Yükselen sol hareketi, günahıyla sevabıyla yeni baştan irdelemek


Gönderen Ataman Aksoyek
 - 08/07/2008 12:35:19 (618 okunma)
Ataman Aksoyek


Yükselen sol hareketi, günahıyla sevabıyla yeni baştan irdelemek
Eski bir dost’umdan aldığım mektubu sizlerle paylaşıyorum. Dost’umla politik olarak aynı örgütlerde olmadık. Ben “Yürüyüş”üme devam ederken o “İlerledi” durdu. Dost’umla “dalaştığımız” zamanlar odu ama, “dalaşmalarımız” hiçbir zaman kişisel olmadığından ve karşılıklı saygıya dayandığından dostluğumuz sürdü geldi.

Dostumun yazdıklarına katıldığımı söylemem gereksiz. Onun kalemi benden güçlü olduğundan sözü ona bıraktım.

İyi okumalar dikerim.

Ataman Aksöyek


Sevgili Dost,

Bana gönderdiğin ”Ilayhatük Nazo Misar”in* yazısı için tekrar teşekkür ederim. Gecikmiş yanıtımı bağışla, bildiğin gibi, hastaneye yatmak zorunda olduğum için ancak şimdi gönderiyorum bu yazıyı.

Beni sürekli olarak yazı yazmaya yüreklendiriyor, bazen de böylesi metinler göndererek kışkırtıyorsun. Ama geçen gün sana ilk karalamalarımdan bir kaç satır okudum. „Aman“ dedin, „sert kavramlar kullanma. Yoksa ’bunlar eski mavallar’ diye kimse okumaz.“ Ne demişim? „... değerleri(mizi) çamurla sıvamaya kalkıyorlar“ demişim. Şimdi dönek solcular, yeni liberaller, her türlü kamptan silah, pardon, kalemşorlar genel olarak sola,özel olarak da 68 sonrası Türkiye soluna saldırırken her türlü dili kullanmak özgürlüğüne sahipler. Deli danalar gibi solda neye rastlarlarsa ona çatmakta serbestler. Ama ben solun -kendi anladığım Marksist solun- kavram ve değerlerini korumaya kalktığım zaman çok dikkatli olmak zorundayım. Mahcup bir şekilde „Siz haklısınız ama izin verirseniz...“, Özür dileriz; söylediklerimizin, yaptıklarımızın tümü yanlıştı ama...“gibi mahcup, ezik,bir dil kullanmak zorundayım. İşte sonunda bu noktaya mı geldik? Benimse ne özür dilemeye niyetim var, ne yaptığım, yapılan yanlışların utanç ve üzüntüsü içinde dönek solcuların, liberallerin kavramlarını kullanarak kendimi ifade etmeye. Şimdi gelelim asıl konumuza:

Söz konusu yazıyı okudum, çok aydınlandım, ayrıca aşırı duygulandım. Gönderdiğin ikinci yazıdaki röportajdan öğrendim, bu genç adam senaryo yazıyormuş. Doğru. Bence o senaryo yazmaya devam etsin...

Zaten solun sorunu hep bu olageldi. Biz, nihai hedefler söz konusu olduğunda hep güzel, doğru, insandan yana hedefler gösterdik. Ama ne yazık ki, ne bu hedeflerin içeriğini, ne de onlara giden yolları anlaşılır biçimde ifade edebildik. Bu yüzden sağ, bu belgilerin içini kendi içerikleriyle doldurmakta ya da çarpıtıp karalamakta hiç zorlanmadı. İşte bugün de bir ince zekalı çıkıp, “tam bağımsızlık” belgisini, sanki yedi düvelden kopup dünya yüzünde tüm sınırlarını dışa kapatmış, içine girilmez, çıkılmaz bir ülke özlemi kastedilmiş gibi çarpıtıyor. Tam bağımsızlık, tam barbarlıkmış... Bu senaryo yazarı, bizim “NATO’ya, ikili anlaşmalara hayır!” belgimizi de aynı biçimde yorumlayıp, “bunlar devletler arası her türlü ilişkiye karşıydılar. Dolayısıyla asıl amaçları Türkiye’yi tüm dünya yüzünde dostsuz, yandaşsız, herkese düşman bir ülke olarak yalnız bırakmaktı” demezse şaşarım.

Senaristimizin sanki son derecede homojen bir hareketmiş gibi bahsettiği 68 hareketi içinde kuşkusuz, kendisini öyle ifade etmese de milliyetçiliğe yakın olan çevreler, “ulusal bağımsızlık”, “yurtseverlik” gibi kavramları Marksist içerikle anlamakta zorluk çekenler, “anti emperyalizm”i Batılı tüm halklardan nefret etmek gibi yorumlayan unsurlar da vardı. Bunlara, Marksist devrimciliği köylü isyanlarıyla karıştıranları, macera severleri, devrimci mücadeleyi hırsız-polis oyunu gibi algılayanları, Lenin’den alıntıları Kuran suresi gibi ezberleyenleri, (daha da sayabilirim) de katalım. Bu dönemde yükselen sol hareketi, günahıyla sevabıyla yeni baştan, soğuk kanlılıkla irdelemek gerektiğini de tartışmayalım. Bu irdeleme sadece solun tekelinde olmamakla birlikte, en başta solun kendisi bu işi çoktan yapmış olmalıydı. Ne yazık ki, sol, bir çok alanda olduğu gibi bu alanda da sınıfta kaldığı için alan Ilayhatük Nazo Misar’lara kalıyor. Böyle birileri çıkıp tüm bu dönemi, tarihsel, toplumsal, politik ortamından soyutlayarak, gençliğin o zamana dek miras olarak devraldığı kültürü, hakim sınıfların, içinde ajan-provokatörlere kadar her yöntemi uygulamaktan geri kalmadığı anti-komünist etkinlikleri, Dev-Genç değil, daha da öncesi, Fikir Kulüpleri Federasyonu’ndan uzanan olaylar zincirini göz önünde bulundurmaksızın irdeleme yoluna gidebiliyor. Dahası, bu dönemde kendisini emekçi halkının kurtuluşuna adadığını söyleyen, bu nedenle de hakim sınıfın idam ettiği, ama yok edemediği, halkın belleğinden silemediği, aksine istemeden mitleştirdiği bir gence de milliyetçi damgası vurmaktan çekinmiyor. İnce düşünülmüş bir taktik. Deniz’ler için çok şey söylenebilir, söylenmelidir de. Yolları olasıya eleştirilebilir. Eleştirilmelidir de. Bunların hiç biri onların Türkiye sol hareketine kazılmış adlarını kirletmez, mitleşmiş kişiliklerine gölge düşürmez. Olsa olsa Türkiye solunu geçmişin hataları, çocukluk hastalıkları üzerine uyarır. Ama o mite son vermek için uygulanabilecek en ince taktik Deniz Gezmiş’i, o tarihi bilmeyenlere “milliyetçi” diye tanıtmak ve giderek damgalamak olabilir. Yapılmak istenen de sanırım bundan başka bir şey değil.

Senaristimiz “Bizim 68´in Amerikan karşıtlığı da ulusalcı sebeplerleydi, sonradan Vietnam falan da ek bahane olarak üstüne kondu.” buyurmuş. Ona göre, ABD’deki ırk ayırımından haberimiz yoktu, Güney Afrika’daki Apartheit rejimi bizi alakadar etmiyordu. Vietnam ek bahanesiyle milliyetçiliğin ve kendimize göre uyduruk bicimde yorumladığımız Kemalizm’in bayrağını yükselttik. Zaten Vietnam bağımsızlık hareketi de milliyetçi değil miydi? Anti-Apartheit siyah ırkçılığı yapmıyor muydu? Dişlerinden kan damlayan sözde devrimci, aslen darbeci diktatör Castro Küba halkını ezmiyor muydu? Che, burjuva sınıfından gelme bir maceracı değil miydi? Çoğu ABD kaynaklı bu çarpıtmaları, tepetaklak yorumları uzatıp gidebiliriz. Sanırım bu liberaller olay, olgu ve düşünceleri ne denli tepetaklak ederlerse, o denli orijinal fikirler ortaya attıklarını, o denli özgür düşünceye yaklaştıklarını sanıyorlar.

Kim, Kim İçin Ne istiyor?

Sol bir yenilgi döneminden geçiyor. Yenilmek zor iştir. Böylesi dönemlerde yenilenler arasından sayılamayacak kadar yılgın, pişman, dönek çıkması da normaldir. „Hayatımı boşuna harcamışım“, „yıllarımı bir hiç için feda ettim“, „biz aslında yanlış yoldaymışız, şimdi anlıyorum“, “bunlar bizi hep aldatmışlar“ v.b. feryatlar ortalığı saracaktır. Nitekim özellikle 80’li yıllardan sonra sardı da. Ama belirleyici olan bu değildir. Yenenlerin toplumsal adaletsizlik ve sömürü düzeni sola ister istemez yeni kan kazandıracaktır. Onun için yenenler kazandıkları zaferin geçici bir politik dönemle sınırlı olduğunu bilirler. Salt askersel darbelerle, idam sehpaları, hapishaneler, işkence odalarında kazanılan zaferlerle yığınları sonsuza dek yenik tutmanın olanaksızlığı tarihte kaç kez ispatlanmıştır. Yenenler bu nedenle mücadeleye devam etmek zorundadırlar. Bu mücadelenin uzun vadede en etkin olanı da kuşkusuz ideolojik alanda sürdürülendir. Ancak ve ancak bu alandaki kazanımlarla politik yengilerini daha da sağlamlaştırmak ve ne yenilenlerin, ne de onların ardından gelecek nesillerin bir daha hiç ayağa kalkamamasını sağlamak olanağı vardır. Burada yapılacak en etkin iş, yenilenin düşünsel ve duygusal alanda tutunabileceği tüm dalları nihai olarak kesmek, kurutmaktır. Yenik düşenlerin tarihini karalamak, gurur duyduğu değerleri çamurla sıvamak, inancını, hedeflerini ifade ettiği tüm kavramların içini boşaltmak, ya da bu kavramları asıl içeriklerine yabancılaştırmak ve böylece sola inanmışları ve ilerde sola eğilimli olabilecek çevreleri şaşkına çevirmek... Nihai zafere ulaşmanın asıl yöntemi budur işte.

Burada artık sadece sola doğrudan saldırı söz konusu değildir. Daha dolaylı yöntemleri devreye sokmak, geniş yığınların tepkisini çekecek sert yöntemlerden uzaklaşmak, saldırıyı daha geniş alanlara yaymak, daha da sinsileştirmek gerekmektedir. Hakim sınıflar adına bu saldırıyı düzenleyenler de ya yenik solcular arasından derlenecektir ya da solun kavramlarını kullanarak onları ustaca sulandıran, bulanıklaştıran, asıl özünden uzaklaştırarak başka içeriklerle dolduran sözde özgürlükçü, demokrat ve liberal çevrelerden. Nitekim Türkiye’de de „kahrolsun komünizm“ dönemi artık geçti. „Yaşasın demokrasi ve özgürlük“ dönemi başladı. Genelinde bu belgiye itiraz edecek kimse olabilir mi? Ancak bu demokrasi ve özgürlüğün kim için istendiği giderek belirsizleşiyor. Herkes demokrasi istiyor. Ama bundan kim neyi kastediyor? Demokrasiden kimileri salt parlamenter çoğunluğu anlıyor. Demokrasi isterken salt çoğunluğun istem ve çıkarlarına uygun bir yönetimi, yani aslında bir çeşit „çoğunluğun diktatörlüğü“nü istiyorlar. Bir başkaları, çoğunluğa karşı azınlık haklarının da korunduğu, herkesin söz sahibi olduğu bir düzeni kastediyor. Ama kimin çoğunluk, kimin azınlık olduğunu tarif edemiyor. İşin sınıfsal özünden bahsedenlerse yok denecek kadar azaldı. Onlara da “beton kafalı”, “dinozor” muamelesi yapılıyor. Köleci antik Yunan’da da demokrasi vardı. Kimin için?

Reformlar alkışlanıyor ama „reform“ kavramı daha iyiye ve güzele doğru değişimi ifade etmekten uzaklaşıyor. Politik içeriği boşalıyor, sözlükteki anlamına, „yeniden biçimlendirme“ye dönüşüyor. Reformlar, yani yeniden biçimlendirmeler gerçekleştiriliyor ama yeni olanın kime yaradığını sorgulamak giderek zorlaşıyor. Eski solculardan kimileri artık sınıf kavramının yeni baştan gözden geçirilmesi gerektiği, işçi sınıfının ortadan kalktığı savıyla emekçi yığınlarla hakim sınıflar arasındaki sınırları sulandırıyorlar. Haklı bir savla yola çıkıp, yanlış sonuçlara varıyorlar. Kimisi, ülkeye daha çok demokrasi ve özgürlük getireceği iddiasıyla AKP’ye oy avcılığı yapıyor. AKP içinde yuvalanmış olan tarikatları, onların demokrasi ve özgürlüğü tümüyle ortadan kaldıracak bir şeriat düzeni kurmak sevdasını gözlerden gizliyor. Koşulsuz Avrupa Birliği’ne girme şampiyonluğu yapanlar da, yığınları bu sayede demokratik özgürlüklere kavuşacakları sevdasına kaptırmaya çalışıyor. AB’de her iki cephede, emekçi yığınların ve uluslararası sermayenin cephesinde olan bitenler de görmezden geliniyor.

Aslında bu yaklaşımlarda şaşılacak bir yan yok. Çünkü asıl sorun, dünyaya nereden baktığında, kimden yana tavır aldığında yatıyor. Bence, bu senariste ve onun gibilere sorulacak tek soru var:

Sen, kimin tarafında durarak, kim için bu demokrasi ve özgürlük türküsünü söylüyorsun?”

Biz ezilenden, horlanan ve sömürülenden yanaydık. Ve bu düzeni yaratan her şeye, aklımız yettiğince, edindiğimiz politik miras yanı sıra kendi bilgi ve deneylerimiz çerçevesinde karşı çıkmaya çalışıyorduk. Tekrar ediyorum: Doğrusuyla, yanlışıyla sarsılmaz yerimiz işçiden, emekçi halktan, ezilen ve sömürülenden yanaydı. İstediğimiz demokrasi ve özgürlük de onlar içindi. Şimdi sen kimin için özgürlükten bahsediyorsun? Emperyalist odaklı sermayenin ülkede özgürce her şeyi, yer altı ve yerüstü zenginliklerini, karlı çalışan kamu kuruluşlarını v.b. yok bahasına “babalar gibi satanlardan”satın alma özgürlüğü mü seni istediğin? (Hadi hemen bana milliyetçi damgası vursunlar!) Vicdan ve din özgürlüğü sağlama feryatlarıyla laik cumhuriyeti “İslam cumhuriyeti” haline getirip şeriat yasalarıyla yönetme sevdasında olanların; yani bugün karılarının başına çarşaf geçiren, aslında yakında tüm ülkenin başını çarşafa dolamaya hazırlananların özgürlüğünü mü savunuyorsun? Politikada şeffaflık, dürüstlük iddiasıyla gelip, ülkenin ekonomisini dinsel örgütlerin pazarı haline getirenlerin, devletin olanaklarıyla tarikatların “ticari çiftlikler” kurmasını sağlamaya çalışanların, milyarder Müslüman işadamları yaratanların özgürlüğü mü senin savunmaya çalıştığın?

Geçen günlerde milli takım çeyrek finallere çıktı diye Taksim alanını dolduran on binlerce insanın özgürlüğüne karşın, 1 Mayıs’ın orada kutlanmasını yasaklayanların özgürlüğünden mi söz ediyoruz? Traktörüne mazot koyamayan çiftçinin, tersanelerde yaşamlarını yitiren işçilerin, büyük sermayenin yarattığı çevre kirliliğiyle toprakları heba olan köylülerin özgürlüğü ve eşit haklılığı mı istediğin, yoksa bu ortamı yaratan ve ondan dev kazançlar elde edenlerin özgürlüğü mü? Bu bağlamda sayısız soru sıralayabilirim. Ama bu işi, henüz politik bilinci olmasa bile, içi insan sevgisiyle dolu olan, çevresine gören gözlerle bakmasını bilen, sağ duyu sahibi genç insanlara bırakıyorum. 

Bu tür senaristler - eğer bilinçli olarak belli bir hedef peşinde koşmuyorlarsa - emperyalizmin ideologlarının ve propagandacılarının yarattığı bulanık sularda körlemesine yüzüyorlar ve ne tarafa doğru gittiklerini bilmiyorlar. Özgürlük ve demokrasiden bahsediyorlar ama emekçi yığınların çıkarları doğrultusunda tarifi yapılmamış demokrasinin salt bir azınlığın demokrasisi olduğunu; sınıfsal konumlarından soyutlanmış özgürlüğün, bugün zaten ezmek, sömürmek, yığınları aldatmak özgürlüğüne sahip olanlara daha fazla, sömürmek, daha fazla ezmek ve aldatmak özgürlüğü sağlamaya yaradığını anlayamıyorlar. Emperyalizmin beyin yıkama mekanizmalarında üretilen fikirlerle zihinleri bulanan, gözleri şaşılaşan bu tür senaristler, özü belirlenmemiş özgürlük ve demokrasi martavallarının ne işe yaradığını görmek için bir kez daha ABD’nin demokrasi ve özgürlük getirdiği komşu Irak’a baksınlar: Irak toprakları işgal edildi. Tüm ülke harabeye çevrildi. Kültürel değerler yağmalandı. Irak halkı birbirine düşman kamplara ayrıştırıldı. Ülkenin neredeyse tüm entelektüelleri katledildi. Fakirler daha da fakirleşti. Ama Irak’a demokrasi ve özgürlük geldi: Petrol tekellerinin ülke petrolünü pervasızca yağmalama özgürlüğü. Büyük ABD inşaat tekellerinin ABD bombalarıyla yıkılmış ülkeyi yeni baştan kurma bahanesiyle milyarlarca doları kasalarına hortumlama özgürlüğü. Tabii bu arada ABD silah tekelleri de daha fazla silah ve cephane satma özgürlüğü kazandılar. Irak’ı işgal eden ABD askerlerinin yemesini, içmesini, giyinmesini, her türlü teçhizatını sağlayan şirketler de daha büyük özgürlüklere sahip oldu. Bu liste daha da uzayıp gider...

Bunlar, sınıfsal bakış açısından dünyaya bakamadıkları, ya da bu bağlamda miyop oldukları için hayranı oldukları Batı demokrasilerinin de gerçekliğini kavramaktan acizler. Parmakla gösterdikleri Avrupa ülkelerindeki demokrasilerin ve bu ülkelerdeki kişilik haklarının sadece hakim çevrelerin kendi çıkarlarına göre, her dönem yeni baştan çizdiği ideolojik – politik – ekonomik - sosyal sınırlar içinde geçerli olduğunu göremiyorlar. Söz gelişi, hayranı oldukları Alman demokrasisinde, devletin kendini tehlikede hissettiği dönemlerde, örneğin Nobel ödülü sahibi Heinrich Böll gibi bir aydını evine hapsetmekten, genç solcuları önce provokasyonlarla kışkırtarak teröre bulaştırıp, sonra da hapislerde, sokak ortalarında katletmekten çekinmediğini bilmiyorlar. Burada da çeyrek finallerde yüz binler sokaklara döküldü. Konvoylar oluşturan binlerce otomobilin korna sesleri gece yarılarına dek pencere camlarını titretti. Bayraklar, ulusal formalar, sevinç çığlıkları sabahlara dek meydanları doldurdu. Ve bütün bunlar günlük kıyafetleri içindeki polislerin, „çatışma yatıştırıcı timler“in anlayış dolu, gülümseyen bakışları arasında oldu bitti. Sıradan günlük basının olumlu yorumlarını, candan alkışlarını da aldı. Yaşasın özgürlük! Ne var ki, bundan bir süre önce Almanya’da gerçekleştirilen G-8 ülkelerinin Zirve toplantısını protesto etmeye gidenler, devletin başka bir yüzüyle karşılaşmıştı. Özel zırhlı araçlarla, tazyikli su fışkırtan arazözlerle, göz yaşartıcı bombalar, makineli tüfeklerle donatılmış hazır birlikler, keskin nişancılar kuşattı göstericileri. Geniş alanlar dikenli tellerle çevrildi. Bizim demokrasi ve özgürlük havarileri gitsinler de, insanların yoğun yaşadığı bölgelerde atom reaktörlerine karşı çıkan ya da çevre yerleşim yerlerini yaşanmaz hale getiren havaalanı genişletme çalışmalarını protesto eden vatandaş girişimlerine sorsunlar oradaki demokrasiyi.

Bunlar, Türkiye’ye demokrasi bağışlayacağı hayalini kurdukları Avrupa Birliği’nde olan bitenlere de, bu ülkelerde yaşayan emekçi yığınların değil, uluslararası tekellerin, dev sermaye çevrelerinin açısından bakmaktan kurtulamıyorlar. Avrupa Birliği’nin tüm özgürlük ve demokrasi şemasını, uluslararası sermayenin çıkarları temelinde giderek bu ülkelere dayatılan neo-liberal politikaların belirlediğini göremiyorlar. Parlamentoları dolduran millet vekillerinin çok büyük bir çoğunluğunun artık milletin vekili değil, çeşitli sermaye çevrelerinin lobilerinin sözcüleri olduğunu ya bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar.

AB ülkelerinde de kamu yararlı kuruluşlar özelleştirilerek dev sermaye çevrelerine peşkeş çekiliyor. Halkın savaş sonrası, on yıllar boyu ödediği vergilerle altyapıları kurulan ya da modernleştirilen kuruluşlar, sınır tanımaz hale gelen ve giderek daha da canavarlaşan sermayenin pençelerine terk ediliyor. AB’nin tüm etkinlikleri giderek,„kişisel hak ve özgürlükleri geliştirmek“, „demokrasiyi daha da yaygınlaştırmak“, „yeni üye ülkelere ekonomik destek vererek, onların da refah seviyesine yükselmesini sağlamak“ v.b. kisvesi altında aslında tek bir hedefe yöneliyor: Büyük sermayeye yeni pazarlar oluşturmak, ona parasal – politik - yasal her türlü desteği sağlamak! 

İstersen örnek vereyim: Dün (30 Haziran 2008) Nokia’nın Bochum’daki fabrikasının kapılarına nihai olarak kilit vuruldu. Üretim daha Mayıs ayında durdurulmuştu. Nokia, Bochum’da yeni işyerleri açmak, ekonomiye katkıda bulunmak amacıyla, eyalet, merkezi hükümet ve AB kasalarından aldığı 88 milyon Avro için öngörülen sürenin bitiminin ertesi günü, karlı çalışan fabrikasını Romanya’ya taşıma kararı aldı. 3000’den fazla çalışanı sokağa attı. Nokia’yı gittiği yerde yine AB fonlarından (bu sefer daha dolaylı olarak) akan destek yardımları, vergi kolaylıkları, faizsiz krediler ve ucuz işgücü bekliyor.

Şimdi de Siemens, 6400’ü Almanya’da olmak üzere toplam on yedi bin işyerini yok etme kararı alıyor. Bu güne dek her türlü vergi indiriminden, ekonomiyi destek fonlarından yararlanan, yurtiçi ve yurtdışı rüşvetleri, irtikaplarıyla ünlü şirket, bundan on yıl önce de işyerlerini kapatmak zorunda kaldığı şantajıyla devletten yardım almıştı. Aradan on yıl geçti Şimdi Yönetim Kurulu Başkanı Peter Löscher gazetelere, radyo ve televizyonlara sesleniyor, ”toplumsal olarak taşınabilir bir çözüm” bulacaklarını buyuruyor. Toplumsal olarak taşınabilir çözümün ayrıntılarını bilmek imkansız ama finansmanının yarısından çoğunun yine devletin üstüne yıkılacağına kesin gözüyle bakalım. 

Air Bus macerasını sen yazmıştın. Merak eden internette, http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz-yazar.asp?articleid=35381&zoneid=7&y=43) adresinden alsın, okusun.

Uzatmayalım, biraz araştırmasını bilen, biraz da kafası çalışan her okur-yazar AB’nin destek programlarını inceleyerek bunu saptayabilir. Tabii kafası çalışan... 

Sözde kişisel hak ve özgürlükler genişletiliyor ama genişletilen sadece onlar değil. Devletin polisinin yetkileri de, insanların bilgisayarlarına girmeye, evlerinin içinde konuştuklarını dinlemeye, herkesi tek tek fişlemeye kadar genişletiliyor. Londra’da tüm cadde ve sokaklar “büyük ağabey”in gözetimi altında. „Sosyal devlet“ kavramı değirmen taşlarının altında ufalanıp yok ediliyor, işçilerin hakları törpüleniyor, iş güvencesi sağlayan yasalar “reform”larla ortadan kaldırılıyor. Sadece Avrupa emekçi yığınları değil, orta katmanlar da hızla fakirleşiyor. Avrupa ülkelerinin ekonomisinde bugüne dek önemli bir yer tutan orta sermaye de yavaş yavaş yok oluyor. Her yıl küçük ve orta büyüklükte on binlerce şirket iflasa sürükleniyor, pazarı dev tekellere terk etmek zorunda kalıyor. Diğer yanda büyük sermaye sadece tek tek ülkelerin ekonomisini değil, global olarak tüm dünya ekonomisini akıl almaz sıfırlı sayılarla avucunun içine almış, oynatıyor. Parasını istediği gibi, bir yerden öte yere taşıyor, şirketler kuruyor, şirketler batırıyor; gereğinde ülke ekonomilerini sarsıyor. Ama ne olursa olsun sonunda parasını geometrik sırayla çoğaltıyor.

Şimdi gören gözler, çalışan kafalar (bu arada Ilayhatük Nazo Misar’lar da) ABD’yi sarsan, giderek dalgaları Avrupa’ya ulaşan son konut kredisi krizine, milyarlarca doların spekülatif yatırımlarla, borsa dalavereleriyle buharlaştırılmasına v.b. baksın. Almanya’da bu spekülasyonlarda milyarlar kaybeden bankaları krizden kurtarmak, zararlarını karşılamak için devlet ve eyalet hükümetleri harekete geçiyor. Böylece halkın vergileriyle özel sermayenin yaraları sarılacak. Ne buharlaşan milyarlarca doların hangi kasalara aktığını araştırmaya yanaşan var, ne de bu kumarları oynayarak halkın parasını heba eden yöneticilerden hesap sormaya kalkan.

Geçende G8 ülkelerinin ekonomi bakanları bir araya geldiler. Hayret, petrol fiyatlarının hızla yükselmesinin nedenleri üstüne anlaşamamışlar. Konferanstan dönüşte Almaya Şansölyesi Merkel, “Bu tırmanmanın nedenlerini bilemiyoruz” buyurmuş. Gelsinler bana sorsunlar!

Avrupa Birliği’nin yana yakıla yerleştirmeye çalıştığı, yeni üye olan ülkelere dayattığı neo-liberalizm bu işte… Devletler, özellikle 2. Dünya Savaşından sonra üstlendikleri tüm toplumsal görevleri, emeklilik ve hastalık kasalarından ulaşıma, iletişime kadar tüm alanları yavaş yavaş (bazen de hızla) özel sektöre devrediyormuş, çocuk yuvaları kapanıyormuş, okulların sayısı azalıyormuş, işçi hakları giderek budanıyormuş, dar gelirli işçilerin aylık kazançları fakirlik düzeyini aşmıyormuş, bir yanda büyük sermaye kuruluşları, borsa spekülatörleri, dev şirketlerin yönetim kadroları akıl almaz kazançlar elde ederken diğer yanda yıllardır hızla tırmanan enflasyona ve hayat pahalılığına karşın işçi ücretlerine % 1,5 zam yapmak sorun haline geliyormuş; yıllar boyu çalışarak emekliliğe hak kazanan on milyonlarca insan, ancak ek sosyal yardım alabilirse açlık sınırının üstünde yaşayabiliyormuş; küçük çiftçi çoktan ortadan kaldırılmış da şimdi sıra orta büyüklükteki ziraat kuruluşlarına gelmiş;... Kimin umurunda?

Tabii burada kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha var: Özel sermaye, tüm bu kazanımlarını en başta sosyal demokrat partilerin ve onların hakim olduğu sendikaların sayesinde elde ediyor. Bu amaçla yapılan tüm “reformları” sağcı hükümetlerden çok, sosyal demokrat ağırlıklı hükümetler eliyle gerçekleştiriyor. Bu tabii başka bir konu. Hele bekleyelim, bakalım daha neler, neler göreceğiz...

Biz Kendi işimize bakalım

Neyse başa dönelim. Tekrar ediyorum: Bence ortada şaşıracak, bir durum yok. Bütün bunlar geçen yüzyılın sonlarından bu yana gelişen olayların beklenen sonuçları. Şimdi bütün mesele dönüp dolaşıp şu sorularda düğümleniyor:

Biz ne yapabiliriz? Nasıl yapabiliriz? Bu eskisinden beter ve kuşkusuz daha etkin ideolojik saldırıları nasıl göğüsleyebiliriz? Kendi kavramlarımıza yeni baştan nasıl sahip çıkabiliriz?
Pişman olmayan, nedamet getirmeyen, dönmeyen, aklı karışmayan bir avuç insan kendine bu soruyu tekrak tekrar sormalı.

İyi günler diler, haberlerini beklerim Sevgili Dost.




(*) Her şeyi tepetaklak etmiş bu senaryo yazarının ben de adını tepetaklak ettim. Düşüncelerine uygun olsun diye... Nitekim sonuçta, aynen yazısındaki gibi, ipe sapa gelmez, okunabilir fakat anlaşılmaz bir şey çıktı ortaya. Sanki başka bir dilden alınmış gibi. Eh, kendisi de başka bir dil konuşuyor zaten. Bir yandan çok bilmiş gibi, diğer yandan üzerinde tartışmaya kalktığı olaylara ve zamana yabancı.

Şimdi sayın senariste ve onun gibilere bir kez daha hatırlatmak lazım: Yaşamda kimi çevrelerin tadına vara vara kullandığı bir çok özgürlük var. Askersel darbe yapma özgürlüğü, katletme özgürlüğü, işkence yapma özgürlüğü, yığınları maniple etme özgürlüğü, “bu gün olsa yine darbe yapardım” deme özgürlüğü, Madımak otellerinde aydınları, ozanları diri diri yaktıktan sonra elini kolunu sallayarak dolaşma özgürlüğü, işçileri isteğince sömürme, yeri geldiğinde kaldırıp atma özgürlüğü, Arabistan kılıklı şeriat düzeni kurma özgürlüğü, Humeyni’yi sevme özgürlüğü…

Siz nasıl ve kime özgürlük istiyorsunuz onu bilelim. Örneğin Ilayhatük Nazo Misar bunu açıklıkla yazarsa, ben de onun adını düzeltirim. Böylece asıl amacı da, adı da rahat okunur ve anlaşılır hale gelir.