"Türkiye'de 17 Aralık'tan İtibaren Kansız Bir İç Savaş Başladı"

"Türkiye'de 17 Aralık'tan İtibaren Kansız Bir İç Savaş Başladı"

AKP ile Gülen cemaati arasındaki ilişkiyi ve 17 Aralık’tan itibaren gelinen noktayı tarihsel kökleriyle değerlendiren Dr. Bilge Azgın’a göre AKP ile Gülen cemaati arasındaki kopuş noktası 12 Eylül 2010 referandumu.

‘Olağan üstü hal’ psikolojisiyle demokratikleşmenin zor olduğunun ifade eden Azgın, Cemaat ve AKP arasındaki gerginlikten esas zarar görecek kesimin ekonomi ve vatandaşlar olduğunu kaydetti. Azgın AKP-Cemaat kavgasında her iki kesime de eleştirel yaklaşmak gerektiğini söyleyerek, demokratik değerlerden yana taraf olunması gerektiğini ifade etti.

Röportaj: Hasan Yıkıcı – Gazete360

AKP ile Cemaat arasında nasıl bir işbirliği vardı ve nasıl bozuldu?


AKP iktidara geldiğinden itibaren Türkiye’de sunni-muhafazakâr blok ile Kemalist laik blok arasında kansız bir iç savaş cereyan etti. Bu iç savaşın galibi seçim sandığı sayesinde sunni-muhafazakâr blok oldu. Tüm bu süreç boyunca, Gülen cemaati ile AKP ‘ortak düşmana’ karşı kader birliği yaptı. 2009’da medyada yayımlanan “AKP’yi ve Gülen’i Bitirme Planı”, bu ikilinin tüm süreç boyunca neden kader birliği yaptığını yeterince açıklıyor. Askeri vesayet sonrası Türkiye’de ise, muhafazakâr blok içinde kansız bir iç savaş resmen 17 Aralık itibariyle başlamış oldu.


Ancak Gülen ve AKP arasındaki kavga olayına yoğunlaşırken şu noktayı da gözden kaçırmamak gerekir. Hatırlarsanız 2007 genel seçimleri öncesinde bazı tarikatların aralarında yaptıkları telefon görüşmeleri dinlenmiş ve medyaya sızdırılmıştı. Oradan biliyoruz ki, 2007 Cumhurbaşkanlığı krizi sürecinde ve Temmuz 2007 genel seçimlerine giderken sadece Gülen cemaati değil, Türkiye’de ne kadar cemaat ve tarikat varsa hepsi mutlak uzlaşı içinde AKP’yi desteklemişlerdi.

AKP ile Cemaat arasındaki işbirliği 2007’den önce de var mıydı?


Elbette vardı. Birçok gazeteci bu ikilinin 2007’den sonra Ergenekon ve Balyoz sürecinde kader birliği yaptıklarını söylüyor. Doğrudur, ikili arasında işbirliği 2007 sonrası doruk noktasına ulaştı. Ancak AKP’yi kapatma davasından da hatırlayacağımız gibi, Abdullah Gül’ün 2007 öncesinde Dışişleri Bakanı iken Büyükelçilere genelge gönderip yurt dışında bulunan Fetullah Gülen okullarıyla temas ve işbirliği yapılmasını istemişti. Bu genelge ise, AKP’ye açılan kapatma davasında delil olarak kullanılmıştı. Aynı şekilde, dönemin Dışişleri Bakanı Gül, Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’yla da temas ve işbirliği kurulmasını istemişti ve bu genelge de kapatma davasında delil olarak kullanılmıştı.

Taraf Gazetesi’nin 2004 yılına ait yayımladığı MGK belgesinde Gülen Cemaati’ne karşı alınması gereken tedbirlerin altında AKP’li bakanların da imzası vardı. Bunu nasıl yorumlamak gerekir?


Bu belge, Gülen Cemaati ile AKP arasında geçen pskikolojik savaşın bir ürünü olarak ortaya çıktı. Askeri vesayetin güçlü olduğu bir dönemde AKP bahsi geçen MGK belgesini imzaladı. Fakat herkes biliyor ki, AKP’nin Genel Kurmay’daki Generaller gibi bir laiklik anlayışı ve dolayısıyla da “irtica tehdit algısı” hiçbir zaman olmadı! Yine herkesin malumudur ki, dönemin Genel Kurmay Başkanlığı için AKP’nin bizzat kendisi de Cumhuriyet için irticai bir tehditti. Hem daha önce belirttiğim gibi, dönemin başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya iddianemesinde Genel Kurmay’ın irtica listesinde olan cemaat ve tarikatlarla AKP’nin iş birliği yaptığını vurgulamış ve bu hususu da AKP’nin kapatılması için delil olarak kullanmıştı.  Kısacası o belge, katıksız dindar kesimin AKP’ye olan güvenini sarsmak için, cemaatin kendi tabanına “bakın AKP zamanında bize karşı askerle işbirliği yapmış, AKP’ye güven olmaz” mesajını vermek için basına sızdırıldı.

Cemaat’in görünen sivil yüzünün dışında bir de görünmeyen ve sivil olmayan yüzünden de bahsediliyor. Bu olaylarla birlikte bu konu hakkında değerlendirmeniz nedir?


Birçok kişinin belirttiği gibi, Gülen cemaatini diğer cemaat veya tarikatlardan farklı kılan nokta çok zengin insan kaynağı gücünün olmasıdır. 1980 darbesi sonrası Türkiyesi’nde Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Fetullah Gülen cemaatini işaret ederek “neden yurtlarınızda yetiştirdiğiniz ögrencileri ısrarla polis okulu sınavlarına koyup polis olmalarını istiyorsunuz? Amacınız nedir?” diye demeçler veriyordu. Günümüzde ise, AKP’ye yakın çevreler Gülen cemaatinin polis okulunun sınav sorularını kendi cemaatinin mensuplarına dağıtıp sınavda başarılı olmalarını sağlamakla suçluyorlar. Bir diğer ironi ise, 28 Şubat sürecinde Genel Kurmay Başkanlığı’nın ‘irtica tehdit’ algısını topluma yaymak için medyaya servis ettiği Fetullah Gülen kasetlerini, bugün AKP’ye yakın medyanın yeniden kullanıyor olması. 

Uzun lafın kısası, Gülen Cemaati’nin 20 seneden fazladır devletin önemli kademelerine yaptığı beşeri bir yatırım söz konusu. Gülen Cemaati’nin diğerlerinden farklı kılan insan kaynağı gücü derken de bu durum kastediliyor.

AKP ile Gülen Cemaati arasındaki kopuşun dönüm noktası 12 Eylül 2010 referandumudur…

Röportajın başında sorduğumuzu yeniden soralım: AKP ile cemaat arasındaki kopma noktası nasıl gelişti?


Marmara krizi, Hakan Fidan krizi ve Dershaneleri kapatma krizi diye anlatmaya başlayarak kronolijiyi bir hayli uzatmak mümkündür. Bu hususu anlamlandırmak için birçok makale de yazılıp çizildi. Fetullah Gülen ile Tayyip Erdoğan’ın farklı siyaset yapma tarzları veya Milli Görüş ile Gülen Cemaati arasındaki tarihsel ve ideolojik farklılıklar oldukça fazla dile getirildi. Bana göre esas kopma noktası 12 Eylül 2010 referandumundan sonra ortaya çıktı.

12 Eylül 2010 referandumu derken?


Siyasette ‘ortak düşmana’ karşı oluşturduğunuz ittifak cephesi hiçbir zaman sabit kalmaz. Türkiye’de AKP etrafında askeri vesayete karşı ortak bir cephe kurulmuştu. Bu cephe oldukça farklı kesimleri bir araya getiriyordu (dindarlar, cemaatler, liberal-sol yazarlar vs) ve 12 Eylül 2010 referandumuna kadar da bu cephe dirliğini ve birliğini korudu. 2010 referandumundan sonra iki şey oldu: 1- AKP etrafında oluşan cepheyi bir arada tutan ve bu cephe içinde yer alan farklı kesimlerin ortak demokrasi düşmanı olarak bellediği askeri vesayet tamamen geriletildi. 2- AKP’nin Türkiye siyasetinin tek hakimi olmasının önünde hiçbir engel kalmadı.
2010 referandum sürecinin ardından askeri vesayete karşı oluşturulan AKP merkezli cephenin içinden ilk önce liberal-sol yazarlar ayrıldı veya ayıklandı. Şimdi de, Gülen cemaati bu cepheden kopma noktasında.

 
2010 referandum sonrası neden AKP ile Gülen Cemaati arasındaki kopma kaçınılmaz olsun ki?


Artık askeri vesayeti bitirdiyseniz ve ben bu ülkenin tek siyasi hakimi olabilirim diyorsanız, eskisi gibi askeri vesayete karşı ortaklık yaptığınız güce, yani Gülen cemaatine, ihtiyacınız kalmamış demektir. Bu durumu eski müttefiğinize daha bariz hissettirdikçe ve bu eski müttefiğiniz de Hanefi Avcı’nın veya Ahmet Şık’ın bahsettiği gibi bir kadroya ve ağ örgüsüne sahipse (ki bunu artık AKP de söylüyor); eski müttefiğiniz mutlaka size dönüp “Dur bakalım, ortaklığımız sen istediğin zaman bitti deyince bitmez” demeye başlar. Şunu da eklemek gerekir ki, hiçbir hükümet böyle bir ağ örgüsüne sahip yapıyla uzun süreli ortaklık veya güç paylaşımı yapamaz.

“Olağanüstü Hal Durumu” psikolojisiyle demokratikleşme zor….

Eğer cemaatin görünmeyen bir yüzünden de bahsediyorsak o halde Kemalist rejimle bütünleşen derin devlet örgütlenmelerinin bugün de cemaat ekseninde varlığının devam ettiğinden bahsedebilir miyiz? Yani eski rejim tasfiye edilirken (Ergenekon, Balyoz süreçleri) eski rejimin devlet örgütlenmeleri örnek alınarak mı devam edildi?

1971 askeri muhtırasının özellikle devrimci sol örgütler ve filizlenmeye başlayan Kürt hareketine ağır cezalar vermek için uygulamaya soktuğu Devlet Güvenlik Mahkemeleri, AB sürecinde Özel Yetkili Mahkemelere dönüştürüldü. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin ismi Özel Yetkili Mahkeme’ye dönüştürülse de, demokrasi açısından oldukça sorunlu bir yargı mekanizması olmaya devam etti. AB Komisyonu’nun her sene hazırladığı ilerleme raporlarında Özel Yetkili Mahkemeler’in yarattığı anti-demokratik uygulamalar gündeme getirildi.
Özel Yetkili Mahkemeler’in hukuksal işleyiş biçimi Agamemnon’un sorunsallaştırdığı “olağanüstü hal durumuyla” irdelemek yerinde olur. AKP ve Cemaat açısından da, Ergenekon ve Balyoz süreçleri geçmişle yüzleşmeden daha çok “olağanüstü hal durumu” psikozunda geçti. Bahsettiğim psikoloji şu: “Bize karşı darbe yapmak isteyenler var, onlar bizi tasfiye etmeden biz onları tasfiye etmeliyiz. Bu yargı mekanizmasında demokratik standartlar açısından ciddi sorunlar olabilir, bu süreçte sapla samanın birbirine karışabilir ama olsun; ne de olsa olağanüstü bir durumla karşı karşıyayız”. Dolayısıyla, tüm bu süreç içerisinde AKP’nin askeri vesayete karşı ‘koruyucu melek’ pozisyonunda olanlar, ortaklık bittikten sonra AKP’nin azrailine dönüşme çabasına girmeleri kara deliklerle dolu olan polis-yargı sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur. Türkiye siyasası, adli kolluk ve Özel Yetkili Mahkemeler gibi konularda bilgisayar misali ‘sistem hatası’ uyarıları vermeye devam ediyor.

AKP’ye karşı paralel devletin darbe çabası olduğu iddiası tamamen asılsız değil o zaman?

Bu noktada iki taraflı oynan paralel bir oyun söz konusu.


Cemaat’in görünmeyen yüzü denilen yapının yapmak istediği, FBI’a 37 sene boyunca müdürlük yapan John Edgar Hoover’in durumuyla benzeşiyor. 37 sene boyunca birçok Amerikan başkanı değişse de, hiçbiri Hoover’i bu sürede FBI’in başından almaya cesaret edemedi. Çünkü Hoover, Amerikan başkanlarının ve Amerikan toplumun birçok ileri gelenlerinin özel hayatlarıyla veya hukuksuz işleriyle ilgili muazzam bir dosya arşivine sahipti. Yasal olmayan yollardan insanları dinleme ve haklarında bilgi toplama işinde Hoover’in üzerine yoktu. Kendini görevden almayı niyet eden başkanları arşivinde tuttuğu dosyalarla tehdit ederdi. Bu sayede de, ölümüne kadar 37 sene boyunca Amerika’daki siyasi iktidarların zorunlu bir ortağı haline dönüşmüştü. Devletin sivil kanadını oluşturan şiddet aygıtlarına ve istihabarat ağlarına ortak olursanız iktidara da ortak olursunuz demektir. Kaldı ki, Gülen Cemaati’nin yargı içinde de “özgül bir ağırlığı” söz konusudur.


AKP ise devlet içinde konuşlanmış sivil vesayet odaklarına karşı ‘demokrasi ve milli irade’ seferberliğini ilan etti. Yine Agamemnon’un sorunsallaştırdığı “olağanüstü hal durumu” psikolojisiyle demokrasiyi savunmak adına demokrasinin temel kaidelerini çiğnemek söz konusu. Zizek’in totaliterlik kavramını bahane ederek ve kötüye kullanarak nasıl anti-demokratik icraatlar üretildiğini anlatan bir kitabı vardır. Demokrasi kavramını çarpıtarak ve kötüye kullanarak nasıl anti-demokratik icraatlar üretildiğini ve yolsuzlukların üstünün örtüldüğünü anlatan bir kitap yazılırsa, AKP’nin bu söylem ve icraatları iyi bir örnek oluşturacağı kesin.

28 Şubat Süreci ve siyasi iktidarların göz göre göre yolsuzlukların üzerini kapatma çabası..

AKP’nin tüm bu olup biteni 28 Şubat’ın devamı olarak gösterme çabası da bundan kaynaklanıyor herhalde?

Evet. 28 Şubat sürecinde Kemalist vesayet İslami kesimi ‘bitirmek’ için birçok anti-demokratik yönteme başvurmuştu. Şimdi sunni-muhafazkâr bloğun ana aktörleri birbirlerini ‘bitirmek’ için benzer yöntemlere başvuruyorlar. 28 Şubat süreci ile bugün yaşananlar arasında başka benzerlikler de var. Ancak bu benzerlikler AKP çevresinin ve yazarlarının pek fazla hatırlamak istemeyeceği şeylerdir.

Ne gibi benzerliklerden bahsediyorsunuz?

Siyasi iktidarların göz göre göre yolsuzlukların üzerini kapatma noktasındaki benzerlikten bahsediyorum...
Refah Partisi Tansu Çiller’i Ana-Yol Koalisyonu’ndan kopartıp Refah-Yol Koalisyonu’nu kurmaya nasıl zorlamıştı? Refah Partisi Tansu Çiller’in TOFAŞ özelleştirmesinde usulsüzlük yaptığına dair mecliste soruşturma önergesi vermişti. ANAP’lılar bu soruşturma önergesine destek verince Çiller ile Mesut Yılmaz’ın kurduğu ANAYOL koalisyonu fiilen sonlanmıştı. Erbakan Çiller’e yeni soruşturulmaların açılmaması ve açılanların da ilerletilmemesi noktasında güvence verince Refah-Yol Hükümeti kuruldu. O dönem, Çiller hakkındaki soruşturmalar sadece TOFAŞ’la sınırlı değildi. Çiller’in TEDAŞ özelleştirmesinde yaptığı usulsüzlük ve mal varlığı hakkında soruşturmalar da gündemeydi. Uzun lafın kısası, Erbakan hükümete gelebilmek ve başbakan olabilmek için Çiller hakkında meclise getirdiği TOFAŞ soruşturmasını ve diğer yolsuzluk iddialarının üzerini kapatmaya razı olmuştu. Erbakan post-modern darbe tarafından hükümetten düşürülünceye kadar da yolsuzluk soruşturmaları hususunda Çiller’e verdiği sözü tuttu. 

Bu kavgadan esas zararı ekonomi yani vatandaş görecek...

Erdoğan Gezi’den sonra ikinci büyük şoku yaşıyor. Cemaat AKP ilişkileri bundan sonra nasıl şekillenecek? Bu savaşın kazanını olacak mı?


Şok karşılıklı yaşanıyor. Gezi eylemlerinde özellikle liberal-sol çevreler AKP’nin göz göre göre polis şiddetini bu kadar aklayan ve kutsayan söylemleri karşısında şok olmuştu.  “AKP, CHP-MHP koalisyonundan daha iyidir” deyip, AKP’nin anti-demokratik hallerine daha müsamahalı bakan liberal-sol çevrelerden bahsediyorum. Gezi’den sonra bu kesimler için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. 17 Aralık’tan sonra da Gülen Cemaati ve AKP arasındaki ilişkiler hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak.

Savaşı kim kazanır, veya kimin tarafını tutmak soruları en fazla sorulan sorudur. Uzun vadede,  Gülen Cemaati AKP’ye göre çok daha fazla zarar görecek gibi görünüyor. Ancak bu kavganın uzaması demek, esas zararı ekonominin yani vatandaşın göreceği anlamına geliyor. Taraf olma noktasında söylenecek tek şey var: Demokratik değerlerden yana taraf olmak gerekir! Bunun için, her iki tarafa da aynı mesafede eleştirel bakmak gerekir.  Bu kavga vesilesiyle belki adli kolluk ve Özel Yetkili Mahkeme noktasında yaşanan ‘sistem hatası’ giderilir diye umut ediyorum. En azından bu süreçte, taraf tutmak yerine siyaseten bunu zorlamak gerekiyor. Ancak tüm bunlar da, çift başlıklı yürütme erkine aşırı yetkiler bahşeden 1982 Anayasası değişmediği ya da değiştirilmediği sürece de yeterli olmayacaktır.