırma ve kurtarma, haberleşmenin bozulması görevlerini, üstlendi,…. Bu şimdiye kadar NATO’nun gerçekleştirdiği en geniş ittifaktır. Bizim bundan sonra böyle operasyonlara katılımımız azalacağından insan kaybı ve harcamalarımız önemli oranda azalacaktır….”


• Nobel barış ödülü sahibi başkan Obama üç Müslüman ülkede savaşır durumda olmak, yeni doktrini gereği, Dünya’nın jandarması rolünde görünmek istemiyordu. Demokrasi ve genelin çıkarı için, Batı Dünyası’nın liderliği rolünü yeterli görüyordu. İşleri birlikte yürütülecek, masraf paylaşılacaktı. Gerekirse bu tür ortak işlere Rusya ve Çin de katılabilirdi.


Başkan yukarıda kalın bir çeviriyle alıntılar yaptığım konuşmasının sonuna doğru, geleceğe uzayan çizgiyi de söylüyor ; “…. İlerde güvenliğimizin doğrudan tehdit edilmediği, ancak çıkarlarımızın veya değerlerimizin tehdit edildiği vakalar olacaktır, tarih bizi insanlığın ve ortak güvenliğimizin tehdit edildiği, doğa felâketleri, barışın korunması, jenosit gibi olaylarla karşılaştıracaktır. Bölgesel güvenliğin korunması veya deniz yollarının güvenliğinin sağlanması gibi doğrudan Amerikan olmayan sorunlarla karşılaşabiliriz. Bu sorunların çözülmesi gerekecektir. Bu koşullarda doğal olarak dünyanın en güçlü ülkesi olarak yardıma koşacağız…"ABD için Pentagon’un düşündüğü çözümü Thomas P. M. Barnett’in son kitabında görüyoruz(14). Yazara göre geleceğin dünyası iki bölüme ayrılmış olacaktır. 


• ABD’nin etrafında yapılanmış olan oturmuş, az veya çok demokratik ve kalkınmış bir merkez.


• Bunun çevresinde kendi başına bırakılmış, kalkınmamışlığın esiri ve şiddetin ve kaosun hüküm sürdüğü topluluk.


Orta Amerika, Latin Amerika’nın bir bölümü, Hemen hemen tüm Afrika bu ikinci grupta görülmektedir. Değişken olan bu listede üç ülke Arafat’ta görülmektedir; listenin başında Suudi Arabistan, Endonezya ve NATO üyesi olan Türkiye’dir. Bu şemada Pentagon’a verilen görev, çevre grubunun kullanmasını beceremediği doğa kaynak ve zenginliklerine giden yolları açmak ve kontrol altında tutmaktır. Çalışma, uzak planda bir çatışma düşünmemekte, ABD’nin, diğer gelişmiş ülkelerle rekabeti değil, oluşan grubun liderlik rolünü üstlenmesini öngörmektedir. Bu proje gerçekleştirilmektedir. Yazar (Thomas P. M. Barnett), Dmitry Medvedev’in İkinci dünya savaşının anısına yapılan merasimde yaptığı konuşmada bunun NATO üzerinden kapısını araladığını söylemektedir. Aynı olasılık AB’nin Lizbon zirvesi sonuç bildirisinde belirmektedir. Çin ile böyle bir ilişkinin daha güç olacağı düşünülmektedir. Dünyayı dingin ve karmaşık diye ikiye ayıran bu projeye göre, ülkeleri işgal etmek söz konusu değildir. ABD, duruşunu kabul ettirmek için teknolojik üstünlüğünü kullanacak, ancak gerekliğinde küçük (özellikle hava) saldırılarıyla her türlü direniş bastırılacak, düzene sadık kalmaları sağlanacaktır. Bunun içinde Pentagon’un geniş bir alana yayılmış olması gerekmektedir. Pentagon tarafından deniz ve hava yollarını kontrol edilecek, kara operasyonları müttefiklere ihale edilecektir. Burada “Genişlemiş Büyük Orta Doğu Projesi” devreye girmektedir. Belli yorumcular bu stratejinin Libya’da da yürürlüğe sokulduğunu söylemekteler.


Barış ve kabul ettirilmesi


Savaşa değinen paradigmalardan söz etmeye başladığımızda söz zorunlu olarak, temel konulardan birisi olarak, savaştan çıkmak, barışa gelmesi gerekecektir.


Son yirmi yıldan buyana Dünya üzerinde savaştan çıkma / barış olayını ABD ve müttefiklerinin kontrol ettiklerini, karar verdiğini görüyoruz. Saptanan bir başka gerçek ise, bir silah bırakışmasından daha ileri, son aşama, devam eden bir süreç olarak kabul edilen barışın hiçbir zaman istenen sonucu vermediği, mutluluk getirmediğidir. Bu hali, Filistin’de, Balkanlarda, Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’da gördük.


Savaştan çıkma / barış’ın gerçekleşmesi için sorumluların belli olması tarafların tatmin olmaları ve kendi aralarında uzlaşmaları gerekmektedir. Barışın askeri olduğu kadar politik, sivil planda da gerçekleşmesi zorunludur. Askeri olduğu kadar ekonomik, sosyal, etnik, politik alanlarda da tarafların ikna ve tatmin olmaları sağlanmalıdır. Günümüzde “barış” adı verilen durum çatışanlar arasında kararlaştırılmamakta, dışarıdan, özellikle ABD ve müttefikleri tarafından dayatılmaktadır.


Geçmekte olduğumuz süreçte bu koşulların da yerine gelmesini beklemek iyimserlik olacaktır.


Yazı serime güvenlik, bölgelerdeki jeopolitik gelişmeler ile devam edeceğim.


Özdere ; Kasım 2011




Dipnotlar:


(1http://www.kuyerel.com/modules/AMS/index.php?storytopic=110 
(2) ÇHC ile ilgili jeopolitik değerlendirmeleri içeren şu yazılara da başvurulabilir;
http://www.mavidefter.org/images/stories/pdf/uzakdogu_abd.pdf
http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=2682
(3) Peer competitor – Compétiteur pair ;
(4) Bu konuyla ilgili yazım ; http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=3554
(5) "Rogue States” – États-voyous – Schurkenstaaten; İlk kez 1980 yılında Ronald Reagen döneminde, Kadhafi’nin Libya’sı için kullanıldığı kabul ediliyor. Bu başlığın altına daha sonra Kuzey Kore, Pakistan, Afganistan, Irak da toplanıldı. Bill Clinton döneminde Ulusal Güvenlik Sekreteri Antony Lake tarafından kavram sistematikleştirildi ve dört kurala bağlandı.
o Kitlesel tahrip silahlara sahip olmak
o Terörist güçlere arka çıkmak
o Kendi halkına veya (ABD karşıtı olsa bile) başka bir ülke halkına karşı kötü davranmak
o ABD’ye karşı düşmanca bir tutum
(6) “États préoccucupants”
(7) “Rapport sur l'examen ASCENDANTE Octobre 1993”
(8) “Le Congrès poursuit l’quilibre butgétaire” – Aviation Week and Spece Technology
(9)“Peer competitor – compétiteur pair - Wettbewerber auch “ - Bütün yazı içindeki Türkçe deyimler benim değildir. Değişik kaynaklarda kullanılan deyimleri, tutarlılığı sağlamak için, olduğu gibi alıyorum.
(10) New Praxis der Allianzen - Der amerikanische strategische Debatte / Alain Joxe und Maurice Ronai (Koordination) - Journal of Strategic Studies Nr. 20 - http://www.ronai.org/spip.php?article8
(11) http://claudelafleur.qc.ca/Mythe-chinois.html
http://www.nouvelordremondial.cc/2009/10/09/la-chine-saffirme-comme-gran...
http://www.politique.uqam.ca/upload/files/automne2007/notes_des_cours/Po...
(12) http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=5630
(13) Savunma İstihbarat Ajansı (DİA) Müdürü General Patrick M. Hügnes’in Senato önünde yaptığı konuşmadan mealen aktarma.
(14) “The Pentagon’s New Map. War and Peace in the Twenty-First Century” (ISBN 0399151753)