LÜBNAN - III (Bilgi Kirliliği)


 Ataman Aksoyek - 16/05/2008 17:04:43 (517 okunma)


LÜBNAN - III


(Bilgi Kirliliği)


Genellikle Federal Almanya’da çıkan Türkçe gazeteleri, Cumartesi günleri hariç (Haftalık TV programları için), almam. Türkiye haberleri ve köşe yazıları için dostların yolladığı seçmelerle yetinirim. Cumartesi (10.05.2008) günü gazetesinde Ayın başında başlayan iç savaşla ilgili Lübnan ile ilgili uzunca bir yazı vardı ve benim bildiklerimle çakışmıyordu. Beni rahatsız etti, Lübnan konusunu bilen dostlarımla haberleştim ve topladığım bilgiyi sizlere sunuyorum.

Sırası gelmişken söyleyeyim ; basın (sözlü, yazılı ve sanal) inanılmaz bir kirlilik yaşıyor. Örneğin ; parçası olduğum “Sansürsüz”, saygın bir haber kaynağı olan BBC’den aldığı Lübnan’la ilgili haberi nakletmiş. Ama BBC’ye bu haberi ABD – İsrail (isterseniz Siyonist deyin) kontrollü kaynaklar filtre edip, şekil vererek yolluyorlar. Benim amacım, başka kaynaklardan da gelen bilgileri size sunmak. Kararı siz verin. Dikkat etmişseniz yazılarımda bilgi aktarmaya öncelik vermişimdir. Sonuçu çıkarmak sizlerin işi.

Konu, karmaşık ve ayrıntılı olduğu ve her şeyi baştan anlatmak için tekrar ve uzun yazmak gerekiyor. Lübnan’da yaşanan gelişmelerle ilgili bilgi almak isteyenler daha evvel yazdığım şu yazıları okuyabilirler :

Ø http://www.sansursuz.com/haberler/anmviewer.asp?a=39999&print=yes
Ø http://www.sansursuz.com/haberler/anmviewer.asp?a=45040&print=yes
Ø http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=60607&zoneid=7&y=43 

Söylediğim gibi, Lübnan’da 7 – 8 – 9 Mayıs 2008 günleri başlayan iç savaşla ilgili haber ajanslarnın yaptığı servislerin eksik ve yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Yaşanan karmaşa, batılı haber kaynaklarının söylendiğinin tamamen aksine, Hizbullah’ın ve Hıristiyan (Maronit) Eski Cumhurbaşkanı ve Eski Başbakan General Michel Aoun’un Özgür Vatansever Akım’ının (Courant Patriotique Libre) başını çektiği içinde Lübnan Komünist Partisi’nin de bulunduğu Ulusal Direniş İttifakı’nın bir darbe denemesi değildi. Değişik kaynakların vurguladığı gibi, ABD’nin Ulusal İttifak ve Hizbullah’ı kuvvet kullanmaya itmek için hazırladığı provokasyon idi. Amaç, Hizbullah ve Birleşik Cepheyi şiddete itip, devlet sorumlularından bazılarının öldürülmesinden sonra, Lübnan hükümetine yardım için NATO kuvvetlerini harekete geçirmekti. Planın tutmadığı görülüyor.

Thierry Meyssan 10 Mayıs 2008 tarihli yazısında şöyle bir senaryodan söz ediyor ; 25 – 26 Nisan gecesi Beyrut Havaalanı’na bir ABD özel güçü inecekti.. Grubun hedefi Hasan Nasrah’ın tasfiye edilmesiydi. Görev başarılsın veya başarılmasın ortalık karışacaktı. Hizbullah militanları. Haririgrubuna saldıracaktı. Kan dökülecekti ve NATO’ya müdahale etmesi için gerekçe doğacaktı. Birleşmiş Milletler emrindeki deniz güçlerinin (FINUL) kumandanı Amiral Ruggiero di Biase, emrindeki İtalyan, Fransız, İspanyol gemilerinin taşıdığı birleşmiş Milletler Bayrağı yerine AB bayrağını çekerek, NATO adına, Beyrut Limanına, hükümete yardım etmek ve onlarının güvenliklerini sağlamak için asker çıkaracaktı. Olaya Şii’ler Sünni’lere saldırıyor bahanesiyle de Arap ülkeleri, İsrail desteğiyle işe karıştırılacaktı. Son dönemde, Lübnan basınında FıNUL’un Birleşmiş Milletlerin kendisine tanıdığı görev alanının devamlı dışına çıktığına dair yazılar görülmekte.

7-8-9 Mayıs olayları başladıktan sonra, sendikalar Beyrut Havaalanı’nı herhangi bir hava indirmesine karşı ulaşıma kapattılar. 

Ordu ve genelkurmay bütün bu olaylar sırasında yansızlığını bozmadı. Kendi halkıyla karşı karşıya gelmemeye özen gösterdi.

Thierry Meyssan, operasyondan, Beyrut Hava Alanı’na elektronik gözleme ve uyarı donanımlarının varlığı fark edildikten sonra vazgeçildiğini söylüyor.

7 – 8 – 9 Mayıs olaylarında Lübnan da kartların baştan dağıtıldığı, bölgeyi tanıyanlar tarafından, söyleniyor. 8 Mayıs 2008 günü Hizbullah’ın Başkanı Hasan Nasrallah’ın yaptığı basın toplantısında, “Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararların kendileri için bir savaş ilanı ve buna cevap vermelerinin zorunlu olduğunu” söyledi. Bakanlar kurulu, Hizbullah’a ait telekomünikasyon sistemine ordunun el koymasını istiyordu. İlginç’tir İsrail’in Lübnan’a karşı malubiyetinin (2006) gerekçelerinin araştırılması için hazırlanmış olan “Vinograd Raporunda” (lütfen eski yazılara bakın) Hizbullah’ın bu iletişim ağının önemli bir rol oynadığı saptamıştı.

Bakanlar Kurulu, Beyrut Hava Alanı savunmasından sorumlu General Wafik Choucair’i işinden alıyordu. Şii toplumun liderinden, Şii Toplumu Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Abdül Emir Kabalan, bunun kendine ve Şii topluma yapılan bir saldırı olarak niteledi.

Bütün beklentilerin aksine ordu, Hava Alanı güvenlik sorumlusunun görevinden alınmasına karşı çıktı ve milli güvenlik için zorunlu olan Hizbullah’ın telekomünikasyon sistemine el koymak girişimde bulunmayacağını açıkladı.

Bunun üzerine, Hizbullah, Emel ve Ulusal İttifak (Amal : Ulusal Direniş İttifakı’nın üyesi ve Lübnan parlamentosunda önemli bir bloğu olan Şii parti) 07 Mayıs sabahı genel grev hareketi başlattılar.

Grevin başladığı gün İşçiler Birliği tarafından bir açık hava toplantısı düzenlenmişti. Toplantının amacı politik olmayıp “İş ve Ekmeğin Savunulması” üzerineydi. Kalabalığın üzerine, çevredeki pencere ve damlardan, Kuzey Lübnan’dan getirilmiş, Hariri yandaşları tarafından ateş açıldı.Ve Emelmilitanları ile Hariri ailesinin taraftarları arasında bir çatışma başladı. Lübnan basınında çıkan haberlere göre, (örneğin ; al-thabât) Irak’ta ABD için çalışan güvenlik şirketi “Blackwater” (1997 yılında kurulan, Irak ve Afganistan’da çalışmalarda bulunan, Amerikalı bir sivil Askeri kuruluş. Daha evvelki yazılarda daha fazla ayrıntı bulabilirsiniz) Suudi maddi desteğiyle Beyrut’ta şube açmıştı.

Böyle bir provokasyon uzun zamandır hazırlanmaktaydı. Devletin Resmi Müftüsü Qabbanî, yaptığı bir basın açıklamasında ; “Beyrut’taki “yabancıların” (Şiileri kastediyor) bölgeden uzaklaştırılmasını” talep ediyordu. Bu açıkça çatışmaya davetti. Beyrut’taki pek çok saygın Sünni bu çağrıya karşı çıktı. Hizbullah’ın şefi Hassan Nasrullah bu tür çağrıların tehlikesine dikkatleri çekerken, Hizbullah tabanını sükunete çağırdı.

Ordu, çatışmanın olduğu mahallelerden geri çekildi. Mahalleler, Ulusal Direniş İttifakı’nın taraftarları tarafından işgal edildi.

Genellikle söylendiği gibi, uluslararası platform tarafından değil, sadece, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan tarafından desteklenen gayri meşru hükümet, aşırı sağ militanlarından derlenen ve ABD tarafında eğitilen bir polis birliği ile özel milis oluşturmuştu. Bu güçler bir varlık gösteremediler.Hariri Ailesi’ne ait basın kuruluşlarının büroları, Ulusal İttifak güçleri tarafından işgal edildi.

Bundan sonrada, geri çekilen Direniş İttifakı birlikleri ordu birlikleri çağrılarak bölgenin asayişi onlara devredildi.

Daha iyi anlatabilmek için olayların başına gidelim ;

11 Kasım 2006 tarihinde, Lübnan Anayasası’nın 95A maddesi gereği, beş bakanın istifası hükümetin düşmesine sebep oldu. Ancak Başbakan Fuat Siniora, başbakanlıktan ayrılmayarak gayri meşru hale gelmiş olan hükümeti ile devam etmeye karar verdi. “Darbe” olan bu karar, Hizbullah’ın içinde olacağı Ulusal Direniş İttifakı’a iktidar yolunu açacağı için, Batı Dünyası tarafından görmezlikten gelindi. Hizbullah ve komünist Partisi’nin içinde olacağı bu yeni hükümet, Arap dünyasındaki bütün dengeleri değiştirebilirdi ve Anglo-Sakson birliği ile İsrail’deki Siyonist güçlerin de işine gelmezdi.

İsrail’in askeri çözüm olarak, Lübnan sınırları içinde esir alınan iki İsrail askerinin kurtarılması için, başlattığı hareket isteneni vermediği gibi, İsrail’in “yenilmez” imajını da çizdi.

İsrail’in hezimetini sağlayan ve taban güçünü arttıran “Ulusal İttifak”, çok rahatlıkla devleti ele geçirebilirdi. İttifak, sorumlu davranarak ve ülkenin birliğinin bozulmaması, bir iç harbin başlamaması için böyle bir girişimde bulunmadı.

Hariri ailesi, Beyrut’un merkezinde çok büyük iki çadır kurarak “Sedir (Lübnan’ın simgesi olan çam benzeri ağaç) Devrimi’ni” (CİA desteğiyle), alacalı devrimlerden esinlenerek gerçekleştirmek istediler. Toplanan kalabalığı, Ulusal Direniş İttifakı’nın sempatizanları, daha büyük bir çembere alınca çadırlarda olan kalabalık, yakındaki Hariri Sarayına sığındı.

Bu pat halini 18 aylık bir bekle süresi takip etti. Bu arada, “fakto” hükümet, Suudi maddi desteğiyle, özel güvenlik kuvveti ve bir polis gücü oluşturabilmek için, genellikle aşırı sağcılardan (Harp suçlusu Samir Geargea’nın “Force libanaises’den) topladığı kişileri ABD tarafından eğitilmek üzere Ürdün’e yolladı.

Ulusal İttifak ve özellikle Emel, İran’ın resmi, Suriye’nin yarı resmi yardımlarıyla askeri gücünü arttırmaya başladı. Bir başka destek de dolaylı olarak Rusya ve Çin’den sağlandı. Hizbullah, genç savaşçılarını, İran’a “Devrim Muhafızları” tarafından eğitilmeleri için yolladı ve Lübnan’ın güneyindeki müdafaa hatlarını kuvvetlendirdi. Hizbullah, olanaklarını İttifak’ın diğer ortaklarıyla paylaştı. Bu paylaşım içinde önemli bir yardımı, askeri gücü Hizbullah’tan sonra gelen, “Suriye Yanlısı Ulusal Sosyalist Parti’si aldı. Genellikle batı basını, Ulusal Direniş İttifak’ta yer alan bu gruptan, Hıristiyanlardan, Lübnan Komünist Partisi’nden olduğu gibi, laik bir parti olduğu için söz etmez. Aksi halde direniş cephesine vermek istedikleri “Müslüman dinci” imajı sarsılacaktır.

Cumhur Başkanı Émile Lahoud’un başkanlık süresi 23 Kasım 2007 günü sonuna geldi. Lahoud, süresinin sonunda, Siniora gibi yapmadı, Cumhur Başkanlığını bıraktı. Bu sefer bir Cumhur Başkanlığı krizi başlamıştı. İki taraf arasında bir uzlaşma sağlanamıyordu. Sinora ekibi için, tamamen temsili görevi olan bir başkan olmadan da iktidarları yürüyordu. Eski Cumhurbaşkanı Lahoud gibi, ayaklarına dolaşan bir başkan istemiyorlardı. (Lahoud, hükümetin istediği değişik kararları veto etmişti) İttifak ise, gelecek seçime örnek olacak, genel temsili dengesini sağlayacak bir başkan arzuluyordu. ABD, gelişmelerin bloke olmasından memnundur. Meşru bir parlamentonun olmadığı (şu anda sadece yeni cumhur başkanının seçme yetkisi var), gayri meşru bir hükümetin olduğu, anayasa mahkemesinin olmadığı karmaşa ortamının, süre içinde, yanına çekebileceği küçük gruplar üzerinden bir müdahale olasılığı vermesini bekliyordu.

Yönetimin olmaması politik ve ona bağlı olarak Lübnan’da ekonomik bir krizi başlatmıştır. Hiçbir iş yürümemektedir. Yoksulluk hızla artmaktadır. Halk, günlük yaşamını ancak yardımlarla sürdürebilmektedir. Hizbullah, yaptığı sosyal yardımlarla devletin boş bıraktığı yerini almıştır.

ABD’nin Lübnan olayına resmen karışmasının başlangıcı, 15 Ekim 2003’te ABD kongresinin kabul ettiği karardır denebilir. Kongrenin kabul ettiği “The Syria Accountability and Lebanese Sovereignty Restauration Act” Başkan Bush’a, gerekli gördüğü zaman, Suriye ve Lübnan’a saldırması için tam yetki veriyordu. Washington amaçlarına ulaşmak için pek çok denemede bulundu. İsrail ordusunun Lübnan hezimeti dönüm noktası oldu.

ABD kongresinin bu kararı alması, ABD’deki Musevi lobisinin bir başarısıdır. Musevi lobisinin kullandığı en etkili silah, İsrail’i eleştirmeyi antisemitizm olarak sunmasıdır. İsrail’i eleştirdiğiniz zaman antisemit olursunuz !...

Fas’ta yayınlanan, ABD’deki Musevi lobilerini inceleyen bir yazıda, Prof. John’un “Amerika’nın İsrail çıkarına bir dış politikası uygulaması için çalışan kişi ve kuruluşlarına Yahudi lobisi denir” diye tarif ettiğini söylüyor.

Chicago ve Harvard üniversitelerinden Mearsheimer ve Stephen Walt’ın, ABD’de Yahudi Lobisinin (hatta lobilerinin) çalışmalarını didik ettikleri, yeni olduğunu zannettiğim, raporlarında ABD dış politikasını nasıl yönlendirdiklerini ve bu lobiye hakim olan “Likoud”u anlatmaktalar. (Likoud = İsrail’in politik sahnesine hakim olan, Siyonist, muhafazakar bir parti) ABD’inde, Museviler arasında yapılan kamu araştırmalarından çıkan sonuçlarda Filistinlilerle uzlaşma eğiliminin ağır bastığı görülmektedir (%62).

ABD’de Musevi lobisi, diğer lobilerdeki çalışma sistemini uygulamaktadırlar ; çıkarılacak kararların İsrail lehine olması için, karar organlarını etkilemek ve kamuda İsrail aleyhine olan fikirleri çürütmek veya İsrail lehine olanları yaymak. Musevi lobisinin başarısız olduğu alan, Üniversite kampuslarıdır. Bu alanda etkinliklerini arttırmak için “Campus Watch” isimli bir site kurulmuştur.

İsrail’e uygun olmayan bir haber veya yazı çıktığında binlerce e-posta ile bombardıman edilmektedir.

2002 ilkbaharında, Bush yönetimi, İsrail’in yayılmacı politikasından memnun değildi. Başkan Bush, Ariel Sharon’dan bu savaşı durdurmasını ve askerleri geri çekmesini istedi. Robert Kagan (Jeopolitisyen. Neo-con hareketinin önde gelen isimlerinden.Bush yönetiminin güç kullanması yanlısı. Askeri yönden güçlü olan ABD’nin bunu göstermesi tezinin kurucusu) ve William Kristol (Gazeteci. Le Monde gazetesi, Washington’un en etkili isimlerinden birisi olduğunu söylüyor. Neo-con hareketinin kurucularından. İsrail Yanlısı. Irak’ın istilasının en hararetli savunucularından) O zaman dışişleri bakanı olan Colin Powell’i etkilediler. Öte yandan George W. Bush Musevi ve Hıristiyan Evangelist toplumunun yöneticileri tarafından baskı altına alındı. Baskının ilk ürünü, Başkan Bush’un Sharon’u “Barış Adamı” olarak anmasıyla alındı. Ehud Barak’ın, “New York Times”te “En büyük tehlike hareketsiz kalmaktır” başlıklı bir yazısı yayınlandı. Bunu, Benyamin Netanyahu’nun benzer bir yazısı “”Wall Street Journal” de yayınlandı. Amerikan Kongresi’ İsrail’i destekleyen iki karar aldı. Lobi işini başarıyla tamamlamıştı.

ABD, Lübnan olayını Siniora hükümeti ile çözme olanağın kalmadığını görmektedir. Büyük bir olasılıkla, dengelerin değişmesi için, bugüne kadar yansızlığını korumak için azami dikkati gösteren orduyu baskı altına alıp, Hizbullah’a karşı devreye girmesini sağlamaya çalışacaktır. Hizbullah, çıkan İsrail-Lübnan çatışmasında görüldüğü gibi kolay lokma değildir. Çıkan çatışmalardan istifade ederek, tamamen kendi kontrolünde olan elemanları başa geçirmek için, NATO’yu devreye sokmaya çalışacaktır. Lübnan’da ateş büyüyecektir.

Ordunun bu çıkmaza gireceğini, bu gün ki durumda, ummak yanlış olur. Ordunun bir şekilde taraf tutması halinde parçalanacağı ve büyük bir kesiminin Hizbullah saflarına katılacağı söyleniyor. Hizbullah bütün söylevlerinde ordunun Lübnan’ın bütünlüğünün simgesi olduğunu ve bunun böyle kalmasının gerektiğini vurguladı. Bütün olaylar boyunca da ordu ile karşı karşıya gelmekten kaçındı ve hatta onu korudu. Ancak ordunun yöneticileri, şu veya bu yoldan saf dışı bırakılarak bu proje gerçekleştirilebilir.

10 Mayıs Cumartesi günü, “fakto” hükümetin başbakanı Fuat Siniora, bir açıklama yaparak, ulusa seslenme konuşmasında, “Hizbullah’ı daima desteklediğini (böyle bir şey yaptığını kimse hatırlamıyor) ancak elindeki silahları Lübnanlılara çevirmesinin, devlete paralel bir haberleşme ağı kumasının, Beyrut Havaalanı’na gözleme kameraları yerleştirmesinin kabul edilemez olduğunu” söyledi. Genel Kurmay Başkanı ve Parlamento Başkanı’nı (Şii) eleştirdi. “Yansızlıklarına güvenmediği” söyledi.

Son günlerde, ağırlık dıştan gelen eleştirilere verildi, İç çatışma (kimden kaynaklandığı söylenmeden) eleştirilmeye başlandı.

Hizbullah’ı eleştiren kuruluşlardan önde geleni ve basında geniş yer alan, Tibet tartışmalarında ön planda görülen “Sınır Tanımayan Gazeteciler”(Raporteurs sans frontières) derneği başkanı Robert Ménard idi. Basın kuruluşlarına saldırıyı eleştiren, (Ulusal İttifakmış gib), Hizbullah’ı suçlayan, doğrudan onu hedef alan açıklamalar yaptı.

Robert Mènard ilginç bir kişi. 2008 Olimpiyatları ateşinin yakılması merasiminde, Çin’i, Tibet yüzünden eleştiren bir plakartla ortaya çıkıp protesto etmişti. Senelerce Küba aleyhine yalan haberler üretmişti. Irak’ta, İsrail’de ve pek çok yerde ABD’nin basın özgürlüğü olaylarını, gazetecilere yapılan işkenceleri, öldürmeleri görmezken gelirken, devamlı ABD’nin istediği olayları, onun istediği gibi, gündeme getirmişti. La Nouvelle Observateurdergisinin yaptığı bir FORUM toplantısında, 11.03.2005 tarihli Northem California Media’da Diana Barakona’nın kendisinin CİA’dan para aldığını yazdığını, bunun doğru olup olmadığını sorduklarında, aldığını itiraf etti. Dünya’nın değişik ülkelerinde açılan değişik davalarda, şahitlerle, belgelerle CİA hesabına çalışmakta olduğu ve para aldığı açıkça gösterildi. Soruşturmalarda açıklanan ABD’ resmi kaynakları dokümanlarından da bunun doğru olduğu görülmüştü. Geçen (2008) Mart ayı içinde Başkan Sarkozy’den “Chevalier de la légion d’Honeur” madalyası aldı. (23.03.2008 tarihli Resmi Gazete)

Aslında, CİA’nın Robert Mènard ve basınla ilişkisi başlı başına bir yazı olabilir. Günün birinde, aynı konu Türkiye basını içinde irdelense veya tarama yapılsa çok şey öğrenmemiz mümkündür.

Son bir-iki küçük nokta ;

Lübnan olayları Arap dünyasını da ilgilendirmektedir. Siniora Hükümeti’nin arkasındaki Milyarder Hariri Ailesi’nin Suudi Arabistan’la yakın ilişkisi vardır. Suudiler, Siniora Hükümeti’ni desteklemektedirler. Sünni Arap ülkeler Şii Hizbullah’ın iktidara gelmesini istememektedirler. Basın haberlerine bakılırsa kardeş kavgasına son vermek için bir heyet yollanacakmış. Arap Birliği, İsrail saldırısı sırasında ve daha sonra alınan Birleşmiş Milletlerin (1071 sayılı karar), Hizbullah’ı sıkıştırmaya yönelik kararları almasında Arap kardeşleri öldürüldüğünde şimdi olduğu gibi telaşlanmamıştı.

Avrupa Birliği Lübnan Savaşı’nda taraf olarak binlerce askerini göndermesi ile büyük bir risk altına girmektedir. 2006 yılındaki İsrail – Lübnan savaşında elleri Irak’ta bağlı olan ABD’nin, İsrail’in yanında olmasına rağmen yapabileceği büyük bir şey yoktu ve burada yükü, “istenmeyen adam”ABD yerine, AB ülkeleri yüklendi. Hiçbir zorunluluğu yokken, Türkiye’de bu yükün altına girdi. Buradaki askeri güçlerin kumandanlığını Avrupalılar üstlendi. Avrupa’nın bu barut fıçısının yanında bir başarı gösterme şansı yoktur. Avrupa’nın çözüm getirebilmesi için Şii toplumu tecrit edilmekten çıkarması ve bölgeyi yeni baştan yapılandırması gerekiyor. Avrupa, alınan BM kararı gereği Hizbullah’ı silahsızlandıramaz. Avrupa’nın bunu yapabilecek güçü yoktur. Hizbullah’ın kazanımları geriye itmeyi düşünebilmek için, bölgeyi hiç tanımamak gerektir. Hizbullah, çok geniş bir taban kazanmış olmasının yanında, Lübnan’ın değişik güçleriyle de ittifak kurmuştur. Hizbullah, dini bir kuruluş olmasının yanında, bir direniş, milli kurtuluş hareketi niteliğini kazanmıştır. Lübnan’da barışa giden yolu, ABD’nin İran’ı sıkıştırma yöntemi de tıkamaktadır. AB’nin bu bölgede bu günkü koşullarda olumlu bir şey yapabilmesi olanaksızdır.

Avrupa Birliği İçinde, tarihsel ilişkilerine bağlı olarak Lübnan’la en çok ilişkisi olan Fransa, Dışişleri Bakanı Kouchner’in gayri meşru hükümeti desteklemesi ve bir iç savaşa çanak tutması Lübnanlı aydınlar, Hıristiyanlar ve geniş halk tabakası tarafından eleştiriliyor. Küçük Lübnan’ın, Lübnanlılık ulusal bilincin yüksek olduğu bir Hıristiyan halkı vardır. Lübnanlılıklarını dini aidiyetlerinin önüne koyarlar.

Arap ülkeleri Lübnan karmaşasına değişik sebeplerden karışmak istememektedirler. Ama, Hizbullah’ın İktidarda yer almasına da sıcak bakmamaktadırlar. 2006 Temmuzunda yapılan Arap ülkeleri toplantısında Suudilerin temsilcisi, Hizbullah’ın Beyrut’ta artan etkinliğinden şikayet etti ve bunun önlenmesini, önlenmesi için de karma bir Arap askeri gücünün devreye sokulmasını istedi. Son dönemde, Suudi Arabistan, Hariri ailesiylebirlikte Lübnan’a ve Beyrut’a büyük yatırımlar yapmakta ve planlamaktaydı.

Suriye temsilcisi buna karşı çıktı. İsrail’in 2006 Temmuz’unda Lübnan’a saldırdığı zaman niye Arap askerinin yollanmasının düşünülmediğini sordu. Suriye’ye göre, Arap Birliği bu çelişkide taraf olmamalıydı. Mısır’dan Müslüman Kardeşler (SünniUlusal Direniş Hareketi’ne dayanışmalarını iletti. Pek değişik dinlerden Lübnanlı ve Arap aydın Hizbullah hareketiyle olan dayanışmasını belirtti. Değişik Cezayir partileri Lübnan’daki savaşın bir din savaşı olmadığı, bir kurtuluş savaşı olduğunu ve dayanışmalarını ifade ettiler.

Kendi halkı içinde kök salmış, kendi ülkesi ve halkı için savaşan bir direniş hareketini yıkmak güç olacaktır. 


Not ;
Bu yazının toparlanması için destek veren,
kaynak yollayan bütün dostlarıma candan teşekkürler





Bu yazı “Sansürsüz” sitesinde de yayınlanmıştır.