On genç Fransız'ın ölümü neyi değiştirir


Gönderen Ataman Aksoyek - 04/10/2008 23:00:07 (476 okunma)


On genç Fransız'ın ölümü neyi değiştirir

Bu sabah (23. Eylül) kahvemi içerken, Fransız haberlerini izliyordum. Fransız Parlamentosu bir gün evvel, (Senatörler & Milletvekilleri) Sarkozy’nin arkasına toplanan oylarla, Afganistan’a yolladığı askeri güçleri, 343 oyla tutmaya devam etmeye karar verdiğini öğrendim. (210 karşı, 10 yansızKomünist Partisi, Yeşiller, muhalefetin başını çeken Sosyalist Partisi (PS) ile birlikte, karşı oy kullanmışlar. (dört PS üyesi önerinin lehine oy vermiş)

Her gün, ABD’nin biraz daha arkasına takılan Fransa’nın başka bir karar almasını beklemek hayal olurdu. Ama, “10 gencin ölümü belki bir şeyler değiştirir”, Fransızlar, ülkelerinin bir yerlerde savaşa girdiğinin bilincine varırlar diye düşünmedim de değil. Halktan geniş bir baskı vardı ama basın“ucu açık” yazılar yazıyordu. Liberation (23 Eylül 2008) endişelere tercüman olup, hükümetin konuya hakim olamamasından şikayet ederken, Afgan sivil halkına verilen zarara işaret ediyor, ABD stratejisinin yanlışlarına değiniyor, askerlerin geri çekilmesini savunuyordu. Les Dernières nouvelles d’Alsace, Avrupa’nın (AB) Afganistan’daki askeri güçlerin % 45’ini, ABD’nin % 39’unu oluşturduğunu, en büyük askeri grubu yollayan politik güç olarak AB’nin, ABD’nin stratejisine itiraz etmesinin, kendi stratejik görüşünü ileri sürmesinin gerektiğini söylüyordu. Fransız basının genel tavrını şöyle özetlemek mümkün ; “İşler iyi gitmiyor, değişiklik lazım ama, bugün, Afganistan’ı bir başarı göstermeden terk etmek olmaz”.

Sosyalist Parti, hükümetle temelinde aynı şeyi düşündüğünü söylerken, askeri güçlerin çekilmesinden ziyade “yeni bir askeri strateji”yi savunuyordu. PS’in Internet sitesinde, Fransa’nın ABD’yi ne kadar desteklediğini, askeri maceralarına katıldıklarını anlatmak için özel gayret göstermişler. Médiapart’ta yayınlanan bir analizde, “büyük partilerin Fransız militarizminin ne kadar temsilcisi olduklarını gösterme yarışında olduklarına” işaret ediliyor. Bu oylamadan şu anlamı çıkarmak mümkün ; “Afganistan sorunu askeri güç ile çözülür, terörizme karşı mücadele silahla yapılmalı ve Afganistan halkına yardım, askeri mücadele ile götürülür”. Bu arada, terörizm bitmeden hiçbir şey yapılamaz itirazını ileri sürecek olanlar için şunu eklemekte yarar olduğunu sanıyorum. Hiçbir terör hareketi aynı şiddetle cevap vermekle çözülemediği gibi, günümüzdeki Afganistan direniş hareketinin ne kadar saf bir “terör” olayı olarak nitelenebileceğini düşünmemiz gerektiği kanısındayım.

AB ile NATO’nun ABD etkisinde maceracı politikalarına bağlı olarak farklılıklar büyüyor. AB’nin özellikle kuzeydeki. NATO’ya üye olmayan üyeleri, AB ve NATO’nun yaklaşmasından memnun değiller. Finlandiya ve İsveç’in NATO ile çelişkiler yaşayan Rusya ile kara ve deniz sınırları var. Komşuları ile ilişkilerini bozmak istemiyorlar. Gürcistan krizinden sonra bu ülkelerin NATO ile ilişkileri sıcak bir şekilde tartışılmaya başladı. Finlandiyalıların büyük bir kesimi ülkelerinin yansızlığını ve komşularıyla iyi ilişkilerinin devamından yana. AGİT (OSCE - Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) başkanlığını yürüten ülke olarak yansızlıklarını devam ettirmeleri gerektiğini, NATO’nun opsiyonlarının Finlandiya’nın güvenliğini tehlikeye atacağını söylüyorlar. İsveç de NATO üyesi değil ama, NATO ile ilişkilerini NATO üyesi olan Norveç aracılığıyla yürütüyor. Dagens Nyheter gazetesinde çıkan bir analizde, “İsveç solunun ve yansızlar hareketinin bu yaklaşmanın üyeliğe gitmemesi için garanti istediği” yazılmış. Yine gazetenin yazdığına göre, İsveç muhalefeti ve iktidarı, İsveç’in barışı koruma hareketlerine katılmasının NATO üyeliğine gitmeyeceğini, bunun İsveç güvenliği için rizikolar taşıdığının bilincinde olduklarını açıklamışlar.

Afganistan, müstevlinin devamlı kalamadığı bir ülke olarak biliniyor. Büyük ülkeler, değişik zamanlarda bu ülkeye yerleşmeye çalışmışlar ama, uzun süre kalamamışlar. Afganistan’da bir yerlerde, müstevli ülkelerin bir mezarlığı olması lazım. Milattan önce 3. asırda Büyük İskender’in, 19. asırda İngilizlerin, 20 asırda Sovyetlerin, 21 asırda NATO askerlerinin gömüldüğü bir mezarlık. Bu mezarlıkta ölüleri gömecek yerlerde azalmakta olsa gerek. NATO’nun da Afganistan’da kalabileceğini zannetmiyorum. ABD ve NATO’nun Afganistan’daki bu savaşı kaybedecekleri izlenimi edinilmektedir .

1989 yılında Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesini koordine eden, karizmatik General Boris Gronuv, konuyla ilgili olarak yaptığı bir söyleşide, “Afgan direnişinin, kendi dönemlerine göre, daha da arttığını, bunun anlaşılabilir olduğunu, çok uzun yıllardan buyana belli bir deneyim edindiklerini, daha iyi donandıklarını, Afganistan’ın coğrafyası ve ikliminin de direnişi kolaylaştırdığı” söylemiştir.

The Indepentdent gazetesinde, Robert Fisk (20.09.2008Donalt Rumsfeld’in, bir dönemde, şöyle söylediğini hatırlatıyor ; “bir hükümet kuruldu. İslamcılar artık Kabil’de borularını öttüremiyorlar. Arada bir birileri bir el bombası atıyor ama New York veya San Francisco’da bu kadar olay oluyor. Ben, kendi yönümden, iyimserim” ve sonra yazar ekliyor ; “Ben de bu sözleri dinlerken, yıllarca önce, bir Rus generalinin bana, Bargam Hava Üssü’nde benzer sözleri söylediğini hatırlıyordum”.
Güney Afganistan’daki İngiliz güçlerinin komutanının, basınla yaptığı bir söyleşide, “bölgedeki çatışmaların yırtıcılığı ve yoğunluğu Irak’taki çatışmalardan çok daha fazla” demesi, durumun vahametini işaret etmektedir. Güney Afganistan’daki İttifak Güçleri’nin komutanına, George W. Bush tarafından hava kuvvetine, yaygın etkisi olan l’Hydra - 70 (Irak’ta da kullanılan bu füzeler nokta atış yapmaktan ziyade yaygın alanı etkilemek için yapılmıştır - http://contreinfo.info/article.php3?id_article=516 ) roketlerinin, Taliban şüphesi olduğunda topluluklara karşı kullanma yetkisi verildi.(New York Times 10.09.2008). Nitekim, BBC Muhabiri Alestain Leithead’ın 13.07.2008 tarihli haberine göre, ABD hava kuvvetleri tarafından, Nangarhar bölgesindeki Deh Bala Köyü’nde, bir düğün yerine arka arkaya atılan 3 roketle büyük kısmı kadın ve çoçuk 47 kişi öldürülmüş. 2008 yılı Ağustos ayı sonuna kadar, NATO güçleri 540 sivil (173 kişi hava bombardımanlarında) öldürmüşler. (2006 yılında ölen sivillerin sayısı 1700 kişi) NATO güçlerinin kumandanı olan ABD Generali Davit McKiernan aynı dönem içinde 30 – 35 Taliban öldürdüklerini ifade etmiş. (Robert Fisk, The Independent / 20.08.2008)

ABD Deniz Piyadelerinin komutanı, “direnişin sertliğinin kendilerini şaşırttığını, barışın korunması için geldikleri bu yerde geniş ve beklemedikleri bir savaşla karşılaştıklarını” söylemiş. (M.K. Bhadrakumar / 08.Kasım 2006)

Hatırlamak için biraz geri dönersek ; 11 Eylül 2001 günü “World Trade Center” kulelerine ve Pentagon’a yapılan saldırı bütün dünyayı sarsacak kadar güçlü bir olaydı. Avrupa’yı da sarstı. 13 Eylül 2001 tarihli Le Monde gazetesi“Hepimiz Amerikalıyız” başlığı (başyazı) ile çıktı. ABD’nin istediği şok olmuş ve Batı Dünyası’nı arkasına toplamıştı. ABD, suçlu ilan ettiği Taliban hareketini cezalandırmak için, kimseye sormadan, 2001 Ekim başında Bargam Havaalanı’na indirdiği askerle tek başına, Afganistan’ı işgal etmeye başladı. Buhar arkadan geldi, yapılan hareket Birleşmiş Milletlere kabul ettirildi ve daha sonra NATO’ya ihale edildi. Eylem, ABD yönetimi için bir laboratuar idi. ABD yönetimi, “koruyucu saldırı”, “gönüllü ortaklar”, “tek yanlı hareket etme” stratejilerini denemek istiyordu. ABD’nin stratejisi ilk ağızda anlaşılamadı fakat zaman içinde “terörizmi önleme” adını verdiği, tam olarak ne ve kim olduğu bilinmeyen bir düşmana karşı savaşın denemesiydi.

Soğuk Harp döneminde ABD’nin dış politikası üç basit paradigma üzerine kurulmuştu ;

1. Sovyetler Birliğinin genişlemesine set çekme,
2. Komünizmin yayılmasını önleme
3. Kendi kontrolünde ve etkisinde global bir ekonomik gelişme

Pearl Harbor (1941) saldırısından sonra, ABD devamlı olarak mutasavver bir düşman endişesiyle yaşadı ve kendi dışındaki gelişmeleri kontrol etmeye çalıştı. 1945 – 49 yılları arasında gelişmeler, tutuculuğun önemli isimler olan, Soğuk Savaşın Mimarı, NATO’nun manevi babası, ABD’li diplomat George Kennan. ABD imparatorluğunu savunan, Batı Avrupa’nın kokuştuğunu, ABD’nin bir eyaleti haline gelmesi gerektiğini ile süren,Henry Kissinger ve James Schlessinger’in hocası, ABD jeopolitiğinin kurucusu Robert Strausz-Hupé, dört ABD başkanının dış işleri bakanlığını yapan, ABD’nin Komünizme karşı dış politikasını şekillendiren, Truman Doktrini’nin kurucusu Dean Achherson’un ürettiği projeler tarafından etkilendi.

Soğuk Harbin bitiminden sonra, ABD dış politikasını, Golf Savaşı süresinde ortaya çıkan, ilk ağızda ne olduğu açık olarak anlaşılamayan “Yeni Dünya Düzeni” kavramı oluşturdu. Daha sonra, Clinton döneminde, gelişmelere daha geniş yaklaşan, uluslar arası işbirliklerine önem veren “Kazanan Enternasyonalizm” kavramı eklendi. Bütün bu kavramlar, ABD’nin askeri üstünlüğünün gerekliliğine dayanıyordu. ABD’nin devamlı kazançlı çıkması için projenin yürümesi, projenin yürümesi için, ABD’nin devamlı kazanması gerekmekteydi.(Larry Diamond - Promoting Democracy / 1992) Bu senaryoda en önemli rol de, başkumandan olan ABD başkanına verilmişti.

1990’dan sonra George (baba) Bush’la birlikte, “Yeni Dünya Düzeni” restore edilerek yeniden gündeme getirildi. ABD, barış, güven, dengenin sağlanması ve çatışmaları önlemek için daha geniş sorumluluk üstleniyor ve uluslar arası ilişkilerini de bu açıdan düzenliyordu. Düzeni bozacak, karmaşa getirebilecek olasılıklar başından, önleyici savaşlarla tasfiye edilmeli, saldırgan cezalandırılmalıydı. Bu projenin uygulamasını Saroyova’da gördük. Bu projenin liderliğini ve Dünya’nın jandarmalığını ABD yükleniyordu. Bu projenin bir oranda Soğuk Harp’in izlerini taşıdığını söylemek mümkündür. Aralık 1992’de itibaren Somali’de uygulanan “Restoe Hope” hareketi projeye yeni bir boyut getirdi. Önleyici savaşa, “İnsani Yardım Savaşı” eklendi.

Ronald Reagan, Sovyetleri “Kötülükler İmparatorluğu” ilan etti. ABD, “İyilikler İmparatorluğu” oluyordu. Dünya’da adaleti, demokrasiyi, özgürlüğü korumakla görevliydi ve bu görevin hakkıyla yerine getirmek için denizlerde ve fezada tam bir hakimiyet kurması gerekiyordu. (Malkolm Wallop, “The Ultmate High Ground). 1992 yılında Pentagon tarafında üretilen “Defense Planing Guidance” projesi bu düşünceyi gerçekleştirmek için düşünülmüştü. Proje, Paul D. Wolfowitz başkanlığında bir grup tarafından hazırlanmıştı. Projenin temel fikri, ABD’nin tek süper güç olarak kalması, bunun için, Avrupa ve Japonya’nın bastırılmasıydı. ABD askeri gücünün en üst düzeye çıkarılması ve gereğinde bu gücün tek yanlı olarak kullanılmasını ön görüyordu. NATO, ABD çıkarlarının Avrupa’daki temsilcisi ve sözcüsü olacaktı. (Le Monde diplomatique / Nisan-1992)
Muhafazakar, ABD’nin silahlı müdahalelerini, gereğinde işkenceyi savunan, Washington Post, Time Magazin’e yazılar yazan, Fox News’e yorumlar yapan gazeteci Charles Krauthammer, Dünya’nın tek kutuplu olduğunu (The Unipolar Moment) ve ABD’nin merkez ve hakim güç olduğunu postulat olarak kabul ediyor, bu saptamadan sonra, AB yapılanmasını örnek alarak, ülkelerin hakimiyetlerini tek tek ve yavaş yavaş terk ederek katılacakları bir batı dünyası konfederasyonu düşünüyordu. NATO, Dünya Bankası, IMF, G7’ler grubu, GATT, Nükleer Güçlerin Kontrol eden kuruluşlar, Dünya Ticaret Platform’u bu hedefe giden basamaklar olabilir.
Uluslararası ilişkilerde Soft Power kavramı, 1980’li yıllarının sonlarında, Harvard Üniversitesi Dekanı, Prof. Joseph S. Nye tarafından ortaya atıldı. (Bound to Lead : The Changing Nature of American Power - 1990). Bilim adımına göre ; ABD, askeri ve ekonomik yanıyla, dış politikasında, bir Soft Power (Türkçede değişik yazarlar bu kelimeyi “İnce Güç” olarak kullanmışlar. Doğrusunu istersiniz bu terim beni doyurmadığı gibi, bana tam anlamını vermediği hissini verdi. Başkasını da bulamadığım için kelimeyi orijinal haliyle kullanmayı tercih ettim) sahibi olmalıdır (veya böyle bir gücü vardır). Bu bir etkileme gücüdür. Bilim adamına göre, Kaba Güç (Hard Power- bu deyim kulağıma uygun geliyor) kullanarak, dünyada silahlanmaya ayrılan paranın 1/3’ünü harcamasına rağmen, istediklerine ulaşabilmesi mümkün değildir. ABD’nin, eğitim (üniversiteler), kültür, sanat (sinema, müzik, tiyatro vs.), edebiyat (tercüme), politika, medya gibi alanlarda etkin olmalı ve kendi ideolojisini etkinleştirmelidir. (Bu fikir bana Gramsci’nin hegemonya ve üstyapı mücadelesini hatırlatıyor). Başka bir ifadeyle, ABD, inandırma, ikna etme gücünü arttırmalıdır. 
Doğacak bu karşılıklı ve çok yönlü ilişkinin yönetimi ABD tarafından yapılacaktır. Bu proje 1957 yılında Strausz-Hupé’nin ABD’ye yüklediği “novus orbis Terrarum” u (Bizim Federal Dünyamız) kurma görevini hatırlatıyordu.
Soğuk Savaş’tan sonra, ABD dış politikası için tartışılan bir diğer Strateji de “Yeni izolasyonizm” idi. ABD, dış ülkelere yolladığı askerleri geri çekecek, diğer ülkelerin güvenlerini sağlamaktan vazgeçecekti ama ilişkisini kesmeyecek ve silahlı kuvvetlerinde bir eksiltme yapmayacaktı. Bu, Dünya Harbinden evvel uygulanan izolasyonizmle ilişkisi olmayan bir kavramdır. Patrick Buchanan’ın savunduğu bu sistem içinde ABD her şeyin önünde güvenliğine yer veriyordu ve işine geldiği zaman ve işine geldiği yerde müdahale etme özgürlüğü sağlamayı hedefliyordu.

1990 yılları süresinde, ekonominin ve Pazar Ekonomisi’nin ne pahasına olursa olsun korunması fikri de ABD dış politikasında hakim görüş oldu.
Wall Street Journal’deki yazısında; Dünya Merkez Bankası fikrini savunan, Bilderberg Toplantıları’nın başkan yardımcısı, Başkan Bush’tan (baba)ABD’nin en önemli sivil nişanı olan “Özgürlük Madalyası”nı alan (ve 10.12.2003 yılında ölmüş olan) Robert L. Bartley, Dünyanın ekonomik olarak da bir merkez etrafında toplanmasını savunuyordu. 1944 Temmuz ayında, toplanan Bretton Woods’a benzer bir konferansın toplanarak, para ve finansın yeni baştan düzenleneceği bir ekonomik sistem öneriyordu. (1944’teki Bretton Woods toplantsınıda, Dünya Bankası’nın ve IMF’nin kurulması, ABD, dünyanın bankeriolması ve ortak para olarak dolar kabul edilmişti.)

Son dönemde ABD’nin dış politikasına Neo-Konservatörler’in (basında kısaca neocon diye anılıyorlar) düşünce sistemi hakim oldu. Bir politik düşünce mektebi olarak ilk gez 1960’lı yıllarda ortaya çıktı ve 1980’li yıllardan itibaren etkin olmaya başladı. İlk çıktığı yer olan Chicago Üniversitesi’nden gelen kurucular Troçkist hareketten ve Kültür Devrimi’nden etkilenmişlerdi. İlk temsilcileri arasında Irving Kristol, Norman Podhoretz, Wilmoore Kendal, John M. Holin, Francis Fukuyama, Charles Kruthammer vs. sayılabilir. O yıllarda, Avrupa’da ve ABD’de solcu veya bir aşamaya kadar Komünist olmak büyük suç değildi. Bağışlanmayan, Sovyet yanlısı olmaktı. Neocon’ların ortak yanlarından birisi de Sovyetler karşıtı olmaktır. Avrupa’da da Neocon hareketini destekleyenlerin Euro-komünizm veya Maoist hareketten geldiğini görüyoruz. 

Regan döneminde, Neocon’ların da etkisiyle SSCB, “Kötülükler İmparatorluğu” ilan edildi. Neocon’ların etkin olmaya başladıkları bu dönemdir.

Neocon’ları iki kuşak olarak incelemek mümkündür ; Eskiler ve Yeniler. Eskilerin hiçbir politik partiyle ilişkiler yoktu. Yeniler arasında hem Cumhuriyetciler hem de (genellikle) Demokratlar arasında yer alanların olduğunu görüyoruz. Eskiler fiili olarak politikada yer almıyorlardı. Yenileri (Richard Perle, Condoleeza Rice gibi) değişik partilerde aktif olarak yer aldılar. Eklektik bir yapı gösteren Neocon’ların bir ideolojilerinin olduğunu söylemek güçtür. Zaman zaman çelişen fikirler ileri sürmüşlerdir. Bu grup için bir “çevre” oluşturduklarını söyleyebiliriz. (Bu deyimi çıkar çevresi olarak almayın lütfen. “Çevre” deyimi, benim için yeni bir kavram. İlk kez bir yazışmamızda, Türkiye’de belli grupları tartışırken eski bir dostum kullanmıştı. Bu deyimin Neocon’lara da uyduğunu düşünüyorum)
Eski kuşak, kendilerini muhafazakarlardan ayrı olarak görürler. Örneğin, okulun kurucularından Norman Podhoretz, kendilerinin sol’dan geldiklerini, Bush, Cheney, Rumsfeld ve (oğlu) John Podhoretz’in sol ile hiçbir zaman ilişkilerinin olmadığını, hep muhafazakar olduklarını söylüyor.

Neocon’ların büyük bir ekseriyeti Üniversitelerden gelme ve Musevi kökenlidir (Katolikler de var) Neocon’ların çıkışlarında İsrail (daha çok muhafazakar Likoud) yanlısı olduğunu görüyoruz.
Nerocon’lara göre ;

• ABD’nin düşüşe geçebileceği düşünülemez. Dünyanın en güçlü ülkesidir ve böyle kalmalıdır.
• ABD’ye karşı çıkacak her türlü güç, gerekirse zor kullanarak, engellenmelidir
• Olası saldırılara karşı askeri güç en yüksek halinde tutulmalıdır.
• Diktatörlerin dostluğuna son verilmesi gerekir.
• Demokrasi, İnsan hakları vs. gibi konuların öne çıkarılması lazımdı. 

“Demokrasi” kavramı günümüzde vazgeçilmez bir ideali temsil etmektedir. Ama bu talebi tanımlama geldiğimizde sorun çıkmaktadır. Zira toplumsal gruptan gruba, kültürden kültüre, zaman içinde farklı şekilde yorumlanmaktadır (Mealen ; Prof. Gencay Şaylan, Demokrasi ve Demokrasinin gelişmesi) Bende, “demokrasi kavramına” karşı bir refleks yaratan, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, batı dünyasının bu kavramı kendi propagandası için, içini boşaltarak ideolojik bir silah olarak kullanmasıdır. Kanımca, bu saldırıyı günümüzde Türkiye’de de görmekteyiz. (Neyse, başlı başına bir tartışma konusu olan bu alana şimdi girmeyelim)
Neocon’ların olmazsa olmaz olarak kabul ettikleri bir kural da ABD dostluğudur.

Saddam Hüseyin’in yıkılması, Afganistan’ın işgali Neocon’ların bir projesiydi. Hedeflenenin, domino teorisine bağlı olarak, Orta Doğu’da diktatörlüklerin ve fanatizmin yıkılarak demokrasinin, insan haklarının yerleşmesi olduğunu söylüyorlardı, Ortaya attıkları, Büyük Orta Doğu projesinin yürütülmesini istiyorlardı. Orta Doğu’daki değişik politik gelişmeleri bu politikalarının ürünü olarak gördüler.

Noecon’lar Avrupa’da Fransa’nın, Avrupa Anayasası denen anlaşmanın (Traité établissant une Constitution pour l’Europe) ret etmesini olumlu karşıladılar. Onlara göre, Avrupa’nın ancak ekonomik bir birlik olarak devam etmesi gerekiyordu. Tony Blair’i ve NATO üyesi olan Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediler.

Irak ve Afganistan batağı Neocon’ların etkinliğini önemli oranda azalttı. Bu politik ekolün geleceğini ABD seçimleri tayin edecektir.
Avrupa’da değişik çevrelerde, değişik zamanlarda Neocon’lara değişik yaklaşımlar görüyoruz.(Neocon’larla daha ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin Pierre Hassner’in Washington et le Monde ve Didier Chaudet, Florent Parmentier, Benoît Pépolidas’ın L’’Empire ou Miroire Stratégies du Puissance aux Etats-Unis et en Russie kitaplarına başvurmalarını önerebilirim)

1978’de iktidara gelen ve Sovyetlere yaklaşan Halkın Demokrasi Partisi’nin ABD, Suudi Krallığı ve Pakistan destekli Taliban hareketiyle başa çıkamaması karşısında, Afganistan devletinin isteği ve daveti üzerine Sovyetler 24 Aralık 1979’da Afganistan’a müdahale ettiler. Gerekli düzeni kuramadıkları ve direnişçilerle başa çıkamadıkları için, 1989 yılında Sovyetler de Afganistan’ı terk ettiler. 1989 – 1992 yılları arasında bir iç savaş yaşandı. 1993 yılında savaşan kabilelerin uzlaşmasıyla bir hükümet kurulmuş ve Taçik olan Rabbani devlet başkanı seçilmiştir. Seçimden sonra huzursuzluk devam etmiş, Peştun tabanlı, Selefist Taliban hareketi, hükümete direnmeye devam etmiş ve 1996 yılında Kabil’de kontrolü ele geçirmiştir. Yeni Taliban Hükümeti’nini sadece Suudi Arabistan ve Pakistan tanımıştır. Pek çok ülke Rabbani’yi devlet başkanı olarak tanımaya devam etmiş ise de, Afganistan’ın 2/3’ünü kontrol eden bir Taliban dönemi başlamıştır.

11 Eylül saldırısının sorumlusu olarak kabul edilen Usama Bin Ladin’in Afgan Taliban hükümeti tarafında teslim edilmemesi üzerine, bir Neocon projesi olarak, ABD’nin tek başına karar vererek (İngiltere ile birlikte), Afganistan’ı (Kabil’i) bombalamaya başlamasıyla beraber Taliban hükümeti başkenti terk etti. Ve, Afganistan’ın işgali hareketi başladı. 2001 yılında başlatılan “ Operation Endurance Freedom” (Sonsuz özgürlük Hareketi) (Amerikalılar yaptıkları işlere böyle “şık” isimler vermekteki becerilerini çok severim!...) hareketiyle Afganistan’da yeni bir savaş dönemi başladı. Bu arada öne çıkarılan, “Afganistan’a medeniyet götürme” söylentileri, bana, iki asır evvel bol miktarda kullanılan, sömürgeci söylemleri de hatırlatıyor.

Çevredeki ülkelerin (Rusya, Pakistan, İran, Hindistan) desteğini almak veya en azından onları yansızlığa itmek gerekiyordu. Onlara kurulacak yeni hükümetin dostluğu sözü verildi. Pakistan’a Afganistan’da kurulacak hükümette etkin olacağı söylendi vs. İç güçlere, özellikle Taliban’a karşı ABD’yi destekleyen Kuzey İttifakı’na hükümet etme sözü verildi.

International Security Assistance Force (Uluslararsı Güvenlik Yardım Kuvveti – ISAF) 5 Aralık 2001 yılında yapılan Bonn konferansında kararlaştırıldı ve 9 Ağustos 2003, Madrid NATO Konseyi’nde olay NATO’ya ihale edildi. ISAF bir Birleşmiş Milletler Kuvveti değildir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi sorumluluğu altında, isteyen ülkelerin gönüllü olarak katıldıkları bir askeri güçtür. Resmi verilere göre, 01 Eylül 2008 tarihinde, Afganistan’da 40 ülkenin 52 500 askeri bulunmaktadır. (Daha ayrıntılı bilgi için Emekli Amiral Ergun’un konuyla ilgili, doyurucu yazı / analizlerine başvurulabilir). Söz konusu yazıda, uyuşturucu ile mücadelenin, güvenliğin sağlanamamış olmasının, direniş ve tehdidin devam etmesi başarısızlıklar olarak sıralanmaktadır.

ABD, 2001 Aralığı başında Bonn’da (Federal Almanya) toplanan konferans’ta, Ukrayna, Gürcistan örneklerinde olduğu gibi, ABD’nin yetiştirdiği Hamid Karzai’nin ismini ortaya atıldı. Uzun yıllardan buyana ABD’de yaşadığı için muhalefette yer almamış olması, ABD’nin etkisinde olması, genel bir destek toplamasını önledi. Karzai, ABD’nin ısrarıyla ön plana geçirildi. Karzai hiçbir zaman Afganistan’da çok önemli olan, değişik etnik grupları toplayamadığı gibi kendi otoritesini de kabul ettiremedi ve ayrılıklar büyüyerek devam etti. Bugün Karzai’nin otoritesi Başkent ile sınırlıdır.

2008 yılı içinde yapılacak olan seçimlerle ilgili ciddi endişeler bulunmaktadır. 2005 yılında yapılan seçimlerde, tüm gayretlere rağmen başarılı olunamamıştır. Bazı eyaletlerde seçime katılım oranı % 25’lerde kalmıştır. Afgan Seçim Kuruluna işlerlik kazandırılamamıştır. Seçim kütükleri tamamlanamamıştır. Seçimlerde, silahlı çatışmalar yüzünden, gerekli güvenliğin ve demokratik ortamın sağlanmasının mümkün olmadığı görülmektedir.

Afganistan’da NATO güçlerinin 37 000 civarında silahlı gücü bulunmaktadır. Afgan ordusunun (ki etkin olamadığı görülmektedir) sayısı 43.000 civarındadır. 1980 yıllarında, Sovyetler Birliğinin Afganistan’daki silahlı gücü 100 000 civarındaydı. Afgan ordusunun tamamı tarafından desteklenmekteydi. Bu ordunun subayları Sovyet Askeri Akademilerinde eğitilmişlerdi. Hava gücüyle ve zıhlı birliklerle desteklenmekteydi. Kabil’de Sovyetleri gerçekten destekleyen bir hükümet vardı. Bütün bunlara rağmen Afgan direnişi kırılamamıştı.

Afganistan savaşı NATO’nun geleceği konusunda da tayin edici olacaktır. Emekli Tümamiral Ergun Mengi, Afganistan ile ilgi analizinde “….NATO’nun alan dışı harekâtlarında birisi olan ISAF, Nato’nun “Terörle Mücadele” konsepti kapsamında kilit role sahiptir. ISAF’ta başarı “Olmazsa Olmaz’dır…” demektedir”.

Afganistan’daki müttefik kuvvetleri eski komutanı ve İngiliz Genel Kurmay başkanı eski yardımcısı General Davit Richards ise, televizyonda yaptığı bir konuşmada “burada başaramayabileceğimizin bilincine varmamız gerekmektedir” dedi.

Askeri ve politik otorite olan Sir Cyril Townsend, bir makalesinde, “İngiliz askeri güçlerinin bulunduğu bölgede başarı gösterilebilmesi için iyi yetiştirilmiş ve iyi donatılmış, güçlü hava desteği olan en az 10 000 askere gereksinim olduğunu” yazıyor.

Ölen Fransız askerleriyle konuya yoğunlaşan Fransız basını, ölen Fransız askerlerinin eğitimlerinin, donanımlarının, lojistik desteklerinin yeterli olmadığına parmak basmaktadır. NATO içinde bu olayla ilgili, Kanadalı gazetecilerin ortaya çıkardığı, hazırlanmış bir rapordan da (ki Fransız Dışişleri ve Savunma Bakanlığı, böyle bir raporun olmadığını, bunun bir tutanak olduğunu söylüyorlar !!!... Biz Türkiyeliler, “Üs değil, tesis” mantığına alışığızdır) söz edilmektedir. Söz konusu yazıya göre, Fransız askerlerinin çatışma süresinde evvela rehber/tercümanları ortalıktan kaybolmuş, telsizleri çalışmaz olmuş, cephaneleri bitmiş, yardım için bekledikleri iki Fransız helikopteri Başkan Hamit Karzai’yi korumakta olduklarından yardımlarına gelememiş. Cephaneleri bittiği için teslim olan dört asker hemen orada infaz edilmişler.

Söylenenlere değil de yapılanlara bakarsak, Afganistan’da tek çözümün, ne pahasına olursa olsun, askeri olduğu kabul edilmektedir. Fransız Cumhurbaşkanı’nın ölen 10 genç’in tabutlarının başında söylediğine bakılırsa, “özgür dünyanın ve Fransa’nın özgür geleceği Afganistan’da belli olacakmış ve Fransa, gerektiği kadar burada (ki, Fransız Cumhurbaşkanı burayı, bataklık, çamur çukuru “bourbier” olarak niteliyor) kalacakmış”. Yukarıda değişik otoritelerden yaptığım alıntılar da bunu gösteriyor.

Daha da vahimi, çatışmalar Pakistan’a doğru genişlemekte. Pakistan’ın sınırlarını aşan ABD kuvvetleri ile ülkelerini savunma zorunda kalan Pakistan Askeri güçlerinin çatışmalarına şahit olduk. Krizin Pakistan’a doğru yayılması söz konusu olabilir mi ? Şu andan büyük bir olasılık değil ama, belli bir riski taşıyor. IRIS’le (Institut de Relations Internationales et Stratégiques) birlikte çalışan Araştırmacı Karim PAKZAD, 1970 yılında Richard Nixon’un başlattığı, süre içinde Kamboç ve Laos’u da içine aldığını hatırlatarak, durumun Vietnamlaşması tehlikesine (ilginç şekilde William Pfaff, Alain Gresh aynı olguya ve Hoşimin Yolu’na çağrışım yapıyorlar) ve bu gelişmenin tüm bölge için doğuracağı vahim tehlikelere dikkatleri çekiyor.

Pakistan – Afganistan – ABD ilişkileri “geniş” yayın organları tarafından pek işlenmeyen bir konudur. Afganistan konusunu irdelerken, Pakistan’la olan ilişkisine değinilmezse konu eksik kalır kanısındayım.

Afganistan’da savaşan NATO ve ittifak güçleri Taliban’ın (direniş güçleri de diyebiliriz) Pakistan’daki üstleri olduğu sürece başarı kazanamayacakları inancına vardıklarından Pakistan ve Afganistan arasındaki yolları kesmek (Bazı yazarlar bu yollara, Kuzey ve Güney Vietnam arasındaki ikmal yolunu hatırlayarak (Piste Hô Chi Minh) Hoşimin Yolu (patikası) diyorlar. Hoşimin patikası, Vietnam Savaşı süresinde Kuzey Vietnamlıların, Güney’e yiyecek, insan, malzeme ulaştırmak için inşa ettikleri 20 000 km uzunluğunda, dağlardan, ormanlar geçen bir patikaydı. Yapılması için 300 000 kişi çalışmıştı. Malzemeler bisikletlerin üzerinde taşınıyordu) ve Pakistan’daki üstleri ortadan kaldırmak için operasyonlar düzenlemektedirler

General Pervez Müşerref’in genel Kurmay başkanı olduğu dönemde, mücahitlerin sızarak başlattıkları “Kargi” (Kaşmir) savaşını Hindistan güçleri kazanınca, o dönem başbakan olan Navaz Şerif geri çekilmeyi tercih etti. Bu Pakistan askeri güçleri ile siviller arasında bir gerilim yarattı. 12 Ekim 1999 tarihinde General Müşerref Kansız askeri darbe ile hükümeti devirdi ve idareye el koydu. 20 Haziran 2001’de, Genel Kurmay Başkanı olmaya devam ederken, Cumhurbaşkanlığını ilan etti. Clinton hükümeti tarafında yarım ağız eleştirilirken, Pentagon tarafından desteklendi. 6 Kasım 2007’de yapılan seçimlerde 257 oy’un 252’sini alarak Cumhur Başkanı seçildi ve Genel Kurmay Başkanlığını bıraktı.

ABD, Kuzey Afganistan’daki kabile şefleri ile sürdürmekte olduğu, bu bölgeden (Kafkaslar – Hint Okyanusu) geçeçek bir boru hattı müzakerelerinden sonuç alamadı. (L’effroyable Imposture – Thierry Meyssan /202) Buradaki kabile şeflerini devirmek için Pakistan Askeri İstihbarat Kuruluşu ISI (Inter-Services Intelligence) ile bu konuda da işbirliğini başlattı. CIA, daha evvelki yıllarda, Sovyetlere karşı savaşan Taliban gruplarıyla ilişkisini ISI üzerinden kurmuş ve yürütmüştü. Bu grupların eğitimi de ISI aracılığıyla gerçekleştirmişti. Pakistan Askeri İstihbaratı Taliban gruplarıyla iç içeydi. Pek çok Taliban elemanı da ISI içinde çalışıyordu.

Pakistan federal bir ülkedir ve dört Dört bölgeye bölünmüştür. En güneyde, Eski Sind Krallığı olan bölge, En doğuda ve en kalabalık eyalet olan Pencap, Bülücistan ve Kuzey Doğudaki sınır bölgesi. Bülücistan ve Sınır Bölgesi’nde bağımsızlık hareketleri hep var olmuştur. Özellikle son üç yıldır bu hareketlerin güçlendiğini görüyoruz. ABD, Pakistan ordusunun, boru hattının geçmesini düşündükleri, bölgedeki bastırma hareketlerini hep desteklemiştir. Burada yapılan bastırma hareketleri de uluslar arası kamu oyuna genellikle, “terörizme karşı” mücadele başlığıyla sunulmuştur. Bu bölgede yapılan operasyonların ne için yapıldığını anlaşılamaz hale gelmiştir.

2001 yılında, ABD askeri güçleri Kuzey Afganistan’daki operasyonlarını Pakistan’daki üstlerden yararlanarak yürütmüşlerdi. 2005 yılındaki büyük depremle, insani yardım başlığı altında bu bölgeye yerleşmelerini resmileştirdiler. 1 Aralık 2005’ten itibaren Pakistan ordusu ile birlikte bu bölgedeki kabilelere karşı, “Suçlu kabilelere karşı hareket”, “Sınırları Güven Altına Alma” adı altında, operasyonlar düzenleme başladılar.

Yapılan bir hava baskını sonu ölen beş sivilin yankılanması üzerine General Müşerref, olayın El Kaide lideri, Mısırlı Ebu Hazma Rabia’nın yakalanması için düzenlendiğine “hemen hemen emin” olduğunu söyledi. 14 Ocak 2006 tarihinde, 18 kişinin (11‘i coçuk) öldüğü, 6 kişinin yaralandığı bir hava saldırısı daha oldu. Daha sonra, bölgede yapılan değişik operasyonların, Pakistan askerlerinin üniformalarını giymiş ABD özel kuvvetleri tarafından yapıldığı ortaya çıktı.

Kamunun baskısı üzerine general Müşerref, o güne kadar işleri el ele yürüttüğü ABD Büyükelçisi Ryan C. Crocker’inin geri çağrılmasını istemek zorunda kaldı. ( İsrail’in Lübnan’ı temizleme ve Sabra ve Chatila katliamında Crocker’in ismi bol miktarda geçmişti). ABD ve NATO kuvvetleri, Başkan Müşerref’e bu bölgeyi temizlemesini, yapmazsa kendilerinin yapacaklarını bildirdiler.

Müşerrefi dengelemek için, ABD, Sürgünde olan Benazir Butto’yu geri getirdi. Butto öldürüldü ABD desteğini yitiren Müşerref iktidarı bırakmak zorunda kaldı.

Bölgede çatışmaların artması, mevcut sınırların yıkılmasını getirebilir. Bölgede, sınırın her iki tarafında, bütünlük içinde olan Peştun halkı yaşamaktadır. Peştunlar, sınırları izin almadan bir yandan öte tarafa göçmektedirler. Peştunların, açıkça ortaya çıkmayan, dile getirmedikler özgürlük eğilimleri de bulunmaktadır.

NATO’nun savaştığı Taliban, (İslam Öğrencisi - Temellerini Pakistan'daki Medreselerde eğitim görmüş, savaştan kaçan Peştun mülteciler oluşturur.); sosyal olarak tutucu, radikal, köktenci bir Sünni bir gruptur. İlk aşamasında dini kurallarla yönetilen, Selefi inanışın hakim olduğu bir Afganistan kurmak için yola çıkmış olan bu gruba, günümüzde yeni katılımların bir kurtuluş hareketi niteliğini verdiği uzmanların genel kanısıdır. Hedef, ülkeyi yabancı işgal güçlerinden kurtarmak, Afganlılar için önemli olan, Afganistan’ın onurunu koruma halini almış.

Günümüzde Afganistan sorununa çözüm ararken, 1994 yılında, Güneyde, Kandahar Bölgesi’nde ortaya çıkan, Pakistan Ordusu’nun İstihbarat teşkilatı tarafından örgütlenen, Suudiler tarafından finanse edilen, İngiliz ve ABD istihbarat kuruluşları tarafından yönlendirilen tarihsel Taliban hareketi ile bugün ki, direniş hareketini ayırmak lazımdır. Homojen bir nitelik göstermeyen Taliban hareketi, dini ve politik bir grup olarak Peştun toplumunda kök salmış durumdadır. Afganistan’da 12,5 milyon, Pakistan’da 28 milyon, Dünya’da 40 – 45 milyon Peştun olduğu tahmin ediliyor. 

Konuştuğumuz veya yazdığımız zaman düşündüğümüzün aksine, Afganistan, Iraktan daha büyük bir ülkedir (Almanya, Belçika, Hollanda, Lüksembourg büyüklüğünde). NATO’nun 37 000 askerle bu işin altından kalkacağını düşünmesi mantık dışıdır.

Afganistan krizi başından yanlış başladı, yanlış sürdürüldü. Kökünde, temelinde yatan “Yeşil Kuşak Projesi” de sağlıklı bir proje değildi. Afgan gerçeklerine uygun olmadığı gibi, Pakistan gizli servisleri, Vahhabi Suudi finansmanı ve İslam’ın en tutucu uygulaması olan Selefizm kullanıldı. Bir Frankeştayn yaratıldı. Şimdi yaratılan canavar çevresini de çocuklarını da yemektedir. Bugün Afganistan sorununu silahla çözmeye çalışan ABD ve NATO sorumluları Afganistan’ın politik, sosyal, etnik, tarihsel gerçeklerini bilmemektedirler. Öylesine bilmemektedirler ki, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner “Taliban’a karşı askeri müdahale sayesinde, Afganistan’da demokratik, serbest seçimlerini yapıldığını. Kadınların ilk defa seçimlere katılabildiklerini” söyleyebilmektedir (Le Monde / 30.08.2008). Afganistan’da kadınlar ilk kez 1960 yılında seçme haklarını ve 1964 yılında seçilme haklarını kullanmışlardır. 1964 yılında Kabil ve Herat şehirlerinden seçilen kadınlar vardır. Bu seçimlerde kadınlar için ayrılmış bir kontenjan da yoktu.


Afganistan’da bir sorun olduğu kesin olmakla birlikte bu sorunu çözmek için bir strateji oluşturulduğunu zannetmiyorum. Böyle bir stratejinin olmadığı konusunda pek çok uzman da aynı şeyi dile getiriyorlar. Şayet var ise, bu strateji bilinmiyor. Afganistan’ın sorunu Afganistanlılar tarafından çözülmelidir. Afganistan’da sürdürülmekte olan savaş, Afganistan sorununu çözemeyecektir. Yeni stratejiler, çözümler üretmek gereklidir.

Alain Gresch, 20 Eylül 2008 tarihli yazısında ;

• İşgale meşruiyet kazandırmış olan Güvenlik Konseyi, bir yıl sonra yabancı kuvvetlerin Afganistan’ı terk etmeleri yolunda bir karar almalıdır.
• Birleşmiş Milletler, ülkedeki bütün güçlerin katılacağı bir konferans toplamalıdır. (Loya Jirka – Büyük meclis) Burada, değişik ilkesel kararların alınmalı ve Ulusal Hükümet kurulmalıdır, önerilerini yapmış.

Afganistan Krizi’nin sonuçlanması AB’nin de istemesi gereken bir sorundur. Irak savaşı, Rusya ile ilişkiler gibi, üyeler arasında geniş farklılıklar be bölünmeler doğurmakta, AB’nin politik birliğini önlemekte ve AB’nin, NATO’nun isteklerini kabul etmeye zorlamaktadır.

ABD’nin Irak savaşını olduğu gibi, Afganistan Savaşını da devam ettirmesi olanaksızdır. ABD için deniz aşırı üsler ve savaşlar ekonomik olarak taşınamaz hale gelmiştir. Afganistan savaşı, ABD’ye bu güne kadar üç milyar dolara mal olmuştur. Bu harcama ABD için üretici olmayan bir harcamadır.

ABD, sadece Afganistan’da askeri harcama yapmamaktadır. Irak, Afrika, Güney Asya, Kafkaslar, Orta Doğu, Latin Amerika’da büyük askeri harcamaları vardır. İnsan yatırımı vardır (ABD’nin iki milyon ordu mensubu deniz aşırı bölgelerde bulunmaktadır). Bu harcamaların ABD içine yansıyan olumsuz etkilerini de hesaba katmak gerekir.

ABD, denizaşırı politik ve askeri operasyonlarında hep kaybeden olmuştur. Bunun sonuçlarını ödemektedir.

Son finans krizinde de görülmektedir ki, ABD ekonomik olarak içine girdiği çıkmazdan kurtulması güçtür. Eski yazılarıma baktığımda, EuroTurk Ajansının gazetesinin 2006 Haziran sayısındaki bir yazımda, Asian Development Bank – ADB’ın (ADB, isminin yaptırdığı çağrışımın aksine, sadece Asya ve Pasifik ülkelerinin üye olduğu bir kuruluş değil, 64 üyesi arasında Fransa, Belçika, İsviçre, Japonya ve ABD’nin de üye olduğu bir kuruluştur.) 28 Mart 2006 tarihli bilgi notu üzerine şunları yazmışım ; “….; “…Uluslararası platform’da, doların, tehlikeli bir uygulamayla, değerinin % 15 – 40 üstünde muamele gördüğü söyleniyor ….. Günümüzde doların güvenilirliği üstüne elde hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

(http//www.europe2020.org/fr/sectionglobal/150206.htm ) 15 Şubat 2006 tarihinden bu yana Amerikan Federal Rezerv’i dünya’da tedavülde ne kadar dolar olduğu ve dolarla ilgili diğer tamamlayıcı bilgileri açıklamaktan vazgeçti….. Haftalık Der Spigel (5 Nisan 2006) dergisiyle bir röportaj yapan, Nobel’li Joseph Stinglitz, Irak Savaşı’nın ABD’ye, ilk dört yılda, resmi söylentinin 2 – 4 defa daha fazlasına, 1 – 2 trilyon dolara mal olduğunu söylüyor. Bu sayının muhasebeleştirilmesi halinde bütçe açığına eklenmesi gerekecek ve doları değeri olmayan bir kağıt parçası haline getirecek….”

Ekonomist olmadığım için olsa gerek, ABD’nin krizi önlemek için akıtacağı 700 milyar doları nereden bulacağını anlamakta güçlük çekiyorum.



BU YAZI “MAVİ DEFTER” SİTESİNDE DE YAYINLANMIŞTIR.