Yanıt

Gönderen Ataman Aksoyek - 21/10/2009 16:59:39 (586 okunma)


Yanıt

Emekliliğimden sonra, 2006 yılı başı veya 2005’yılı sonu olması lazım, Sevgili Varlık Özmenek’in yardımı ile Sansürsüz’de muntazam yazmaya başladım. Daha sonra Mavi Defter’de de yayın hayatına son verinceye kadar, yazılarım çıktı. Ve, bu yazılarKüyerel’de de yayınlandı. Değişik bildiğim, bilmediğim değişik sitelerde de bu yazıların bazılarının iktibas edildiğine şahit oldum. Bu kısa süredeki yazı çalışmalarımın içinde, “Lenin - Rosa Luxemburg tartışmalarında ulusal sorun” yazısına olduğu kadar reaksiyon almadım. Doğrusu bu denli reaksiyon alacağımı da hiç beklemiyordum. Yazılara genelde, dostlardan, kısa, yüreklendirici mesajlar gelir ve beni sevindirirdi ama bu sefer şaşırdım. Yine bir - iki tane yüreklendirici kısa mesaj vardı ama, bunların yanında beş sayfalık, altı sayfalık yazılar da mevcuttu. Yazıların hepsi nazik, ekleyici, düzeltici ve emek ürünleriydi. Hiç hazır değildim ama, bu denli emek vermiş, benim yazımı ciddiye almış olan kişilere de yanıt vermemek olmazdı.

Evvela, “Lenin - Rosa Luxemburg tartışmalarında ulusal sorun”u niye yazdım onu hatırlatmam lazım. Yazının girişinde de ifade etmeye çalıştım.Ulusal soruna, genelde, sosyalistlerin yaklaşımları ile haklı veya haksız, mutabık değildim. Bence, yaklaşımların pek çoğu işçi sınıfı hareketi dikkate alınmadan yapılıyordu. Buna vurgu yapmak istedim. Bu konuda da, bildiğim sosyalistler arasındaki en canlı tartışma Lenin ile Rosa Luxemburg arasında yapılmıştı. Düşüncemi anlatabilmek için bu örneği aldım. Yoksa bir Luxemburg – Lenin karşılaştırmasını kesin düşünmemiştim. Uzun cevap yazıları ise, Lenin’den bolca yapılan alıntılarla Ulusal Soruna değinmenin dışında, Luxemburg’u dolaylı olarak eleştiriyorlardı.

Boran’ın Frankfurt konuşması da düşündüklerimi bire bir, benim yapabileceğimden çok daha iyi bir ifadeyle, anlatıyordu. Oradan da alıntı yaptım. Kanımca görüş politik olarak en doğru olandı.

İngiltere’den uzunca yazan, Karadenizli bir dostumun yorumunda “ezilen – ezen” ulusun burjuvazisi açısından yaklaşılmış. Katılmamak mümkün değil. Yazısının bir bölümünde de “Sevgili Boran” diyerek ilginç bir olaya vurgu yapmış. 4. Kongrede Boran ekibi alınan kararla tam mutabık değildirler. Karar bir uzlaşma sonu ortaya çıkmıştır. Boran, mutabık olmadığı, bu kararın arkasında durmuş ve mahkemede savunmuştur. Dostum bunu devrimci bir tavır olarak yorumluyor. Son dönemde değişik tartışmalarda bu kararı kaleme aldığını söyleyen kişi (ki bu iddiası doğruymuş) ne bu kararın arkasında durmuş ne de mahkemede savunmuştur. Bunları anlatan dostum, Boran’ın örgüt insanlığına ve dürüstlüğüne vurgu yapıyor.

TİP’nin 4. Kongresi’nin 6 sayılı kararı da aydınlatıcı ve akılda tutulması gereken bir ilkti, onu da ekledim. Yazı üzerine konuştuğum bazı dostlar da bunun bir ilk olmadığını söyledilerse de beni inandıramadılar.

Gelen reaksiyonlar üstüne;

Lenin – Luxemburg polemiğinde, Luxemburg’un tutumu bana daha yakın olmasına rağmen, taraf tutuğumu zannetmiyorum. Doğal olarak bir düşünceyi dile getirirken yanlı olduğunuz bir taraf vardır ama, karşı olmak ile yansız olmak arasında üçüncü bir yol daha vardır ; düşünce sorumluluğu. Buna dikkat etmeye, ulusal sorunla ilgili söylenenleri aktarmaya çalıştım. Genelde, yazılarımda dikkat etmeye çalıştığım bir tutumdur bu; sonuç çıkarmaya da çalışmam. Görüşümü aktarırım. Okuyucu istediği sonucu çıkarır.

Yukarıda dediğim gibi, bazı dostlardan gelen sevindirici, yüreklendirici notlar vardı. Zevkle okudum. Yazıma sözlü – yazılı reaksiyon gösteren bütün dostlara candan teşekkür ederim. Bu reaksiyonlar benim için çok değerlidir. Evvela yazıyı ciddiye almışlar, emek vermişler ve katkı yapıyorlardı.

Cevap yazılarından çoğunda konuya, Lenin açısından yaklaşıldığını ve Lenin repertuarını iyi bilenlerin olduğunu gördüm. Belki Lenin’i iyi bildiklerinden olsa gerek, onu merkez olarak almışlardı. Bu arkadaşlara göre, onun söylediği doğru, ona karşı olanlar yanlıştı. Eğer bir kilise, peygamberler, melekler, şeytanlar, günahlar, sevaplar yaratırsanız. Her şeyi peygamberin söylediğine göre değerlendirirseniz, peygambere karşı olanı, onunla aynı şeyi söylemeyeni günah çukuruna batırır aforoz edersiniz. . Lenin’in dehası ile ilgili söyleyecek bir şeyim yok ama, bence Rosa Luxemburg en az onun kadar yetkin bir Marksist’tir diye düşünüyorum. Aradaki fark; Rosa Luxemburg, Leninist değil, Marksist’tir. (yanlış anlam çıkarılmasın ; Lenin Marksist değildir gibi abuk bir laf etmiyorum)

Dünü iyi kavrayabilmek için, olaylara o dönemdeki yaklaşımları ve değerleri de dikkate alarak yaklaşmak gerek. Örneğin ; o dönemde “işçi sınıfı”, “proletarya” “birlik” çok değer verilen ve kullanılan kavramlardı. Buna karşılık “milliyetçi” (nationaliste) hemen hemen aşağılayıcı olarak kullanılıyordu. Şimdi, Lenin’den, cımbızla alınıp, yapılacak alıntılar bizi hatalı anlayışlara götürebilir. Onun için, geçmişten yapılacak bir alıntının tam ve tüm olarak, zaman ve mekan özellikleri dikkate alınarak aktarılmasında yarar olduğu açıktır. Yoksa, Lenin “şöyle” dedi, Lenin “böyle” dedi benim için yetersizdir.

Rosa Luxemburg ile Bolşeviklerin ilişkileri ;

Yazımda anlatmaya çalıştım. Rosa Luxemburg, POSDR’nun (Lenin’in partisi) bütün yöneticilerini yakından tanıyordu 5 Mart 1870’te, Polonya’nın Zamose şehrinde doğan Rosa Luxemburg, polis tarafından tutuklanmamak için Polonya’dan kaçarak 1889 yılında Zürich şehrine gelir. Bismark’tan kaçmış olan Alman Sosyal Demokratları ile bu şehir sosyalistlerin merkezi gibiydi. Rosa Luxemburg, burada Paul Axelrod, Vera Zassoulich, George Plekhanov gibi ünlü Rus Sosyal Demokratlarıyla tanışır.

Rosa Luxemburg, II. Enternasyonalin en zengin partisi olan SPD nezrinde Babel ve SPD yöneticilerine baş vurarak Rus mültecilere maddi yardım yapılması için etkin olmuştu. Rosa Luxemburg, Lenin’in isteği üzerine, çıkarılmalarına önemli yardımlarının olduğu, Rus göçmenlerinin gazeteleri olan“Zaria” ve “Iskra”’ya yazılar yazmıştı.

Eklemek gerekir ki, Luxemburg, Fransızca ve Almanca’nın yanında Rusça’ya da akıcı bir şekilde hakimdi. Bütün hayatı boyunca, SPD’nin Rusya uzmanıydı. SPD içinde Rusya sorunlarını ondan daha iyi bilen kimse yoktu. Rus ve Alman Sosyal Demokrat partileri arasında pek çok sorunun çözülmesinde yardımcı olmuştu.

Lenin – Rosa Luxemburg ilişkileri ;

Rosa Luxemburg ve Lenin tanışıyorlardı. Karşılıklı saygı ve dostlukları vardı. İlk karşılaşmaları 1901’de Lenin’in o günlerde, yaşamakta olduğu Münih’te olmuştur. O yıllarda Rosa Luxemburg uluslararası Marksist hareket içinde tanınan ve sayılan bir isimdi.

Lenin ve Rosa Luxemburg’un toplu eserlerinde okuduğumuz mektuplarında (Clara Zetkin’in anılarında) yakın ve dost havayı çok açık olarak görürüz. Rosa Luxemburg ile Lenin arasındaki çatışmalar kişisel olmaktan çok uzaktır ve Luxemburg’un önde gelen hasmı Lenin değil, Revizyonistlerdir, SPD’nin orta yolcu yönetimindeki yöneticileridir. 

İlginç olan, Rosa Luxemburg’un Jean Jaures ve Emile Vandervelde ile olan polemikleri hep arka plana atılmış Lenin ile olan polemikleri ön plana çıkarılmıştır. Örneğin ; 1902 Nisan ayında Belçika’daki grevlerle ilgili olarak Vandervelde ile uzunca bir polemik sürdürmüştür. Belçika için önemli olan bu yazışmalar Belçika da bile çok az bilinir. 1899 yılında Rosa Luxemburg, Jores’le Sosyal Demokratların (o dönem Sosyal Demokratlarını kast ediyorum) Burjuva hükümetine üye (bakan) vermeleri üzerine, ilgiyle takip edilen, uzunca süren, ilkesel bir polemik sürdürdü. İlginç olan bu polemik son yıllara kadar Fransızca’ya çevrilmemişti. Yapılan çeviriler de kısmidir. Dediğim gibi, Lenin’le olan polemikleri ise, her dile defalarca çevrilmişti. Rosa Luxemburg’un Bernstein ve Revizyonistlere açtığı önemli savaş üzerinde burjuva tarihçileri susmayı tercih etmiştirler.

Stalin’in sağlığında Komünist dünya’da hakim olan görüş ; Lenin ile Rosa Luxemburg’un görüşleri her karşılaştığında Luxemburg haksızdı. 1955’teSovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresinden sonra bu görüşün değiştiğini görüyoruz. DAC’de Luxemburg’un toplu eserleri evvela iki cilt olarak yayınlandı. Daha sonra beş cilt olarak Almanca eserleri yayına hazırlanıyordu (3. cildinin çıktığını biliyorum). 

Rosa Luxemburg’un yakınları olan Bénédikt Kautsky, Karl Kautsky (Junior) Lenin’le Rosa Luxemburg’un her planda karşıt olduklarını söylerler. Luxemburg’u ve Lenin’i çok iyi tanıyan, çok yakın olan Clara Zetkin’in anılarında bu yolda bir iması olmadığı gibi, tersi sözler vardır.

DAC tarihçilerinden Avusturyalı Arnold Reisberg Paul Levi tarafından yayınlanan Rosa Luxemburg’a atfedilen “La Révolution russe” kitabının anti komünizmin aracı olduğunu ve Lenin ile Rosa Luxemburg’un arasına bir duvar çekmeyi amaçladığını söyler. 

1965 yılında Heidelberg Üniversitesi’nde doktorasını yazan “M. Winkler” 1918’e kadar Luxemburg ile Lenin’in Avrupa’daki sosyalizm ile ilgili sorunlarda tamamen aynı fikirde olduklarını söyler.

Bana uzun uzun cevap yazma nezaketinde bulunan ve Lenin’den Rosa Luxemburg’u eleştiren alıntılar yapan dostlara bir noktayı hatırlatmak istiyorum. Geçen gün konuyu tartıştığım bir dostum, “…Lenin’in 40 ciltten fazla olan “Toplu Eserleri”ndeki yazılarının 2/3’ ü polemiklerinden oluşur…” dedi.

Goşistler”ler Rosa Luxemburg’a sahip çıkarak ona kendi kalıplarını giydirmek, Lenin’den uzaklaştırmak istemişlerdir.

Son yapılan araştırmalarda Rosa Luxemburg’un Lenin’i ve Bolşevikleri bütün kalbiyle desteklediği tarihçilerin ortak kanısıdır. 

Rosa Luxemburg ile Lenin arasındaki tek polemik Ulusal Sorun değildi. Konumuza ve yazıya değinen, görüş bildiren dostlara açıklık getirebilmek için Rosa Luxemburg ve Lenin arasındaki diğer polemiklerden de kısaca söz etmekte yarar olduğunu düşünüyorum.

Partinin Rolü ;

Rosa Luxemburg ile Lenin arasındaki asıl çelişkinin partiye bakışta olduğu bu konudaki uzmanların görüşüdür. İki görüş arasındaki temel fark,devrimci hareketin öncü örgütü kavramı ile ilgilidir.

Bu fark iki farklı sosyal analizden kaynaklanmaktadır. Rosa Luxemburg, döneminin çoğunluk Alman Sosyal Demokrat’ı gibi mücadeleyi proletarya ile burjuvazi arasında görüp dönemin Alman toplumunun diğer katmanlarını analizlerine katmadılar. Toplumu iki uçlu ve siyah – beyaz olarak yorumladılar. Buna bağlı olarak hiçbir zaman proletaryanın devrimci mücadelesinde ittifaklar politikası gündemlerinde olmadı. Luxemburg için böyle bir şey söz konusu olamazdı. Rosa Luxemburg’un terminolojisinde uzlaşma kavramı da görülmez.

Lenin’e göre (ki, Marx’ta aynı şeyi görürüz); bizatihi uzlaşma kötü bir şey değildir. İşçi sınıfı hareketine devrim yolunda getireceği sonuca bağlı olarak İyi olan – kötü olan uzlaşma da vardır. Georges Lukacs , “Geschichte und Klassenbewußtsein (1923)” kitabında yaptığı analizde Luxemburg’un örgütlenme konusunda bu eksikliğini, aslında örgüt konusuna gerekli önemi vermediğini dile getirir. Gilbert Badia’da bu pozisyonun açıklamasını buluruz ; Badia, bu politik pozisyonu Luxemburg’un üyesi ve içinde savaştığı örgüte, SPD’ye (belli oranda II. Enternasyonal’e) bağlar. SPD içinde Parti sözcüğü bir fetişizm haline gelmişti. Ama, bu partiye hakim olan sendikacıların etkisinde, devrim düşüncesini ikinci plana atmış, her şeyi seçim ile çözmeyi ve çok oy almaya yönelik, beklemeci düşünce, bu düşüncenin en güçlü üyesi olan SPD üstünden II. Enternasyonale de hakim olması Luxemburg’u derin bir umutsuzluğa ve hayal kırıklığına itiyordu. Buna karşılık Rosa Luxemburg umutlarını “yığınlara” bağlıyordu, “yığınlara” dayanmayı gereksiyordu . Luxemburg, partiye karşı, parti yönetimine karşı da savaşıyordu. O Parti yönetimi, Engels’in yazılarını tahrif edenBernstein’in sahtekarlıklarını düzeltmek isteyen Engels’in düzeltmelerini yayınlamadı 

Belli oranda Rosa Luxemburg “yığınları” fetişistleştiriyordu. 

Lenin ise bütün stratejisini parti üzerine kurmuştu.

Tarım Sorunu ;

Bilindiği gibi, Bolşevikler toprağı köylüye verdiler. Bu onların aldığı ilk karar, yayınladıkları ilk kararname idi. Rosa Luxemburg’a göre, Bolşevikler hata yapıyorlardı, ilerisi için aşılamayacak bir engel oluşturuyorlardı. Rosa Luxemburg, Rus Sosyal demokrat İşçi Partisi’nin Londra’da yapılan 1907 kongresinde, köylü sınıfının devrimci olmadığını, köylülerin toprağı işleyecek olanakları olmadığını, sadece işçi sınıfının devrimin motor gücü olabileceğini iddia etmişti. Toprak konusunda, gelişmeler Rosa Luxemburg’u haklı çıkardı. Sovyetler birliğinde 1929’da uyguladığı sosyalizasyon (kolektifleştirme) başladığı zaman köylüler direndiler ve sonuç felaket oldu. Üretim çok düştü, Rusya’da açlık başladı. 

İlginç’tir, Demokratik Alman Cumhuriyetinde 1945 yılında toprağı özel kişilere dağıtılmasından sonra, 1960 – 62 yıllarında, koşullar çok değişik olmasına rağmen, kolektifleştirme sürecinde, daha düşük düzeyde olsa bile, aynı fenomen görüldü.

Kurucu meclis, Demokrasi ve Diktatorya sorunu;

Hatırlatmak için söyleyeli ; Rusya’da bir Kurucu Meclis (constituante) ve Sovyetler vardı. Bolşevikler, halkı temsil etme niteliğini kaybettiğini ileri sürerek Kurucu Meclisi çalıştırmadılar. Ama sorun bundan da ileriydi. Yapılan seçim serbest bir seçim değildi. Rosa Luxemburg, basın özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, söz özgürlüğü, ifade özgürlüğü olmadan özgür bir seçim yapılamayacağını söyledi. Ve bilinen meşhur cümlesi sık sık tekrar edilir ; “…Freiheit ist immer Freiheit des anders Denkenden…” Rosa Luxemburg’un bu sözü, onun pek çok kişi tarafından özgürlüğün şampiyonu gibi gösterilmesine gerekçe olmuştur.

Kautsky, “… Demokrasi veya diktatörlük, bu ikisi birlikte olamazlar…” demişti.

Rosa Luxemburg ise “Proletarya diktatörlüğü, sosyalist demokrasidir… diyordu. Rosa Luxemburg’a göre bu diktatörlük bir sınıf tarafında, geniş bir yığın tarafından kullanılmalıydı. Bir avuç devrimci tarafından değil. Rosa Luxemburg, işçi sınıfının mücadelesi süresinde hakim sınıflara, karşı devrimcilere karşı her türlü direnişin kullanılması gerektiğini söylüyordu. Rosa Luxemburg’un düşüncelerini ondan mealen yapacağımız bir alıntı ile daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum ; “…. Bir düzine işçi sınıfı partisi seçkininin, şefinin veya yöneticinin büyük bir enerji, idealizm ile zaman zaman yapacağı toplantılarında alkışlar içinde, oy birliği ile aldıracağı kararlar diktatörlüktür. İşçi sınıfı diktatörlüğü değil…” 

Rosa Luxemburg, özgürlüğü işçi sınıfı içinde ve işçi sınıfı için istiyordu. Burjuvazi için değil.

Basın Özgürlüğü konusuna gelince ;

Basın’a tam bir özgürlük isteyen Rosa Luxemburg’un bu konudaki tutumu da, benzer konulardaki tavırlarıyla uyum halindeydi kanısındayım.

Almanya’da Kasım Devrimi sürecinde Spartakistler gazeteleri Rote Fahne”yi bastırmakta oldukları matbaadan atılırlar. Bütün aramalarına rağmen gazetelerini ve bildirilerini bastıracak bir matbaa bulamazlar ve Spartakistlerin liderlerinden olan Hermann Duncker, 09. Kasım günü, Berliner Lokal- Anzeiger gazetesini işgal ederek gazetelerini bastırır. Bu eylem Rosa Luxemburg’un tasvibini görecektir.

O dönemde başbakan olan Sosyal Demokrat Ebert’in girişimiyle basın olanakları ellerinden alınan Spartakistlerin birkaç kez Sosyal DemokratlarınVorwärts gazetesini işgal etmeleri gazetelerini ve bildirilerine burada basmalarına Rosa Luxemburg karşı çıkmamıştır.

Gilbert Badia, 14 Ocak 1974’te Brüksel’de “Cercle d’education Populaire”in düzenlediği ve o konferanstan aklımda kaldığı kadar, Rosa Luxemburg’un bu görüşünü hiçbir yayınlanmış yazısında “sadece işçi sınıfı hareketi içinde ve sadece işçi sınıfı hareketi için olduğunu yazmamıştır” demişti. Ancak, Badia, konferansın soru cevap bölümünde, sorulan bir soru üzerine Luxemburg’un tüm eserlerinde bu düşünceyi gördüğümüzü ve “muhalefetin demir bir yumrukla kırılması lazımdır” sözcüğünün de onun olduğunu söylemişti. 

Luxemburg bu özgürlükçü tavrının kaynağı, daha evvel sözünü ettiğim, “La Révolution russe” kitapçığına dönmek istiyorum. Bu kitapçığa asıl teşkil eden “notlar” Rosa Luxemburg’un bir okul defterine yazmış olduğu notlardan oluşmaktadır. Kitap, Luxemburg’un ölümünden sonra yayınlanmış, Luxemburg’un kontrolünden geçmemiş ve dostları tarafından ret edilmiştir.

Rosa Luxemburg’un yazdığı Spartakistlerin programında da, muzaffer proletarya tarafından burjuvazinin her türlü direncinin kırılacağı ifade edilmişti.

Ulusal Sorun ;

Konuyu tartışabilmek için hatırlayalım ; Rosa Luxemburg, Bolşeviklerin aldığı “ulusların kaderini tayin hakkını her koşulda kullanabilecekleri” kararını almalarının gerekçelerini “anladığını” söylüyor ama eleştiriyordu. Lenin ile Luxemburg arasındaki bu farklı bakış ideolojik olmaktan ziyade taktikseldir. Rosa Luxemburg, “Böyle bir karar almadan evvel, bunun işçi sınıfı mücadelesine getireceği etkiyi düşünmek gerek” diyor ve örnek olarak kendi ülkesini gösteriyordu. Polonya’da kurulacak bağımsız bir devlet, kapitalistler arasında yer alacaktı ve bu işçi sınıfının mücadelesi lehine olmayacaktı. Rosa Luxemburg, Polonya’nın işçi sınıfı hareketinin sosyalizm yolundaki hareketin dışında kalmasını kesinlikle düşünmüyordu.

Konuyla ilgili olması gereği ekleyeyim ; Marx, 1878’de, malubiyetin Çarlık Rusya’sında sosyal çalkantılar yaratacağı beklentisiyle Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü savunur. 1899 daki Girit Ayaklanması’nda, Rosa Luxemburg, işçi sınıfı hareketine katkısı olacağı inancıyla Giritlilerin yanını tutar. Lenin Ukrayna’da Denik Ordularına karşı savaşan (ve belki böylece Kızıl Ordu’nun kazanmasını sağlayan) özgürlükçü / Anarşist Makhnovist Hareketi’ni, Ukrayna’nın böyle bir savaşı kaldıramayacağı, kaosa sürükleneceği gerekçesiyle eleştirmişti.

Stalin döneminde Ulusal Soruna yaklaşım ise çok değişik olur. Bu konuda Kırım Tatarlarını, Sultan Galiyef olaylarını hatırlamak Sovyetlerde ulusların kaderini tayin hakkı ilkesinin “nereye” “ne” katkısı olacağı dikkate alınarak uygulandığını görüyoruz. 

Tartışmaları izlediğimiz o dönemde “Ulusal Sorun”u bu gün anladığımız gibi algılanmadığına da işaret etmek gerek. Olay ilk kez “Jacobin”lerin 93 kararnamesi ile gündeme gelmiştir. “Jacobin”ler bir kararname ile Fransızca’yı bütün Fransa’nın resmi dili olarak ilan etmişlerdi.

Sosyalistlerin 19. yüzyılda nasıl baktıklarını ve bakışın nasıl geliştiğini yazımda anlattım burada tekrar etmeyeceğim. Yazımı bitirmek için hatırlatacağım görüş, Rosa Luxemburg, Polonya’nın kültürel bağımsızlığı için sonuna kadar savaştığı, Polonya proletaryasının ilk görevinin sosyalizmi kurulması için mücadele etmesi gerektiği ve bunu Rusya proletaryası ile birlikte, yapmasının gerekliliği idi.

Hochdahl - Ekim 2009

1.http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=3827 
2 Emile Wandervelde ; hukuk okudu 1886' da Belçikalı İşçi Partisi (Parti Ouvrier Belge, POB)' ye üye oldu. 1894' te Belçika Parlamentosu' na sosyaldemokrat milletvekili olarak katıldı. 1900 yılında İkinci Sosyalist Enternasyonal'ın Başkanı seçildi. 1916'dan 1917'ye kadar Devlet Bakanı, 1917'den 1918'e kadar Milli Savunma Bakanı, 1918'den 1921'e kadar Adalet Bakanı, 1925'ten 1927'ye kadar Dışişleri Bakanı ve 1936'dan 1937'ye kadar Sağlık Bakanı oldu. 1928'de Belçika İşçi Partisi’nin nin başlığını üstlendi ve ölümüne dek 1938 yılında parti lideri kaldı. 
3 Alexandre Millerand ; 1885 yılında Milletvekili seçildi (sosyalist) 1899’da Waldeck-Rousseau hükümetine bakan olarak girdi.
4 Telefon konuşmamızda, Rosa Luxemburg Vakfı’ndan Murat Çakır telefon konuşmamızda son dönemde mektuplarının da katılmasıyla tüm eserlerinin 12 cilde çıktığını söyledi. 
5 Arnold Reisberg ; (1904 – 1980) Eğitimini ve doktorasını Viyana Üniversitesinde tamamladı. 1923 yılında Avusturya Komünist gençlik kuruluşuna, 1924 yılında parti’ye üye oldu. Uzun yıllar boyu ders verdiği “Marksist Akşam Okulu’nun” (Marxistischen Abendschule – MASCH) kurucularındandır.
1934 yılında Partiden uzaklaştırıldı. 934 – 54 yılları arasında Stalin’in temizleme hareketlerinin kurbanı olarak defalarca hapis ve sürgün yaşadı.
Serbest bırakılmasından sonra Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin önerdiği, Merkez Komitesi nezrindeki “Instituts für Marxismus-Leninismus”da görevi kabul etti. Çalışmaları arasında Lenin biyografisi çok ünlüdür. DAC’nin “Altın Hizmet Madalyasıé”aldı. En önde gelen II. Enternasyonal uzmanlarındandır.
6 Murat Çakır, Paul Levi’nin çıkardığı kitapla ilgili yeni bulgulara ulaşıldığını ve bu konuda yapılan yayınları yollayacağını söyledi. Kendisinin de bu araştırmalarla ilgili bir yazı yazdığını hatırlıyorum.
7 Socitéé Wilhelminienne ; 1890 – 1914 yılları. Alman imparatorluğunun kurulduğu, endüstrinin başladığı, ekonominin parladığı, toplumun köklü değişime uğradığı, sosyal sınıfların çok açık olarak belli olmaya başladığı,. Alman edebiyatında, özellikle Heinrich Mana romanlarında çokça işlene dönem
8 Geor Luk1àcs ; (1885 – 1971) Macar Marksist filozof ve sosyolog. Marx Weber’in asistanlığını yaptı. 1917’de Macar Komünist partisine üye oldu. Macar ayaklanmasından sonra Avusturya’ya, Berlin’e ve Moskova’ya sığındı. 1933 yılında Macaristan’a geri döndü ve Prof olarak Üniversite’de ders verdi. Kültür bakanlığı yaptı. Budapeşte ayaklanmasında Romanya’ya sığındı. 1957 yılında Macaristan’a geri döndü. 1923 yılında yazdığı Geschichte und Klassenbewußtsein en ünlü eseridir.
9 Eğer yanılmıyorsam benzer bir olayı Gorbaçhov da yaşadı. 
10 Engels’in son çalışması, Marx’ın 1848 devrimiyle ilgili olarak yazdığı (die Klassenkämf in Frankreich 1848 bis 1850) kitabına yazdığı “Einleitung” tu. Bu giriş yazısı, Marksist stratejiyle ilgili bir belgeydi. Dostlarının, askeri konulardaki üstün bilgisi yüzünden “General” dedikleri (ilginçtir o devirde sosyalistlerin büyük bir kemsinin bir de lakabı vardı. Örneğin Marx’a, koyu renk teninden galat, Kuzey Afrikalı Araplara verilen isim olan “Maure - Arap” derlerdi ) Engels, bu önsözde eski barikat taktiğinin gelişen şehircilik ve silahlar yüzünden etkinliğini yitirdiğini, işçi sınıfının legal olanakları da kullanarak, daha uzun sürede, daha iyi eğitilerek yığınlar halinde mücadeleye sokulmasının gerektiğini anlatıyordu.
Bir devrim stratejisini veren bu yazıyı, baskılara gerekçe olacağı endişesiyle SPD yönetimi Marksist tarih kavramının bir revizyonu haline getirdi. Engels’in yazdığı asıl metin gizli tutularak, “Engels’in vasiyeti” olarak adlandırdıkları bu dokümanı onun haberi ve rızası olmadan, revizyonizmin değirmenine su taşıyacak şekilde değiştirerek yayınladılar.
Engels, 1 Nisan 1895 tarihli, Kautsky’ye yazdığı mektubunda kendi asıl önsözünün ilk çıkacak olan Neue Zeit’te, değiştirilmiş şekliyle karşılaştırmalı olarak yayınlanmasını istiyordu. 3 Nisan 1895 tarihli Paul Lafargue’a yazdığı mektubunda da, bu oyunun kendisine Liebknecht’in oynadığını (ki daha sonra oyunun kahramanı ortaya çıkacaktır), memnuniyetsizliğini ifade ediyor ve gerçek yazının NZ’in ilk sayısında yayınlanacağını söylüyordu. 5 Ağustos 1895’te, Engels öldüğünde, düzeltme yayınlanmamıştı.
1924’te Riazonov’un bulacağı orijinal önsözün 1925’te ilk kez yayınlanmasından sonra, Bernstein sahtekarlığını itiraf etmek zorunda kalacaktır.
11 1960 yılında Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde aynı şema uygulandığında aynı felaket olmadı ama, yine de üretimde küçük bir düşme görüldü. Fazla olarak DAC köylüsünün tarım aletleri ve bilgisi vardı.
12 “…Özgürlük daima sizin gibi düşünmeyenlerin özgürlüğüdür…”
13 Aradan geçen yılları düşünerek ve o zaman aldığım notların şimdi elimde olmadığını düşünerek “aklımda kaldığı kadar” notuna dikkatinizi bir kere daha çekmek isterim.
14 Yanlış izlenim vermemek için söylemeyi gereksiyorum. Burada ne Sovyet uygulamalarını savunuyorum, ne de Sultan Galiyev’in tezlerinin doğruluğunu. Sadece yaşanan olayları hatırlatıp, yaşananlarla söylenenlerin ilişkisine dikkatleri çekmek istiyorum.