Pakistan’ın Yarım Öngelik Demokrasi’ye Geçişi

Bilge Azgın - 21/02/2008 0:05:05 (720 okunma)




Pakistan’ın Yarım Öngelik Demokrasi’ye Geçişi 

Pakistan’da 8 Ocak 2008 tarihinde yapılması beklenen fakat Benazir Bhutto’un öldürülmesiyle 18 Şubat’a ertelenen genel seçimler en sonunda kazasız belasız yapılabildi. Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen genel seçimlerin Pakistan’da demokrasi adına olumlu adımların atılacağı ve dolayısıyla yeni umutlar taşıyan ‘yeni bir dönemin’ başlangıcı olacağı yönünde birçok yorum yapıldı. Peşinen altını çizmek gerekirse, 18 Şubat genel seçimleriyle birlikte Pakistan, Amerika’nin tanımladığı ve dünya kamuoyuna yutturmaya çalıştığı gibi demokrasiye değil, olsa olsa ancak ‘yarım öngelik demokrasiye’ geçiş yapmış oldu. Zira, geçmişte olduğu gibi, 18 Şubat seçimleriyle başlayan ‘yeni dönemde’ de, Nükleer Bonapart Müşerref, Pakistan siyasasının tartışmasız en güçlü ve karşı konulamaz aktöru olarak rol almaya devam edecek. 

Hatırlayacağımız gibi, 1999 yılında yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali, Navaz Şerif’e karşı askeri darbe yaparak iktidara el koyan General Pervez Müşerref, 2002’de yapılan hileli referandumla kendisini Cumhurbaşkanı seçtirmişti. Hem Genel Kurmay Başkanı hem de Cumhurbaşkanı olan Müşerref, hiç vakit kaybetmeden meclisten 29 maddelik anayasa değişikliği paketini geçirterek, yasama ve yürütme erkinin büyük bir bölümünü Parlamento ve Başbakanlık kurumlarından alıp Cumhurbaşkanlığına yani bizzat kendi makamına devrettirdi. Öyle ki, 2002 sonrası Pakistan anayasasında Cumhurbaşkanlığı kurumu keyfi ve denetlenemeyen birçok kritik yetkilerle donatılmış oldu.

Müşerref, Genel Kurmay Başkanı olmasının yanında otokratik yetkilerle donattığı Cumhurbaşkanlığı makamını kullanarak, kendi şahsi iktidarına karşı meydan okuyabilecek ya da tehlike oluşturabilecek tüm unsurları nasıl bertaraf ettiğine daha geçen yıl Pakistan’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında tanık olduk. Anayasaya göre her beş yılda bir yapılması zorunlu olduğu için 2007’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Müşerref 2002 yılında olduğu gibi kendisini bir kez daha Cumhurbaşkanı olarak seçtirtmeyi başardı. Fakat resmen Cumhurbaşkanı olabilmesi için Anayasa Mahkemesi’nin bu hususta vereceği onayı beklemek zorundaydı. Iftikhar Chaudary başkanlığındaki Pakistan Yüksek Mahkemesi aynı zamanda hem Genel Kurmay Başkanı hem de Cumhurbaşkanı makamlarını işgal eden bir zatın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesinin anayasaya aykırı olacağı yönünde karar vereceği haberini alan Müşerref, 3 Kasım’da olağanüstü hal ilan ederek Pakistan’ın altını üstüne getirdi. 

Anayasanın rafa kaldırıldığı ve mutlak tek adam diktasına dönüşen bu süreçte, Müşerref başta Chaudary olmak üzere 8 yüksek mahkeme yargıcını görevden alarak ev hapsine koydu. Hukukun üstünlüğü ve güçler ayrılığı gibi demokrasinin olmazsa olmaz prensiplerinin yerle bir edilmesine binlerce kişi protesto ederek sokaklara döküldü. Müşerref bir taraftan protestoculara biber gazı yedirtip hapse attırırken, diğer taraftan da kendisine yakın olan yargıçları Pakistan Yüksek Mahkemesine atadı. Olağanüstü hal durumu, Yüksek Mahkeme’nin Müşerref’in istediği yönde karar alıp yeniden resmen Cumhurbaşkanı olmasına onay vermesinin ardından sona erdi. Tüm bu süreç boyunca, Amerika’nın Pakistan’da bulunan nükleer bombaların yegâne yetkilisi ve sorumlusu olan Müşerref için takındığı diplomatik tavır “Bırakın yapsınlar! Bırakın geçsinler!”yönünde oldu. 

2012 yılına kadar Cumhurbaşkanlığı makamında Müşerref oturacağına göre gerekli gördüğü takdirde olağanüstü hal ilan etme ya da parlementoyu feshedip başbakanı görevden alma yetkilerini de elinde bulunduracak. Dahası, 2002 anayasal değişiklikleri sayesinde (en az 1982 Türkiye anayasasında olduğu kadar) güçlü bir kurum haline gelen Milli Güvenlik Konseyi, eski dönemde olduğu gibi “yeni dönemde” de Müşerref başkanlığında sivil siyaset üzerindeki sıkı denetimini sürdürecek. Özetle, Müşerref’in 1999’da yaptığı askeri darbenin hukuksal anlamda devamını sağlayıp perçinleştiren 2002 “anayasal darbesi”, 18 Şubat seçimleriyle başlayan bu ‘yeni dönemde’ de siyaset oyununun ana belirleyicisi olacak.

Eğer 18 Şubat seçimlerinin ardından Navaz Şerif ile Bhuttogiller Parlemento’da çoğunluğu elde ederlerse (ki büyük bir ihtimalle edecekler) o zaman ne olur? Eskiden birbirine düşman olan bu iki köklü siyasi partinin koalisyon kurarak anayasada keskin değişiklikler yapmaları ve Müşerref’i görevden alma ya da yetkilerini kısıtlamaları sözkonusu olamaz mı? Elbette olabilir. Fakat, Nükleer Bonapart Müşerref’in böyle bir durum karşısında nasıl bir tepki vereceği ve ne tür yöntemlere başvuracağı da ortada. Zaten Müşerref, yapılan genel seçimlerde Bhuttogiller’in en yüksek oyu alacağını bildiği için, 2007 yılında Pakistan’da bulunan nükleer bombaların tüm yetki ve sorumluluğunu Başbakanlık kurumundan alıp Cumhurbaşkanlığı makamına devretmişti. Önümüzdeki dönemde, sandıktan çıkan sivil güçler ile Müşerref’in nükleer gücü arasında büyük olasılıkla ceryan edecek siyasi krizlerle, Pakistan’ın demokratik istikrara kavuşması bir hayli zor görünüyor. 

Kaldı ki, bu bahsi geçen ‘yeni dönemde’ Pakistan’da demokrasi adına ne kadar olumlu adımların atılıp atılamayacağına dair en önemli gösterge, 18 Şubat’ta gerçekleşen seçimlerin Amerika’nın General Müşerref’e dayattığı bir uzlaşının ürünü olduğu gerçeğinde yatıyor. Amerika’nın isteği doğrultusunda varılan anlaşmaya göre Müşerref 2007 yılında yeniden Cumhurbaşkanı seçilip Generallikten emekliye ayrılacak, ardından da genel seçimlere gidilip Benazir Bhutto’ya başbakanlık kapısı aralanacaktı. Müşerref, Amerika’yla yapılan bu gizli anlaşmaya sadık kalarak 5 Ekim’de Cumhurbaşkanı yetkisiyle çıkarttığı kararnameyle Pakistan devletinin 1996-1999 yılları arasında Bhutto’ya açtığı yolsuzluk davalarını bir daha açılmamak üzere kapatılmasını sağladı. 

Babasının kendisine siyasi miras olarak bıraktığı ve bu yüzden de doğuştan hak sahibi olduğu ‘başbakanlık koltuğuna’ oturmak için sabırsızlanan Benazir Bhutto, Pakistan’a ayak basar basmaz bombalı saldırıya uğradı. Yüzlerce kişinin ölümüne ve yaralanması yol açan saldırının ardından Bhutto’nun uluslararası basına verdiği demeç, Amerika’nın Müşerref’e neden böyle bir anlaşmayı dayattığını açıklar gibiydi. Bhutto uluslararası medyaya verdiği demeçte “Canımızı tehlikeye atmaya hazırız, hak ve özgürlüklerimizi de tehlikeye atmaya hazırız. Fakat, yüce ulusumuzu militanlara teslim etmeye hazır değiliz!” diyerek, Bush yöneteminin Müşerref’le kurduğu stratejik işbirliği çerçevesinde Pakistan’da günden güne güçlenen El Kaide terörizmine ve “İslamcıl faşizme” karşı sürdürülen savaşın ‘sivil ve demokrat’ yüzü olacağı rolünü bir kez daha teyit ediyordu. 

Batı medyasının Müşerref’le Bhutto’ya dayatılan bu uzlaşıya ‘güç paylaşımı’ olarak adlandırmasına kanmamak gerek. Çünkü Bhutto öldürülmeyip başbakan olsaydı, Müşerref’le birlikte siyasi güce gerçek anlamda ortak falan olmaycaktı. Amerika, seçimle göreve gelecek bir başbakanı demokrasinin evrensel değerleriyle bağdaşması için değil, Nükleer Bonapart Müşerref’in otokratik güdümünde olmaya devam edecek Pakistan’ın yarı-askeri rejimine ‘sivil görünüm’ vermesi için gerekli kıldı. Dolayısıyla, 18 Şubat genel seçimleri Washington nazarında, Pakistan’da endişe verici boyutlara ulaşan kökten İslamcılığı kontrol altına alabilmek için verilen askeri, siyasal ve sosyo-kültürel savaşa ‘demokratik meşruiyet’ katması açısından önem taşıyor. Bhutto bu iş için biçilmiş bir kaftandı. Suikasta kurban gitmesi hesapta yoktu. Ama Amerika ‘kalan demokratlar bizimdir’ deyip Müşerref’le sürdürdüğü stratejik işbirliğine başka bir sivil başbakanla ‘demokratik meşruiyet’ katıp yoluna devam edecek. 

Hiç şüphe yok ki, 11 Eylül sonrasında Taliban terörizimiyle mücadelede Amerika’ya kayıtsız şartsız destek vererek Bush yönetiminin bölgedeki vazgeçilmez ve en güvenilir müttefikleri arasına girmeyi başarması, Güney Asya’nın Nükleer Bonapart’ı olan Müşerref’in bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da iktidarda kalabilmesinin başlıca sebebi olacaktır. Aşırıcılığa ve terorizme karşı en iyi panzehirin demokrasi olduğu vaazını vererek ‘küresel demokrasi havariliği’ yapan Bush yönetiminin askeri darbeyle iktidara el koyup sekiz sene boyunca Pakistan’ı Genel Kurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı sıfatlarıyla yöneten Pervez Müşerref’e kayıtsız şartsız arka çıkması ister istemez akla Amerikan Başkanı Franklin Roosevelt’in (1933-1945) Guatemala diktatörü General-Cumhurbaşkanı Ubico (1931-1944) hakkında yaptığı yorumu akla getiriyor. 

Roosevelt, General Ubico’nun Guetamala’daki tarım alanlarının büyük bir çoğunluğunu elinde tutan yerel toprak ağalarıyla birlikte ‘kutsal ittifak’kurarak başta United Fruit Company olmak üzere Amerikan yatırımlarına her türlü imkanı ve güvenliği sağlarken; toprak reformu talebinde bulunan ya da şahsı etrafında kurduğu iktidara potansiyel tehdit unsuru oluşturabilecek tüm muhalif grupları nasıl ‘komünist’ ilan ederek silah zoruyla acımasızca susturduğunu, susturmayı başaramadıklarını ise ortadan kaldırdığını gözlemleyerek şu yorumu yapmıştı: “Ubico, kelimenin tam manasıyla bir or....... çocuğudur. Ama en nihayetinde, Ubico bizim or... çocuğumuzdur.”

Roosevelt’in Ubico için sarfettiği cümleler, ABD’nin süper güç olarak bugüne kadar izlediği dış politikayı temelde hangi değerler üzerine kurduğunun belki de en veciz ifadesidir. Zira, uluslararası arenada konjektür değişse de; Amerika’nın diğer ülkelerde bulunan yerel siyasi aktörlerle olan ilişkilerinin seyrini, o aktörlerin ne kadar ‘demokrat’ olup olmadığı değil ne kadar “bizden” olup olmadığı veya ne kadar “onlara karşı” olup olmadığı belirler. Dolayısıyla, Washington’un, Pakistan’nın ‘demokrasiye geçişi’ olarak dünya kamuoyuna yutturmaya çalıştığı sürece ve Müşerref’le bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kuracağı sıkı ‘stratejik ilişkilere’ yukarıda bahsi geçen paradigmadan bakmak lazım. 

Tüm bu etkenleri göz önünde bulundurduğumuzda Pakistan’ da stratejik çıkar ve güç ekseninde oynanan ‘demokrasi oyununun’ uzun bir süre daha aynı seyri koruyacağı çıkarsamasında bulunmak hiç de zor olmasa gerek. 

 



Pakistan’da 8 Ocak 2008 tarihinde yapılması beklenen fakat Benazir Bhutto’un öldürülmesiyle 18 Şubat’a ertelenen genel seçimler en sonunda kazasız belasız yapılabildi. Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen genel seçimlerin Pakistan’da demokrasi adına olumlu adımların atılacağı ve dolayısıyla yeni umutlar taşıyan ‘yeni bir dönemin’ başlangıcı olacağı yönünde birçok yorum yapıldı. Peşinen altını çizmek gerekirse, 18 Şubat genel seçimleriyle birlikte Pakistan, Amerika’nin tanımladığı ve dünya kamuoyuna yutturmaya çalıştığı gibi demokrasiye değil, olsa olsa ancak ‘yarım öngelik demokrasiye’ geçiş yapmış oldu. Zira, geçmişte olduğu gibi, 18 Şubat seçimleriyle başlayan ‘yeni dönemde’ de, Nükleer Bonapart Müşerref, Pakistan siyasasının tartışmasız en güçlü ve karşı konulamaz aktöru olarak rol almaya devam edecek. 

Hatırlayacağımız gibi, 1999 yılında yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali, Navaz Şerif’e karşı askeri darbe yaparak iktidara el koyan General Pervez Müşerref, 2002’de yapılan hileli referandumla kendisini Cumhurbaşkanı seçtirmişti. Hem Genel Kurmay Başkanı hem de Cumhurbaşkanı olan Müşerref, hiç vakit kaybetmeden meclisten 29 maddelik anayasa değişikliği paketini geçirterek, yasama ve yürütme erkinin büyük bir bölümünü Parlamento ve Başbakanlık kurumlarından alıp Cumhurbaşkanlığına yani bizzat kendi makamına devrettirdi. Öyle ki, 2002 sonrası Pakistan anayasasında Cumhurbaşkanlığı kurumu keyfi ve denetlenemeyen birçok kritik yetkilerle donatılmış oldu.

Müşerref, Genel Kurmay Başkanı olmasının yanında otokratik yetkilerle donattığı Cumhurbaşkanlığı makamını kullanarak, kendi şahsi iktidarına karşı meydan okuyabilecek ya da tehlike oluşturabilecek tüm unsurları nasıl bertaraf ettiğine daha geçen yıl Pakistan’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında tanık olduk. Anayasaya göre her beş yılda bir yapılması zorunlu olduğu için 2007’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Müşerref 2002 yılında olduğu gibi kendisini bir kez daha Cumhurbaşkanı olarak seçtirtmeyi başardı. Fakat resmen Cumhurbaşkanı olabilmesi için Anayasa Mahkemesi’nin bu hususta vereceği onayı beklemek zorundaydı. Iftikhar Chaudary başkanlığındaki Pakistan Yüksek Mahkemesi aynı zamanda hem Genel Kurmay Başkanı hem de Cumhurbaşkanı makamlarını işgal eden bir zatın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesinin anayasaya aykırı olacağı yönünde karar vereceği haberini alan Müşerref, 3 Kasım’da olağanüstü hal ilan ederek Pakistan’ın altını üstüne getirdi. 

Anayasanın rafa kaldırıldığı ve mutlak tek adam diktasına dönüşen bu süreçte, Müşerref başta Chaudary olmak üzere 8 yüksek mahkeme yargıcını görevden alarak ev hapsine koydu. Hukukun üstünlüğü ve güçler ayrılığı gibi demokrasinin olmazsa olmaz prensiplerinin yerle bir edilmesine binlerce kişi protesto ederek sokaklara döküldü. Müşerref bir taraftan protestoculara biber gazı yedirtip hapse attırırken, diğer taraftan da kendisine yakın olan yargıçları Pakistan Yüksek Mahkemesine atadı. Olağanüstü hal durumu, Yüksek Mahkeme’nin Müşerref’in istediği yönde karar alıp yeniden resmen Cumhurbaşkanı olmasına onay vermesinin ardından sona erdi. Tüm bu süreç boyunca, Amerika’nın Pakistan’da bulunan nükleer bombaların yegâne yetkilisi ve sorumlusu olan Müşerref için takındığı diplomatik tavır “Bırakın yapsınlar! Bırakın geçsinler!”yönünde oldu. 

2012 yılına kadar Cumhurbaşkanlığı makamında Müşerref oturacağına göre gerekli gördüğü takdirde olağanüstü hal ilan etme ya da parlementoyu feshedip başbakanı görevden alma yetkilerini de elinde bulunduracak. Dahası, 2002 anayasal değişiklikleri sayesinde (en az 1982 Türkiye anayasasında olduğu kadar) güçlü bir kurum haline gelen Milli Güvenlik Konseyi, eski dönemde olduğu gibi “yeni dönemde” de Müşerref başkanlığında sivil siyaset üzerindeki sıkı denetimini sürdürecek. Özetle, Müşerref’in 1999’da yaptığı askeri darbenin hukuksal anlamda devamını sağlayıp perçinleştiren 2002 “anayasal darbesi”, 18 Şubat seçimleriyle başlayan bu ‘yeni dönemde’ de siyaset oyununun ana belirleyicisi olacak.

Eğer 18 Şubat seçimlerinin ardından Navaz Şerif ile Bhuttogiller Parlemento’da çoğunluğu elde ederlerse (ki büyük bir ihtimalle edecekler) o zaman ne olur? Eskiden birbirine düşman olan bu iki köklü siyasi partinin koalisyon kurarak anayasada keskin değişiklikler yapmaları ve Müşerref’i görevden alma ya da yetkilerini kısıtlamaları sözkonusu olamaz mı? Elbette olabilir. Fakat, Nükleer Bonapart Müşerref’in böyle bir durum karşısında nasıl bir tepki vereceği ve ne tür yöntemlere başvuracağı da ortada. Zaten Müşerref, yapılan genel seçimlerde Bhuttogiller’in en yüksek oyu alacağını bildiği için, 2007 yılında Pakistan’da bulunan nükleer bombaların tüm yetki ve sorumluluğunu Başbakanlık kurumundan alıp Cumhurbaşkanlığı makamına devretmişti. Önümüzdeki dönemde, sandıktan çıkan sivil güçler ile Müşerref’in nükleer gücü arasında büyük olasılıkla ceryan edecek siyasi krizlerle, Pakistan’ın demokratik istikrara kavuşması bir hayli zor görünüyor. 

Kaldı ki, bu bahsi geçen ‘yeni dönemde’ Pakistan’da demokrasi adına ne kadar olumlu adımların atılıp atılamayacağına dair en önemli gösterge, 18 Şubat’ta gerçekleşen seçimlerin Amerika’nın General Müşerref’e dayattığı bir uzlaşının ürünü olduğu gerçeğinde yatıyor. Amerika’nın isteği doğrultusunda varılan anlaşmaya göre Müşerref 2007 yılında yeniden Cumhurbaşkanı seçilip Generallikten emekliye ayrılacak, ardından da genel seçimlere gidilip Benazir Bhutto’ya başbakanlık kapısı aralanacaktı. Müşerref, Amerika’yla yapılan bu gizli anlaşmaya sadık kalarak 5 Ekim’de Cumhurbaşkanı yetkisiyle çıkarttığı kararnameyle Pakistan devletinin 1996-1999 yılları arasında Bhutto’ya açtığı yolsuzluk davalarını bir daha açılmamak üzere kapatılmasını sağladı. 

Babasının kendisine siyasi miras olarak bıraktığı ve bu yüzden de doğuştan hak sahibi olduğu ‘başbakanlık koltuğuna’ oturmak için sabırsızlanan Benazir Bhutto, Pakistan’a ayak basar basmaz bombalı saldırıya uğradı. Yüzlerce kişinin ölümüne ve yaralanması yol açan saldırının ardından Bhutto’nun uluslararası basına verdiği demeç, Amerika’nın Müşerref’e neden böyle bir anlaşmayı dayattığını açıklar gibiydi. Bhutto uluslararası medyaya verdiği demeçte “Canımızı tehlikeye atmaya hazırız, hak ve özgürlüklerimizi de tehlikeye atmaya hazırız. Fakat, yüce ulusumuzu militanlara teslim etmeye hazır değiliz!” diyerek, Bush yöneteminin Müşerref’le kurduğu stratejik işbirliği çerçevesinde Pakistan’da günden güne güçlenen El Kaide terörizmine ve “İslamcıl faşizme” karşı sürdürülen savaşın ‘sivil ve demokrat’ yüzü olacağı rolünü bir kez daha teyit ediyordu. 

Batı medyasının Müşerref’le Bhutto’ya dayatılan bu uzlaşıya ‘güç paylaşımı’ olarak adlandırmasına kanmamak gerek. Çünkü Bhutto öldürülmeyip başbakan olsaydı, Müşerref’le birlikte siyasi güce gerçek anlamda ortak falan olmaycaktı. Amerika, seçimle göreve gelecek bir başbakanı demokrasinin evrensel değerleriyle bağdaşması için değil, Nükleer Bonapart Müşerref’in otokratik güdümünde olmaya devam edecek Pakistan’ın yarı-askeri rejimine ‘sivil görünüm’ vermesi için gerekli kıldı. Dolayısıyla, 18 Şubat genel seçimleri Washington nazarında, Pakistan’da endişe verici boyutlara ulaşan kökten İslamcılığı kontrol altına alabilmek için verilen askeri, siyasal ve sosyo-kültürel savaşa ‘demokratik meşruiyet’ katması açısından önem taşıyor. Bhutto bu iş için biçilmiş bir kaftandı. Suikasta kurban gitmesi hesapta yoktu. Ama Amerika ‘kalan demokratlar bizimdir’ deyip Müşerref’le sürdürdüğü stratejik işbirliğine başka bir sivil başbakanla ‘demokratik meşruiyet’ katıp yoluna devam edecek. 

Hiç şüphe yok ki, 11 Eylül sonrasında Taliban terörizimiyle mücadelede Amerika’ya kayıtsız şartsız destek vererek Bush yönetiminin bölgedeki vazgeçilmez ve en güvenilir müttefikleri arasına girmeyi başarması, Güney Asya’nın Nükleer Bonapart’ı olan Müşerref’in bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da iktidarda kalabilmesinin başlıca sebebi olacaktır. Aşırıcılığa ve terorizme karşı en iyi panzehirin demokrasi olduğu vaazını vererek ‘küresel demokrasi havariliği’ yapan Bush yönetiminin askeri darbeyle iktidara el koyup sekiz sene boyunca Pakistan’ı Genel Kurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı sıfatlarıyla yöneten Pervez Müşerref’e kayıtsız şartsız arka çıkması ister istemez akla Amerikan Başkanı Franklin Roosevelt’in (1933-1945) Guatemala diktatörü General-Cumhurbaşkanı Ubico (1931-1944) hakkında yaptığı yorumu akla getiriyor. 

Roosevelt, General Ubico’nun Guetamala’daki tarım alanlarının büyük bir çoğunluğunu elinde tutan yerel toprak ağalarıyla birlikte ‘kutsal ittifak’kurarak başta United Fruit Company olmak üzere Amerikan yatırımlarına her türlü imkanı ve güvenliği sağlarken; toprak reformu talebinde bulunan ya da şahsı etrafında kurduğu iktidara potansiyel tehdit unsuru oluşturabilecek tüm muhalif grupları nasıl ‘komünist’ ilan ederek silah zoruyla acımasızca susturduğunu, susturmayı başaramadıklarını ise ortadan kaldırdığını gözlemleyerek şu yorumu yapmıştı: “Ubico, kelimenin tam manasıyla bir or....... çocuğudur. Ama en nihayetinde, Ubico bizim or... çocuğumuzdur.”

Roosevelt’in Ubico için sarfettiği cümleler, ABD’nin süper güç olarak bugüne kadar izlediği dış politikayı temelde hangi değerler üzerine kurduğunun belki de en veciz ifadesidir. Zira, uluslararası arenada konjektür değişse de; Amerika’nın diğer ülkelerde bulunan yerel siyasi aktörlerle olan ilişkilerinin seyrini, o aktörlerin ne kadar ‘demokrat’ olup olmadığı değil ne kadar “bizden” olup olmadığı veya ne kadar “onlara karşı” olup olmadığı belirler. Dolayısıyla, Washington’un, Pakistan’nın ‘demokrasiye geçişi’ olarak dünya kamuoyuna yutturmaya çalıştığı sürece ve Müşerref’le bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kuracağı sıkı ‘stratejik ilişkilere’ yukarıda bahsi geçen paradigmadan bakmak lazım. 

Tüm bu etkenleri göz önünde bulundurduğumuzda Pakistan’ da stratejik çıkar ve güç ekseninde oynanan ‘demokrasi oyununun’ uzun bir süre daha aynı seyri koruyacağı çıkarsamasında bulunmak hiç de zor olmasa gerek.