Korku dengesi

Bugün, “Kaotik Türkiye hayali” kuranların ülkemize yaşattığı 15 Temmuz kalkışmasının yıl dönümü. Şehitlerimizi rahmetle yad ediyorum. Gazilerimize, o gece sokağa çıkıp darbeci FETÖ cuntasını engelleyen herkese minnet borçluyuz. 15 Temmuz gecesi demokratik onur mücadelesi veren halkımızı bir kere daha saygıyla selamlıyorum.

Defalarca askeri darbeye maruz kalmış, başta hukuku ve siyaseti olmak üzere tümüyle toplumun kendisi, kendi askerleri tarafından darp edilmiş bir ülkenin halkına yakışan buydu. En son 28 Şubatta Sincan’da tankların yürütülüşünü görmüş, kendi askerimizin bizleri, kendi tanklarımızla tehdit edişini yaşamıştık. Bu darbe teşebbüsünü engelleme onuru tam da bu nedenle tesadüfi değildi. Şansımız değil tek çaremizdi bu kalkışmaya karşı durmak.

 

Bu onurlu duruşu kolaylaştırıcı etkenler vardı elbet. Birincisi değişen, kitleselleşen siyaset olgusuyla bireyin, sorumluluk alışı mümkün oldu. Toplumun kendisini siyasetin yapıcı unsuru olarak görmeye başladığı dahası kendisini pek çok açıdan geçmişe kıyasla daha güçlü hissettiği bir ülkeyiz artık. Geçmiş darbeleri yaşamış ve öfkeyle hatırladıklarını çocuklarına aktarmakla darbe karşıtı toplumsal hafızayı diri tutmuş neslin eseri oluşu önemli bir başka etken. “Bir daha asla tanklar kışladan çıkarsa seyirci kalmam. Bir daha asla sokağa çıkma yasağı getirilirse evde oturmam” diyen neslin ve çocuklarının eseri bu onurlu duruş. Şansa bağlı etkense lamı cimi yok hepimiz kabul etmeliyiz ki efelenmek gereken anda başta bir Kasımpaşalı oluşu. Sözde nezaketle, beyefendilik adı altında bencillikle şapkayı alıp gitmeyecek lider vardı. Recep Tayyip Erdoğan’ın direneceğine güven vardı. Menderes de direnmişti aslında. Kendiliğinden teslim olmamış, halkına sığınmak isterken desteksiz kalıp yakalanmıştı. Bu defa yönetici kadroyla kitlenin aynı ruh halinde ortaklaşması belki şans sayılabilecek tek etken. Hani Kemal Tahir’in “Osmanlı’nın şanssızlığı itidal politikası izlenmesi gereken zamanda İttihatçıların, direnmek, çatışmaya girmek gereken zamanda İtilafçıların iktidarda oluşu” tespiti gibi. Bu defa darbeyi önlemek için gereken “her şey yerli yerinde”ydi.

Aradan geçen bir yıl boyunca ulaşılan yeni bilgilere dayalı çeşitli analiz ve tespitler meselenin farklı boyutlarını gözler önüne serse de bugün hâlâ ilk andaki kanaatim değişmedi. Yönetimi ele geçirerek yeni bir düzen kurmayı değil yönetim boşluğu yaratarak ülkeyi iç çatışma kaosuna sürüklemeyi hedeflemişlerdi. Kimilerini tiyatro demeye kimilerini kontrollü darbe demeye iten farklılık bu hedeften kaynaklanıyor. Eski darbeler gibi yönetimi ele geçirmek değil hatta post modern darbe gibi yönetimi yönlendirmek de değil bu defa darbenin hedef kargaşa yaratmak olduğundan yaşanıyor bu anlamsız tartışmalar. Bu defa darbeciler, süregelen siyasal kamplaşmayı bu amaç için elverişli bir zemin olarak görmüşlerdi. Tüm toplumsal kesimlerin, farklı siyasi çevrelerin aynı karşı duruş tavrında ortaklaşacağını tahmin edemediler. Siyasal ayrışmayı böyle bir kalkışmanın yaratacağını umdukları iç çatışmalarla toplumsal yarılmaya dönüştürme hedefine kolay ulaşılır sandılar. Bu ilk hedeflerine ulaşamadılar şükür ki ancak tehlike geçmiş değil. Her an benzeri bir kalkışmanın tekrar yaşanabileceği korkusuyla toplumu yek diğerine güvensiz iki kamp halinde yaşamaya iten korku politikası, bugünkü asıl tehlike.

 

Garip toplumuz. Genelin aksine panik anında doğru karar verip uyguladıktan sonra hataya düştük. Sistematik düşünmeyi beceremediğimizden olsa gerek anlık reflekslerle, korku ve kızgınlıkla geçirdik son bir yılı. Atılan yanlış adımlarla haksız, hukuksuz icraatlarla FETÖ’nün beceremediği toplumsal yarılmayı, darbeyle mücadele adı altındaki OHAL KHK’larıyla şimdi iktidar hedefliyor gibi. Oysa şimdi itidal zamanı. Dikkatli hesaplı adımlarla ve toplumun geniş kesimlerini mağdur etmeden mücadele edilmeli darbecilerle. Son bir yılda yapılanlarsa darbeyle mücadeleyi haklıyken haksız düşürecek nitelikte.

 

Tuhaf şey! Darbecilerin başaramadığı toplumsal yarılmayı onlara korku politikaları yüzünden gümüş tepsiyle sunmak üzere iktidar. Yapılan haksızlıkların eseri olan Adalet Yürüyüşü’ne verilen destek de bu korku politikalarını besledi. Kendi toprağımız olan Büyükada bile sanki yabancı istihbarat servislerine kiralanmış bir mekan gibi algılanıp potansiyel suç mahalli kabul ediliyor. Nitekim hak savunucuları sırf mekan seçimiyle suçlanıyor, toplumsal algıda. Mesela Çeşme’de olsa sorun yoktu, niye Büyükada, demekte çok kişi. Korku politikalarının ülkeyi getirdiği tuhaf yer.

 

Muhalefet de ayrı alem. Karakolda doğru söyleyip mahkemede şaşmış gibi bir hali var. Geçen yıl darbe karşıtı duruşunu unutup bu yıl TBMM 15 Temmuz özel oturumuna –yazdığım an itibariyle- katılmayacağını açıklayışı CHP’nin, bu yönden izaha muhtaç. HDP’ye söyleyecek sözüm yok. Çok yanlış politikalar izlediklerini düşünsem de iktidarıyla muhalefetiyle tüm siyasi organların, Halkın Demokrasi Partisi’ni iteleyip, öteleyip siyaset üretemez hale getirişi, göz önündeki gerçeklerden. Oysa geçen yıl 15 Temmuz duruşları çok netti. Darbelerle en çok tırpanlanan kesimin partisi olarak darbe karşıtı duruşta üstlerine düşeni yerine getirdiler bence. Şu an HDP’nin içine düştüğü, düşürüldüğü durum tıpkı 90’lar gibi siyasi tarihimizin utanç sayfalarından biri olarak iktidarıyla muhalefetiyle bugünkü meclisin boynuna asılmış yafta olarak kalacak. MHP’ye bir şey söylemek gerekmiyor zaten. 16 Nisan’a verdiği tam destekle yeni kurulan sistemin dayattığı şekilde isimsiz, teslimiyetçi koalisyon ortaklığı artık onun kaderi.

 

15 Temmuz sonrası düştüğümüz temel çelişki, darbe karşıtı duruşla darbeyle mücadele yöntemlerindeki usulsüzlük ve adaletsizliklere karşı duruşu birbirinden ayırt edemez hale gelişimiz. İktidarıyla muhalefetiyle siyaset alanı bu çelişkiyi bilinçli bir seçim olarak yaşatıyor, kullanıyor. Ama ya sivil toplum örgütleri nasıl bu siyasi rekabetin karşıtlık üzerine kurulup karşıt fikir üretmek yerine karşıt pozisyon alıştan ibaret haline teslim olur, anlamak zor.

Anlayabilsek keşke darbeyle mücadele adı altındaki hukuksuzluğa karşı çıkmanın darbeyi yok saymayı gerektirmediğini. Yaşananları inkar etmeden yapılanlara karşı durulabileceğini anlasak. Bir de muhalif siyasal duruşun geniş desteğini alan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu adıyla özdeşleşen “Adalet Yürüyüşü” ile 15 Temmuz darbe kalkışmasının yek diğerinin yerine ikame edilebilecek eylemler olmadığını anlayabilsek. Anlayamadığımız için iktidarın muhalefete, muhalefetin iktidara olan güvensizliğini ve partilerin politik pozisyonlarını kopyalayan siyasi tarafgirlikle toplum tümüyle birbirine korkuyla bakar oldu. Ama Adalet Yürüyüşü’nün toplumsal destek bulmasıyla bu korku kısmen bir dengeye oturmuş gibi görünüyor.

Yıllardır demokratik denge ararken şimdi tekinsiz korku dengesine ulaşmak garip ama tümüyle dengesiz olmaktan iyi belki.