LÜBNAN - V

Gönderen Ataman Aksoyek - 10/02/2011 11:49:44 (728 okunma)
Ataman Aksoyek

LÜBNAN - V

Mağrip ve Maşrek’te olanlar için medya genelde başlangıç noktası olarak Tunus’u almakta. Bana kalsa, rüzgar Lübnan’da değişti. ABD ve İsrail’in ortak Ortadoğu düzenlemeleri Lübnan’da durakladı. Değişiklik rüzgarları Lübnan’da başladı. Lübnan’da örgütlü, ne yapacağını bilen bir muhalefet olduğu için gelişmeler başarılı olmuşa benziyor ama Arap dünyasının gidişatının ne istikamette olacağı Mısır’da açıklık kazanacağı da başka bir gerçek. ABD ve müttefikleri Mısır’ın etkinliklerini, kontrollerini kaybetmeye razı olmayacaktırlar. Büyük bir olasılıkla çatışmaları zamana yayıp, bir şekliyle istedikleri bir düzeyde yeni bir yönetim kuracaklardır. Batı dünyası, Mısır’da kişilerden vazgeçebilir ama Mısırdan vazgeçemez diye düşünüyorum.(*)

Lübnan’ın Ortadoğu ve Arap dünyasında jeopolik olarak özel bir yerinin olduğu kanısındayım. Dış etkilerin bütün gücüyle abandığı bu coğrafyada iç dinamikler kendi koşullarını hakim kılmaya çalışıyor ve Batı medyasının kaynaklarından beslenen olaylara yanlı bakan medyamız Lübnan olaylarına hep şartlanmış olarak yaklaşıyor ve yazıyor. Daha evvel de aynı sebepten yine Lübnan üzerine, aynı rahatsızlıkla düşüncelerimi sizlerle paylaşmıştım. Burada da, güncel bilgileri, yaşananlara başka bir açıdan bakabilmek için aktarmaya çalışacağım. Yazıyı uzatmamak ve tekrarlardan kaçınmak için de, gerekseyenlere, eski yazılarımın adresleri vermek istiyorum.


KRİZ NASIL BAŞLADI

Lübnan başbakanı Saad Hariri ABD Barak Obama ile konuşmak için Beyaz Saray’da iken. kabinesinden 11 bakanın istifa ettiğini öğrendi. Bu Hariri hükümetinin çökmesi demekti. Hariri bu krizin geleceğini tahmin ediyordu. Bunu önleyebilmek için çantasını ve ekibini alarak kendisini destekleyen ABD başta olmak üzere dostlarını ziyaret etmeye başlamıştı.

Yaşanan politik krizin sebebi olarak Lübnan eski başbakanı Refiq Hariri’nin ölümü üzerine Birleşmiş Milletlerin 30 mayıs 2007 tarih ve 1757 tarihli kararıyla oluşturulan “Özel Lübnan Mahkemesi”nin (ÖLM) çalışmalarının güvensizliği ve vardığı taraflı sonuç gösteriliyor. Olayı daha rahat anlamak için evvela bu olayı hatırlayalım.

14 Şubat 2005 günü, Beyrut’ta Refig Hariri’nin konvoyu, bombalı olduğu söylenen (ki, son açıklamalarda bu saldırının roketle yapıldığı ortaya çıktı) , bir saldırıya uğradı. 23 kişi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı. Lübnan polisi ve adli makamları tarafından aceleyle hazırlanan ön rapor, yeteri kadar profesyonel ve dikkatli hazırlanmadığı söylenen bu çalışmada kamikaze bir fail’in patlayıcı dolu bir kamyonetle sebep olduğu söyleniyordu. Rapor yetersiz görüldüğü için böyle bir araştırmanın Lübnan’ın kendi olanaklarıyla yapılamayacağına karar verildi ve olay Birleşmiş Milletlere aktarıldı.

Araştırmayı yürütmek için, Refig Hariri’nin yakın dostu ve dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın önerisi üzerine, bir komisyon kuruldu. Bu komisyon’dan klasik bir adli araştırma beklenmekteydi. Birleşmiş Millet Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından danışmanlık, muavenet etmek göreviyle (assistance) atanan Alman Detlev Mehlis savcı görevini yüklenmeye ve adı “Savcı Mehlis” olarak kullanılmaya başladı ve araştırma uluslararası politik bir suçlama çalışması halini aldı.

20 Ekim tarihinde Mehlis raporunu verdi ve ortalıktan kaçar gibi kayboldu. Jung Welt gazetesi bu kaybolmada Alman hükümetinin rolü olduğunu yazdı. Raporda söylenenlerin hiçbir somut delile dayanmadığı, çalışmalarını ABD haber alma örgütlerinin bürosunda yürüttüğü, daha evvel Berlin’de “La Belle” diskoteğinde patlayan bomba soruşturmasında da aynı yöntemi uyguladığı anlaşıldı. Al-Jazeera televizyonunda program yapan Talat Ramih yaptığı işle orantılı olmayan bir ücret olan 80.000 doları AIPAC’ten (American İsrael Public Affaires Committee) aldığını söyledi. Raporlarda tanıklar anonim olarak bırakılmıştı. Basının ulaştığı şahitlerin, daha sonra yaptıkları açıklamalardan, “yalancı şahit” oldukları” ortaya çıktı bir kısmı da bulunamadı.

Rapor kullanılmaz hale gelmişti. Güvenlik Konseyi 30 mayıs 2007 yılında, Lübnan’la birlikte çalışacak, yeni bir komisyon oluşturdu. Bunun Lübnan parlamentosu ve Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması gerekiyordu. Meclis başkanı kararı gündeme dahi almıyordu. Hariri’nin desteklediği hükümet meşru olmayan şekilde öneriyi kabul etti. Hükümetten altı bakan istifa etmiş hükümet toplanamamıştı bile.

18. haziran 2007’de “Mavi Defter’de” yayınlanan, Lübnan’la ilgili, bir yazıda bu kararın ileride sorunlar yaratabileceği söylemiştim.

23 Mayıs 2009 günü “Spiegel Online” de, Atlantik yönünden gelen haber kaynakları zengin olan, Erich Follah ikinci komisyonun Hizbullah yöneticilerini suçlayan bir iddianame hazırladığı haberini açıkladı. 2 Ayı aşkın bir zamandan beri Hizbullah’ın genel Sekreteri Hasan Nasrallah olayla partisinin bir ilişkisi olmadığını, kurulan mekanizmanın Lübnan Muhalefeti’ni bölmeye yönelik olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Saad Hariri’nin 15 – 16 Kasım 2010 tarihli Moskova ziyaretinde, Rus haber ajanslarının haberine göre, Başkan Medvenev olayın açıklık kazanmasından yana olduklarını, ancak sürecin politikleştirilmesinin bölge için çok tehlikeli buldukları söylemiş. Baba Hariri’nin öldürülmesi ve kurulan ÖLM mahkemesiyle ilgili Russian Today (28.12.2010) ve Al Manar’ın ve pek çok Arap medya kuruluşun atıf yaptığı yayınlarda Rus Odnako haftalık dergisinin Refig al- Hariri’nin öldürülmesi ve akabinde kurulan ÖLM üzerine yaptığın açıklamalar geniş yer tuttu. Dergi Hariri tahkikatının saptırıldığını, somut işaret ve delillerin dikkate alınmadığını açık şekilde anlatıyordu. Bu açıklamayla başkan Medvenev’in sözleri arasında ilişki olduğunu düşünebiliriz.

ABD’NİN BAŞTAN DÜZENLEDİĞİ ORTA DOĞU PROJELERİ ;

11 Eylül 2001’de ne olduğu tam olarak bilinmeyen, Afganistan’da üstlendiği kabul edilen “İslamcı” bir grup tarafından ABD’ye yapılan saldırı sonu “Medeniyetler savaşı” başlatıldı. Bölgeye ve Afrika’ya askeri yığınak yapılmasına yanlı olan büyük petrol tekelleri bu stratejiyi destekledi. Jeopolitik olarak İran, Afganistan ve Irak arasında bırakılması, İran’ın dostları olan Suriye ve Lübnan’da Hizbullah güçlerinin de devre dışı bırakılması Bölgeye “Pax Americana”nın yerleşmesi düşünülüyordu. Suriye, elde somut delil olmamasına rağmen, Hariri’yi öldürmekle suçlandı. Suriye Lübnan’daki barış gücü askerlerini çekerek gerilimi savuşturdu. ABD, Lübnan sorununu bölgenin yenilmez ordusu İsrail ordusuna havale etti. Başını Hamas’ın çektiği, Lübnan Komünist partisinin de içinde olduğu “Ulusal Direniş” güçleri İsrail ordusunu büyük bir yenilgiye uğrattı.

Evdeki hesap Pazar’a uymadı. Dünyanın en güçlü ordusu Afganistan ve Irak’a tam olarak duruma hakim olamadı. Lübnan ve Suriye planları yürümedi. Devreye “B” planı sokuldu. Uluslar arası bir mahkeme.

Teknik şartlara bağlı olarak ikinci komisyonun iddianamesini hesap yılından evvel açıklanması gerekiyordu 15 Ocak 2011 için La Haye’de metnin açıklanacağı bir basın toplantısı öngörüldü. Bu acele tarih saptaması yaşanan krizi ateşledi. Durumun vahametini gören, Suudi Arabistan, Suriye, Katar ve İran aralarındaki çelişkileri bir yana bırakarak tehlikeyi önlemek için çalışmaya başladılar. Evvela Washington’u ikna etmeye, ona onurlu bir çıkış kapısı hazırlamaya çalıştılar. Daha sonra Başkan Bachar el-Assad, Kral Abdallah ben Abdelaziz Al Suud, Emir Hamad ibn- Khalfa al-Thani ve Başkan Mahmut Ahmedinejat Beyrut’a giderek yakın oldukları toplulukla görüşüp bir çözüm bulmaya çalıştılar.

Bulunan çözüm; Lübnan’nın ÖLM’deki yargıçlarını çekmesi, Lübnan Devletinin mahkemenin bütçesine yaptığı % 50 katkıyı durdurması şeklinde oldu. ÖLM, kağıt üzerinde kalıyordu ama derin bir uykuya giriyordu.

Aslında görüldüğü kadarıyla ABD’nin de başka bir çözüm planı yoktu ama Obama yönetimi kendisine sunulan bu çözüme razı olmadı. Başkan Obama, Hillary Clinton’u ABD ile birlikte hareket eden başkentlere yollayarak ÖLM’in çalışmalarını sonuna kadar sürdüreceğini bildirdi. Burada amaçlananın İran’ın sıkıştırılmasına devam etme olduğu pek çok uzmanın analizlerinin ortak paydasıdır.

LÜBNAN KRİZİ BAŞLIYOR.

Yukarıda işaret ettiğim gibi Spigel ve Kanada televizyonu İddianame ile Hizbullah’ın suçlanacağını açıklamasından sonra Hassan Nasrallah, ele geçirdikleri, Refik al-Hariri’ye yapılan suikastın arkasında İsrail’in olduğunu gösteren resimleri ve filmi açıkladı.

Aynı günlerde, yukarıda sözünü ettiğim Moskovalı haftalık Odnako Dergisi’nin açıklamaları kamuya yansıdı. Dergi, suikastın arkasında Almanya’da üretilmiş, Lübnan veya Suriye’nin üretemeyeceği bir silahın olduğunu söylüyordu.

Bu açıklamaların anlaşılabilmesi için konunun ayrıntılarına dönmekte yarar olduğunu düşünüyorum.

Federal Almanya’nın bu bölgedeki varlığından çok söz edilmez. Almanya başbakanı, 2006 yılında, İsrail’in Lübnan yenilgisinden sonra, 2400 kişilik askeri bir kuvveti “İsrail’i savunmak için” yollandığını söyleyerek bölgeye yolladı. Bu sözler, “görevlerinin başka bir ülkeyi değil, Almanya’yı korumak olduğunu” söyleyen Alman ordusu içinde de hoşnutsuz seslerin çıkmasına sebep oldu. 17 Mart 2008 tarihinde Kudüs’te, 18 Ocak 2010 yılında Berlin’de Alman ve İsrail bakanları iki ortak toplantı yaptılar. Askeri program dahil değişik programları kabul ettiler. “Tsahal” ve “Bundeswehr” arasında pek çok sır paylaşıldığı gibi işbirlikleri de derinleşmişti.

Bu parantezden sonra yine konumuza dönersek.

11 Mart Salı günü Kral Abdallah, Suriye başkanı ile hemen bir araya gelerek Saad Hariri ve 8 Mart Koalisyonu ile ilişki kurdular ve durumun aciliyetini ve önemini anlattılar. Hariri Lübnanlı yargıçları çekmeye ve finansmanı durdurmaya ikna olmuşa benziyordu ki, sağlık durumu bozulan Kral’ın hastaneye kaldırılması ve yerine vekalet edecek olan yeğeninin, ABD yanlısı tutumu Hariri’nin de tutum değiştirmesine sebep oldu.

Haberin Lübnan’a yansıması, uzlaşma yolu kalmadığı görülmesi üzerine Hariri – Obama konuşmasının sürdüğü sırada Lübnan kabinesinden 10 bakan istifa etti ve kabine düştü. İstifa eden bakanlardan sadece 2 tanesi Hamas üyesiydi. Araştırma Komitesi varlığını kağıt üzerinde devam ettiriyordu ama çalışmaları sonuçlandırmaları mümkün değildi.

Batı basınında, Türkiye’ye de yansıyan bilgi kirliliği hemen başladı ama, bölge basını için olay en açık şekliyle biliniyordu. Proje bütün meşruiyetini kaybetmişti. Hizbullah’a yaptığı söylenen politik hamle bölge ülkeleri tarafından destekleniyordu.

Lübnan parlamentosunda Saad Hariri’nin liderliğini yaptığı çoğunluk (14 – Mart) grubunun 72 iskemlesi, Hizbullah’ın başını çektiği azınlık (8 – Mart) grubunun 56 iskemlesi vardı. Krizden 10 gün sonra İktidarın direklerinden Walit Jumblatt’ın liderliğindeki PSP (Parti Socialiste Progressiste – İlerici Sosyalist Partisi) çoğunluk (14 – Mart) grubundan ayrılınca azınlık çoğunluk, çoğunluk azınlık oldu. Bu değişiklik iyi haber alan kaynakların bekledikleri bir haberdi. Lübnanlılar savaştan, çekişmekten, başka ülkelerin kendi işlerine karışmasından bıkmışlardı. Kendi sorunlarını kendileri çözmek istiyorlardı. Kanımca, Hariri’nin güven kaybetmesinin asıl gerekçesi, sorun çözmede yeteneksizliğinin ortaya çıkmasıydı. Kriz çıktığı zaman çözümü Lübnan’da arayacak yerd, çantasını alıp, sorunu çözmek için Washington, Paris, Brüksel’e giden bir başkan Lübnan’ın sorunlarını çözemeyeceği, Lübnan’ın sorunlarının Lübnan’da ve Lübnanlılar tarafından çözülmesi gerektiği geniş çevrenin görmeye başladığı bir olguydu.

Sorunların çözülmesi için, yansız olduğu Lübnanlılar tarafından da kabul edilen daha evvel, 1992 – 2004 yılları arasında değişik defalar başbakanlık yapmış olan, deneyimli bir isim öne çıktı ve Cumhur Başkanı, Sünni olan (Lübnan Anayasasına göre, Başbakanın Suni olması gerektir) Nagip Mikadi’yi hükümeti kurmakla görevlendirdi. Nagip Mikadi meclise Hariri listesinden seçilmişti. Olaylara, gelişmelere hakim olamayacağını gören Hariri, gelişmeleri daha da çıkmaz hale getirmemek için sokaklara çıkan yandaşlarını geri çekti.

55 yaşında olan yeni başbakan eğitimini eski Başbakan Hariri gibi (Georgetown) ABD’de yapmıştı (Harvard). Her ikisi de Lübnan’ın en önde gelen servetlerinin sahipleriydiler. Hariri bu büyük serveti babasından devralmış, Mikadi kendisi yapmıştı. Hariri ailesi, servetlerinin kaynağı olan Suud ailesiyle yakın ilişkisiyle biliniyorlardı. Ailenin Paris’te de yakın çıkar ilişkileri vardı. Mikadi’nin iş ilişkileri Suudilerle olduğu kadar Suriye ile de vardı ve Suriye başkanı Bachar el-Assad ile yakın dosttular.

Nagip Mikadi’nin Başbanlığını Hizbullah da onayladı.

NAGİP MİKADİ NE YAPACAK ?

Mikadi, kuracağı hükümetin, 2008’den buyana olduğu gibi, “Ulusal Birlik Hükümeti” olacağını söyledi.

Orta planda, dış etkileri olacağı kadar sınırlamaya, Lübnan sorunlarını Lübnan içinde çözmeye çalışacaktır. Bu tutum önemli oranda sorunların çözülmesinde bir yol olabilir. Sorun ; dış güçlerin, özellikle İsrail’in ve İsrail’in etkisinde olan ABD’nin buna ne kadar izin vereceğidir.

Batı başkentleri tarafından canlı tutulmak istenen ÖLM uykuya yatırılacaktır. Bu Hizbullah’ın olmazsa olmaz koşuludur. Suriye, Suudiler, Katar ve Türkiye Cumhuriyeti’nin arabuluculuk çalışmaları daha çok bu noktaya konsantre olmuştu. “Sen bir adım geri git, sen de bir adım geri git” çözümü çözüm değildi. Muhalefet ÖLM oyununda, direniş cephesinin bölünmesi amaç ve tehlikesini gördükleri için buna razı olamazlardı. Hizbullah’ın politikalarında 2005 yılında Hassan Nasrallah’ın genel Sekreter seçilmesiyle politikalarında büyük değişiklik olmuştu. Hizbullah bir “din” partisi olmaktan, bir “kurtuluş mücadelesi” partisine dönüşmeye başlamıştı. Değişiklikleri seçim yoluyla yapmayı hedefliyordu. Üyeleriyle hapishanelerde tanıştığı Lübnan Komünist Partisi’nin çağrısı üzerine kurulmuş olan “Ulusal Direniş Cephesi”ne katılmış, Hıristiyanlar dahil dışındaki gruplarla ilişkiler kurmaya başlamış, İsrail’in saldırında direnişin temel unsuru olmuştu. Geniş halk yığınları arasında etkinliği ve saygınlığı artmıştı. Bu resmin bozulmasına, cephenin dağılmasına izin verilemezdi. ABD – İsrail kanadı ise ellerinde bu kozu terk etmek istemiyorlardı. Arabulucuların yapabileceği büyük bir şey veya çözüm planı yoktu, Hizbullah’ın arabulucuların hepsine de tam güvendiği söylenemezdi. Arabulucular girişimlerinde bir sonuç elde edemediler.

Açıklık kazanmamış olmakla birlikte, Hariri cephesinin kurulması düşünülen Ulusal Birlik hükümetine katılmayacağı söylenmektedir. Mikadi, mecliste gerekli çoğunluğu sağlayarak, “Monokrom” bir hükümet kurmak zorunda kalabilir. Böyle bir hükümetin başarı şansı da, iç çelişkisi daha az olacağı için, daha fazla olabilir. Ancak, böyle bir kabine Hizbullah’ın etkisinde daha fazla kalabileceği için, ABD ve İsrail’in şahinlerinin engellemesiyle karşılaşabilir.

Mikadi’nin getireceği bir başka çözüm de, “teknokratlardan” kurulu bir hükümet olabilir.

Ülkeyi bekleyen başka bir tehlike de, Hariri’nin muhalefete geçerek, ülkedeki Köktenci Sünnileri, Hizbullah’ın ağırlıklı olduğu Makadi hükümetine karşı kışkırtması olabilir.

Politik arenayı daha iyi anlatabilmek için, bir parantez açarak, genelde çok söz edilmeyen Lübnan’daki son dönemde artan Wehabi / Selefist – cihatçı eğilimlere kısaca değinmekte yarar olduğunu düşünüyorum.

Özellikle Filistinli Kamplarda yayılmaya başlayan Wehhabi / Selefi akım Fetih el-İslam (FAİ) adı ile 2007 yılı başında Nahr el-Barit Kampı savaşında dikkatleri topladı. 1982 yılında Arafat Lübnan’ı terk ederken yaptığı anlaşmada Filistinlilerin kamplarına dokunulmayacağı garantisini almıştı. Bu kamplar süre içinde şehirler halini aldı.Yeşil Kuşak projesi içinde “gavurlara” karşı savaşanlar, Arap ülkelerine geri dönerek uyuyan elemanlar haline geldiler. Bu elemanların önemli bir kesimi Irak ve Lübnan kamplarına yerleştiler. Bu elemanlar, oralı olsun veya olmasın “Afganlılar” olarak adlandırılmaya başlandılar. Bu gruplarla ilgili bilgiyi 18 haziran 2007 de Mavi Defter’de yayınlanan “Yeni Bir Sykes – Picot Anlaşması mı ?” yazımda vermiştim. Wehhabi halk, Suudiler ve ABD tarafından desteklenen bu gruplar önümüzdeki dönemde, Hizbullah’a rakip olarak ortaya çıkarak Lübnan için sorun olabilirler. Birleşmiş Milletler Kuvvetlerinin komutanı olan Amiral Alaine Pellegrini yaptığı bir söyleşide. “… Günümüzde Lübnan için gerçek tehlike Hizbullah değil, El Kaide’nin parçası olan İslamcı gruplardır ….” demişti. Le Monde Diplomatique'te artan Selefist’liğe dikkatleri çeken Lübnan Üniversitesi araştırmacılarından Nicolas Dot-Pouillard, Hıristiyan partisinin genç militanlarından birisinin sözlerini aktarıyor; ".... Lübnan'ı tehdit edenler artık İran ve Suriye değildir. Son yıllarda hızla artan petro-dolarla beslenen, Hıristiyan karşıtı Sünni köktenciliktir. Şiilerle, köktenci olmayan Sünnilerle birlikte bu ideolojiye karşı çıkmamız gerekmektedir. Ben, kendi hesabıma, aydınları olan, seçimlerin yapıldığı belli hukuk kurallarının işlediği İran'ı, kadınların araba kullanma haklarının bile olmadığı Suudi Arabistan'a tercih ederim....."

Yazımı bitirirken, olanaklarım oranında bir çözüm tahmini bulabilmek için basını ve uzman analizlerini taradım. Genel kanı Lübnan sorunuyla ilgili görülen yakın bir “çıkış” yok. Genel söylem, Lübnan’da, Lübnanlıların birlikte, devamlı ve adil bir çıkışın bulunmadığı sürece çelişkilerin devam edeceği yönünde. Anlaşılan, Akdeniz’in bu güzel ülkesi ve insanları üzerine yazmaya devam edeceğim. Özdere / Şubat 2011.


*http://www.sansursuz.com/makale/lubnan-iii-bilgi-kirliligi
http://www.sansursuz.com/node/8019
http://www.sansursuz.com/node/8013
http://www.sansursuz.com/makale/lubnan-iii-bilgi-kirliligi 
http://www.mavidefter.org/index.php?option=com_content&view=article&id=739:lubnan-2009-secimleri&catid=35:ortadogu&Itemid=68