Metafizik değer üzerine

 

Gönderen Burhan Aydınalp - 18/12/2009 21:03:15 (576 okunma)




Metafizik değer üzerine


Cumhuriyetin metafizik değer üretemediğinden” söz etmişti, Şerif Mardin. İslami yazından bir örnekle Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesinin kimi yönlerine değinmek istiyorum.

Yeni şafak yazarı Dücane Cündioğlu “Çağdaş İslam düşüncesinin yoksunluğu nazariyat” başlıklı yazısında*

Çağdaş İslam düşüncesinin metafizik ve/ veya nazari temellerden yoksun olduğunu” ileri sürmektedir.

Metafiziğin daha Aristotales’te kendine konu olarak teolojiyi seçtiğini”, “varlık olarak varlık”,ya da Heidegger’ci terimlerle “onto -teo –logie” (varlık -tanrı –bilim) olduğunu;“Nazariye”nin ise ameli karşıtı olarak kullanıldığını;bununla “hikmet-i nazariye”yi kastettiğini; konusunun fizik, matematik ve metafizik (ilahi ilim) olduğunu; Gazali sonrası kelamcıların haklı olarak bilinebilir olan her şeyi (malumu) kelamın konusu saydıklarını, malumun da mevcut ve madum’dan (varolan ve yok olandan ) ibaret olduğunu”;“tasavvuf ilminin konusunun ise mevcut ve vücud (var olan ve varlık) olduğunu; vücudun : Hak Teala olduğunu söylemektedir”.

“ İslam düşünce mirasını meydana getiren birbiriyle bağlantılı üç nazari düşünme tarzı ,kelam, felsefe ve tasavvufu, İslam’dan hareketle fakat, farklı açılardan küllü bir tasavvur sunan ve İslam dünyasının dil düşünce varlık tasavvuruna nazari bir bütünlük kazandıran üç farklı yorum tarzının temsilcisi” olarak görmekte ve Çağdaş İslam düşüncesinin yoksun olduğu metafizik teorik yönü böyle açıklamakta; “tüm yoksunluğumuz bütünü bütünün kendisinden hareketle (nazari) görmektir “demektedir.

Yazar, “Çağdaş İslam düşüncesini”, modernite ile bir karşılaşma olarak görmekte;ve sonuçta çağın tasavvurlarına yenik düşüldüğünü,bu tasavvurların içselleştirildiğini düşünmektedir.

Osmanlının son döneminde başlayıp Cumhuriyetle devam eden ve “İslam düşünce mirasını, mevcut askeri ve siyasi çöküşün sorumlusu olarak ilan eden bir anlayışın ürünü olan çağdaş İslam düşüncesinin,ıslah, tecdid ve ihya gibi kavramları öne çıkartarak, bu mirasın düzeltilmesi, yenilenmesi , diriltilmesi amacıyla kaynaklara dönüş çağrısı yaptığını söylemektedir. 

Çağdaş İslam düşüncesinin geleneksel düşünce mirasından köklü bir kopuş olduğunu; bizzat çağdaş sıfatının tarihi bir belirleme olmayıp asıllarına icra edilemeyecek bir muhtevanın göstergesi olduğunu söylemektedir.

Modernite”nin zihniyet kalıplarının empirizmin ve özellikle pozivitizmin, metafiziği ve teolojiyi yararsız ve hurafe olarak bir kenara ittiğini belirtmekte; kelam ilminin kelam tarihine dönüştürüldüğü, nakli delil konularıyla sınırlandırılıp “Akaid” incelemelerine çevrildiği, kelam nazariyatından koparıldığı ;tasavvufun aşk edebiyatına dönüşerek nazari temellerinden koptuğu,ve artık romantik bir aşk söylemi olduğunu ; İslam felsefesinin ise bilim adına bilimcilik mantığıyla heba edildiğini söylemektedir.


Osmanlı Türk kimliğinin, Modernite ile karşılaşmasının tüm sonuçları yalnızca, teolojik- dinsel-düşünsel planda ortaya çıkmamıştır.Bir zihniyet kalıbı olarak modernitenin algılanması ve kavramsallaştırılması Türk düşün yaşamında oldukça sorunlu olagelmiştir.

Daha çok aydınlanmacı ,pozivitist, ilerlemeci çizgiler benimsenmiş ve daha en başından modernitenin içinde yer alan eleştirel tutum (felsefi planda Kant’çı eleştiri gibi) göz ardı edilmiştir.

Sonuçta, sadece teolojik- tefekkür planında kalmayıp ,Türk tefekkürünün, tasavvurunun ve düşünmesinin her alanında benzer sonuçlar ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Türk düşünmesi tefekkürü, dini düşünce alanında olsun, dünyevi seküler alanda olsun yeni metafizik değerler yaratamamıştır.Ve bana göre etik- metafizik değerler alanı söz konusu olduğunda bunun yalnızca ilahiyat alanında ya da dünyevi etik değerler alanında tek başına ve tek yanlı bir süreç olamayacağını düşünüyorum.Bu iki süreç ancak birbirini besleyebilir.Uhrevi ya da dünyevi etik değerler bir bütün olarak metafiziğin içinde gelişebilir.

Sekülerleşme ancak bir sentez sonucu oluşabilir;dini ve dünyevi düşüncelerin, tasarımların bir sentezi. Sekülerleşme öncelikle dinsel düşünce içinde olanaklıdır;ve bu gönüllü olup olmama sorunu da değildir.

Aydınlanmanın ve özellikle de Fransız aydınlanmasının etkisiyle militan laisizm, dini kamusal yaşamdan dışlayarak bu bağı kopartmıştır.Dini (vicdani ,kanısal her türlü inancı) özel yaşam alanına hapsetmiş, “ibadet - ödev - dini” ile yetinmeyi öğütlemiştir. Kamusal alanın daha çok, resmi - devlet alanı olarak algılanması; temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, düşünce özgürlüğünün önündeki engeller de sayılabilir. 

Kaba bir pozivitizm anlayışıyla bilime aşarı değer yüklenmiş, “bilimcilik” moral - manevi yaşamın temel prensibi haline getirilmiştir.Bunun dini düşünceye yansıması “epistemik tanrı” anlayışına yol açmış;vahyin akıl yönü abartılmıştır.

Muhayyilenin,duygulanımın hatta mistizmin yer almadığı bir alanda metafizik nasıl mümkün olabilir ki ?

Çağdaş İslam düşüncesinin tek yanlılığı ve bunda “modernite ile kurulan sorunlu ilişkilerin” oynadığı rol konusunda yazara katılmakla birlikte; İslam’ın, modernite ile karşılaşmasının bir trajedi oluşturduğu kanısında değilim.“İlahi–ontolojik” planda bir kutupsallık oluşturdukları doğru;ama bu gerilimden yararlanılabilirdi. Çağdaş Türk düşünmesinin, tefekkürünün gelişmesinde bu gerilim verimli de olabilirdi;ve bu düşünmenin daha çok , bu alanın içinden yazan arkadaşlarımıza seslendiği kanaatindeyim.

Bildiğim, insanın işinin, görevinin,doğasının Etik -metafizik değer yaratmak olduğu ;burada göreli hakikatlerden söz etmekteyim. Kuşkusuz dini (mutlak) hakikatler olacaktır.Ama insan ile kutsalın arasında yalnızca mutlak hakikat hüküm sürerse orada özgürlüğe ve samimi bir inanca yer kalmayacağı düşüncesindeyim.

Metafizik değer yaratamamanın sonucu da “dini mutlak hakikatler “ yerine, “bilimsel mutlak hakikatler” koymak olur.

Oysa bilimin doğruları vardır ;insanın hakikatleri.

*.Dücane Cündioğlu Yeni şafak 01.1102003 yenişafak.com.tr.