Kapanmayan Mesele ve Godot’u Beklerken

Bilge Azgın - 23/03/2008 12:56:32 (897 okunma)



Kapanmayan Mesele ve Godot’u Beklerken 

Devrime karşı koyan muhalefetin özgürlükten ve yasadan yararlanmaya hakkı yoktur. Bireyin değil, bireylerin tamamını ifade eden toplumun ve devletin yararı, her düşünce ve kaygıdan önce gelmelidir.”

Mustafa Kemal Atatürk (9 Ekim 1925)

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AK Parti’nin "laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’iddiasıyla, AKP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. Önümüzdeki uzun bir süre boyunca ‘acaba sonuç ne olur’ diye tartışıp duracağız. Haliyle, medya tamamen bu konu üzerine odaklanmış durumda. Bir hayli ilginç tepkiler ve yorumlar da yok değil. AK Partinin vitrine koyduğu sosyal demokrat Kültür ve Türizm Bakanı Ertuğrul Günay,Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırladığı iddianemeyi ima ederek “öyle anlıyorum ve üzülüyorum ki Türkiye’nin iyiye ve ileri gitmesini istemeyen kişiler çok önemli yerlere sızmışlar” yorumunu yaptı. 

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Son on yıl içinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı görevlerinde bulunan Vural Savaş (1997-2001), Sabih Kanadoğlu (2001-2003) ve Nuri Ok (2003-2006) Abdurrahman Yalçınkaya’dan (2006- ?) farklı bir zihniyet kalıbına mı sahipti? Son on yılı bırakın son seksen yılı aşkın süre boyunca devlet-toplum-birey ilişkilerine solidarist ve yer yer faşist korporatizm penceresinden bakan Kemalist ideolojinin, mihenk taşlarını oluşturan kutsal prensipleri (devletçi laiklik ve Türkçülük) silah değil de hukuk yoluyla koruma ve kollama görevi üstlenen Yargı kurumlarına atanan şahısların (Ahmet Necdet Sezer de dahil) dünya görüşleri Abdurrahman Yalçınkaya’dan çok mu farklıydı da şimdi kalkmış Yalçınkaya’yı gibi şahısların devletin çok önemli yerlere sızdıklarından bahsediliyor? 

Kemalist vesayetin sillesini yedikçe ‘halkın-milletin iradesine’ ve AB normlarına sarılarak demokratikleşme adına olumlu adımlar atsa dahi,demokrasi görgüsü bir hayli sınırlı olan AKP’nin kendi oylarını daha da artıracağına kesin gözüyle bakılıyor. Buna paralel olarak, Ulusalcı cenah, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Savcılarına 9 Ekim 1925 tarihinde yaptığı konuşmadan bol bol alıntı yaparak Türk milletini aydınlatma ve muasır medeniyetler seviyesine yükseltme (adam etme) çabası içinde olacaktır. Atatürk’ün savcılara yaptığı konuşmanın tarihi (9 Ekim 1925) bir hayli önemli. Zira, Şubat 1925’te Şeyh Sait İsyanı bastırılmış, Haziran 1925’te Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası kapatılmış ve Partinin kurucu üyelerinin bir kısmı 1926’da asılmıştır. 

Atatürk yaptığı konuşmada, savcılığın karar değil dava makamı olduğunu ve davalarında taraf olan savcıların kendi görüşlerini kabul ettirebilmek için tüm tarihsel ve yasal araçları sonuna kadar kullanmaları gerektiğini söyleyip şunları vurgulamıştı: “Devrime karşı koyan muhalefetin özgürlükten ve yasadan yararlanmaya hakkı yoktur. Bireyin değil, bireylerin tamamını ifade eden toplumun ve devletin yararı, her düşünce ve kaygıdan önce gelmelidir.” Başsavcı Yalçınkaya da iddianemesinde katı sınırlarla belirlenmiş Kemalist Laiklik anlayışının, “Türk Devrimi’nin, Cumhuriyetin özü ve ulusal yaşamın temeli” olduğunun altını çiziyor. Tek-Partili dönemden günümüze kadar, devletin önemli yerlerine sızan (Ertuğrul Günay’a göre) kişilerin birçoğu hukuğun üstünlüğü ve bağımsız yargı gibi kavram ve prensipleri yukarıda alıntı yapılan cümleler üzerinden kurgulayıp yorumlamışlardır. 

Peki acaba önümüzdeki süreçte ne olacak?

“Halkın kanını emen vampirler” nitelendirmesinde bulunup Refah ve Fazilet Partileri’ne kapatma davası açan dönemin Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın Şubat 2008 de yayımlanan “AKP Çoktan Kapatılmalıydı” kitabının satışları bayağı bir artacak. Hatırlayacağımız gibi, daha geçtiğimiz sene (28 Şubat’ın 10. yılı münasabetiyle ) katıldığı “Tarafsız Bölge” adlı TV programında, Vural Savaş, dönemin Genel Kurmay Başkanı Hakkı Karadayı ile görüşüp Refah Partisinin kanlı bir darbeyle değil de hukuk yolu ile bertaraf edilmesi gerektiğine kani olduklarını anlatıyordu. Vural Savaş, Hakkı Karadayı ile omuz omuza vererek bazı çevrelerin toplu tüfekli darbe taleplerini reddettiklerini ve post-modern darbe yoluyla Türkiye’yi büyük bir kaostan kurtardıklarını kıvançla vurguluyordu. Netekim, 10 Kasım 1999 tarihinde Atatürkçü Düşünce Derneği, Vural Savaş’a “Yılın Atatürkçüsü” ödülünü vermişti. Büyük bir ihtimalle 10 Kasım 2008 tarihinde de Abdurrahman Yalçınkaya ‘Yılın Atatürkçüsü’ ödülüne layık görülecek...

Gelelim cevabı en çok merak edilen soruya... Anayasa Mahkemesi Ak Parti'nin kapatılması yönünde bir karara varabilir mi? 

Eğer Anayasa Mahkemesi’nde bulunan 11 yargıcın 7’si, hukuk devleti ve bağımsız yargı prensiplerine yukarıda bahsettiğimiz Kemalist zihniyet kalıbı çerçevesinde (yani bu prensipleri hiçe sayarak) davaya bakıp yorumlarsa, AK Parti’nin kapatılması kaçınılmaz olur. Şu anda Anayasa Mahkemesinde görev yapan 11 yargıcın 8’ini de Ahmet Necdet Sezer atadığına göre AK Parti’yi kapatma kararı almaları (zor gibi görünse de) kesinlikle olasılık dışı değildir. Fakat diğer taraftanda göz ardı edilemeyecek bir durum daha var. Ahmet Necdet Sezer başkanlığındaki Anayasa Mahkemesi’nin Refah Partisi’nin kapatılması yönünde oy çokluğuyla aldığı karara muhalefet eden iki yargıç Haşim Kılıç ile Sacit Akalı’ydı. Haşim Kılıç şu anda Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı. Refah Parti’sinin dahi kapatılmasına onay vermeyen Haşim Kılıç’ın AKP’yi kapatma yönünde bir duruş sergileyip karar vermesine imkan ve ihtimal yoktur. Dolayısıyla, Haşim Kılıç ve Sacit Akalı, kendileri gibi düşünen üç yargıç daha bulurlarsa AK Parti kapatılmaz. Haşim Kılıç, anayasa mahkemesi başkanı olarak, davanın karar aşamasında ne kadar ağırlığını koyup koyamayacağını hep birlikte izleyip göreceğiz. 

Velev ki, AKP kapatılırsa ve ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurursa sonuç ne olur? 

Birçok yazar, Refah Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına AİHM’in de onay verdiğini yazıp duruyor. Bu yazarlar biraz araştırma yapıp AİHM’in Refah Partisi hakkında verdiği karar metnine bakarlarsa, davaya bakan 7 yargıçtan 4 tanesinin Refah Partisinin kapatılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. Maddesinde yer alan “toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü” ihlal etmediği kararını verirken, 3 yargıcın da 11. Madde de yer alan özgürlüklerin ihlal edildiği yönünde karar verdiklerini görürler. Refah Partisi gibi açıkça şeriatı dillendiren ve AB karşıtı olan bir partinin kapatılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. Maddesini ihlal etmediğine ucu ucuna karar veren AİHM’in, AKP’nin kapatılmasına da ayni yönde karar vereceğini zannedenler (ya da ima edenler) kendi kendinilerini kandırıyorlar. AİHM ‘in AKP’nin kapatılması hakkında Kemalistlerin arzuladığı yönde bir karar vermesi ancak ve ancak davaya karar verecek olan 7 yargıcın yerine 7 tane Sarkozy oturması durumunda mümkün olabilir. 

AKP’ye kapatma davası açıldığı için şaşıranlara niye ve neye şaşırdıklarının da sorulması gerekiyor. AKP Gençlik Kolları’nın İzmir’de düzenlediği bir konferansta, salt liberal değerler üzerinden Tek-Parti dönemini irdeleyip Kemalizm’in ilericilikten çok gericiliğe tekabül ettiğini öne süren Prof. Atilla Yayla daha geçenlerde “Atatürk’ün anısına hakaretten” hapis cezasına çartptırılmadı mı? Bu süreç boyunca, medya tarafından linç edilmesi ve bir çok tehdit alması da işin cabası…Aslında, Pakistan’da 1999 yılında askeri darbeyle iktidara gelen Müşerref’e kaç senedir “Pakistan’ın Atatürk’ü” yakıştırması yapan New York Times, BBC ve Financial Times gibi gazetelere de kapatma davası açmak lazım. Zira, Müşerref gibi kendini hukuğun üstünde gören bir diktatörü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’e benzetmek, Atatürk’ün anısına hakaretten başka bir şey değildir. Yüce Türk Yargısı hazır bu işe baş koymuşken yukarıda bahsi geçen gazetelere de dava açması gayet isabetli olur.

Uzun lafın kısası…İleride yapılacak olan seçimlerde Kemalist Aydınlatmadan(?) nasibini almamış, göbeğini kaşımaktan Cumhuriyet değerlerinin içerdiği yüksek estetiği (?) kavrayamayan “cahil halkın” tercihi yine Transilvanya’nın Kasımpaşa mahellesinde yetişen ve Drakulaların en delikanlısı olan (Vural Savaş’tan esinlenecek olursak) Tayyip Erdoğan olacak. Hatırlayacağımız gibi 22 Temmuz seçimlerinden sonra gazete yazılarında “Evde Tek Başına” filmini oynayan Bekir Coşkun, Universite’lere türbanla girişi yasallaştırma sürecinde de “Batılı gibi görünmek ya da görünmemek? İşte bütün mesele bu!” üzerinden Hamlet’i oynamıştı (bütün mesele batılı olmak değil zaten, batılı gibi görünmek. Örneğin Nazi subayları ile eşleri, cici üniformaları ve modern kıyafetleriyle tam bir batılı gibi görünüyorlardı). AKP’ye açılan kapatma davasından sonra Bekir Coşkun bir süreliğine de olsa“Anakara Havası” eşliğinde çalıp oynaycağa benziyor. Fakat, eninde sonunda, AKP’ye haddinden fazla umut bağlayan liberallerle başrollerini paylaşıp oynaycağı yeni oyun Godot’u Beklerken olacak. 

demokrasi oyununun’