Ulus-tarih-politika



Burhan Aydınalp - 01/04/2010 12:31:26 (456 okunma)


Ulus-tarih-politika


Modernizmin, “ulus- tarih- politika” eksenine sıkıştırdığı entelektüelimiz, ulusal kimliğini “tarih yapan”1 diye tanımlıyor.“Asker” de var içinde; ona değinmeyeceğim.

Tarih yapmak: fetih yapmak, devrim yapmak, devlet kurmak, ulus kurmak mı?

Tarih yazmak: kahramandan, fatihten, askerden, Mesih’ten, ırktan, ulustan, sınıftan yola çıkmak mı?

Tarih nasıl yazılır bilmiyorum,ama tarih yapmaktan anladığım; Fransa’nın 1789 ihtilalini 200.yılında yeniden değerlendirmesi, eleştirmesi, basın ve kamuoyonda tartışması; deyim uygunsa “Devrimin hakkının devrime kralın hakkının krala verilmesi” ;Ve yine Fransa’ da “Cezayir tartışmaları” geliyor aklıma;tarih yapmaktan anladığım bu.

Ya da Sovyetler Birliğinde 1986-1990 yılları arasında hüküm süren glasnost fırtınası, “Berlin duvarının” yıkılması;

Ulus –tarih- politika eksenine sıkışmışlığımız, güçlü bir düşünme, tefekkür geleneğimiz olmamasından kaynaklanıyor, Özellikle de felsefi.

Düşünmeyi bilime, tarihe, politikaya hapsediyoruz. Onlar üzerinden, onların aracılığıyla konuşabiliyoruz ancak. Örneğin, otorite okumamız salt tarih içinde, en çok da siyasal erk düzeyinde tezahür edişiyle;

A.Kojevé’nin otorite çözümlemesinin (ontolojik,fenomenolojik ve metafizik ) sözünü etmeliyim burada.2

Bireysel anlatı- edebiyat - geleneğimiz yok, ütopya geleneğimiz de; modern yola çıkış öykülerimiz yok; kahramanın kendini arayışı, bu dünya da kendini gerçekleştirme çabaları; Goethe’nin Faust’u, Voltaire’nin Candid’i gibi, bu dünyada konaklama-mesken tutma anlamında.

Kuşkusuz bunda dilin, tarihten koparılmasının; “yazı dilinin” konuşma dilinden” ayrılmasının büyük rolü var. Yeni alfabe -yazı dili-, yeni bir “ulus-tarih-dil- söylemi” olarak oluşturulmuş; Dilin –varlığın-düşünmenin tümü, bir ideolojik söylemin içerisine hapsedilmiştir.

Günümüz İslamcı yazarlarının önemli bir kısmı da modernizm eleştirisini aynı düzlemde okumakta; İslam’ın, modernite ile karşılaşmasının olası tüm sonuçlarını kamusal-politik alanda düşünmektedir. Daha doğrusu, düşünmemektedir. 

Dar alanda kısa paslaşmalardır bunlar.

Kamusal-politik alan gündelik yaşamın alanıdır ama tüm alanı değildir, olmamalıdır da; bu durum ancak totaliter rejimlerde ortaya çıkar.

Gündelik yaşam alanı bireyin özgürlük alanıdır; etik-değer alanıdır; tam anlamıyla seküler bir alandır;bu dünyadır. Bireyin değerlerini –dünyevi, uhrevi- oluşturduğu; yani varolduğu alandır.

Modernizmi, Batı -sekülerleşmesi içinden okumanın -ki, İslami çevreden bir çok akademisyen bunu başarıyla yapıyor- tek başına yeterli olamayacağını düşünüyorum. 

Sekülerleşme, dünyasallaşma bu, İslami düşüncenin de sorunudur ve dışındaki bir sorun da değildir bence.

Sorun, modernite ile İslami düşünce arasında içerden -verimli- bir diyalog konuşma olacak mı dır?

Ya da İslam, Batı sekülarizminin “aşkın-dünyasallaşmasından”, doğayı ve bireyi tahrif eden sonuçlarından şikayet eden İlahi bir sesleniş olarak mı kalacaktır?

Ya da Heideggerci terimlerle konuşursak “Dasein”in elinden bir şey gelmiyor mu?


1.İlber Ortaylı 06.02.2010 Gazeteler
2.A.Kojevé,Otorite Kavramı M.Erşen Çev.Bağlam Y.2007