IRAN SEÇİMLERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 Ataman Aksoyek - 06/08/2009 13:26:37 (666 okunma)


IRAN SEÇİMLERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


12 Haziran 2009’da yapılan İran genel seçimleri, beklendiği gibi , Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın açık farkla önde bitirmesi üzerine uluslararası ve ulusal arenada gürültülere sebep oldu. 

Konuyla ilgili olarak, tahmin edilebileceği gibi, geniş bir tartışma başlatıldı. Bu yazımda, durumu bütün bu yazılanları da dikkate alarak, kendi bakış açımdan özetlemeye çalışacağım. Hemen hemen her yazımda olduğu gibi, aktarılanlardan bir sonuç çıkarmayı yazıyı okuyanlara bırakmak niyetindeyim.

19.06.2009 tarihli Agos Gazetesi İran üzerine olan bir analizinde Ali Bulaç’la yapılan bir söyleşiden parçalar aktarmış. Ali Bulaç, “… İran’da yaşananları anlamlandırmak zor. Çünkü, Türkiye’de İran’a ilişkin bilgiler eksik, değerlendirmeler de çoğu zaman yanlış….” diyor. Bu durum sadece Türkiye için geçerli değil, çok geniş bir alan için geçerli. Bulaş, bu yanlışın önemli miktarda, etkilenilen Batı’dan gelen bilgi ve yorumlardan kaynaklandığını, her ülkede olduğu gibi, İran’ın kendine özgül koşulları ve kendi tarihi olduğunu söylüyor ki, buna katılmamak mümkün değil. İlerde, İran söz konusu olduğunda, haber kaynaklarında maniplasyonun artık adet haline gelmiş olduğunu anlatmaya çalışacağım. 

Şii İran’ı Anlamak İçin

Çok karmaşık olan günümüzde yaşananları anlayabilmek ve anlatabilmek için geçmişi hatırlamak ve ülkenin özelliklerine göz atmak zorunlu. Bu bağlamda, İran’ın tarihsel, ekonomik, politik kültürel yaşamında etkin olan Şii inanışa, kalın çizgilerle de olsa, bir göz atmak gerekir kanısındayım.

İslam, İran’a VII. Yüzyılda (Hazreti Ömer döneminde), fetihlerle girdi. Şiilik ise XVI. yüzyılda Safeviler döneminde devlet dini olarak kabul edildi. Bunda, ülkenin doğu ve batısındaki Sünni ülkelere karşı direnmenin de rolü vardı. Günümüzde İran’ın nüfusunun % 94’ü Şiidir veya kendinin Şii olduğunu kabul etmektedir. Kürtlerden, Beluciler ve Türkmenlerden oluşan küçük bir grup da Sünni’dir 

Şiilik, İslam’da politik kökenli tarihsel bir ayırım sonu ortaya çıkmıştır. Şiiler, halifeliğin, Peygamberin çok yakını ve damadı Hazreti Alinin hakkı olduğunu savunuyorlardı. Şiiler, Peygamber sülalesinin devamı olarak “İmamlık” müessesesini oluşturdular ve bunu, Kuran’ı yorumlama yetkisine sahip tek meşru kaynak olarak kabul ettiler. Yine XVI. Yüzyılda on iki imam felsefesi kabul edildi. 12. İmam Mehdi, henüz daha coçukken (874 yılında) kaybolmuştu (gizlenmişti). Zamanın bittiğinde geri dönecek ve dünyayı bütün kötülüklerden temizleyecek, böylece dünya bir cennete dönecekti.

Şii felsefesinde, önemli iki unsur olarak “sevgi” ve “acıyı” iç içe görmekteyiz. Şiiler için 680 yılında yaşanan Kerbela katliamı, toplumsal bilinç altına yerleşmiş bir travmadır. İmam Hüseyin’in yakınları (toplumu) için hayatını vermeye varan fedakarlığı / şahadeti ve çektiği acılar örnek olmuştur. Şiiler için imam ve şahadet hep yan yanadır. İmamların hemen hepsi acı çekmişler ve şehit olmuşlardır. Dolayısıyla İmam’ı örnek almak Şiiler için bir görevdir.

Şii inanışın, Sünnilikte olmayan bir diğer özelliği de, bir din adamı sınıfının olmasıdır. Din adamları, başlarda geleneği taklit ederek sürdürmek ve topluma din eğitimi vermekle yetiniyorlardı. Süre içinde, yavaş yavaş karşılaşılan dini sorunlara çözüm bulabilmek için, İmam’ın yokluğunda, yorumlamalara başladılar. Bu yorumlar din adamlarının otoritelerini ve meşruiyetlerini güçlendirdi. Şah İsmail döneminde İran’a Lübnan ve Iraktan ünlü din adamlarını davet ettiler. Zaman içinde din adamlarının yorumları devleti yöneten kanunlar haline geldi. “Velayet-i Fakih” (Din adamları hükümeti) oluştu. Böylece politik erk din adamlarına geçti. Büyük Ayetullah’lar, yorumlarıyla şeriat kurallarını değiştirebiliyorlardı. Bunun içindir ki, günümüzde İran’da kadınlar, istendiği kadar olmasa bile, pek çok konuda erkeklerle daha eşit durumdadırlar. Bu açıdan çok eleştirilen İran, Vahhabi Suudi Arabistan’dan çok daha ileridedir.

XIX. yüzyılda, batılı emperyalist ülkelerin Müslüman ülkelerin iç işlerine karışmaları ve onları esir haline getirmeleri, İran din adamlarının karşı çıkmasına, İslam değerleri adına direnen bir dini düşünce üretmelerine, Şiiliğin politize olmasına neden oldu. Bu reformcu ve emperyalizme karşı çıkan din adamları hareketinin başında, Müslüman Kardeşler Hareketi’ni de etkilemiş, Abdülaziz döneminde İstanbul’da da yaşamış olan, İranlı Cemaleddin Afgani’yi görüyoruz.

Din adamları, Saray’la da ilişkilerini iyi tutarken Saray’ın da himayesini sağlıyorlardı. Pehlevi ailesi (1925 – 1979) döneminde bu ilişki bozuldu. 1970’li yıllarda, SAVAK tarafından öldürülen Sosyolog Dr. Ali Şeriyati’nin etkin olduğu Marksist fikirlerle karışmış Şii düşünce İran aydınları arasında hızla yayıldı. Dr. Şeriyati, Safevi Şiiliğine karşı, Ali Şiiliğini savunmaktaydı. Şeriyati’nin fikirleri, aralarında İmam Humeyni’nin de olduğu bazı İranlı din adamları tarafından benimsendi.

İran’da Değişim

19. Asrın sonlarında İran 2500 yıllık bir imparatorluk deneyimiyle yılları arkada bırakmış, tarihsel süreç içinde savaşlar yaşamış ama hep bağımsız kalmıştı. Ancak bu süreç, aynı zamanda kendine dönük, içine kapanmış bir ülke oluşturmuştu. Halkının onda dokuzu kırsal kesimde yaşamaktaydı. Köylerde yaşayan halk büyük toprak sahiplerinin yarı köleleriydi. Şehirlerde de tüccarlar, esnaf ve bu grubun üzerinde etkin din adamları yaşıyordu. 

Yüzyılın sonlarında 40 yıldan beri hükümdar olan Şahların Şahı, Kainatın Koruyucusu, İklimlere Boyun Eğdiren, Halkanın Hakemi, Cemaatin Muhafızı, Ülkelerin Fatihi ve Tanrı’nın Yeryüzündeki Gölgesi Nasırettin Şah imparatorluğun başındaydı. Şah, müsrif yaşamına büyük toprak sahiplerinin vergileri yetmeyince yeni vergiler koyuyordu. Vergiler de yetmeyince yabancılara İran’ın zenginliklerini satmaya başladı. 1857’te telgraf hattı çekme hakkını sattı. Bunu, Almanların, Fransızların ve Avusturyalıların aldığı başka haklar takip etti. Baron Julius Reuter 1872 yılında, çok küçük bir yatırımla sanayinin işletilmesi, tarım arazilerinin sulanması, maden kaynaklarının kullanılması, demiryolu ve otobüs işletmesi ve geliştirmesi, ulusal bankanın kurulması, para basılması haklarını satın aldı. Sınırlarını çok aştığını fark eden Şah Nasirettin, Rusya’nın ve kendi olanaklarının tehlikeye girdiğini gören bezirgan takımının ve onların müttefiki olan mollaların baskısıyla bir yıl sonra bu hakların bir kısmını geri aldı ama, Rus ve İngiliz bankalarından borç almaya devam etti.

Şah Nasrettin, 1891 yılında İran tütün endüstrisini 15 000 pound karşılığında sattı. Tütün yetiştiren her çiftçi ürünü İngiliz tütün şirketine satacak, her tütün kullanan tütün ihtiyacını İngiliz şirketinin perakende dükkanından satın alacaktı. İranlılar çok tütün kullanan bir halktı. Bu yeni durum karşısında, tarihinde ilk kez, 1891 yılında, İran aydınları, çiftçiler, mollalar birleşerek direnmeye karar verdiler. Şeyh Şirazi bu direnişi bir fetva ile onayladı.

Şah’ın haremindeki kadınlar (ki kadınlar ve özellikle saray kadınları arasında nargile içimi çok yaygındı) nargilelerini kaldırıp bir daha içmemeye yemin ettiler. Bu çok büyük bir fedakarlık ve Şah’a karşı başkaldırıydı. Şah verdiği kararı geri almak, ve bu nedenle ağır bir tazminat ödemek zorunda kaldı.

Tütün İsyanı / ayaklanması, İran için Fransız Devrimiydi. Martin Lüther’in başkaldırısıydı, Boston’da denize dökülen çaylardı. Ekim Devrimi idi. Artık İran’da yeni bir politik dönem başlıyordu. Halk, baskı yaparak hak kazanmanın mümkün olduğunu öğrenmişti.

Şah Nasrettin, 1898 yılında Tahran yakınlarındaki bir camide öldürüldü ve yerine oğlu Muzaffer geçti. Şah Muzaffer, babasının müsrifliğini arttırarak devam ettirdi. Rus ve İngiliz Bankalarına daha çok borçlandı ve gümrük gelirlerinden hisse verdi. Memnuniyetsizliğini dile getiren halk arasında da tutuklamalara başladı.

1901 yılında Londra bankerlerinden William Knox d’Arcy’ye, altmış yıllığına petrol ve doğalgaz elde etme, işletme, geliştirme, ticaretini yapma, taşıma ve satma hakkını sattı. Bu anlaşma, süre içinde acımasız bir sömürüye dönüşecek İran tarihinde bir dönüm noktası olacaktı. 

Tütün Ayaklanmasını takip eden 10 yıl İran halkının politikleşmesinde büyük rol oynamıştı. Şii düşüncenin önemli öğretilerinden birisi “Yöneticilerin adaletli olması zorunluluğu ve hakkaniyete uymayan kararlara uyulmama hakkıydı.” Pek çok din adamı da bu düşünceyi tekrarlıyor ve anlatıyordu. İran’da Fransa devrimini anlatan kitaplar yayınlanıyor, dernekler kuruluyor halk egemenliğine sarılıyordu. Yenilmez olduğu düşünülen İngilizlerin Güney Afrika’da Boer’lere yenilmesi. Rusya’nın 1905 yılında Japonlara yenilmesinden sonra yaşanan ayaklanmayı müteakip Çar’ın parlamentoyu kabul etmek zorunda kalması İran halkına umut ve yön veren olaylardı.

1905 yılında Tahran’da şeker fiyatlarına bağlı olarak çıkan uzlaşmazlığı Şah, esnafı falakaya yatırarak çözmeye çalıştı ve çarşıda protesto eylemleri başladı. Başında ekonomik olan istemler zamanla politik istemlerle tamamlandı. Artık bir meclis isteniyordu. Ayaklanmanın ön sıralarında mollalar görülüyordu. Bunlar, Hüseyin’i örnek alarak garipleri korumaya ant içtiler.

Şah, talepleri elinden geldiğice budayarak kabul etmek zorunda kaldı. Bir Anayasa yapıldı. Yaşanan bu olaya İran’ın Manga Carta’sı diyebiliriz. İki yüz üyeli meclise vekillerin bir kısmı doğrudan seçildi, bir kısmı loncaların temsilcileri olarak geldiler. Meclis ilk oturumunu 7 Ekim 1906 tarihinde yaptı. Sistem işlemeye başladıktan sonra deneyimsizliklerin, eksiklerin getirdiği aksaklıklar başladı. Şah’ın ölümü üzerine yeni Şah Muhammed Ali’nin meclisi yok sayması üzerine sokağı da saran tartışma ve kavgalar başladı. Gelişmelerin en olumsuz yanı, Reformcular ile mollaların karşı karşıya gelmesiydi. Mollalar “Peygamberin kanunları yerine, insanların yaptıkları kanunları” kabul etmek istemiyorlardı. Saray bu çelişkiden yararlanarak Haziran 1908’de bir takım adamları Tahran sokaklarında, “Kuran istiyoruz, Anayasa istemiyoruz” diye bağırttı. Durumun kontrollerinden çıktığını gören Rusya ve İngiltere Şah’ı Meclise karşı cesaretlendirdiler ve desteklediler. Sonunda, 30 Aralık 1906 tarihinde Anayasa kabul edildi ve İran için büyük çalkantıların yaşanacağı bir dönem başlamış oldu.

Meclis, Morgen Shuster isimli Amerikalı bir bankeri İran’ın Genel Hazine Sorumlusu olarak atamıştı. Shuster, İran’ın sömüren vergi muafiyet sistemlerini, yolsuzlukları, İngiltere ve Rusya ile yapılan gizli anlaşmaları meclisin bilgisi için ortaya serdi. İngiltere ve Rusya ile arka odalarda yapılan anlaşmalar, İran’ın yağmalanması tamamen açığa çıktı. İngiltere ve Rusya Shuster’in görevden alınması için bastırdı ve asker yolladı. Meclis Shuster’i görevden almayı reddedince, Saray emrindeki Kazak Muhafız Birliği’ni Meclise saldırttı ve bombalattı. 1911 yılında, Meclis kapatıldı ve İran’ın demokratikleşme yolundaki beş yıl süren dönem bitti.

Pehlevi Saltanatı’nın Kuruluşu

1917 yılında yönetimi ele geçiren Bolşevikler, İran’daki haklarından vazgeçtiler, İran’ın borçlarını iptal ettiler. Rusya’nın yarattığı bu boşluktan istifade eden İngiltere kurdurduğu Anglo Persian şirketi aracılığıyla 1919 yılında yaptığı çok acımasız anlaşmayla İran’ın petrolüne el koydu. Winston Churchill bu anlaşmayı “….en vahşi rüyalarımızın bile ötesinde, periler ülkesinden gelen bir mükafat…” diye anlatacaktır. 

Bu anlaşma İran’daki son bağımsızlık izlerini de sildi. Reaksiyon olarak milliyetçi duyguları ateşledi. Kendini bir milliyetçi olarak tanıtan Rıza isimli, Kazak Alayları’na girmiş olan hırslı bir asker süratle yükseldi. Kabile ayaklanmalarını bastırdı. Daha sonra, İngilizler tarafından desteklenerek, artık iş görmez hale gelmiş olan Şah’a karşı yaptığı darbe ile kendini şah ilan etti ve kendi aile ismi olan “Pehlevi” hanedanlığının kurulduğunu duyurdu.

Şah Rıza Pehlevi’nin İngilizlerin yörüngesinden kurtulması mümkün değildi. Buna rağmen, yabancıların etkinliklerini sınırlayabilmek için, güçünü pekiştirebilmek için bazı değişiklikleri denedi. Yabancı bankerlerden kredi almadı, yabancılara gayri menkul satışını yasakladı, İngilizlerin İran parasını basma hakkını kaldırdı, İran dışişleri memurlarının yabancı elçiliklerdeki resepsiyonlara katılmalarını önledi.

İran’ın, geniş topraklarında düzenin sağlanması için etkin bir orduya ihtiyacı vardı. Bunu şiddet kullanarak sağladı. Dini liderleri terör uygulayarak disiplin altına aldı.

Demiryollarının yapımı, yol yapımı, caddelerin, meydanların, şehirciliğin oluşması, kız ve erkek okullarının, hastahanelerin, fabrikaların, limanların kurulması için büyük bir inşaat çalışmasını başlattı. Metro sistemini yerleştirdi, Medeni Kanunu kabul etti, laik mahkeme ağını kurdu. “Pers” kelimesi yerine “İran” kelimesini kullanmayı getirdi. Ticareti ve devleti yürütecek kendine sadık kişilerden oluşan bir ağ oluşturdu.

1934 yılında Atatürk’ü ziyaret etti. Şah Türkiye’nin İran’dan çok daha ileri olduğunu görünce, Atatürk’ten örnek alarak reformlara hız verdi. Ancak, Atatürk’ün becerisine sahip olmadığından kısa bir süre sonra halkıyla bağları koptu.

İran, İkinci dünya savaşının yaklaştığı dönemde, İngiltere ve Rusya’nın karşıtı olan Almanya yanında yer aldı.

Batılıların zorlamasıyla, 16 haziran 1941 günü bir saray darbesiyle tahtını oğlu 21 yaşındaki Muhammed Rıza Pehlevi’ye bıraktı. Baba Pehlevi de üç yıl sonra Johannesburg’ta öldü.

İran’da Petrol

Patlamalı motorların bulunması, toplumun ve insanın hayatında büyük değişiklik getirdi. Bundan böyle, dünya hakimiyetinin anahtarı petrol olacaktı. Dünya hakimi olan İngiltere bu anahtarı ele geçirememişti. Kolonilerinde bütün aramalara karşın petrol bulunamamıştı. Bu anahtarı ele geçirememesi halinde dünya hakimiyetini sürdürebilmesi mümkün değildi. İngiliz Milyarder William Knox D’Arcy İran’da petrol arama ve çıkarma hakkını yok pahasına almıştı ama henüz bir başarıya ulaşamamıştı.

26 Mayıs 1908 günü sabahı d’Arcy’nın çalışmalarını yürüten Reynolds, Mescidd-i Süleyman’da uyuduğu çadırda bir gürültü ile uyandı. Çalışma yapılan kulelerden birinden petrol fışkırmıştı.

1908 yılının sonbaharında, bir grup yatırımcı, ekonomik olarak zayıflamış olan D’Arcy’nin hisselerinin ve imtiyazının, işi kontrollerine alacak kadar bir kısmını satın alarak Anglo-Persian Anonim Şirketi’ni kurdular. İngiliz Hükümeti de şirketin % 51 hissesini 2 milyon pound ödeyerek satın aldı. Takip eden yıllarda Anglo-Persian Anonim Şirketi yeni kuyular açtı, milyonlarca varil petrol çıkardı, kilometrelerce petrol hattı döşedi ve Basra körfezinde o zamanın en büyük rafinerisini Abadan Adası’nda kurdu. 

Çok kısa zamanda Abadan Adası yüz binlerce İranlı’nın çalıştığı bir yer haline geldi. Burada çalışan İngilizler, yeşil çimenli cennette yaşarlarken, İranlılar tam bir sefalet içinde, cehennemde yaşamaktaydılar. 1920 yılında, Şirket’in kazancı bir yana, İran hükümetinin İran’da çıkan petrolden aldığı pay 47.000 pound iken, İngiltere hükümetinin İran’dan gelen petrol’den aldığı gümrük vergisi çok daha fazlaydı.

1928 yılında, İran şirketle olan çalışma koşullarını iyileştirmek istedi. İngilizler İranlıların teklifini ciddiye almadılar. Çelişki artarak gelişti ve Şah 1928 yılında Şirket’in imtiyazını kaldırdı. İran’ın payı 975 bin Pound’a çıkarılarak imtiyaz uzatıldı. Aslında yıllar sürecek bir savaşın başlangıcı yaşanıyordu.

İran Politikasında Yeni İsim

Kanımca, modern İran tarihinin en önemli ismi Muhammed Musaddık’tır. 19 mayıs 1882 tarihinde doğan Musaddık’ın politik hayatına iki düşüncenin hakim olduğu söylenir: İran Şahı Rıza ile İran otokrasisine olan güvensizlikten gelen karşıtlığı ve İranlıların yabancılara boyun eğmeden kendilerini yönetebileceklerine olan inancı.

Musaddık anne ve baba tarfından İran politikasında bol miktarda siyasetçi yetiştiren bir aileden geliyordu. Çok küçük yaşta devletin önemli kademelerinde görev aldı. Genç yaşta, Paris’e giderek Siyasal Bilgiler Okulu’na girdi. Hastalanması üzerine tahsilini bitiremeden İran’a geri döndü. İyileştikten sonra, İsviçre’nin Neuchatel kasabasına, hukuk eğitimine devam etmek için gitti. Bir Avrupa üniversitesinde doktor unvanı alan ilk İranlı oldu.

İslam hukukuyla ilgili bir çalışma için İran’a geri döndüğünde, İran’ın ilk modern Üniversitesi olan Tahran Üniversitesinde ders vermeye başladı ve “İran ve Kapitülasyon Anlaşmaları” isimli kitabını yazdı.

Başbakan olan amcası Ferman Ferma’nın önerdiği Maliye Bakanlığı görevini, akrabalık ilişkilerine bağlı olarak kabul etmedi. Amcasının başbakanlıktan ayrılmasından sonra önerilen Maliye Bakanı yardımcılığı görevini, ücret almama koşulu ile, kabul etti. Görevi sırasında yolsuzluk yapanları ortaya çıkardığı, haksızlık yapanları cezalandırdığı için çevresini rahatsız etti ve sonunda, İran’da çalışamayacağını anladığı için Neuchatel’e geri döndü.

Musaddık, İsviçre’den de, İran dışındaki vatandaşlarıyla ilişki kurarak, İran’ı sömüren yabancılara karşı mücadelesini sürdürdü. yurtdışındaki yaşamını sürdürebilmek için ticarete atılmaya karar verdi ve gerekli ilişkileri kurmak için geri döndüğü ülkesinde, kendisine önerilen değişik devlet ve bakanlık görevlerini, Yüksek Mahkeme Bakanlığı görevini meccani yapmak koşulu ile kabul etti.

Ona göre, İran’ın en önemli politik yeri, ne koşulda olursa olsun meclisti Milletvekili seçimlerine katılarak Meclise girdi.

Musaddık, İran’ın kalkınması ve mutluluğu önündeki en büyük engel olarak, ülkenin bağımsızlığını önleyen Anglo-İranian Şirketini görmekteydi. Gerçekten de durum utanmazcasına feciydi. 1947 yılında Şirket’in kârı, vergiler çıktıktan sonra 40 milyon Pound iken İran’a yedi milyon Pound vermekteydi.

Abadan’da İranlıların çalışma koşulları inanılmaz derecede kötüydü. İngilizler 1933 grevlerinden sonra verdikleri, daha iyi ücret, terfi olanağı, okul, hastahane, yol yapımı yapma gibi verdikleri hiçbir sözü yerine getirmemişlerdi. İran Petrol Enstitüsü Başkanı Manuçer Fermanfermayan koşulları şöyle anlatıyordu ; “…keten gömlekli yöneticiler havalandırma tertibatlı bürolarda çalışırken, İranlı işçiler kışın akarsuyu, elektriği bulunmayan “Kağıt Şehir” adı verilen kasabalarda yaşıyorlardı. Kışın araziyi sel basıyor, göl halini alıyordu. Kasabalarda çamur diz boyunu buluyordu. Taşımalar sandallarla yapılıyordu. Yağmurlar kesilince durgun sularda yaşayan küçük kanatlı ısırgan sinekler bulutu burun deliklerini dolduruyordu. Yemek pişirilen tencerelerin üstünde siyah sinek bulutları oluşuyordu. Rüzgar ve kum fırtınaları yaz boyunca kesilmiyordu. Çekiçlenerek düzeltilmiş saç fıçılardan oluşan evler gerçek anlamda birer fırındı...”

Şah, 1950 yılında şirketin istediği koşulları rahatlıkla kabul ettirebileceği bir meclis için yeni seçimlere gitti ve yeni kurulmuş olan Milli Cephe’nin altı kurucusu ile Musaddık da meclise seçildiler. Şah, Şirketin koşullarını meclise kabul ettirecek Başbakan bulmakta zorluk çekiyordu. En sonunda General Razmara’yı tayin etti. Meclis, 20 haziran’da Şirket’in koşullarını incelemek üzere onsekiz üyeden oluşan bir komite seçti. Üyeler arasında seçilmiş olan Musaddık, ilk toplantıda komitenin başkanı oldu. Şirket bunu bir meydan okuma olarak gördü. Toplantıların pek çoğuna katılan Manuçer Fermanfermayan, komisyonun üyelerinin petrol konusunda derin bilgilerinin olmadığını ama Musaddık’a göre “…temel meselenin milli egemenlik, İran’ın egemenliği, İranlıları İngiltere çıkarları için feda eden Şirket’ti….”

Şirket’in kendisine önerilen çözümleri reddetmesi İran’daki Milli Cephe etrafında toplanmayı güçlendirdi. Başlarında Ayetullah Kaşani’nin olduğu İslam Hukukuna bağlı olan dini gruplar, laik liberallerle birlikte Musaddık etrafında uzlaştılar

Komite, önce Şirket’in önerilerini reddetti. Daha sonra da oy birliği ile meclis’e Petrol Şirketinin millileştirilmesini tavsiye etti. Binlerce kişinin önünde konuşan Ayetullah Kaşani Meclise bu kararı alması için acele etmesini söylüyordu.

15 Mart’ta toplanan Meclis millileştirmenin lehine oy verdiği gibi, üyelerinin pek çoğu Şah tarafından atanmış olan Senato da kararı oy birliği ile onayladı.

İngiltere’nin yeni Dışişleri Bakanı İşçi Partili Herbert Morrison, İran’ın meydan okumasını “…cahil yerlilerin medeniyet güçlerine karşı basit bir isyanından ibaret….” olarak gördü. “….İngiltere askerlerinin, bölgeye hareketini, gerekirse İran petrol bölgesine müdahale edik üzere hazır olmasını…” İstedi.

İngiliz Dışişleri Bakanlığı üç ayaklı bir strateji oluşturdu.

a) Şah’a meclisi fesih etmesi için baskı yapılacaktı.
b) İngiliz dostu olduğu bilinen Sayit Ziya Başbakan olacaktı.
c) Washington’daki Başkan Truman yönetiminin “İngiliz bakış açısına farklı bir görüş belirtmemesi” sağlanacaktı.

Sondan başa doğru giderek anlatmaya devam edelim: 1951 Şubat ayında ABD Dışişleri bakanı George McGhee bütün Orta Doğu büyükelçilerini İstanbul’da bir danışma toplantısına çağırdı. Toplantının ana maddesi “İran Sorunu” idi. Büyükelçiler, “Anglo-İranian şirketinin saldırganlığının, ABD ve İngiltere çıkarlarını etkileyen en önemli politik engellerden birisi olduğu” görüşünde birleştiler. Bu görüş, bütün Truman dönemini yönlendirdi ve Truman Yönetimi, bütün baskılara rağmen, İngiltere’nin İran’daki petrol sorununu çözmek için güç kullanmasına yeşil ışık yakmadı.

İkinci ayak, Sayit Ziya’nın Başbakan seçilmesiydi. Bunun için yapılan ve Şah’ın bütün ağırlığını koyduğu toplantıda bir yol kazası oldu. Toplantıda, Şah’ın ve İngilizlerin yakını ve tutucu kanadın milletvekillerinden Cemal İmami kürsüye çıktıktan sonra Said Ziya’dan söz etmeden Musaddık’a saldırmaya başladı. Onu Meclisin çalışmasını engellemekle, sadece şikayet etmekle ama elini taşın altına koymamakla, ülkeyi felce uğratmakla suçladı. Gerçekten mücadele istiyorsa kendisine defalarca önerilen başbakanlığı kabul etmesi gerektiğini, bu işin altından kalkmayı beceremeyeceğini bildiğini söyledi. Musaddık, kürsüye çıkmadan evvel uzunca bir süre bekledi. Sonra söz aldığında çok sakin bir şekilde başbakan olması için yapılan teklife teşekkür etti ve kabul ettiğini söyledi. Musaddık, 12’ye karşı 79 oyla başbakan seçildi. Arkasından koşullarını sıraladı:

· Millileştirmeyi sağlayan anlaşma onaylanacaktı;
· Şirketin hesapları bir parlamento grubu tarafından kontrol edilecekti; 
· Tazminat konusunda tarafların çıkarlarını gözeten bir komisyon kurulacaktı; 
· Ulusal bir petrol şirketi kurulacaktı; 
· Petrol konusunda yetiştirilmek üzere İran dışına eleman yollanacaktı.

Takip eden oturumda Meclis bütün şartları kabul etti.

Dönem, uluslararası gelişmelerin çok karmaşık olduğu bir dönemdi. Kore savaşı başlamıştı. Sovyetlerin yayılması hızlanıyordu. Letonya, Litvanya, Estonya Sovyet etkisine kaymıştı. 1946’da Bulgaristan ve Romanya, 1947’de Macaristan, Polonya, 1948’de Çekoslovakya’da komünistler iş başına geçtiler. Yugoslavya ve Arnavutluk’ta komünist devletler kuruldu. Berlin ablukası başladı, Hindistan’da Pakistan ile Hindistan arasında harp çıkmak üzereydi. Mısır, İngiltere’ye karşı kaynıyordu.

1949’da NATO kuruldu. Soğuk Savaş yerleşmekteydi.

İngilizler İran ile anlaşmama / uzlaşmama yolunda çok kesin kararlıydılar. Onlara göre, İran’a verilecek taviz, dayanılmaz bir örnek teşkil edecek ve dünyanın her köşesinde milliyetçiliği kışkırtacaktı.

İngilizlere uzlaşmanın çözülmesi pek çok öneri götürüldü. Aralık ayında, ARAMCO ( Arap- Amerikan Petrol Şirket) Suudilerle yeni bir anlaşma yaparak karın % 50’sini Suudilere bırakmayı kabul etmişti. İngilizler, kendilerine aynı yöntemi sağlık veren Amerikalıları bilgisizlikle aşağılayıp işleri bozmakla suçladılar.İran’daki petrolü kendi malı gören Şirket (İngiltere) uzlaşmaya yanaşmadı. Çelişki adım adım tırmanmaya devam etti.

İngiltere’nin başvurusu üzerine toplanan Lahey Adalet Divanı, sorun çözülünceye kadar İngiliz şirketinin çalışmasına izin verilmesini sağlık verdi. İran, konuya taraf olmayı kabul etmedi. Adalet Divanı, ülkeler arasındaki sorunlara bakmakla görevliydi. Burada sorun, bir devletle bir anonim şirket arasındaydı.

Sorunun tırmanması, Başkan Truman’ı rahatsız etmekteydi. ABD için önemli olan, petrolün kimin tarafından kontrol edildiği değil, ABD ile İngiltere’nin birbirinden uzaklaşan duruşları ve Atlantik anlaşması içinde doğmakta olan çatlaktı. ABD, olası bir uzlaşma için arabulucu olabileceğini söyledi ve bu girişim İngiltere tarafından reddedildi. ABD, her gün artan TUDEH ve Sovyet etkisinden çekinmekteydi ve sorunun bir an evvel çözülmesini istiyordu. Aracıların başvurduğu Kaşani, “İngiliz köpekleriyle uzlaşmasının önerilmesinin kendisi için bir hakaret olacağı”nı söyledi.

Silahlı bir müdahale için olanak görmeyen İngilizler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvurdu.

Musaddık’ın, 8 Ekim 1951 günü başlayan New York gezisi çok parlak geçti. ABD basını yaşlı, inatçı adama büyük ilgi gösterdi. ABD, özel misafir muamelesi yaptı. Birleşmiş Milletler’de 15 Ekimde başlayan toplantısında çok akıcı bir Fransızca ile konuşan Musaddık, çok alkışlandı. Konuşmasıyla üçüncü dünyacı Castro’nun, Sukarno’nun, Nkrumah’ın, Lumumba’nın Birleşmiş Milletler salonunda çınlaya yoksulların öncü sesiydi.

Musaddık, Birleşmiş Milletlerin Yoksul Halkların son baş vuracakları adres olduğunu ve saygı duyduğu için, sağlık koşullarını zorlayarak toplantıya katıldığını; İngiliz şirketinin 1948 yılında net kârının 60 milyon Pound olduğunu; İran’ın kendi petrolünden ancak dokuz milyon Pound aldığını; İngiltere hükümetinin sadece gümrük vergisi olarak kazancının yirmi sekiz milyon pound olduğunu; petrolün, toprak, akarsular, dağlar gibi İran’ın malı olduğunu anlattı. İngiltere’nin sömürgeci sicilini bütün açıklığıyla gözler önüne serdi.

Musaddık’ın asıl usulle ilgili tezi, bir şirket ile bir devlet arasındaki dava’nın yeri Birleşmiş Milletler olmadığıydı. Başta Hindistan ve Yugoslavya olmak üzere, değişik ülkelerin değişiklik önerileriyle İngiltere’nin istekleri yuvarlatıldı. Sonuçta konu “belirsiz bir tarihte konuşulmak üzere tehir edildi”. Bu İngiltere için utanç verici diplomatik bir yenilgiydi.

ABD, Orta Doğu’ya gelmekte geç kalmışt, Orta Doğu’da tek başına hareket etmeye cesaret edemiyordu. İngilizler ise, ABD’yi güçümsemekte, saf ve deneyimsiz olduklarını düşünmekteydi. 

Değişen Politikalar Ve Musaddık’a Yapılan Darbe

Uluslar arası platformda iki büyük değişiklik oldu. İngiltere’de Churchill, 20 Ocak 1953’te ABD’de Dwight Eisenhower iktidara geldiler. Allen Dullas CIA başına, kardeşi John Foster Dullas Dışişleri bakanlığına getirildiler. İngilizler İran sorununu, ABD yönetimine, ekonomik bir tehlike olarak değil, Sovyet nüfusuna kayabilecek bir olasılık olarak sundular. CIA ve ABD Dışişleri içinde bir grup, gerçeğe pek uymayan, saptırılmış raporlar, analizler yaratarak İran konusunda Eisenhower’ı İngiltere ile birlikte Musaddık’ı devirmek için hareket etmeye ikna etti.

11 Mart 1953’te yapılan bir toplantıda ABD Dışişleri Bakanı, Bölgeyi İngiltere ile yarı yarıya paylaşmaya karar verdiklerini açıkladı. AJAX Operasyonu onaylanmıştı. CIA’nın merkezine İran Operasyonu için 1 Milyon dolar yollandı. Hareketin başına başkan Theodor Roosevelt’in torunu Kermit Roosevelt atandı. Uygulanmak isteyen darbe planı şöyleydi ;

· Şiddetli bir psikolojik kampanya başlatılacaktı. Zaten bu yolda bir çalışmayı CIA başlatmıştı. Gizli ajanlar değişik vasıtalar kullanarak kamuoyunu maniple ederek, İranlıların düşmanlık, güvensizlik ve korku duymasını sağlayacak ve Musaddık aleyhine döndüreceklerdi. Musaddık, rüşvetçi, İslam düşmanı, komünist, ordu karşıtı eğilimli birisi olarak resmedilecekti. Bunun için 150 000 dolar harcanacaktı.
· Elebaşlarının maaşını CIA’nın ödediği çeteler gösteri yapacaktı. Musaddık ve onu destekleyenler tarafından tutulmuş görüntüsü veren kiralık katiller dini liderlere saldıracaktı.
· Şah, Musaddık’ı görevinden azledecekti
· Kumandanları satın alınmış ordu devreye girecek, General Zahidi darbeyi gerçekleştirebilmek için gerekli olan subayları ve kilit yerlerdeki kişileri ikna edecek veya satın alacaktı. Bunun için 135 000 dolar ayrılmıştı.
· Meclis üyelerinin akılları çelinecekti. Bunun için Haftada 11 000 dolarlık bir bütçe ayrılmıştı.
· CIA’dan 100 000 dolar almış olan Emekli General Fazluhlah Zahidi Başbakan olacaktı.

CIA, İran İstasyonu şefi Roger Goiran bu darbenin karşısındaydı. Darbenin başarılması veya başarılamaması sonunda, İran halkının ABD’yi sonsuza kadar Anglo-Fransız sömürgeciliğinin destekleyicisi olarak göreceğini ve bağışlamayacağını söylüyordu. Goiran, muhalefetini susturmak için görevden alındı.

15 Ağustos 1953 gecesi, başarısız olan ilk darbe denemesi yapıldı.

Kermit Roosevelt, aynı planla ikinci bir deneme hazırladı. Kiralanmış adamların oluşturdukları kalabalıklar Musaddık sempatizanları gibi Tahran’ın fakir güney mahallerinden gelen kalabalıklar şehrin merkezine aktılar. Bazı gerçek milliyetçiler ve komünistler de farkına varmadan bu kalabalığa katıldılar. Parlamento Meydanı’ndaki Şah’ın atlı heykeli zincirlerle bir arabanın arkasına bağlanarak yıkıldı. Musaddık, safiyane bir şekilde halkın gösteri yapma özgürlüğüne engel olunmaması emrini verdi ve meydanı komploculara bıraktı. ABD büyükelçisi, ziyaret ettiği Musaddık’a kendilerinin bu hareketlerle ilişkileri olmadığını temin etti ve ABD vatandaşlarını korumasını istedi. Musaddık, kendi yanlısı halkın evlerinde kalmasını istedi, müttefiki olan partilerden de sempatizanlarını evlerinde kalmalarını temin etmelerini istedi. Polisten değil, ordudan gösterileri kontrol altına almasını istedi. Ama satın alınmış ordu, komploculara katıldı. Bu da stratejik bir yanlıştı. Çünkü ordu şah yanlısıydı. Batı basını gösterileri TUDEH’e mal etti ve polis ile ordunun bunlara karşı hareket ettiğini duyurdu. Molla Kaşani 10 000 dolardık bir hediye aldı. İnsanlar camilerde toplandı ve yürüyüşe katıldılar.

Musaddık tutuklandı, Şah’ın geri dönüşüyle askeri hapishaneye kondu. Daha sonra mecburi ikametgah ile köyüne kapatıldı. 5 Mart 1967 yılında seksen beş yaşında öldü ve evinin yemek odasına gömüldü.

Artık Şah’ın baskıcı dönemi başlamıştı.

Son günlerde Türkiye basınında TUDEH’in o dönemdeki ve İslam devrimi dönemindeki tutumu sıkça söz konusu oldu. O dönemde, Musaddık’ı destekleyecek en güçlü grup TUDEH idi. Ama parti olarak sokağa inmedi ve Musaddık’ı desteklemedi. Araştırmacılar iki soruya cevap aramışlar:

1. O dönemde TUDEH’in tutumu ; Parti Musaddık’a karşıydı. Ama, yine de bu sömürgeci darbeye karşı çıkabilirdi. Parti, bir iddiaya göre, genellikle Sovyetler yanlısı komünist partileri gibi, önemli kararları alırken Moskova’nın işareti bekledi. Kremlin’de işler karışıktı. Stalin öleli birkaç ay olmuştu. İran’daki Sovyet ajanları kendi başlarını kurtarmaya çalışmaktaydılar. Bir işaret çıkmadı ve parti karar alamadı.

Çok zayıf olsa da, ikinci bir iddia da Sovyet ajanlarının, anti komünist olan Musaddık’a karşı, Ajax operasyonuna göz yumduklarıdır.

2. Yanıtsız kalan bir başka soru da TUDEH’in gerçek gücüdür ; CIA, büyük tehdit olarak gösterdiği Parti’nin büyük bir gücü olduğunu söylüyordu. Konuyla ilgili araştırma yapan bir grup , TUDEH’i izleyen bir CIA’li diplomat “… Partinin aslında gücünü ve Musaddık’ın partiye güvendiği fikrini bilerek abarttıklarını…” söylemiş. Parti’nin ordu ve devlet içinde hücreleri olduğu biliniyordu, Ama, bunların güçleri hakkında bir bilgiye rastlamak mümkün olmamış. Pek çok araştırmacı da parti’nin bu denli güçlü olduğu fikrine şüpheyle bakıyor. Fazla olarak, parti içinde Musaddık’ı komünizm önünde engel olarak gören veya ona hayran olan iki kanat vardı.

Tesadüflerin de yardımıyla başarılan AJAX operasyonunu CIA planladı ve uyguladı. Bu operasyonu gerçekleştirebilmek için 20 milyon dolar harcandığı söyleniyor. Bu darbe sonucunda, ABD Orta Doğu’ya yerleşti. İran petrollerinin % 40’ını kontrol etmeye başladı.

Şah 1962 yılında baskıcı rejimini biraz rahatlatmak ve kontrol edebilmek için Ulusal Cephe’nin legale çıkmasına izin verdi. Şah’ın bütün unutturma gayretlerine rağmen, yapılan toplantılarda Musaddık’ın İran halkı ve Cephe tarafından unutulmadığı görüldü.

1970 yılına geldiğinde bütün muhaliflerini ezmiş olan Şah kendisi ile çalışacak hiç kimseyi bulamaz hale geldi ve umutsuzluk içerisinde Musaddık hükümetinde görev almış Şahpur Bahtiyar’ı başbakanlığa getirdi. Bahtiyar her hareketiyle Musaddık’a bağlı olduğunu gösterdiği gibi, kabinesine pek çok Bahtiyar yanlısını aldı.

Genç bir molla iken Musaddık’a karşı çıkan Ayetullah Ruhullah Humeyni 1970’lerin sonunda Şah’ın güçlü bir hasmı olarak ortaya çıktı. Şah Humeyni’yi sürgüne yolladı. Humeyni evvela Bursa’ya geldi, oradan Irak’a ve oradan da Paris’e geçti.

Şah 1979 yılında ayaklanan halkın şiddetinden korkan ülkesini terk etti.

İran’ın kaderini belirleyen kişi olacak Humeyni Paris’ten döndü ve devletin başına geçti. Başında, devlet yönetimini Musaddık kadroları devraldı. Mollalar Musaddık’ı övüyorlardı. Ancak, mollalar Musaddık’ın istediği devletle mutabık değillerdi. Zaman içinde Musaddık’ın fikirlerini ve kadrolarını tasfiye ederek kendi rejimlerini kurdular.

2009 Seçimleri

İran’da 12 haziran 2009 günü yapılan cumhurbaşkanı seçimlerini, 2005 seçimlerinden buyana Cumhurbaşkanı olan Mahmud Ahmedinejad’ın kazandığının açıklanmasının ardından başlayan protestolar İran’da büyük çalkantılar yaratmaya devam ediyor. Genellikle İran’la ilgili yorum yapan uzmanlar İran İslam Cumhuriyeti’nin tarihinin en önemli krizlerinden birini yaşadığı konusunda mutabıklar. 

Seçme hakkı olan İranlılardan % 80’inin katıldığı seçimlerde adaylardan ulusalcı ve popülist Ahmedinejat’ın oyların % 63.3’ünü (24,5 milyon oy) , muhalefetin adayı “liberal” Hüseyin Musavi’nin % 34,2’sini (13,2 milyon oy) aldığı ilan edildi. İran dışında yaşayan İranlıların 111.792’si Musavi, 78.300’ü Ahmedinejat için oy vermişler.

Musavi’nin önderliğinde görülen muhalefet bu malubiyeti kabul etmek istemedi. Günlerden beri Batı haber kaynaklarının, söyleşilerin yaymakta oldukları muhalefetin kazanacağı şartlanmasına kendileri de çok inanmıştı. Halbuki, Prof. James Petras’ın 19.06.2009 tarihli İran Seçimlerine yönelik analizinde söylediğine göre, ABD hükümeti adına seçimlerden hemen önce yapılan değişik kamu araştırmalarında Ahmedinejat’ın önde olduğu görülüyormuş. 

Musavi’nin başını çektiği, liberalizmi savunduğu söylenen muhalefet, seçimlerde hile yapıldığı iddiasıyla sokaklara dökülerek bir dizi şiddet içeren yığınsan gösteri başlattı. Göstericiler yangınlar çıkardılar, otomobilleri, bankaları, devlet dairelerini tahrip ettiler, orduyla ve kolluk kuvvetleriyle çatışmaya girdiler.

Bütün bu gelişmeler içinde, konuyu irdeleyen yorumcular, söz konusu olar vahim bir seçim yolsuzluğuyla ilgili hiçbir yazılı veya sözlü delil veya şahadet ortaya konmamış olmasına dikkatleri çekiyorlar. Dikkat edilmeyen, ilginç nokta da Fransa Başkanı Sarkozy’nin dışında bütün devlet ve hükümet başkanlarının ifade özgürlüğüne, gösteri yapma özgürlüğüne vurgu yaptıkları; hiç birinin seçimlerde yolsuzluk yapılmış olabileceği konusuna değinmemiş olmalarıdır. Prof James Petras, işaret ettiğim yazısında, seçimlerle ilgili yaptığı ayrıntılı bir sosyolojik yorumda, çıkan sonuçların seçimden evvel yapılmış olan araştırmalara uygun olduğuna işaret ediyor. France24 televizyonunda konuyla ilgili bir tartışma programında, bölgeye hakim (ismini şu anda hatırlamadığım) bir araştırmacı “...basının bize aktardığı söyleşilerdeki kişiler genellikle İngilizceyi iyi bilen, bizlere benzeyen kişilerdi. Bilgi aktaranlar hep Tahran ve büyük şehirlerdeki kişilerle konuştular, taşraya ve küçük şehirlere gitme zahmetine katlanmadılar…” dedi. Olayların ve gösterilerin sosyolojik tahlilini yapan bir bilim adamı “… gösterilere katılan kişiler ekonomik durumu yerinde olan, üniversite talebeleriydi, çalışan kişilerin sorunları ekmekti, onların gösterilere katılmak için zamanları yoktu….” diye vurguladı.

İran’ın, bir mollalar rejimi, bir teokrasi olduğu konusunda hiçbir itirazım yok. Ama bir cumhuriyet, Şah döneminden bu yana iyiye doğru bir gelişmenin de olduğu açık. Kadın hakları, Arap / Müslüman ülkelerinden daha ileride, okuryazar kadın sayısı Türkiye’den daha yüksek. Dini azınlıkların hakları korunmakta. Ve İran Şah döneminden daha bağımsız. eski bir medeniyet sahibi ve gururlu bir halkı olan İran’ın başı daha dik. Uluslararası arenada sözü dinlenir bir yeri var.

George W. Bush’un seçimini düşünürsek, hiç de olması gerektiği gibi değildi. Seçildiği süre bitmiş olmasına karşın yeni seçimleri yaptırmayan Mahmut Abbas’ın hala “Sayın Başkan” olarak devlet ziyareti yapmasına kimse ses çıkarmıyor. Avrupa Anayasası yerine geçecek anlaşma, Avrupa halklarının kabul etmemiş olmasına rağmen, türlü oyunlarla dayatılıyor. Ama İran’da halkın iradesi Batının çıkarlarına uymadığı için reddediliyor. Bunları kabul etmek gerçekten güç.

Yaşanan Devlet Krizi

Batı’nın sunuşuna bakılırsa, İran’da yaşanan mücadele “Muhafazakarlarla” “Yenilikçiler” arasında geçmektedir. Ama, taraflardan hiç biri, ne yönetimin ne de ekonomik düzenin değişiminden söz ediyor. Hatta, “yenilikçi” olarak tanımlanan kesim, hakim teokratik düzenin, “Velayeti Fakih”müessesesinin devamından yanadır. Bu durumda, insan kendini “paylaşılamayan nedir ?” diye sormaktan alamıyor.

Değişik yorumcular, İran’da yaşananların, İslam fraksiyonları arasındaki mücadele olduğunu söylüyorlar. Bir başka deyimle, aslında seçime girenler Rafsancani ve Hamaney’dir. İmam Humeyni’nin ölümünden sonra bir boşluk doğdu. Sistem bir sıkıntıya girdi. İmam Humeyni’nin yerine geçen Ali Hamaney’in Humeyni kadar kuvvetli bir karizması yoktu ve onun yerini dolduracak bir kişi bulunamadığından kavram, ihsas edilen kurumla dolduruldu. Oluşturulan sistemin toplum üzerindeki etkinliği, nüfuzunu halen sürdürmekte ise de, geçen otuz yıl içinde ciddi şekilde aşındı, yıprandı. Zayıflayan sistem içindeki grup mücadelesi daha evvel başlayabilirdi ama Irak savaşı, İsrail ve ABD’den gelen dış tehlike bu mücadelenin ortaya çıkmasını geciktirdi.

Teokratik devletin başındaki çatışma, seçimlerden sonra piyon olan Cumhurbaşkanı Ahmedinejat ve Eski Başbakan Mir Hüseyin Musavi’nin ileri sürülmesiyle başladı. Gerçek aktörler ise, Ayetullah Ali Hamaney ve İran’ın en zengin adamı olan Ayetullah Ali Ekber Haşemi Rafsancani idi. Çatışma, aslında iki dini liderin hakimiyeti etrafında dönmesine rağmen, refomcular ile muhafazakarların çatışması olarak sunuldu. Piyonlar aracılığıyla yürütülen mücadeleden sonuç alınamayacağı anlaşılınca da gerçek rakipler ortaya çıkmak zorunda kaldılar. O güne kadar açık olarak konuşmamış olan Rafcani’nin 17 Temmuz 2009 günü verdiği Cuma Hutbesi bir dönüm noktası oluşturdu.

Mücadele değişik bir şekil almaya başladı. Daha evvel İran’ın dış politikaları başa gelenlere göre değişmezdi. En aşırı haliyle, ifade şekillerinde değişmeler görülürdü. Çatışma dış politikaya taşındı. Seçimler süresinde Musavi, Ahmedinejat’ın ABD’ye olan tavrını sert olmakla eleştirmişti ama tümden reddetmemekteydi. Ayetullah Rafsancani Cuma Hudbesinde çok daha ABD yanlısı görüldü. Yandaşları “Kahrolsun Rusya”, “Kahrolsun Çin” sloganları attılar. İran bu iki ülkeyle Şanghay işbirliği anlaşmasıyla yakın ilişkiler içindeydi. Ahmedinejat yanlıları ise, “Kahrolsun ABD” sloganları atmaktaydılar.

Kanımca, İran’daki çatışmada taraflar kendilerine uluslararası arenada destek bulabilmek için yan tutma yoluna gitmekteydiler.

Yanlış izlenim vermemek, olayı çok basitleştirmemek için eklenmesi gerek bir başka önemli nokta da, İran’daki ulemanın bu iki isimden ibaret olmadığını gerçeğidir. Büyük Ayetullahların önemli kesimi bu ayrışmada taraf olmayıp, beklemeyi tercih etmiş gibi görünüyor. Kesin olan, bu din adamlarının da ağırlıklarının tek tek veya toplu halde bu iki isimden daha az olmadığıdır. Konuyla ilgili görüş bildiren Ayetullah Ali Muntezari, Ayetullah Nasır Mekarim Şirazi, Büyük Ayetullah Safi Golpajegani, Ayetullah Abdülkerim Musavi , Ayetullah Yusuf Sarey , gibi otoriteler, yapılan gösterilerde muhalefet yanında yer aldılar. Dikkati çeken, eleştirisel tavır alan din adamlarının unvanlarının başında “eski” sıfatının bulunmasıdır. İş başında olan etkili isimlerse daha çok iktidarı savunmaktalar veya sessizliği tercih etmekteler. Bunların hemen hemen hepsi, değişik yerlerden kalkarak eleştiriler yaptılar . Söz konusu Büyük Ayetullah’ların, adı pek çok yolsuzluğa karışmış olan Rafşancani’yi doğrudan desteklemelerini beklemek olası değildir. Ayetullahların eleştirilerinde vurgulama yapılan husus, seçimlerin yenilenmesinden ziyade, iktidarın aşırı güç kullanması, ifade ve gösteri özgürlüğü etrafında toplanıyor.Din adamlarının asıl karşı çıktıkları, dini liderliğin tek kişide toplanmasıydı. Amaçlanan, dini liderliğin bir kurulda toplanması ve bu gücün kolektif hale getirilmesiydi.

Mollaların Hüseyin Musavi’yi desteklemesinin bir diğer sebebi de, geçmiş deneylerinden bildikleri gibi, Ahmedinejat’a nazaran daha uyarlı ve idaresi daha kolay bir kişilik olmasıdır diye düşünmek mümkündür. Ahmedinejat ise daha popülerdir, iktidar meraklısıdır ve sanıyorum, açık söylemese dahi, mollaların iktidarını sınırlamak istemektedir.

Abd’nin Tutumu

Obama’nın yan tutmama ve İran’ın iç işlerine karışmama eğiliminde olduğunu göstermeye çalışmasına karşı, ABD yönetimi İran karşıtı söylemlerini arttırarak sürdürmektedir.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, yaptığı bir açıklamada, İran’ın Nikaragua’da inşa ettirmekte olduğu Mega Sefaret binasının ABD’yi rahatsız ettiğini, İran’ın Latin Amerika ülkelerinde giderek artan çalışmalarını bir tehdit olarak gördüklerini söyledi.

Oluşmakta olan, ABD karşıtı Latin Amerikalı Küba, Bolivya, Ekvator, Honduras, Nikaragua, San Dominik ve Venezüella’dan oluşan grupla Orta Doğu’daki İran, Lübnan Direniş Cephesi, Filistin Direnişi, Suriye çizgisi Washington yönetimi için rahatsız edici bir oluşumdur ve İran bu iki “devrimci” bloğu birleştiren eleman olarak görülmektedir . Cumhurbaşkanı Ahmetinejat’ın Güney Amerika gezisi de ABD yönetimini huzursuz eden, ABD basınında geniş yer alan, başka bir olaydı.

ABD senatosunun 5 Mart 2009 oturumunda uzman olarak konuşan Nancy Menges , bu ciddi “tehlikeye”, İran’ın bölgedeki “kötü” niyetlerine özellikle vurgu yaptı.

İran’ın Atom Bombasından Korkmak Lazım mı? 

IRIS’in başkanı Paskal Boniface, 19 haziran 2009 tarihinde la Nouvell Observateur dergisiyle yaptığı söyleşide, 16 ABD araştırma kaynağının atom enerjisini askeri amaçlarla kullanmaktan seneler evvel vazgeçtiğini , şu anda, bu programı başlatsa bile sonuç alması için seneler gerektiğini söylüyor.

Atom Bombası günahını daima taşıyacak olan ABD, 1945’te ilk atom bombasını patlatmasını takip eden yıllarda, Sovyetler Birliği’nin 1949’da, İngiltere’nin 1960’da, Fransa’nın ve Çin’in 1964’de yaptığı patlamalarla çember genişledi. Günümüzde, nükleer silahlara sahip dokuz ülke olduğu biliniyor (ABD, İngiltere, Rusya, Fransa, Çin, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore).

ABD’nin nükleer gücü kontrol altına alma çalışmaları, 1963 yılında, Sovyetler Birliği’nin de bu öneriye sıcak bakmasıyla gerçekleşti ve Viyana’da, “Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı” (UAEA) kuruldu. Bunu, 1968 yılında “Nükleer Silahların yayılmasını Önleme Anlaşması” (NSYÖ) takip etti. Bu anlaşmaya göre, nükleer patlamayı başarmış beş ülke (ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve Çin) nükleer ülke kabul edildi. Bu ülkeler, nükleer silahları diğer ülkelere yasakladılar ve diğer ülkelere karşı kullanmamayı taahhüt ettiler.

Atom silahı yapabilmek için iki maddeden birine gereksinim var: “Saf Uranyum” veya “Plütonyum”. Uranyum madeninin her ne amaçla olursa olsun kullanılması için U-238 ve asıl patlayıcı olan U-235 izotoplarının ayrıştırılması gerekmektedir. U-235 elemanının oranının yükseltilmesine de “zenginleştirme” denmektedir. Zor olan bu işlemdir. Plütonyum’dan nükleer enerji üretmek ise daha kolay bir süreçtir. Yetkin kimya uzmanlarına ve vasat bir çelik endüstrisine sahip olan her ülke bu işlemi başarabilir.

20 kg kadar uranyum veya Plütonyumu ele geçiren bir devlet atom bombası yapabilir. Aslında bir “pil” olan nükleer reaktörler ve nükleer silahlar aynı sistemle çalışmaktadır. Yeteri miktarda cevher bir araya getirilerek kızışma sağlanır. Pil’de bu kızışma kontrol altında tutulur, bombada ise serbest bırakılır.

ABD’nin zenginleştirilmiş ham madde tekelini elinde tutma gayretlerini, bir tekel olma mücadelesi olarak görebiliriz. “Beşler” diye adlandırılan grup (Fransa, İngiltere, Kanada, Güney Afrika ve Avustralya) 1972 yılında, birleşerek, ABD’nin çıkardığı bir kanunla oluşturduğu bu tekeli bozmuşlardır. Komplo teorilerine meraklı çevreler Bhutto’nun idamını, ülkesine Fransa aracılığıyla nükleer enerji getirmekteki ısrarına bağlamışlardır. Abdülkadir Han, Hollanda’dan illegal yollardan, ABD’nin sadık dostu olan Pakistan’a getirdiği nükleer teknoloji için çok baskı altında kalmıştır. Fransa, İsviçre, İtalya, Federal Almanya da nükleer enerji santrallerini kurarken benzeri baskılara maruz kaldılar.

Kanımca, bu gün yaşadığımız kriz, değişik taraflarca körüklenen yapay bir krizdir. İran nükleer teknolojiyi elde ederse değişen bir şey olamayacaktır. En korkulan olasılık, bir çılgın olduğu ile sürülen İran’ın Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın kontrolden çıkmasıdır. Yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, İran’da gerçek yönetim din adamlarının elindedir. İmam Humeyni, “bu yığınsal yok etme silahının İslâm’ın değerlerine aykırı olduğu” nu söylemiştir. 05 haziran 2007’de bir Cuma Namazı hutbesinde konuyla ilgili konuşan Büyük Ayetullah Kaşani, “barışcıl nükler teknolojiyi kullanmanın İran halkının hakkı olduğunu, silah olarak kullanmanın ise İslam değerleriyle uyuşmayacağı” nı söylemişti.

1957 yılında ABD, İran’ın ilk nükleer çalışmalarına destek olmuş, 1968 yılında ABD tarafından beş megavatlık deneme reaktörü kurulmuştur. Bölgenin en büyük askeri gücü olmak isteyen Rıza Pehlevi ABD’nin desteği ile 20 bin megavatlık 20 nükleer reaktör istediğini açıklamıştı. 1973 yılında altı nükleer reaktör kurulmuştu. 1974 yılında Almanya’nın yardımıyla Buşehr, yine aynı yıl Fransa’nın yardımıyla Benderabbas, daha sonra Almanya, Fransa, Rusya, Arjantin, İspanya, Çin, Kuzey Kore’nin yardımlarıyla 20’den fazla reaktör ve Belçika’nın yardımıyla Karj Nükleer Tıp Merkezi kurulmuştu. Bununla kalmayan İran, Avrupa’nın uranyum zenginleştirme firmaları ile ilişkiye girmiş bu şirketlere ortak olmuştur. Bugün İran’ın yapmak istediği şey bu tesisleri için yakıt üretebilme olanağıdır. 

Bu aşama doğal olarak atom bombası yapma olanağını da birlikte getirecektir. İran’ın çevresi (Hindistan, Rusya, Pakistan, İsrail) atom silahlarına sahip ülkelerdir. Gereğinde, İran’ın da aynı olanağa sahip olmak istemesine de karşı çıkmayı anlayabilmek güçtür.

Bitirirken

İran’da düzeni sarsan olaylar seçimlerde yolsuzluk yapıldığı iddiaları ile başladı. Pek çok güvenilir yorumcu, seçimlerde pek çok yerde olduğu gibi, belli oranda yolsuzlukların olduğu, fakat bunun ileri sürülen düzeyde olmadığı noktasında mutabıklar.

İran’ı yönetmekte olan din adamlarının, sübjektif sebeplerden bir iç iktidar kavgası sonucu bölündükleri ve teokratik rejimin bir dar boğaza girdiği açıkça anlaşılmaktadır. Bu durumdan yararlanmak isteyen dış güçlerin de, alacalı devrimleri uygulamaya çalışarak yararlanmak istedikleri görülmektedir. Ancak, bütün çelişkilere rağmen, sistemin ülkede geniş çapta kabul gördüğü tartışmasızdır. İran’da kısa dönemde bir değişiklik beklemenin çok sağlıklı bir görüş olduğuna inanmıyorum. Büyük olasılıkla, mollalar bir noktada anlaşmak zorunda kalacaklardır. Deneylerle de bilinen başka bir gerçek, taşların kımıldamaya başlaması halinde nerede duracağını kestirmenin güç olduğudur.

Dış politikalarda olası bir köklü değişiklik beklememek gerektiğini sanıyorum.

Okuma yazma oranının yüksek olduğu İran’ın yaşadığı tarihsel süreç, orta kuşağa ve onların etkisindeki genç kuşağa geniş bir politik bilinçlenme getirdi. Bu etki kadınlar arasında da yaygındır. Buna rağmen, politik sistemin tek yanlı olduğu İran’da sistemin çökmesi halinde hala alternatif bir düzen görünmemektedir.



2005 yılında, Michigan Üniversitesi Profesörlerinden Walter Mebane’nin 366 bölgede örneklemelerle yaptığı ayrıntılı sosyolojik incelemede 2009 seçimlerinin olası sonuçlarını yakalamıştı.
http://www.mavidefter.org/index.php?option=com_content&view=article&id=706:jeopolitik-bir-eleman-olarak-din&catid=92:akademia&Itemid=57 
Eliz Sanasarian – “Religious Minorities in Iran” / 2000
Burada “kaybolmuştu”, “gizlenmişti” sözcüklerinin, hele bir coçuk için kullanıldığnda, pek yerini bulmadığı kanısındayım ama, sorduğum ilahiyatcı dostlarım da “kaybolan İmam” diyorlar.
İngiltere’nin, Hindistandaki güçleriyle ilişki sağlayabilmek için böyle bir iletişim hattına gereksinimleri vardı.
Bu konularla ilgili daha ayrıntılı bilgi için şu yazılara bakılabilir ;
http://www.sansursuz.com/node/8025
http://www.sansursuz.com/node/8027 
Yukarıda işaret ettiğim yazılarda daha fazla bilgi ve anlatım bulabilirsiniz ; http://www.sansursuz.com/node/8025
http://www.sansursuz.com/node/8027 
Ayetullah Kaşani o dönemde büyük bir din adamı olarak isim yapmamıştı. Ancak, İran anti-emperyalist savaşının öncülerinden birisiydi. Babası 1. Dünya savaşında İngilizlere karşı savaşırken şehit düşmüştü. İngilizlerin İran’ı işgalinde hapse atılmış, daha sonra şah tarafından İran’dan sürülmüştü. Geri döndüğü zaman onu yüz binler karşıladı. Kaşani, Musaddık ve ittifak’ı İran’ın dürüst Yurtseverleri olarak selamladı.
Otuz yıl sonra İran’ın dini lideri olarak ortaya çıkacak Ruhullah Humeyni’nin de aralarında bulunduğu küçük bir molla grubu, ittifakın İslamiyetten vazgeçtiklerine inandıkları için katılmadılar
Eisenhower’in bu darbeyi desteklemeyi nasıl kabul ettiğini, bu konuda araştırma yapan kaynaklar bulamadıklarını vurguluyorlar. Bir olasılık Başkan’ın yeşil ışık yakması dolaylı olmuştur bir iz bırakmamıştır veya bir oldu-bittiye getirilmiştir. Ne olursa olsun. Seçildikten iki ay sonra, Mayıs ayında operasyon için ikna olduğu biliniyor.
CIA’nın İran İstasyonunun bütçesi, Dünya için ayrılmış 82 Milyonluk genel bütçe içinde bir milyon gibi önemli bir bölümü ayrılmıştı.
1953 darbesini araştıran başkanlığını Mark J. Gasiorowski’nin yaptığı küçük bir grup. Bu konuda yapılmış olan en geniş çalışma olduğunu zannediyorum.
Oy kullanabilmek için, seçim sandığına İran vatandaşı olduğunu göstermek yeterili. Bu belgeyi gösteren her İranlı, istediği yerde oy verebilmekte.
CIA analizcileri İran Ordusu (Normal Kuvvetler, Devrim Muhafızları, - Sipahe Pasdaran, Gönüllü Milisler – Besic) aileleriyle birlikte beş milyon kadar bir oy potansiyeli oluşturduğunu, bunun kullanılan oyun % 7 – 9’unu teşkil ettiğini,.ülkenin Doğu ve Kuzey eyaletlerinden gelecek devlet ekonomik yardımı, sübvansiyonlar, din faktörü, muhafazakarlık, dış müdahale endişesi gibi faktörlerle de % 24’lük bir oy deposunun olduğunu tahmin ediyorlar.
İran dışında yaşayan İranlılar oy kullanma hakları vardır.
New York – Binghamton Üniversitesi emekli sosyoloji prof.
http://www.voltairenet.org/article160669.html#article160669
Bahai’lerin, Şii kökenli bir din olması ve Şiilikle özel çelişkilerine bağlı olarak ezildiklerine işaret etmek lazım.
Ayetullah Hüseyin Ali Muntezari, Humeyni’nin veliahdı olarak görülüyordu. Humeyni sürgünde iken onun İran’da vekiliydi. İran Anayasasını yazan kurulun başkanıydı. Humeyni’nin ölümünden sonra Rafsanşani ve Hamaney ittifakıyla tasfiye edildi. Şimdi hasım olan Hameney dini lider, Rafşancani cumhurbaşkanı oldu.
Ayetullah, İran Anayasası gereği, bütün devlet sorumluları gibi, dini liderin de seçile gelmesini, kanun önünde her vatandaş gibi eşit olmasını savunmaktadır.
Şii alemin büyük fakihlerinden ve Rektör. Özellikle öğrencilere uygulanan sert tavrı eleştirdi. Ayetullah Şirazi, Davos’ta yaptığı konuşma için Başbakan Erdoğan’a Nobel Barış Ödülü’nün verimesini önermişti.
Ahmedinejat’ın dış politikasını destekleyen Kum Şehrinin çok muhafazakar Büyük Ayetullah’ı, daha evvel de Hamaney ile değişik konularda çelişkiye düşmüştü.
Eski Baş Yargıç
Muhafızlar meclisi eski üyesi ve eski baş Savcı
Ruşen Çakır, Muhalefetteki Ayetullah’ları üç gruba ayırmış ;
§ Devrimciler ; Devrimden ve islam’dan sapma olduğuna inandıklara değişimlere karşı çıkıyorlar. 
§ Ilımlılar ; Muhalefetin beyin takımını oluşturuyorlar. Bağımsızlıktan taviz vermek istemiyorlar. Ekonomik olarak devletçiliği savunuyorlar.. Dünyadaki gelişmeleri yakından takip ediyor ve görüşlerini devamlı geliştiriyorlar.
§ Dönüşümcüler ; Dünya ile bütünleşmeyi, kültürel hayatın, kadın ve gençlerin haklarının genişlemesini savunuyorlar
Bayan Nancvy Menges, şimdi yaşamayan CIA’nın Güney Amerika masasının yöneticisi olan, Ronald Reagen döneminde gerçekleştirilen Granada çıkarması, Nigaragua Kontralarına silah satışı olaylarında önde ismi geçen Costantin Menges’in karısı. ABD şahinlerinin “think tank”ı olan Centre for Security Policy’nin yöneticilerinden. Bayan Menges, kocasının yayınlamaya başladığı, şahinlerin sözcüsü olan “Americas Report”u yayınlamaya devam ediyor.