Jeopolitik bir eleman olarak “DİN”


Gönderen Ataman Aksoyek - 08/05/2009 11:02:54 (695 okunma)


Jeopolitik bir eleman olarak “DİN”

Noel dolayısıyla birkaç gün için gittiğim Paris’te kitapçıları dolaşırken, İsa ile ilgili onlarca (belki yüzden fazla) yeni kitabın piyasa çıktığını gördüm. Olağan üstü bir pazar. Büyük bir olasılıkla, Dünya’da hiçbir başlıkla ilgili bu kadar kitap, makale yazılmamıştır. Bu kadar kitap çıktığına göre, yayınevleri bunları satacaklarına güveniyorlar olsa gerek. Hem de, dünyadan geçtiğine ilişkin hiçbir maddi delil olmayan birisi için. Günümüzde, İsa’nın varlığına delil teşkil edecek, tarihi, arkeolojik hiçbir iz yoktur.

Din’in, "bu dünyada niye varım", "var olmamın dışında başka bir gerçek var mı" ve "ölümden sonra ne olacak" sorularına cevap aramakta olduğu kabul edilir. İnanç ve din, kişinin sosyal ve politik hayatının üstünde, somut hayatının altında yer almaktadır. Ama dinler sadece insanlar ve Tanrı arasındaki ilişkileri değil insanların kendi aralarındaki ilişkileri ve bu insanların yaşadıkları toplumları da düzenlemekte, devletler arasındaki ilişkileri etkilemektedir. 

Değişimler, toplumun yapısı söz konusu olduğunda, jeopolitik bir çelişki konusu haline gelebilir. Dinlerin rekabeti gerçeği düşünülürse, bu yarışmanın getirdiği politik - dini çelişki sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Örneğini ; Hindistan'da görüyoruz. Dini özgürlük, Hindu dininin sosyal ve pratik uygulamalarında çelişkiler yaratmaktadır. Hint devleti, 1947 yılında "Kast" sistemini kaldırdı. Kast sistemi etrafında yapılanmış olan Hindu Dini değişimlere karşı direnmektedir. 

Din’in, zaman zaman yeni sınırların çizilmesini, din temelli devletlerin kurulmasını getirdiğini de biliyoruz. Örneğin ; Müslüman Pakistan , Hindu Hindistan veya Musevi İsrail gibi. Din, dün Balkanlarda sınırları çiziyordu, bu günde balkanlarda bölünmeleri, yeni devletleri şekillendiriyor.

Standart jeopolitik analizler ne olursa olsun, Lübnan’da iç savaş “din savaşları” olarak sürdürülüyor. Arkasındaki amaç ne denirse densin, Suudiler, etkinliklerini Vahhabi inanışını yayarak genişletiyorlar. ABD, Afganistan’daki Pandora’nın kutusunu dine karşı olmak adına açtı. Daha evvel, Sovyetler Birliğini, dine dayalı, bir “Yeşil Kuşak”la çevirmeye çalıştı. Belli güçler, Siyah Afrika’daki hegemonyalarını Vahhabilik inanışını kullanarak yerleştirmeye çalıştılar / çalışıyorlar. Kuzey Afrika’da dengeler din kullanılarak bozuluyor. Din, ABD seçimlerinde sonuçları etkileyen bir eleman olarak ortaya çıkıyor. Örnekleri çok daha arttırmak mümkün. Günümüzde din, jeopolitik alanında çok görülen, kullanılan bir unsur haline geldi.

İsrail, Eylül 2000 yılında, II. İntifada ayaklanmasında, Filistin’i işgal ettiği zaman Arafat’ı, İsa’nın doğum yeri olarak kabul edildiği için, Hıristiyanlarca mukaddes olan, Nazaret’teki “Basilique de la naivité” de çembere almış olmalarına rağmen, kutsal bölgenin sınırlarını aşıp kutsal bölgeye giremedi.

Jeopolitik bir alet haline gelen din, hem brüt hem bir masif, entrikaya ve şantaja çok müsait politik bir unsur olabiliyor ; insanların umutlarına, korkularına bilinç altlarına hitap ediyor. İnsanlarla politik, maddi çıkarları gerekçeler göstererek tartışabilirsiniz ama dindar bir insanla dünya işlerini, rasyonel konuları tartışamazsınız. Bunu kendi deneyimlerimden de bilirim.

Sömürgecilik, en azgın döneminde, dini gerekçe olarak kullanarak, yayılmasını geliştirdi. Sömürgecilikten kurtulmaya çalışan, 3. dünya ülkeleri de yine dini kullandı.

Max Weber, kapitalizm’in gelişmesinde, Protestan Kalvenizm’in önemli rolüne işaret eder. Pek çok kaynak, Japonya kapitalizminin gelişmesinde dinin rolünün altını çizerler. 

Din, bir devlet veya Avrupa Birliği gibi belli sınırlarla belirlenmemiştir. Uluslararası bir dernekler zinciri gibi veya ulusal, kültürel bağlarla da bağlı değildir. Ama, jeopolitik olarak bütün bu unsurların üstünde olup onları etkiler. Din, kişinin sosyal, politik ve somut hayatının da üstünde yer alır.

Günümüzde din, örneği, Lübnan’da, İran’da olduğu gibi,1970’lerin işçi sınıfı hareketinin “devrimci” niteliğini ve etkinliğini kazanmıştır. Mısır’da “Müslüman Kardeşler” (İhvan ül-Müslimin) ve Filistin’de “Hamas”, Lübnan’da “Hizbullah” hareketlerinde görüldüğü gibi sosyal reformları da savunan devrimci bir hareket olarak dünyaya yayılma eğilimini göstermektedir. Din, son otuz – otuz beş yıldan bu yana büyük devletlerle sürdürdüğü ilişkilerle daha da önemli bir jeopolitik eleman haline gelmiştir.

Jeopolitik ile din arasındaki ilişkiler doğrudan olmayabilir. Din uluslararası politikalar alanında yalnız başına görülmeyebilir. Karmaşık halde, sosyal hayat, bir kültür elemanı, bir yaşam şekli, bir halk hareketi olarak ortaya çıkabilir.

Bir ulus, hukuk veya devlet sistemi, hükümet ve sınırlardan ibaret değildir. Değişik değerleri, mirası ve din’i de paylaşmaktadır. Bunlar o ulusun değişik politik davranışlarını da etkileyecektir. Bunun son örneklerini Eski Yugoslavya’da ve Hindistan kıtasında görüyoruz. Eski Yugoslavya’da politik çıkarlar, üç miras “din” başlığında çatıştılar; Müslüman Osmanlı, Katolik Avusturya-Macaristan ve Ortodoks Rus. Hindistan kıtasında ; Müslüman Pakistan ve Hindu Hindistan örneklerinde olduğu gibi

Çelişki ve çatışmalar sadece dinler arasında olmakla kalmaz. Dinlerin kendi içinde de olabilir. Ortadoğu’da Şii ve Suni, İrlanda’da Katolik - Protestan, Eski Yugoslavya’da Ortodoks – Katolik çelişkileri gibi.

Hıristiyan akımlarda ağırlıklı görülmemekle birlikte İslam, modernleşme yolunda yeni devletler kurmayı hedeflemeyebilmektedir.

Sömürgeciliğin çözülme döneminde din, üçüncü dünya ülkeleri tarafından batının kabul ettirmeye çalıştığı ekonomik normlara alternatif olarak, başarı göstermese bile, gelişme stratejisi olarak, din normları buz dolabından çıkarılarak yerleştirilmek istenmiştir.

Dini motiflerle beslenen, gücünü dini söylemlerden alan El Kaide hareketi ABD’nin ve Batı’nın mali ve askeri gücünü zorlayarak dinin önemli bir jeopolitik eleman olduğunu gözler önüne sermiştir.

Dünya’daki jeopolitik dengeleri değiştiren 11 Eylül 2001 hareketinin arkasındaki gerçek sebep ne olursa olsun, dini bir söylemin kullanıldığı görülmektedir.

Din, bana göre Soğuk harp döneminin en yetenekli Marksist filozofu olan, Louis Althusser’in düşünceleri arasında önemli bir yer tutar.

Klasik Marksizme göre, “Devlet”, hakim sınıfın baskı aracıdır. Hakimiyetini, hükümet, yargı mekanizmalar, bürokrasi, ordu, polis, vb gibi Baskı Araçları (Appareil répressif d’Etat) aracılığıyla sürdürür İşçi sınıfı hakimiyeti ele geçirmek için devleti ele geçirmek zorundadır. Althusser’e göre, hakim sınıf Hegemonyasını baskı araçlarıyla sonsuza kadar sürdüremez, baskı altında tuttuğu güçler sayıca fazladır ve sonuçta daha güçlüdür. Hegemonyasını İdeolojik Mekanizmalar (Appareils idéologiques d’Etat) aracılığıyla tamamlar. İdeolojik Mekanizmalar edebiyat, güzel sanatlar, kültür, basın ve yayın ve orta çağdan buyana en önemlisi dindir. 

1980’li yıllarda İslam’la ilgili analizler, onu Jeopolitiğin temel bir unsuru olarak görmeye başladılar. Bu tezler, “dünya toplumu” ve ulus devlet’in dağılmasını, iki bloğun olacağını ön görüyordu. 


İslam’ın politik eğilimleri ;


Tarihçi ve bir dönem “L’École des hautes études en science sociale”ın eski müdürlerinden Marc Ferro, İslam’ın, Mağrib, Uzak Doğu, Asya, İran, Orta Doğu, Kafkaslar ve Türkiye’yi içine alan bir alanda ayrıntılı tarihini incelediği ve analizini yaptığı kitabında , modern dönemde İslam’ın, büyük jeopolitik eğilimlerini şöyle sıralıyor. Bu sınıflamayı temel alarak gerekli açıklamalarla anlatmaya çalışırsak;


1.Mustafa Kemal Atatürk ön gördüğü şekliyle dini, reformist ve otoriter devlete bağlayıp uysallaştırdığı, modernleşmenin yolunu kesmeyen, laiklikle birlikte yaşayan şekli ile Türkiye’nin jeopolitiği içine yerleştiriyordu.

Din’in politika içindeki yeri konusunda genç Türkiye Cumhuriyetinin eski yıllarda yaşanmış zengin deneyimleri vardır.

Osmanlı’da İslamcılık Hareketi, Osmancılığın devamı olarak, bir kalkınma ve kurtuluş ideolojisi olarak başladı. 18. Yüzyılda bütün İslam dünyası batı karşısında gerilemekteydi. 1757’de İngilizler Bangaldeş’i. 1798’de Napolyon Mısır’ı, 1852’de yine İngilizler Hint Kıtası’nı, 1830 – 57 yılları arasında Fransa, Mağrip’i işgal etti. Osmanlı 1774’te Küçük Kaynarca Anlaşması’nı imzaladı.

Tanzimat döneminde Alî ve Fuat Paşaların sahip çıktıkları “Osmanlıcılık” hareketi II Mahmut döneminde ortaya atıldı. Amaç, Osmanlı’nın Müslüman olan ve olmayan tabasıyla bir bütünlük oluşturup bir “Osmanlı Milleti” oluşturmaktı. Osmanlı Milleti fikri, o dönemde kabaran milliyetçi akımların karşısında başarılı olamadı. 

Bu durum karşısında Osmanlı aydınları çemberi daraltıp İslam’ı bir birleştirirci olarak kullanmayı düşündüler. Mısır ve Suriye’de başlayan Arap milliyetçiliği hareketlerinin ağır basmasıyla da bu hareket de başarılı olamadı. 1918 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda “İslam Milleti” fikri bütün dayanaklarını kaybetmişti.

Genç Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları İslam fikrinin önemli ama tayin edici olamayacağını öğrenmişlerdi.

İran’da Rıza Şah Pehlivi’nin , Tunus’ta Habib Burghiba’nın , Cezayir’de Ahmed Bin Bella’nın da aynı yolu takip ettiğini görüyoruz.

2.Reformist İslam’ın diğer bir jeopolitik yüzü de Marksizm’le karşılıklı etkileşmiş halidir.

Çarlık Rusyası’na karşı tarihsel bir karşı çıkma geleneği ve bölgede yaygın olan Nakşibendi Tarikatı, sosyalist fikirlerde bir çıkış yolu görerek devrimci hareketleri desteklemeye başladılar

Müslüman (ve milli) Komünizm, üç ideolojiyi harmanlamaya çalışmaktaydı.

a) Geçici olarak değişse bile, aslı hiçbir zaman değişmeyeceği kabul edilen İslam Dini.

b) Şekil, program ve içerik değiştirebilen, geçici bir eleman olarak kullanılan Milliyetçilik.

c) Aydınları ve tabanı seferber etmek, özellikle üst yapıyı değiştirmek ve tarihsel bloğu kurabilmek için Marksizm. 

Müslüman Marksist önderler, milli sorunları çözmek için, esnek bir öğreti olduğuna inandıkları Marksizm’e samimi şekilde inanıyorlardı. Marksizm’in kaba ilkelerinden, emperyalizm tarafından sömürülmelerinin intikamını alacak, “ezilen halklar
èproleter milletler” kavramını türetmişlerdi. Marksizm’in temel ilkeleri onları pek ilgilendirmiyordu. Marksizm’i, bir milli kurtuluş aracı olarak görüyorlar ve ona yerli / yöresel bir kılık giydiriyorlar, Doğu stratejisinden söz ediyorlardı. Söylemlerinde proletarya, kapitalizm ve sınıf mücadelesi sözcükleri pek nadir görülüyordu.

3. Dünya Hareketi’nin önemli toplantılarından birisi olan, Nisan 1955 tarihinde, otuz kadar ülkenin katılımıyla toplanmış olan Bandung Konferansı’nda bu hareketin izleri görülür. 1930 yıllarında başlayan ulusalcılık hareketinin ikinci dünya savaşından sonra kabardığını görüyoruz. özgürlüklerine kavuşan otuz kadar eski koloni ülkesi bir araya gelerek diğer koloni ülkelerine yardım etmek istiyorlardı. Hıristiyan Batı’nın etkilerini silmek isteyen Müslüman ülkeler, buz dolabında tutulan İslam’ı çıkararak bir ideoloji olarak kullanmayı düşündüler ve ulusalcılıklarına birleştirici olur görüşüyle bir de İslam kılıfı geçirdiler

3. Nasırcılığın sembolize ettiği ulusalcı İslam.

Arap ülkelerinde Anti-Kolonyalist hareketin yayılmasından kuvvetle etkilenmiş, Süveyş Krizi ile doruk noktasına çıkmıştır. Arap Birliği düşüncesi bu politik İslam’ın kökünde yatan önemli elemanlardan bir başkasıdır. Arap ülkeleri arasındaki rekabet ve çıkar farklılıkları bu eğilimin başarısını engellemiştir. Bu farklılıklar batı ülkeleri tarafından da körüklenmiştir. Ulus Devlet bu akımın başka bir özelliğidir. Bu farklılıklar ve batı ülkelerinin manipülasyonları kökten dinciliğe de kapıyı aralamıştır. Hareketin Arap Milliyetçiliğini öne çıkarması, Arap ve Müslüman kavramlarını birleştirmesi, Arap olmayan Müslüman ülkelerle, bölgede yaşayan başka dinlerden veya laik topluluklar ilişkilerde gerilim getirmiştir.

4. İran’ın İslam Devrimi ile şekillenen Şii politik İslam.

İranlı din bilginleri dini ve politik meselelerin birbirlerinden ayrılamayacaklarını vurgularlar. 1994 yılında, İstanbul’da yapılan bir sempozyum’daAyetullah Mehdi Hüseyin Ruhani, yaptığı konuşmada “siyasi bir mesele olarak imametin dine dahil olduğunu” söylemiştir. 

Din ve politika birbirinden ayrılmadığına göre, dini ve politik otoriteler de ayrılmaz oluyordu. Süre içinde, Şii inanışa göre On iki İmam ve Mehdi’ni yeryüzündeki temsilcileri (Vekilleri) üst düzey Şii ulema (müçdehit, Ayetullah) olmuştur. 

Safevi Devleti’nin kuruluşunda Şiilik, devletin oluşturulmasında harç olarak kullanıldı. Şiilik, İran jeopolitiğine de uygundu, çevresindeki Suni olan hasımları Osmanlı ve Özbekler ile mücadelesinde de bir farklılık, bir sadakat duygusu yaratarak karşı bir eleman kazandırıyordu.

Şiilik bir jeopolitik eleman olarak daima devam etti. Son yıllarda İslam Devrimi deyimi ile uluslararası gündemin önemli bir maddesi oldu.

1953 yılında Muhammed Rıza Pehlevi, kaçtığı ülkesinden İngiltere ve ABD’nin yardımı ile geri döndü ve yabancı şirketleri kovan, petrolü devletleştiren Muhammed Musaddık’ı devirerek iktidarı ele geçirdi, SAVAK aracılığıyla baskıcı bir rejim kurdu.

Şah yönetiminde üst üste gelen değişik sebeplerden güçlü bir muhalefet oluştu. Bunların arasında en güçlü olanı dini direnişti. Şii direnişin dışında başlıca muhalefet odakları ;

•Ulusal Cephe ; Musaddık hareketinin çekirdeğini oluşturduğu, şehirli, liberal aydınların başını çektiği merkez.

İran Halkının Mücahitleri ; Maocu eğilimli, daha çok ilegal çalışan, nitelikleri çok açık olmayan bir grup.

TUDEH ; Daha çok çalışanlar ve özellikle işçiler arasında etkin olan İran Komünist Partisi.

İran’da başlayan büyük yürüyüşlerle beraber, 1 Şubat 1979’da, Türkiye’den sonra Paris’e sürgüne gitmiş olan Ayetullah Humeyni Tahran’a geri döndü. Bir hükümet kurdu ve devlet başkanlığını üstlendi. Şah ikinci defa İran’ı terk etti.

Din politikada yine tayin edici yüzünü göstermiş, İran’da bir devrin kapanıp yeni bir dönemin açılmasında, bölgede dengelerin değişmesinde çok önemli bir rol oynamıştı.

5. Mark Ferro ’nun modern dönem politik İslam sıralamasına Vahhabi inanışını da ekleyebiliriz.

Yves Lambert, (16.01.2008 tarihinde, Fransa’da 87 yaşında ölen) dinlerin üç unsuru içerdiklerini söylüyor ; 

•İç içe (veya üst üste), gerçekleri değişik iki, dünyanın olduğunu söylüyor. Birincisi, doğal, somut, görünebilen maddi ve yaşadığımız dünya. İkincisi, doğal olmayan,görünmeyen, insandışı ve öteki, tanrının, azizlerin olduğu dünya.

•Bu iki dünya arasında bir iletişim vardır. Bu iletişim, din adamları ve merasimlerle gerçekleştirilir.

•Dinler bir “kurum” oluştururlar ve bu kurum, din adamları tarafında yürütülür . Din adamları kendi aralarında bir hiyerarşi oluştururlar.

Bunlara söylenmeyen bir dördüncü unsuru eklemek gerekmektedir kanısındayım. Söz konusu dinin devlet veya devletler tarafından tanınması lazımdır. 

İslam dininin temeli, Allah’ın sözleri olduğu ve Hazreti Muhammet’e ulaştırıldığı kabul edilen, Kuran’da yazılı sözlerden (Ayetlerden) oluşmaktadır. Müslümanlar hayatlarını bu sözlere bakarak düzenlerler.

İslam dünyasının Peygamber döneminde de, günlük meselelerde ilgili görüş ayrılıkları vardı. Ama bunlar, felsefi meselelerden ziyade, uygulamalı konuları kapsıyordu.

Prof. Muhammed Abîd el- Câbirî’nin anlattığı gibi, İslam’ın ilk yıllarında, küçük kabile toplumunda çıkan sorunlar, Peygambere baş vurularak, onun kararı doğrultusunda çözülürdü. Kuran, 23 yıllık bir süre içinde parça parça, bir sistematiğe bağlı olmadan (moral – uygulama – inanış alanlarında),sorulan bir soruya veya doğan bir gereksinime cevap olacak şekilde ifade edilmiştir. Verilen cevaplar kişiden kişiye, soru sahiplerinin durumlarına, çerçeveye göre değişmekte ve hatta farklılıklar, çelişkiler içermektedir. Kuran’daki sözler bu özelliğine de bağlı olarak iki kısma ayrılmaktadır. “Sağlam”(Muhkem) olan ayetler ki bunlar kesin anlamlı ayetlerdir. Kastedilen şeyler açıktır ve yoruma gerek yoktur. Okunduğu zaman rahatlıkla anlaşılır. Söylendiği anlamın dışında anlamak olasılığı yoktur. İkincisi “açık olmayan, mecazi manaya açık olan”, (müteşabih ) ayetlerdir. Anlamlarında bir giz olduğu kabul edilen, değişik anlamlar içerebilen, kolaylıkla anlaşılamayan ayetler. İkinci tür ayetlerin yorumu, birinci tür ayetlerin yardımı ve onların yorumu ile anlaşılmaya çalışılır. Ali Sami en-Neşşar, “kuran ayetleri çok yönlü anlamlar yüklüydü. Herkes istediği anlamı veriyordu” diyor. Bu yorum “meâl’en”, anlaşılabilen ve kullanılan deyimlerle yapılır. İslam bilginleri iki bölüme ayrılmışlardır. “…Allah bilir…” demekle yetinen “Selefiye” inanışı ile (müminler müteşabih ayetleri olduğu gibi kabul eder, yorum yapmazlar), “…Kuran anlaşılmak için indirilmiştir, onun bütünüyle anlaşılması gerektir…” diyen “Hanefiye” inanışı.

Yine, Ali Sami en-Neşşar, “İslami hayat tümüyle Kur’an’ın yorumundan ibarettir. Kur’an’ın pratik hayata yönelik konularından fıkıh doğdu. Onametafiziği irdeleyen bir kitap olarak bakıldığında kelam ilmi ortaya çıktı. Kur’an’a uhrevi bir kitap gözüyle bakıldığında ahlak sistemi doğdu. Yine ona bir hüküm kitabı olarak bakıldığında siyaset ilmi doğdu“ diyerek değişik gelişmelerin kaynaklarını ifade ediyor.

İslam Hukuku değişik kaynaklara dayanır. Dr. Hayrettin Karaman şöyle anlatıyor; Bu kaynakların bir kısmı dinidir. Kuran’a ve Peygamberin sağlığında yaptığı veya söylediği, izin verdiği veya susarak olumlu yanıtladığı olaylara dayanır. Bir kısmı da bunlardan çıkarılan veya yapılan “derleme” ve “karşılaştırmaya”,bir başka kısmı da zorunluluk, örf ve adet, hak, adalet prensipleri dikkate alınarak saptanır. İslam bilginleri bir de “usul hukuku”(usul-u Fıkh yani hukuk metodu) kurmuşlardır.

Meshep, “gidilen yol” anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Mezhepler “hukuk disiplinleri” veya Türkçe’ye de girmiş olan Fransızca “ekol” kelimesiyle de ifade ediliyor. Prof. Muhammed Abid el Câbirî, İslam’da mesheplerin politik partiler olarak görülebileceğini söylüyor.

13. yüzyılın sonlarında, yorum yapabilecek büyük alim olmadığı ve mezhepler tamamlandığı iddiası ile İslam hukukunda yorum kapıları (İctihad kapısı) kapatıldı. Sadece ; dört mezhebin olduğu kabul edildi ; Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli

Vahhabi anlayışı daha rahat anlatabilmek için değinmemiz gerek başka bir kavram da “köktencilik” tir (fondamentalisme). Pierre de Charentenay sj. dinlerin Jeopolitiğini anlattığı kitabında, her dinde köktenciliğin görüldüğünü, köktenciliğin de mukaddes kitapların kelimesi kelimesine alınmasından kaynaklandığını söylüyor. Konunun, İslam için daha hassas olduğunu, Kuran’ın Arapça olarak, tanrı tarafından peygambere dikte edildiğini, tanrı tarafından, aracısız olarak iletildiğine göre bu metinlerin (tanrının sözlerinin) tartışılamaz ve yorumlanamaz olarak kabul edildiğini söylüyor. Charentenay’e göre, dinler yazılı metinlere bağlıdırlar. Bu belgelerin yorumlanmalarında, geleneklerin etkisi, farklılıkları getirmektedir. Köktenci yorum, metni doğrudan, zaman ve yer faktörünü dikkate almadan günlük hayata uygulamak istemektedir. Liberal bir yorum, zaman ve yer unsurlarını dikkate alarak yorumlar ve uygulamaya çalışır. Her dinin genel bir gerçeği ve tanımlaması da bulunmaktadır.

Yine Prof Muhammed Ebu Zehra’ya göre, Vahhabi alimleri, kendi görüşlerinin hata kabul etmez şekilde doğru, başkalarının görüşlerinin ise, tasvip edilemez şekilde yanlış olduğunu düşündüklerini, muhaliflerini kafir sayan ve onlara savaş açan Hariciler’le yarış halinde oldukların söylemektedir. 

Prof Muhammed Abed Al-Jabri, “Arap düşüncesini” anlattığı kitabında, “salafi (selefi) inanışı “fondamentalist” diyerek vurgulamayı gereksemiş.

İsmet Zeki Eyüboğlu, Hicri 4. yüzyılda ortaya çıkan, “Selefi mezhebin belli bir kurucusu yoktur, özdeş görüş çerçevesinde toplananların oluşturdukları öbeğe verilen isim olduğunu” söylemektedir. Prof.Muhammed Ebu Zehra, “Selefiler, düşüncelerinin İmam Ahmed bin Hanbel’e “nisbet” ettirmişlerdir” demekte ve arkasından, “bu “nisbet’in” Hambeli büyükleri tarafından kabul edilmediğini” söyler. Vahhabilik’i mezhepten ziyade tarikat sayanlar çoktur. Tarikatçılara göre suç sayılır ve hatta buna “Haricilik” diyenler de vardır.

Taha Akyol, Haricileri anlattığı kitabında ;

•“….Haricilerin büyük çoğunluğu çöl Arapları’nın teşkil etmesi, aralarında şehirde yaşamış olanların yok denecek kadar az bulunması fevkalade önemlidir…” (Montgomeri Watt’tan aktararak)

•“…Haricilik hareketi, bir tek kişinin, bir Kur’an ayetini, manasını hiç kavramadan bedevi zihniyetinin fanatizmiyle, bir “slogan” olarak bağırmasıyla ateşlenmiş bir “fitne”, yani “anarşi”dir…”

•“……Hariciler bilgisiz, dar ufuklu, hatta muhakeme kudreti gelişmemiş kafalarında daracık bir İslam çizmişlerdi ve bu çerçeveye sığmayan herkesi……….kafir ilan etmişlerdi. Bilgisizliğin dar sınırları içinde bir İslam anlayışı uğruna şiddet eylemleri düzenlediler. Onların akıllarının ermediği, bilgilerinin yetmediği muhakeme kudretlerinin ulaşmadığı noktada artık “küfr” başlıyordu ve onlar “küfr ile savaşıyoruz” diye, bilgide, akılda, muhakemede kendilerinden kat kat üstün Müslümanları öldürüyorlardı”
 diyor.

Sosyolog Ali Bulaç, “ Modern zamanlarda ortaya çıkan ve Batı medyası tarafından “Radikalizm, entegrizm, fanatizm, fundamantalizm” vb. kavramlarla tanımlanan İslami hareketler ile tarihsel bir siyasi muhalefet akımı olan Haricilik arasında belli bir benzerlik olduğu doğrudur” diyor. 

Yine Prof Muhammed Ebu Zehra’ya göre, Vahhabi alimleri, kendi görüşlerinin hata kabul etmez şekilde doğru, başkalarının görüşlerinin ise, tasvip edilemez şekilde yanlış olduğunu düşündüklerini, muhaliflerini kafir sayan ve onlara savaş açan Hariciler’le yarış halinde oldukların söylemektedir.Vahhabi inanışına göre, tek gerçek Kuran’dır. Çözümü güç ya da olanaksız konularla ilgilenmek gereksizdir. Çünkü, kesin bir sonuca varabilmek için, kanıt uygulamak yolu açılır. Şeriatın getirdiği kurallar kesindir.

Vahhabilik çölle sınırlı olduğu sürede fazlaca etkin olamamıştır. Ancak, Hicaz bölgesi Suudi ailesinin eline geçtikten sonra, petro-doları da kullanarak, politik olarak yayılmaya, hakimiyetlerini genişletmeye başlamışlardır. Bu politika İngiltere ve ABD tarafından desteklenmiş ve desteklenmektedir.

Avrupa’nın, Afrika ve Asya’nın son döneme kadar, Selefi / Vahhabi inanışı ile ilişkisi olmamıştı. Zaten Vahhabi inanışın geniş çevreleri etkileyecek ne bilimsel, ne kültürel parlaklığı yoktur. Diğer mezhepler kadar da yaygın olmayan bir inanıştı. Le Monde gazetesi araştırmacı yazarlarından olan Paul Balta, 1990’lı yılların ilk yarısında yayınladığı kitabındaki ülkeler ve mezhepler tablosunda, Hambeli – Vahhabi inanışının yaygın olduğu ülkeler arasında Suudi Arabistan’ı, Katar’ı, Nijerya’yı, gösteriyor. Vahhabi anlayışının yayılması, jeopolitik bir eleman olarak kullanılmaya başlaması, ABD destekli, petro-dolar yardımı ile yukarıda değindiğim gibi, Suudi Arabistan tarafından yürütülmektedir.

Prof Gencay Şaylan’ın dediği gibi, “İslamiyet, bir öğreti olarak tarih sahnesinde kendini gösterirken bir siyasi güce, bir devlete dayanmış, bu siyasi gücü yada İslami devleti kullanarak yeryüzüne yayılmıştır”. Günümüzde de, politika İslamiyet’i yayarak, kullanarak kendi etkinliğini genişletmeye çalışmaktadır.



Bu yazının devamı olarak, Hıristiyanlık açısından da konuyu irdelemeye devam etmeyi düşünüyorum.

Ataman Aksöyek / 25. Mart 2209 – Hochdahl


BU YAZI MAVİ DEFTER SİTESİ’İNDE YAYINLANMIŞTIR


1-Pierre de Charentenay sj. ; “Quand le ciel trouble la tere” / 1997
2- Bu örneklere Türkiye de eklenebilir.
3- Raphaël Liogier ; L’Instıtut d’Études Politique (Uni. D’Aix-Marseille III)
4-Position ; Louis ALTHUSSER (Philosophe Français / 1918 – 1990) - Idéologie et appareils idéologiques D’État
5- Yves Lacoste ; Questions de Géopolitique - ”géopolitique des islams” / 1988
6-Samuel Huntington : “Clash of Civilisatione” / 1993
7-Le Choc de l’Islam – Odile Jacop ile kolektif çalışma
8-Lüzumsuz bir savaş sonrası yapılan bu anlaşmayı yapmak için gönderilenlerin beceriksizliği ile Osmanlı Karadeniz'in kuzeyinde kalan topraklardaki hakimiyetinden vazgeçmiş, Kırım Hanlığını “bağımsız” olarak tanımlamıştır. Zaten anlaşmadan 9 sene sonra Osmanlıya ait olan bu topraklar Rusya tarafından ilhak edilecektir. Ayrıca, Rusya'nın Karadeniz’e açılmasını önleyen bazı kaleler ve limanlar Rusya’ya devredilmiş,. bunlarla yetinilmemiş, ticari haklar ve boğazları istediği gibi kullanma hakkı da verilmiştir. Ama en önemlisi, ileride Balkanlar’daki karışıklıkların yolunu açan, Rusya’nın Ortodoksların doğal koruyucusu olarak tanınması maddesidir. O dönemlerde Osmanlı'nın içinde bulunduğu durumunun vahimliğini, bu anlaşmaya yol açan savaş sırasında, Venedik'e, Baltık denizinden çıkıp Akdeniz’e gelen ve İzmir’e çıkartma yapan Rus filosunun Adriyatik'te engellenmediği için nota çekilmesinden anlayabiliriz.
9-Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi / İsmail Kara
10- http://www.faroughi.net/index.php/english/126/ 
11 http://www.bourguiba.com/ 
12-“Révollution et Travaille” 1965 – “….Marksist ekonomik analizi Cezayir’in ekeonomik gelişmesi yolunda tek olası analiz olduğuna inandığımız için kabul etmiştik. Ama, Marksist ideolojiye inanmıyoruz. Biz Cezayirliler Müslüman ve Arapız…” Brüksel’de, eskiden Fas Komünist Partisi’ne üye olan fakat zaman içinde değişerek Faslı, Kralcı ve Müslüman olduğunu söyleyen dostlarım vardı.
13- Milliyetçiler bu noktada Müslüman Komünistlerde ayrılmaktadırlar.
14-5 Nisan – 2 mayıs 1954 tarihleri arasında, Bogorda toplanan beş ülke ( Hindistan, Seylan - şimdiki Sri Lanka - , Pakistan, Birmanya ve Endonezya) , O zamanki ismiyle Çin- Hindi’nin özgürlüğüne kavuşmasını nasıl devam ettirebileceklerini konuştuktan sonra bir çağrı yapmaya karar verdiler. Çağrıya şu ülkeler cevap verdi ; Afganistan, Birmanya, Kamboçya, Seylan, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Endonezya, Japonya, Lagos, Nepal, Pakistan, Filipin, Siyam (şimdiki Tavlan), Vietnam Halk Cumhuriyeti , Vietnam, Suudi Arabistan, Mısır, İran, Irak, Ürdün, Lübnan, Suriye, Türkiye, Yemen, Fildişi Sahili (şimdiki Gana), Etopya, ve Libya. Konferans için toplanan ülkeler değişik kampların üyesi (Bağdat baktı, NATO, OTAS ve Çin Halk Cumhuriyeti ve yandaşları) olduklarında çok geniş ve genel noktalarda birleşebildiler.. Konferans Bağlantısızlar Hareketi’nin çıkış yeri olarak görebiliriz.
15-26 Temmuz 1956 günü Mısır’ın, İngiltere ve Kolonilerini birleştiren, Petrol ve uluslararası deniz ticareti trafiğini kontrol eden Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi ve İsrail Gemilerinin geçmesini yasaklaması üzerine, Fransa ve İngiltere Mısır topraklarına asker çıkardı. Bu saldırı, İsrail, Fransa ve İngiltere’nin yaptıkları (gizli) Sevr Protokolü sonucuydu. İngiltere ve İsrail Cemal Nasır’ın iktidarına “olmazsa olmaz” diye bakıyorlardı.
İngiliz ve Fransa’nın Mısır’a asker çıkarmasını takip eden günlerde İsrail Ordusu da Mısır’ı işgal etmeye başlayarak Süveyş kanalı’na kadar geldi. Sovyetler Birliği gelişmelere müdahale edeceğini açıklaması üzerine, NATO’da müdahale edeceğini bildirdi. Olay, ABD’nin de karşı çıktığı işgal olayları Birleşmiş Milletlerin devreye girmesiyle tırmanması önlendi, Birleşmiş Milletler Kuruluşu’nun yolladığı askeri güç Fransa ve İngiltere işgal kuvvetlerinin yerini aldı ve olay önlendi.
16-Nakleden, Taha Akyol
17- Sünni inanışa göre, Halife, İmam, Emir’in devlet başkanlığı bir inanç meselesi değildir. İbn Haldun’un anlatımıyla bir kamu yararına uygunluk, halk tarafından kabul edilme meselesidir. Şii İnanışa göre, erk bir inanış sorunu olarak kabul edilmiştir.
18-CIA ve MI6’in birlikte düzenledikleri Ajax Operasyonu.
19- SAVAK ; Sazeman-e Ettela’at-eAmniyat va Keshvar – National Intelligence and Security Organisation ; İran’ın en tiksinilen ve nefret edilen kuruluşu olarak biliniyordu.
1953 yılında, Tahran genel Valisi tayin olan General Teymur Bahtiyar, CIA’nın yolladığı albay ile birlikte bir istihbarat teşkilatı kurdular. Mart 1955 yılında, ABD’li albay, beç kişilk daimi bir heyetle değiştirildi. Daha sonra, bir kurum haline getirilerek soruşturma ve araştırma ekibiyle genişletildi ve ve ekip MOSAD tarafından eğitildi. 1963 yılında SAVAK’ta çalışanların sayısı 53 000’e çıkmıştı.
Şah’ın yönetimini devam ettirebilmek için baskı ve korku aracı olarak kullandığı SAVAK’ın mide bulandırıcı işkenceleri, öldürmeleri kitaplar dolusudur.
SAVAK, Şahın Ocak 1979’da İran’ı terk etmesi ve Şubat Ayında Ayetullah Humeyni’nin geri gelmesi ile kapatıldı ve üyelerinin pek çoğu öldürüldü, İran’ın dışına çıkabilenler sağ kaldılar.
20-Enver Behnan Şapolo,Vehhabiliğin siyasi bir tarikat olduğunu ve Arap İstiklali fikrinin çekirdeğini teşkil ettiğini söyler. Kurucusu, Mehmet bin Abdülvehhab’dır. “….Müslümanlar müşterek bir cemaattir, bunların bütün servetleri bizim mezhebimize girenlere helâldir…” sözleri ile aç ve sefil olan bedevilere cazip geldiği için bu görüşe yaklaşıyorlardı.
İnanışın en kalın çizgisi, Osmanlı karşıtlığıydı. Osmanlıya karşı isyan ettiklerinde, Osmanlı bu isyanı kuvvet kullanarak bastırmaya kalkmış ve başaramamıştır. Daha sonra, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa bu isyanı bastırdı.
İnanışın devamcısı, Suudi ailesinin kurucusu, Suud bin Mehmed olmuştur. Günümüz Suudi Hanedanlığı bu görüşü ideolojik bir yayılmacılık elemanı olarak kullanmaktadır
21-http://www.elegans.com.tr/arsiv/58/index.html
22-Konumuz olan Vahhabi / Selefi inanışı Habbeli inanışı içinde yer alır