Postmodernizm ve islam


Burhan Aydınalp - 17/03/2009 23:59:26 (665 okunma)


Postmodernizm ve islam

Tarihselciliğe yönelik eleştiri postmodern eleştiride önemli bir yer tutmaktadır.”Bütünselci” olmak;epistemolojik tek gerçekçilik ve erekçilik anlamında bir eleştiri olagelmiştir bu;

Daha başından modernitenin içinde yer alan onunla gelişen postmodern söylem, Kantçı terimlerle söylersek -ve japon felsefeci Kojin Karatani’nin diliyle– “modernitenin aşkın öznesi” olagelmiştir;ama “çoğul bir özne”.(1)

Çoğul-özne, içerimi itibariyle rölativiteyi, dolayımı, tarihi gerektirmektedir.

Tarih bireyin sahneye çıktığı alandır.Modern bireyden söz edebilmemiz için modern tarihten söz etmemiz gerekmektedir. Ve bu konudaTarihselcilik düşüncesine ve onun büyük düşünürü Hegel’e çok şey borçluyuz.

İslami düşünce’nin modernite ile ilişkisi kültürel apayrılıklar nedeniyle “sorunlu” olagelmiştir.Kendisini modernitenin “ötekisi” olarak algılamış; Batı uygarlığının “yükselişi” karşısında kendini ve değerlerini savunmaya çalışmıştır. Modernitenin “Avrupa ben merkezli” oluşu da bunda önemli bir rol oynamıştır.

Bizde düşünsel planda bir “modernizm tarihi” olmadığı;daha çok siyasal ideolojik planda bir “batılılaşma tarihi” olduğu sıkça dile getirilmiştir. Doğu-Batı sorunu ekseninde yoğunlaşan tartışmaların ise sonuçta “senin dinin sana;benimki bana” anlayışından öteye gitmediği bilinmektedir.

Günümüzde İslamcı yazınında postmodern referansların arttığı ve Batı uygarlığı eleştirisinde bunlardan yararlanıldığı görülmektedir. Bir diğer aktüel kaynak ise Batı düşüncesini köklü bir biçimde eleştiren Alman düşünür Heidgger’in görüşleridir.Her ne kadar Heidegger’in batı metafiziği eleştirisi batı uygarlığı eleştirisine indirgenemezse de. 

Doğu-Batı sorunu: esasen ve daha çok ‘Müslüman’ın modernite ile ilişkisi sorunudur.

Tarih ve birey konusunda İslamcı yazından bir örnek vermek istiyorum:

Müslüman’ın şahsiyet sahibi olması birey olması demek değildir. Allah insanı ferd-i vahit olarak (eşsiz-benzersiz-kişilik) olarak yaratmıştır. O’nun huzuruna ferd-i vahid olarak gidecektir.”“…İslami bakış açısından ferdin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor,ama yine de birey olduğu anlamı çıkmıyor.”“…Bireyin batıya özgü tarihsel bir kategori olduğunu göz ardı ettiğimizde diğer havzalarda neden bireyin çıkmadığına hayret eder diğerlerinin gelişmemiş olduğuna hükmederiz.” (2)

Yazar “Ferd-i vahit”i ,bireye üstün tutuyor.Sorunu bir değer ilişkisi olarak ortaya koyuyor; bu doğru da;Ama esas sorun referansı nereden aldığında düğümleniyor.

Batı düşüncesi,bireyi “tarihin bir ürünü” olarak görür,”kültürel-tarihsel bir ürün”;Ve bu (bireyin) insanın, yaratılmışlığı- yaratılmamışlığı anlamında bir tartışmadan ötedir;Bizde islami çevrede -sanılanın aksine,sekülarizm -dünyasallık- tam da bu noktada başlar.Ve bizde bu konudaki açınımsızlık daha çok islami düşüncenin bir sorunudur.


Bireyi tarihin bir sonucu olarak görmek strüctural - yapısal bakmak demektir aynı zamanda; toplumsal bakmak;bireyi, toplumsal ilişkilerin bir ürünü olarak görmek ; Değiştiğini,
değişime açık olduğunu kabul etmek demektir.

Ve bu,insan oğlunun kendi soyunun devamı konusunda sorumluluğunu (Kierkegaard’dan bu yana) üzerine alması demektir.

Tarihin,tarihsel dolayımın reddedilmesi, “hakikatin mutlak otoritesinin” emredilmesi anlamına gelir. 

Müslüman insan her şeyden önce üstte ve azade olarak öncelikle Allah’ın kuludur”;Ve bu anlayışa göre her türlü sosyal sözleşmeden müstesna olarak Allah ile yaptığı akide bağlıdır.Ve bu akit Hıristiyanlık’tan farklı olarak(*) dünyevi işlerin yürütülmesini de kurallara bağlamaktadır. Bizde laiklerle dindarların tartışmalarında daha çok bu zihni arka plan vardır. 

Gelelim günümüz islami düşüncesinde Heidegger övgülerine:

Heidegger in düşüncesi, dasein fikri bir tür ,tarihin (tarih dolayımının) paranteze alınmasıdır.;Tarihin dolayımının dikkate alınmaması sonuçta“hakikatın” mutlak otoritesinin emredilmesi demektir.Bu tarihte felaketle sonuçlanmıştır.

Ontolojik itaat” demektedir, Adorno;Heidegger düşüncesine.

Bana göre: “narsist” ya da “kışkırtılmış-öznelliğe” karşı düzeltme amaçlı bir ontolojik itaat öne sürmek mümkündü ve yararlı da olabilirdi.Bu,dünyanın kaderinin bize ait olamadığına dair bir düzeltme olacaktı.Nitekim öznelliğe ,tarih- dışı (ötesi) bir varlık boyutu vermek, kültür-dışı –primitif- olarak görülecektir;Ama batı metafiziğini kökensel bir sorgulamaya tabi tutabilmek için en azından fenomenolojik anlamda paranteze almak ve öncüllere dönmek gerekebilirdi.Heidegger’in “İskan etme ,inşa etme ,mesken tutma” başlıklı konuşması bunun ne denli yararlı olabileceğinin de bir örneği sayılabilir.(3)

Adorno’ya göre Heidegger’in başlıca heveslerinden biri öznel bilinç üzerindeki yoğunlaşmasıyla birlikte Batı-metafiziğini aşma tutkusuydu.Buna rağmen sadece ,öznelliği ve düşünümün uzlaştırıcı rolünü kökünden söküp atmakla O’nun düşünüş biçimi,olgusallığa ve ya ilk’sel varlıksal kendinden varolmaya sıçrayışı cesaretlendirdi” (4) 

Adorno,Heidegger’ in Dasein düşüncesinde öznelliği sadece,ilksel ve araştırılmamış bir öncül üzerine dikmiş olduğunu” söylemekte;“varlığın tam anlamı ne olursa olsun, hakikiliğinin içsel niteliğinde ısrar edilmesinin dasein’ı nesnel standartlardan yoksun bıraktığını…Ve kapıyı keyfi tercihlere açtığını” belirtmekte;ve şöyle sürdürmektedir:“ötekileşmekten ve nesnelleşmeden uzaklaşan düşüncenin ölçütü olarak görünen (hakiki) varlık kendi buyruklarını siyasette bir diktatörün dünya görüşünü uyguladığı gibi otokratik bir tarzda uygular.” (4)

Nitekim “tarih-içi-lik” düşüncesinin yadsınması haklar ve özgürlükler ile suçlar ve yasaklar konusunda da sekuler olamayan bir anlayışı getirmektedir.

Yazar, batı tarihinin bir kategorisi dediği bireyin ortaya çıkışındaki felsefi -eski yunan (çok tanrıcı) ve teolojik arka planı (doğuştan günahkar olmak) açımladıktan sonra bunun sonucunda “batı da insanın neleri yapmayacağı (yasaklar) değil ; neler yapabileceği (hak ve özgürlükler) teker, teker sayılmış yasalara geçirilmiştir” diye olumsuzlamakta ve İslamiyet’te az sayıda (olan) günahlar sayılmış; özgürlüklere her hangi bir sınırlama getirilmemiştir diye olumlamaktadır.

Ama bu özgürlükler alanının genişliğini göstermez.;Aksine “alanın içeriksiz olduğunu” ve hukuki güvencelerin bulunmadığını ortaya koyar.Nitekim,Şerif Mardin’in sözünü ettiği “mahalle baskısı” tam olarak da bu anlayıştan beslenmektedir.

Modern hukukta kişinin hak ve özgürlüklerinin sayılması-yazılması dahi bunların tarihsel bir süreçte ve mücadeleler yoluyla elde edildiğinin göstergesidir.Modern hukukta yasanın suç saydığı fiiller de açıkça yazılır.Yasasız suç olamaz;ve bu,hukukiliğin,kişi hak ve özgürlüklerinin de temelidir.

(* ) İsa’nın Tanrının yeryüzündeki söz ve bedeni olması;dünyevileşmiş,dünyaya,tarihe müdahale etmiş -ve edecek olması beklenen- Tanrı anlayışı.

1. Kojin .Karatani,Transkritik,Metis Y.Erkan Ünal Çevirisi1.Basım Haziran 2008

2. Birey ve Özgürlük,Ali Bulaç;http://www.zaman.com.tr

3.İnşa Etmek İskan Etmek Düşünmek,Düşüncenin Çağırdığı,M.Heidegger Say Yayınları Ahmet Aydoğan Çevirisi 1.Baskı 2008 

4.Görüngübilim ve Eleştirel Kuram Adorno,Fred R.Dallmayr H.Emre Bağce Çevirisi Frankfurt okulu Doğu Batı Y.2.Basım.Eylül 2006,S:248,249

5.Age.