ALT-ÜST KİMLİK

ALT-ÜST KİMLİK
Gönderen Burhan Özgen - 26/12/2005 17:39:50 (726 okunma)
Burhan Özgen

Bir roman yazarı olarak Marcel Proust’un oldukça sinirlendiği bir durum vardı. Bu da insanların kendilerini ifade ederken kullanmış oldukları basmakalıp ifadelerdi. Bu tür ifadeleri Proust, "içi boş” ve“deneyimden uzak ifadeler” olarak değerlendirirdi. 

“Gün batarken gökyüzünün kızıla boyanması”, ayın solgun ışığının geceyi aydınlatması” gibi anlatımlar Proust’unfazlasıyla yavan olarak değerlendirdiği ifadelerdir. 

Gündelik ilişkiler içerisinde ortaya çıkan ve çoğu zaman fark edilmeden kullanılan bu ifadeler, bir bakıma kişinin fikirlerinin, düşünme biçiminin en temel göstergeleridir. 

Ludvig Witgeinstein’ın söylemiş olduğu gibi “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Dolayısıyla da düşünme tarzı, fikir oluşturma ya da bir fikri ele alma ve değerlendirme biçimi sahip olunan dille sıkı sıkıya ilişkilidir. Klişeleşmiş sözcüklerden klişeleşmiş fikirler çıkar. Ancak bu noktaya iki açıklama getirmek gerekmektedir. 

Birincisi bunun bir gramer meselesi olmadığını söylemek gerekir. 

İkincisi ise dile yabancı kelimelerin girmesine duyulan milli tepkilerle de alakalı değildir bu. Burada söz konusu olan mesele kimilerinin “dilimiz elden gidiyor, Türkçemiz bozuldu, beş yüz kelimeyle konuşuyoruz" vb.. türden yakınmalarına benzer bir durum da değildir. Gramere upuygun olup, söyleyiş estetiği olan sözcükler de klişeleşmiş olabilirler, hatta daha fazla olurlar. 

Bunun sağladığı görece kimi “avantajlar” var. En başta kelimeler seçilirken üzerinde çok düşünülmez, enerji tasarrufu yapılır bir bakıma. Çok etkilenilen bir edebi eser, sanat eseri, doğa manzarası, bir nesne ya da insan karşısında çok genel olarak ortaya çıkan ilk tepki “çok güzel” şeklinde olmaktadır. Buna benzer basmakalıp söyleyişler, aynı zamanda değerlendirilen konunun standartlaştırılmasını da beraberinde getirmektedir. Bu yaklaşımla konunun kendine has özellikleri törpülenir ve orijinalliğine ilişkin ne varsa silinip, süpürülür. Birbirlerinden tamamen farklı olaylar, insanlar, fikirler nasıl olur da bu kadar genelleşmiş ifadelerle dillendirilirler? Bu durum, elde çekiçle dolaşan kişinin her şeyi çivi zannetmesi atasözüyle de örtüşür gibidir. 

Basmakalıp ifadeler kullanmanın bir başka yönü de bu ifadelerin arkasında toplumsal bir onay mekanizmasının işliyor olmasıdır. “Yeni şeyler”söylemek her zaman çok zor olmakla birlikte belli riskleri de beraberinde getirmektedir. Kabul edilmeme, olumsuz eleştiriler alma takdir görmeme ya da en önemlisi anlaşılamama riskleridir bunlar. Bu yüzden belli bir toplumsal desteği olan, söyleyiş itibariyle daha evvelden “test edilip, onaylanmış” söylemler kullanılır. Bu söylemleri kullanan öznelerin mağrur duruşları da bu onaylanmış olma inancından beslenmektedir. 

Özellikle son dönemlerde “Kürt Sorunu” bağlamında gündeme gelen alt kimlik, üst kimlik tartışmalarında klişeleşmiş kimi fikirlerin ve söylemlerin yeniden ve vurgulanarak dile getirilmesi trajikomik bir görüntü sunmaktadır. 

Son günlerde TV programlarında fazlasıyla yer bulan bu tartışmalarda bazı konuşmacılar Profesör, Ortadoğu uzmanı, uluslar arası ilişkiler uzmanı vb. sıfatlarla boy gösterip “bunlar hep dış mihrakların işidir”, “bizi bölmeye çalışıyorlar”, ““lazıyla, çerkeziyle, ermenisi, kürdüyle hepimiz kardeşiz ama resmi dil bir tanedir.”, hepimiz bu vatanın evlatlarıyız.”, “türklük bir ırk değildir, üst kimliktir.” gibi basmakalıp ifadelerle konuya “bilimsel” açıklamalar getirmeye çalışmaktadırlar.

Kürt dili, kimlik gibi sözcükler duyulduğunda adeta otomatiğe bağlanmış gibi yılların “eskitemediği” yukarıdaki söylemler dile getirilmektedir. Söylendiğinde dinleyiciye baygınlık veren ama söyleyeni gittikçe daha da coşturan bu söylemler, bu üslup tam da Proust’un sözünü ettiği “içi boş” ve “deneyimden uzak” ifadelerdir. Deneyimden uzaktır, çünkü anadilinin yasaklanmasını ancak bunu deneyimleyenler ya da buna bir yaşantı olarak şahit olmuş kişiler anlayabilir. 

Diğer yandan, anadilini konuşamama durumunu, sadece yasal bir düzenlemeyle sınırlandırılma yönünde çaba sarf edilmekte ve bununla tüm sorunun aşıldığı, çözüldüğü yansıtılmaya çalışılmaktadır. Oysaki bunun getirmiş olduğu, oldukça geniş psikolojik, sosyal, ekonomik boyutlar vardır. Hiç Türkçe bilmeyen ya da bozuk bir aksanla konuşan bir Kürt’ün ( buna elbette ki, özellikle de Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşamış olan Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Arapları da katmak gerekir) devletle, bürokrasiyle kurduğu “arızalı” ilişki; bunun gündelik yaşam içerisinde yaratmış olduğu onlarca problem, aysbergin denizaltında kalan kısımlarını teşkil etmektedir. 

Tuhaf bir şekilde bu durumun oldukça yaratıcı bir yönü de olduğunu vurgulamak gerekir. 

Azınlık olma hali, farklı olma hali, her an zorluklarla boğuşmayı beraberinde getirmekte, kişiyi “yaratmaya” doğru sürüklemektedir. Tıpkı F.Kafka’nınsözünü etmiş olduğu “yazmamanın imkânsızlığı” durumu gibidir bu.

Kafka yazma eylemini, Almanya’da yaşayan Çek kökenli bir Yahudi olarak kendisi için bir “zorunluluk” olarak değerlendirir. Altüst olmuş bir kimlikten yaratıcı bir faaliyet çıkıyor. Azınlıklardan bu denli sanatçı, filozof, edebiyatçı çıkması bundandır belki de. 

Kimliksizleşme süreçlerine girildiğinden bahsedilen bir dönemde belli bir ulus-devlet paranoyası içinde kimlik politikaları geliştirilmesi, kimlik kelimesinin önüne militarist bir zihniyetin eseri olduğu her halinden belli olan ve bir hiyerarşiyi işaret eden “alt”, “üst” sözcüklerinin getirilmesi ve problemin bu şekilde çözülmeye çalışılması inandırıcılıktan oldukça uzak olmanın yanı sıra komiktir de. 

Alsında “alt kimlik”, “üst kimlik” kavramlarıyla, söylenmekten asla vazgeçilmeyen ve bıkkınlık duygusunun bile ötesine geçirten deyimle“bölücülük” yapılmaktadır. Bir yanda majör bir kimliği ifade eden “üst kimlik”, diğer yanda “altta” olma halini en çıplak, kaba ve pervasızca tanımlayan “alt kimlik”. Bu söylemlerin dile getiriliş biçimlerindeki kibir, tepede olma ve “alttakileri” tanımlama, belirleme hakkını kendinde görmeyi işaret etmekte, yukarısı ve aşağısı, alt ve üst şeklindeki kavramlarla da tam bir bölmeyi, kategorileştirmeyi ortaya koymaktadır. 

İki karşıt kategorileştirme biçimi bu tür zihniyetlerin toplumsal tahayyülünü de kolaylaştırmaktadır. Bir yanda “doğru” değerlerle donatılmış, “iyi”olan merkezdeki kendi öznesi, diğer yanda sürekli olarak “iyi öznenin” varlığını ve “iyi değerlerini" tehdit eden “kötü özneler” vardır. Bu durum ikili karşıtlıklarla düşünme tarzının ve farklılıklara karşı tahammülsüzlüğün en açık göstergesidir. Kimlik meselelerinin bu denli gündeme getirilmesi ve meselenin daha çok kendini “üst kimlik” olarak tanımlayanlarca tartışılması, paradoksal bir biçimde konunun “Kürt sorunu” olmaktan çok “Türk sorunu” olduğunu düşündürmektedir. Panik bir halde kendi kimliğini “üste çıkarmaya” çalışmak gülünç bir gösteriye dönüşmektedir.

Ayın solgun ışığının geceyi aydınlatması” gibi Proust’un haz etmediği basmakalıp ifadelerle “alt kimlik” ifadesi arasında hiçbir fark yoktur. İkisinde de bir yavanlık, içtensizlik, anlayamama durumu vardır. Bu tür tanımlamalar, tanımlananın değil tanımlayanın yoksulluğunu gösterir. Tanımlayanın zengin olduğu durumlarda anlatımın zenginliği de tüm içtenliğiyle kendini gösterir; tıpkı Proust’un “Ayın solgun ışığının geceyi aydınlatması” ifadesinin yerine başka türlü söylemeyi denemesi gibi:

“Bazen öğleden sonra beyaz bir ay ufak bir bulut gibi gizlice, gösterişsiz bir edayla gökyüzüne sokulur; henüz “sahneye çıkma” sırası gelmeyen, bu yüzden bir süre oyuncu arkadaşlarını izlemek için günlük giysileriyle biraz “öne ilerleyen” ama ilgiyi üstüne çekmek istemediğinden yine de sahne arkasında kalan bir aktristi hatırlatır insana bu haliyle."