Lenin - Rosa Luxemburg tartışmalarında ulusal sorun

Lenin - Rosa Luxemburg tartışmalarında ulusal sorun 


Genelde, Türkiye’de, soruna “sosyalist” bir yaklaşımın eksik olduğunu hissetmiştim. Konunun ünlü sosyalistler arasında nasıl tartışıldığını hatırlatabilmek için eskilere gitmeyi gereksedim. 

Burada hatırlatmaya çalışacağım dönemde,söz konusu kişilerin yaklaşımıyla, günümüzde olaya bakışların farklılıklar gösterdiğini biliyorum. Söz konusu yıllarda tartışılan konu sorunun sosyal, kültürel yanları değildi.Bu noktada genel bir mutabakat vardı. Tartışılan ağırlıklı nokta konunun politik yönü ve işçi sınıfının mücadelesine nasıl etki edeceği idi.

Bence, günümüzde ihmal edilen ve dikkatlerden kaçan nokta, tartışılan konunun işçi sınıfı hareketi üzerine yapacağı etkidir. Türkiye’de konunun yakıcılığının geçmişte neler dendiğini hatırlamaya izin vermemesi olanağını da düşünerek, geçmiş dönemde bu konuyu nasıl tartışıldığını hatırlatmak için geri dönmenin yararlı olacağını düşünüyorum.


Evvela bir açıklama yapmayı yararlı görüyorum. Sosyalistlerin “Ulusal Sorun”a yaklaşımları, sokaktaki insandan farklıdır ve / veya farklı olmalıdır. Ama, takip edebildiğim kadarıyla da böyle bir yaklaşım göremiyorum. Bu konuya yazımın sonunda dönmek istiyorum.

II. Enternasyonal döneminde, Ulusal Sorun konusunda en sıcak tartışmalar Lenin ile Rosa Luxemburgarasında yapılmıştır. Burada konuyu biraz genişletip, daha ayrıntılı bir resim verebilmek için, Lenin ile Rosa Luxemburg arasındaki tartışmalara değinmek istiyorum. Evvela, tabloyu yerine oturtabilmemiz için genel bir çerçeve çizmemiz lazım.

Rosa Luxemburg ve Lenin’in ilişkileri:

Rosa Luxemburg ve Lenin tanışıyorlardı, karşılıklı saygı ve dostlukları vardı. İlk karşılaşmaları 1901’de Lenin’in o günlerde, yaşamakta olduğu Münih’te olmuştur. O yıllarda Rosa Luxemburg uluslararası Marksist hareket içinde tanınan ve sayılan bir isimdi. Eklemek gerekir ki, Luxemburg, Fransızca ve Almanca’nın yanında Rusça’ya da akıcı bir şekilde hakimdi. Bütün hayatı boyunca, SPD’nin Rusya uzmanıydı. SPD içinde Rusya sorunlarını ondan daha iyi bilen kimse yoktu. Rus ve Alman Sosyal Demokrat partileri arasında pek çok sorunun çözülmesinde yardımcı olmuştu.

POSDR’nun (Lenin’in partisi) bütün yöneticilerini yakından tanıyordu. 1905 devrimi sürecinde Rosa Luxemburg ile Lenin’in görüşleri arasında fark yoktur. Rusya’da 1905 devrimi başladığında Luxemburg Almanya’daki bütün işlerini bırakarak devrime katılmak için, o zaman Rusya’nın bir parçası olan, Varşova’ya gider. Burada polis tarafından yakalanır ve Petersburg’a yakın olan Kuokala’ya sürgün edilir. Luxemburg ve Clara Zetkin’in mektuplarından, bu süre içinde, sabahlara kadar Bolşeviklerin yöneticileri olan Zinoviev, Bognanov ve özellikle Lenin ile tartıştığını öğreniyoruz.

Rosa Luxemburg, II. Enternasyonalin en zengin partisi olan SPD nezrinde Babel ve SPD yöneticilerine baş vurarak, Rus mültecilere maddi yardım yapılması için etkin olmuştu. Rosa Luxemburg, Lenin’in isteği üzerine, çıkarılmalarına önemli yardımlarının olduğu, Rus göçmenlerinin gazeteleri olan “Zaria” ve “Iskra”’ya yazılar yazmıştı.

Lenin ve Rosa Luxemburg’un toplu eserlerinde okuduğumuz mektuplarında yakın ve dost havayı çok açık olarak görürüz. Rosa Luxemburg ile Lenin arasındaki çatışmalar kişisel olmaktan çok uzaktır ve Luxemburg’un önde gelen hasmı Lenin değil, Revizyonistlerdir, SPD’nin orta yolcu yönetimindeki yöneticileridir.

1904 yılında yazdığı bir makalede Rosa Luxemburg, Lenin’i “Blanquisme’le” , merkezci, çok katı bir yönetim uygulamak istemekle suçlar . Burada söylenmeyen ama dikkat edilmesi gereken nokta Lenin ve Rosa Luxemburg’un kendi partileri içindeki yerleridir. Lenin illegal bir küçük partinin yönetimindedir. Rosa Luxemburg, büyük bir partinin muhalefet kananının önde gelenlerindendir.

III. Enternasyonalin kuruluşunda, Lenin’in tartışmaya açtığı ve davetlilere yolladığı metinler arasında Rosa Luxemburg’un kaleminden çıkmış olduğu bilinen Spartakistlerin belgeleri de vardı. 

Rosa Luxemburg’un öldürülmesinden sonra Lenin, “değişik noktalarda aynı şeyleri düşünmediklerini ama Rosa Luxemburg’un bir Kartal olduğunu” söyler ve genç KPD’den Rosa Luxemburg’un “Tüm Eserlerinin”yayınlanmasını ister. 

Rosa Luxemburg Bolşevikleri destekliyor ve saygı duyuyordu. “Rus Devrimi”nin notları’nda (La Révolution russe) “… Devrimci Sosyalizmin pratik ifadesi haline gelen Bolşeviklik, iktidarı ele geçirmek için işçi sınıfının ne denli gayret göstermesi gerektiğinin örneği olmuştur…” demekteydi. Notların bir başka yerinde,“…Bolşevikler, Leninlerin, Troçkilerin arkadaşlarıyla birlikte otantik olarak devrimci bir partinin neler yapabileceğini, sınırlı tarihsel olanaklar içinde nelere muktedir olduğunu dünya proletaryasına göstermiştir….” diyordu. Yine notların bir başka yerinde," ….Bolşevikler, iktidarı ele geçirerek, pratikte sosyalizmi gerçekleştirmenin örneğini uluslar arası proletaryaya göstermiş….” diyordu (Notlarda olan bu ifadeler, Paul Levi’nin yayınladığı La Révolution Russe kitabında yayınlanmamıştır) Rosa Luxemburg’un bakışı, bu ifadelerde en açık şekliyle görülür. Alman tarihçi Arnold Reisberg, “…bu kitap (La Révolution Russe) 1922 yılında yayınlanmasından bu yana anti-komünizmin bir aracı olarak kullanılmıştır…” diye yazmaktadır. 

Umarım bir başka yazıda Lenin ile Luxemburg’un Toprak Sorunu, Demokrasi ve diktatörlük, Basın Özgürlüğü, Partinin niteliği ve Rolü gibi polemiklerine dönme olanağı bulurum. Konuyu dağıtmamak için bu tartışmalardan sadece Ulusal Sorunla ilgili olana nakletmekle yetineceğim.

Ulusal Sorun:

“Ulusal Sorun” ilk tartışıldığı 1912 – 1913 yıllarında, şimdiki gibi algılanmıyor ve tartışılmıyordu. Günümüzde, yeni oluşan ulusal devletlerin gerçeğinde, tartışma çok değişik bir şekil aldı. II. Enternasyonalin gündeminde ulusal sorundan pek söz edildiğine rastlamıyoruz. 19. yüzyılın sonlarında sosyalistler arasında ulusal soruna yaklaşım, Liberal Burjuvazi’nin “hümanist” yaklaşımından farklı değildi. Gelişen Dünya’da adalet ilkelerinin gelişmesi ile kişi kendini daha fazla geliştirme ve ifade etme olanağı bulacak, bu olanak bütün uluslara tanınacaktı. Doğal olarak, günümüzde ulusal soruna yaklaşım çok değişmiştir. Günümüzde, sosyalistler kendi ülkelerinin partilerinde çalışmaktadırlar. Halbuki o dönemde, vatandaşlıklarını muhafaza ederek pek çok yabancı SPD içinde çalışmakta ve sorumluluklar yüklenmekteydi. Kişinin ulusu dikkate alınmıyordu. (Örneğin, Marchlewski, Jogiches, Rosa Luxemburg veya Radek Polonyalıydılar) 

Uluslararası sosyalist platform’da ulusal sorunu ilk dile getirme onuru Rosa Luxemburg’a aittir. Rosa Luxemburg, ilk kez 1896 yılında yapılan Enternasyonal’in Londra Kongresinde ulusal sorunu dile getirdi. Ama, sorun katılanlar tarafında anlaşılamadı. “Siyah-Beyaz” bir karar alındı: Sosyalizm geldiği zaman ulusal sorun çözülecekti. Ulusal hislerle, ulusal eğilimlerle ilgili hiçbir analize, derinleşmeye gerek duyulmadı. Sınıf savaşı ile ulusal sorun arasında bir ilişki olabileceği olasılığı düşünülmedi bile.

Rosa Luxemburg’tan sonra, ulusal sorunu uluslar arası sosyalist platformda ilginç ve yeni bir şekilde gündeme getiren “Austro-Marksist” olan Avusturyalı Otto Bauer olmuştur. Otto Bauer, Avusturya’da yaşamakta olan Sırpların, Macarların, Almanca konuşan Avusturyalıların varlığı nedeniyle, ulusal sorunla karşı karşıya idi. İşçi sınıfı hareketi bu değişik uluslardan insanlarla olan sorunlarını nasıl çözmeliydi? O günlerde uluslararası platformda öncelikle tartışılan en sıcak ve yeni konulardan birisi de Emperyalizm idi. Kapitalizm yeni bir şekil almaktaydı. Ulusal soruna dikkatler yönelmedi. Otto Bauer, daha sonra, 1907 yılında bu konuyla ilgili bir kitap yayınladı. Otto Bauer, bu kitapta Rosa Luxemburg’tan pek çok alıntı yapacaktır. 

Bolşeviklerin ulusal sorunla ilgili tutumları çok daha radikal olacaktır. Sadece kültürel ve sosyal otonomiyi değil, ayrılmaya varabilecek, politik bir otonomiyi de öngöreceklerdir. Yerli halkların Çarlık Rusyası’ndan ayrılabileceklerini kabul edeceklerdir. 

Polonyalı olan Rosa Luxemburg, Polonya’nın kültürel ve sosyal otonomisi ve bu halkların kendi dillerini kullanabilmeleri, kültürlerini koruyabilmeleri için daima mücadele etti. Bu halkların Almanlaştırılmalarına veya Ruslaştırılmalarına karşı bütün güçüyle savaştı. Ama, özellikle kendi ülkesi olan Polonya’nın bağımsızlığı talebinin, ilk planda ileri sürülen talepler arasında olmasını savunmadı.

Rosa Luxemburg’a göre, Polonya’da ne işçi sınıfı ne de burjuvazi, gerçek anlamda, bağımsızlık talebini ileri sürmemekteydi. Rusya tarafında bulunan Polonya’da, Polonya burjuvazisi, ticari ilişkilerine bağlı olarak Rusya ile olan ticari bağımlılık ilişkisini yeğlemekteydi. Polonya işçi sınıfının çıkarları da bağımsızlıkta değildi. Ayrılma sonucu oluşacak ulusal devlet, bir burjuva devleti olacaktır ve Alman emperyalizmi ile birleşecektir. Nitekim, 1917 yılının sonunda Baltık hükümetleri Almanya tarafından ilhak edileceklerdir.

Rosa Luxemburg, “ulusların kendi kaderini tayini” ideolojisi ile, Bolşeviklerin, Alman Emperyalizmine, işçi sınıfı savaşının sırtına saplanacak bir hançer (Luxemburg süngü deyimini kullanıyor) hediye ettiğini söyleyecektir.

Daha sonraki yıllarda, Hamburg Üniversitesi profesörlerinden tarihçi Fritz Ficher’in kitaplarında . Dönemin başbakanı Bethmann Hollweg’in yakını ve sırdaşı Riezler’in günlüğünde, Almanya’nın buna hazırlandığının öğrenildiği yazıyor. Bu, doğal olarak işçi sınıfı lehinde bir gelişme olmayacaktı. Rosa Luxemburg’a göre, Polonya işçi sınıfının önde gelen çıkarına bağlı, öncelikli görevi, ulusal bağımsızlık için değil, sosyalizmi kurmak için mücadele etmektir. Ulusal sorunları ön planda tutan Polonya Sosyal Demokrat Partisi’nin (PPS) üyesi olan ve bütün hayatı boyunca partisinin çizgisini savunan Rosa Luxemburg, Ulusal Sorun konusunda partisinin ulusal sorunu önde gelen taleplerden birisi haline getirmesini, işçi sınıfı hareketini saptıran “nasyonalizm” olarak görmüştür. 

Yazı için, kaynak ararken, Boran’ın 19 Mart 1983 tarihinde, Frankfurt’taki Demokratik Kürt Kuruluşları ile birlikte düzenlenen Nevroz kutlama gecesinde yaptığı konuşmayı buldum. Boran’ın bu konuşması, Kürt örgütlerinin de dinledikleri, -büyük olasılıkla- ulusal sorunla ilgili, kamu önünde yaptığı son konuşmalarıdır. Bu konuşmada Boran, her zamanki konuşmalarında olduğu gibi, konuya bilimsel ve ilkesel yaklaşıyordu.

Önemli bir nokta yazıyı okumaya başlarken dikkatimi çekti. Boran, konuyu partinin görüşü olarak anlatıyordu. “Sosyalizm gelecek ve sorunlar çözülecek” söylevinin çıkış olmadığına vurgu yapıyordu. Ezen ulus – ezilen ulus işçileri deyimlerini kullanarak. konuya işçi sınıfı açısından, işçi sınıfının sorunu olarak yaklaşıyordu. Soruna politik yaklaşıyordu. Sorunun bölücü bir etken olabileceği tehlikesine değiniyor ve ezen ulusun işçilerinin, ezilen ulusun işçilerine güvence vermesi gerektiğini söylüyordu. Boran’a göre, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıyıp savunmadığınız zaman ulusal devlet kurma hakkını sadece ezen ulusa tanıyor, ezilen ulusa tanımıyorsunuz demektir 

Bir durum saptaması yapan Boran, “……Türkiye ve Türkiye Kürdistanı birbirine denizler, kıtalar boyu uzakta değildir. Her iki halk coğrafi bütünlüğü olan topraklarda yüzyıllardır yan yana, son dönemde nüfus hareketleriyle bir hayli karışarak, ayni merkezi devletin doğrudan yönetimi altında yaşamaktadır. Her iki halkı birbiriyle ilişkili kılan sayısız bağ vardır…..” diyor. Bu saptamadan sonra bir sonuç çıkarıyor: “……Ortak düşmana karşı mücadelenin geleceğe uzanacak gelişmeleri, sonuçta Kürt halkının kesin ayrılmasıyla noktalanacak bile olsa, ortak düşman alaşağı edilinceye kadar, tek devrim süreci ve işçi sınıfının örgütsel birliği değişmeyecektir…..”

Boran’ın, konuşmasını bitirirken yaptığı saptama, günümüzde de geçerli olması gereken, önemli bir noktaydı.Boran şöyle diyordu: “… Kürt halkının kesin ayrılma, kendi başına ayrı devlet kurma istekleri karşısında, partimiz tutumunu ve politikasını o zamanın uluslararası ve ülke içi koşullarına, dünya devrimci sürecinin gereklerine göre saptayacaktır…”

Geçmişte olanları hatırlarken, 29 – 31 Ekim 1970 tarıhinde yapılan TİP’nin 4. Büyük kongresi’nin 6 numaralı, kapatılma davasına sebeb olacak, kararını hatırlamanın anlattıklarımızı tamamlayacağını sanıyorum.

6 sayılı Büyük Kongre kararı:

-evvela Türkiye’nin doğusunda Kürt halkının yaşadığı saptamasını yapar.

-Kürt halkı üzerine baskı ve asimilasyon politikalarının uygulandığını,

-TİP’nin Kürt Halkının mücadelesini desteklediğini ve davanın Partinin de davası olduğunu,

-bu mücadelenin işçi sınıfı partisinin, TİP’in, öncülüğünde omuz omuza yürütülmesi gerektiğinin gerektiğini söyler.

-Ve bitirirken “… Parti’nin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilan eder…” diyerek bitirir.

Bildiğim kadarıyla, bu kararla Türkiye’de ilk kez bir parti Ulusal Soruna parmak basmakta ve tarafını ilan etmektedir.


Ataman Aksöyek
Hochdahl ; 07 Kasım 2009
______________________________________

1- Adını Auguste Blanqui’den alan politik akım. Hukuk ve tıp eğitimi almış olan Blanqui, “Enfermé” ([i]hapse tıkılmış) lakabı ile anılırdı. Hayatının 37 yılını hapishanede geçirmişti. Blanqui’ye göre, devrim, devrimcilerden oluşan küçük bir grubun ateşlemesiyle (örgütlenmesiyle), halkında katılmasının temin edileceği, sosyalist sistemi amaçlayan bir hareket olmalıdır. Engels, Blanqui’yi sabırsıszlıkla, Troçki, devrimle ayaklanmayı karıştırmakla eleştirir.
2-Bolşevikleri “Blanquisme”le nitelendiren sadece Luxemburg değildir. Charles Rappoport, Geogi Plekhanov gibi saygın Marksistler ve Menşevikler de ayni görüşü dile getirmişlerdir.

3- Spartakistlerin programını Rosa Luxemburg’un yazdığını biliyoruz.
4-“Tüm Eserler” deyimine özellikle dikkatleri çekmek isterim
5- Burada büyük bir parantez açmamız gerek ; “notlar” deyimi ile vurgulamak istediğim ; “La Révolution russe” kitabı Rosa Luxemburg’un sağlığında ve onun elinden çıkmadan Rosa Luxemburg’un öldürülmesinden sonra Paul Levi tarafından yayınlandı. Ve büyük tartışmalara sebep oldu. Başta Clara Zetkin olmak üzere Rosa Luxemburg’un onu tanıyan, yakın dostları Paul Levi’nin bu notları saptırdığını, kitapta yayınlanan pek çok şeyin Rosa Luxemburg’un formülasyonu olmadığını söylerler.

6-Paris VII Üniversitesi Profesörlerinden, doktora tezi Rosa Luxemburg olan Gilbert Badia’nın kitaplarında olay ayrıntıları ile anlatılır. (Le Spartakisme – Les Spartakistes)

7-Günümüzdeki göç ve göçmenler hareketinin sonucu olarak yaşadıkları ülkelerde politik hareketlerde yer alanların durumlarını bu çerçevenin dışında düşünmek gerek kanısındayım. Örneğin, Fransız, Belçika Komünist partisi içinde Polonya, İtalyan kökenli ama Fransız, Belçika vatandaşı olmuş kişilerin yönetimin üst kademelerine çıktığını görüyoruz.

8-http://arsiv2008.proletaryaninkurtulusu.net/modules.php?name=News&file=article&sid=1002 
9-Otto Bauer ; (1881 – 1938) Avusturyalı Marksist devlet Adamı. Viktor Adler’in ölümünden sonra, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin başına geçti. Dışişleri bakanlığı yaptı. Partinin gazetesi Arbeiterzeitung’u yönetti. 1. Dnya Savaşı’ndan sonra, Avusturya’nın Almanya’ya katılmasını isteyen akımın sözçülüğünü yaptı. Nazilerden kaçtığı Fransa’da öldü.
10- Bu kitap daha sonra Stalin tarafından mahkum edilecektir.
11- Fritz Fischer ; (1908 – 1999) Nazizm’e giden yolu ilk teşhis ve ifşa eden tarihçidir. 1961 yılında fransızcası yayılan kitabında (Les buts de guerre de l’Allemagne İmperial) Birinci Dünya Savaşı’nın suçlusunun Almanya olduğunu söylemiştir.
12- “Krig der Illisionen” ve” Griff nach der Weltmacht”
13- Theobald von Bethmann Hollweg, (1866 – 1921) Brandenburg Eyalet Başbakanı , Prusya İçişler Bakanı 1909 – 1917 Almanya Cumhur Başkanı. Almanya’nın dünya hakimiyetine giden yolda Rusya’nın engel, İngiltere’nin müttefik olduğunu düşünüyordu.
14-Kurt Riezler (1882 – 1955) ; Bavyeralı düşünür ve diplomat. “Hesaplanmış Rizikolar” (Theorie des kalkulierten Rizikos – 1914) teorisiyle devlet katında etkin olmuştu
15- Boran’ın diğer konuşmaları, Partinin daha evvel aldığı kararlar hatırlanırsa, sorunun kültürel ve sosyal haklarının tanınması yanı onun için çok doğal olması gerektiğinden tartışmıyordu bile.diye düşünüyorum.[/i]