Recep Tayyip Erdoğan’a Açık Mektup:

Bilge Azgın - 16/02/2011 17:40:33 (576 okunma)



Recep Tayyip Erdoğan’a Açık Mektup:

Biz Sizin Demokrat Olabilme İhtimalinizi Sevmiştik!
Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; 
Bundan daha 5-6 ay önce yapılan basın toplantısında KKTC Başbakanı’na kameralar önünde “8 bin YTL maaş alıyorsunuz değil mi?” diye bir sual yönelttiniz. Hemen yanı başınızda pissi kedi gibi duran Küçük başbakan “ 7 buçuk 8’e kadar varıyor”cevabını verdi. Böylece, haşmetli hükümetinizin Küçük hükümetine uygulaması için sunduğu “ekonomik tedbirler” paketinin yanılmazlığını iki cihanda da kayda geçirildi. (Bu arada, bizim memleketteki başbakanlar, sırf kediye benzetildikleri için sağa sola dava açmıyorlar.)

Yani, KKTC Başbabakanı’nın ne kadar maaş aldığını bal gibi de biliyorsunuz. Lakin, KKTC’de yapılan grev ve gösterilere tepeniz atınca hiç arlanmadan “En düşük memurları bile 10 bin YTL’ye yakın para alıyor” gibi bir laf edebiliyorsunuz. “Sayın Başbakan Yanlış Biliyor! KKTC’de en düşük maaş 10 bin değil, 1,300 TL” (05-02-2011) başlıklı bir haber yapsa da Radikal Gazetesi; bir şeyi yanlış bilmek ile halihazırda bildiğiniz bir şeyi göz göre göre çarpıtmak arasındaki farka parmak basmak şart değil midir? Bu tür şeyler hem sizin Kitab’a, hem de Kasımpaşalı raconuna ters değil midir?

Verdiğiniz demecin detaylarını, Kırgızistan ziyaretinizde size refaket eden ve siyasi hegemonyanızı medya üzerinden tahkim etmekte katkılarını hiç bir zaman esirgemeyen Sabah Gazetesi yazarı Emre Aköz “Erdoğan KKTC’nin kulağını çekecek!” başlıklı bir makalede kaleme almış (4-02-2011). Atılan başlıkta kullanılan “kulak çekme” tabiri, Türkiye’de vesayet rejimine karşı “ileri demokrasiyi” tesis ederken yaratmaya çalıştığınız “apoletsiz ve bağımsız medya” olgusuna daha da ironik bir anlam katmış. Sizin partinizin dolaylı yoldan hisse sahibi olduğu bir apartmanın cumbasında oturup sek sek sekerek “liberal-demokratlık” yapan Emre Aköz, 28 Ocak’ta on binlerce insanın katılımıyla sağlanan Toplumsal Varoluş Mitingi sırasında dar tabanılı bir grubun açtığı Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağının Ankara'yı en çok rahatsız eden şey olduğunu aktarmış.

Nitekim, bu konudaki tepki ve hassasiyetlerinizi, Hatay ziyareti öncesinde dile getirmeyi ihmal etmemişsiniz: 

Bakın bütün gösterilerde Güney Kıbrıs’ın bayrağı vardır. Ama orada ben bütün görüntüleri inceledim Türk bayrağı göremedim. Şimdi bundan sonra bu gösterilere Türk bayrağı da getirirlerse şaşmayın. Ama bundan sonrası istismardır” (07-02-2011: CNN TÜRK).

Hatay’a giderken Kuzey Kıbrıs hakkında konuşmanız bizlerin mukadderatı açısından oldukça isabetli olmuşsa da, ortaya koyduğunuz tepkinin içeriği hiç de tutarlı olmamıştır. Hatırlaycağınız gibi, zamanında Annan Planı’na destek beyan etmek için düzenlenen mitinglere katılan geniş halk kitleleri ekseriyetle AB bayraklarını açarken, mitinge katılan dar tabanlı gruplardan bir tanesi de “Güney Kıbrıs” bayrağı açmıştı. Ama o zamanlar, bir avuç insanın açtığı bayrağı kasıtlı biçimde tüm kitleye mal edip de Annan Planı mitinglerini “Güney Kıbrıs’la işbirliği içinde yapılan provokatif eylem”olarak nitelendirmiyordunuz. Tam aksine, Kıbrıs’ta çözüm yanlısı kesimlerin düzenlediği tarihi mitingleri referans noktası alıp, Denktaş’a “sokağa dökülen halkının sesine kulak ver” diyordunuz. Zira siz o zamanlar, Cumhurbaşkanı Denktaş’ın Kıbrıs’ta çözüm sürecini reddeden taraf olmaması ve dolayısıyla AB üyelik müzakerelerine başlamak için gün almaya çalışan Türkiye’nin önünü tıkamaması gibi “stratejik” derinliği olan konularla ilgileniyordunuz. 

Hatta ve hatta, dalga dalga yükselen “AB ve Çözüm” yanlısı muhalif kesimlerin temsilcileriyle yaptığınız özel görüşmelerde kimseyi azarlamadan“mitinglerde KKTC bayraklarının olmasına da özen gösterin, marjinal grupların öne çıkmasına müsade etmeyin” gibi aklı selim telkinlerde bulunuyordunuz. Bu telkinlerinizin ardından, miting organizasyondan sorumlu örgütler, KKTC bayraklarının da gösterilerde görünür kılınmasını sağlamıştı. Böylece, Türkiye’de Denktaş ile ittifak halinde olan AB karşıtı çevrelerin bayrak fetişizmine sarılarak kamuoyunu “istismar” etmesinin önüne set çekmiştik. 

Ve biz (Türkiye’deki AB yanlısı kesimlerle birlikte) sizin (Kemalist vesayet rejimi karşısında), demokrat olabilme ihtimalinizi sevmiştik! 

Şimdilerde ise bayrak fetişizmi üzerinden kamuoyunu bilinçli şekilde “istismar” etme işini “psikolojik harekatçıların” bıraktığı yerden devralmış,Türk-İslam Sentezi Çiçeği’yle birlikte Denktaş’ın “ruh ikizi” olma mertebesine ulaşmışsınız (Apo demedim Denktaş dedim. Dava açmaya hacet yok.) Ama Allah’ı var! Koskoca Denktaş bile Annan Planı mitingi sırasında sırf bir tane Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı açıldı diye sizin bugün yaptığınız gibi eyleme katılanlara topyekün “rum-işbirlikçileri” damgasını basmamıştı. “Sinek de küçüktür ama mide bulandırır” deyip köpürmekle kalmıştı. Neme lazım, sizin hükümetinize muhalefet etme cüretini gösteren herhangi bir oluşum aleyhinde kamuoyu oluşturup seferber etme marifetini 28 Şubatçılardan gayet güzel kapmışsınız. Belki de işin en vahim ve üzücü yanı; ana muhalefetin CHP ve MHP’den oluştuğu bir ülkede, sizin demokrat olabilme ihtimalinizi sevebilme ihtimalinin bir ihtimal olarak kalmaya devam edecek olması. 

Tüm bu olanlardan sonra Sayın Çiçek kulunuz bir de çıkmış, “Başbakan, besleme değerlendirmesini mitingde küfürlü pankart tutan, Rum bayrağı açan gruplar için yaptı, 260 bin KKTC vatandaşı için yapmadı. Kıbrıslı kardeşlerimiz gereksiz yere bize alınganlık gösteriyor” gibi açıklamalarda bulunarak yaptığınız gafı örtbas etmeye çalışıyor. Lakin, verdiğiniz demeçte kullanmış olduğunuz “Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır” ibaresi ortada taş gibi duruyor. Dikkatinizi çekmek isterim ki; Kıbrıs Türk Halkı’na “ülkemizden beslenenler” tanımlaması yaptıktan sonra bu “besleme halkın” içinde bulunan bazı kesimlerinin Türkiye’ye “defol” demelerinin manidar olduğunu söylüyorsunuz. Yani, zihin haritanızın derinliklerinde beslenen genel bir “besleme” algısını, sinir ve öfke anında dışa vuruyorsunuz. 

Stratejik nedenlerle ilgilendiğinizi açıkça ilan ettiğiniz bir kara parçasının üzerinde yaşayan insanlara “besleme” lafını bastığınıza göre, Cemil Çiçekkulunuza bir zahmet söyleyin “Kıbrıslı Türkler’e kan istediklerinde kan verdiğimiz, can istediğinde can verdiğimiz kardeşler olarak bakıyoruz”edebiyatını bizim külahımıza anlatsın! Türk-İslam sentezcisi aklın sınırlarını gereksiz yere fazla zorlamasın. Sahi aklıma gelmişken, bu stratejik kara parçasında yaşayan nüfusun yarısını (kim bilir belki de yarıdan da fazlasını) Türkiye’den son 30 yılda gelen kardeşlerimizin oluşturduğunu da göz önünde bulundurmayı ihmal etmeyiniz. İslami hoşgörü ve hayırseverlik gibi öne çıkardığınız erdemleri, bir taraftan sizin arzuladığınız kadar “Müslüman” diğer taraftan da Kemalist-laiklerin arzuladığı kadar “Türk” olamayan Kıbrıslı Türkler’e bahşetmeyi çok görseniz de, adada yaşayan Türkiye kökenli kardeşlerimize bahşetmeyi çok görmeyiniz. Bu etmiş olduğunuz lafı Necmettin Erbakan Hocamızın da ayıplayacağını, “Kıbrıs’taki din kardeşlermize ‘besleme’ diye hitap edeceğine cihad yolunda besmele çek Tayyip!” diyerek size tavsiyelerde bulunacağını aklınızdan çıkarmayınız. 

Tamam kabul! Attan düşmeden önce de böyleydiniz... Ama, özellikle AKP’ye açılan kapatma davası düştükten sonra pot kırıp çam devirme işine bayağı bir hız vermişsiniz. Askeri vesayeti gerilettikçe, önünüze gelene “sallamayı” bayağı bir adet haline getirmişsiniz. Daha geçenlerde, kimsenin yaşam tarzına yönelik herhangi bir müdahale veya önyargı temayülü içinde olmadığınızı kamuoyuna kesinkes beyan ederken “Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar bir şey demiyoruz” ibaresini kullanmışsınız. Allah sizden razı olsun, verdiğiniz bu demeçle laik-batılı yaşam tarzını benimseyen kesimlerin derin bir “oh be!” çekmelerini sağlamışsınız. "Aksırıncaya tıksırıncaya kadar" ifadesiyle tam olarak ne demek istediğiniz gazeteciler tarafından sorgulanınca da "Benim de stresli ve sinirli anlarım oluyor... O da benim o andaki gerilimim ya da doğamda olan bir şey olarak alınsın. Belki onun da alıcısı vardır" diyerek gene yaptığınız gafı idare etmeye çalışmışsınız. 

Aksırma tıksırma” gibi ifadelerin sizin memleketteki muhafazakar kesimlerin içerisinde epeyi bir alıcısı olabilir. Fakat bu adada yaşayan insanlar, “besleme” lafını sindirecek, “analarını alıp” da usul usul başka bir yere gidecek değil. Kıbrıs Türk Halkı 2 Mart günü gene meydanlarda olacak! Tek bir küfürlü pankarta mahal vermeden demokratik tepkisini ve bugüne kadar azimle sürdürdüğü varoluş mücadelesini daha da gür şekilde haykıracak! 2 Mart günü toplanacak olan bu halkın sesini sakın ola özel timinizi ve polisinizi devreye sokarak, etrafa biber gazı saçarak susturmaya kalkışmayın. Ve bir hususu daha vurgulayarak mektubuma son noktayı koyayım. 

Bugün Kuzey Kıbrıs’ta “besleme” ve “nankör” diye topyekün yaftaladığınız muhalif kesimler, zamanında AB ve Çözüm Sürecine “bitaraf” olmasaydı;Vural Savaş’lı Kızıl-Elmacıları, AB karşıtı milli davacıları ve dört kuvvet komutanın Kıbrıs üzerinden sizin hükümetinize gerçekleştirmeye çalıştığı darbe planlarını kolay kolay “bertaraf” edebilir miydim diye hiç kendi kendinize soruyor musunuz? Bu “besleme” ve “nankör” kavramlarının bir de bu açıdan irdelenmesi gerektiğini hiç düşünüyor musunuz? 

Bir zamanlar siz daha kuruyken, ayakken, kanat çırpmayı öğrenmeye çalışan “muhafazakar-demokratken”, Kıbrıslı Türkler olarak kendi demokratik irademizin sahipleriydik. Ve o zamanlar biz sizin, demokrat olabilme ihtimalinizi sevmiştik! Şimdi siz yaş olup baş olunca, havalanıp kuş olunca “besleme” mi olduk yani???

Sizi en kalbi duygularımla selamlıyor; Genç Bakış programında yapılan ankette “besleme” lafınızı %68 oranında tasvip etmeyen Türkiye Halkına da huzurlarınızda teşşekkür etmek istiyorum.